FUHUŞ KASETLERİ, FETÖ, VE MUHSİN YAZICIOĞLU'NA KURULAN TUZAK





"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını [Fetullahçı] polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı [FETÖ'cü] diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

Bu satırlar, 18 Aralık 2023 tarihinde Ayhan Tekineş'in Twitter (X) hesabında yayınlandı..

Ayhan Tekineş, ilahiyatçı bir profesör..

FETÖ'cü (Fethulahçı Takiyye Örgütü üyesi) diye nitelendirilenlerden. 

Sözleri, son tahlilde, günah ile küfrü (“imanı kaybetme”) birbirine karıştırması itibariyle (bir ilahiyatçıya yakışmayacak şekilde) sorunlu.. 

“Aşırılaşan herşey zıddına inkılab eder” diye bir söz var; bunlar da “hoşgörü”yü öyle abarttılar ki, günah işlediklerini düşündükleri kişileri “imanı kaybetmekle” suçlayacak kadar hoşgörüsüz hale geldiler.

Rastgeleni tekfircilikle suçladılar, ve dönüp dolaşıp tekfirci bir tavra saplandılar. 

Ancak, videolarla ilgili iddiası, üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.

Ayrıca, ilk cümlesi, "Bazı siyasetçileri polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkutmuş olabilirler mi?" sorusunu da akla getiriyor.

*

Sözlerininden çıkan anlamı (kritik-analitik düşünce modasına uyup) madde madde sıralayalım:

1. Bazı din adamları ve ilahiyatçıların karı kızlarla kasetleri var. (Türkiye'de sadece bunlar kasetlik işlere bulaşmış olsalar çok temiz toplum olduğumuzu düşüneceğiz de, neyse...)

2. Birileri (yani rejimin "karanlık" adamları)  bunların kasetlerinin bulunduğunu biliyorlar, görmüşler. Din adamlarına (şeyh, hoca, abi vs.) ve ilahiyatçılara haber veriyorlar. ("Kasetleriniz bizde de var" demenin kibar biçimi.. "Anlarsınız ya.." dümeni.)

3. Bu karanlık adamlar, söz konusu kişilere "Kasetlerinizi çekenler FETÖ'cü polisler, ilk hedefiniz bunları Akdeniz'e dökmek.. Marş marş!" demişler. ("FETÖ'cülerle kanlı bıçaklı savaşa girmezseniz kasetleriniz kazara perşembe pazarına düşebilir" demenin usulüne uygun usturuplu biçimi.)

4. Bu kaset gazilerinden bazıları, FETÖ savaşlarında her ne kadar yararlık göstermişlerse de, başka kusurları yüzünden yine de "rejimin karanlık adamları" tarafından harcanıyorlar. 

Kasetleri ve kasetlik maceraları (benzer şekilde kaseti olan ya da önüne "yal" konularak havlatılan)  kullanışlı medya kulağı kesiklerinin havlamalarına emanet ediliyor. İtibarsızlaştırılıyorlar.

*

Bu kaset imalatı ve itibarsızlaştırma çarkı nasıl dönüyor, ona bakmakta fayda var.

Burada önümüze "bal tuzağı" (honey trap) kavramı geliyor.

Yani karı kızlarla kurulan tuzak.. (Kadınlara yönelik erkek versiyonu da var.)

Gönderirler bir genç kızı, o da "Hocam, ben namaza sizin sohbetlerinizi dinleyerek başladım, fakat kafama takılan bazı konular var, size sorabilir miyim?" türünden mesajlar atar, sonra görüşme talebinde bulunur, sabırla, hiç acele etmeden yavaş yavaş ağlarını örerler.

Bir defa kafaya taktılar mı çok değişik tipte (açığı kapalısı, zekisi aptalı, bilgilisi cahili, cemaatlisi cemaatsizi) her tipten piyonu devreye koymaları mümkündür.

İstihbarat örgütleri bu "bal tuzağı" işlerinde ustalaşmışlardır, sıradan insanların aklına hayaline gelmeyecek yollarla hedeflerine yürürler.. Hem devasa tecrübeleri, hem sayısız kalifiye elemanları, hem de hedefe koydukları kişiler hakkında yığınla istihbaratları mevcuttur. Adamların ıcığını cığını herşeyini öğrenip kaydetmiş, dosyalamışlardır. 

Operasyon başarılı olursa (Ki başarısızlık ender-i nadirattan istisnadır) kasetler çekilir, kayıtlar alınır ve gerektiğinde kullanılmak üzere zulalara yerleştirilir.

*

Bu noktada Ayhan Tekineş'in ilk cümlelerine dönmek gerekiyor:

“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler."

İmdi, 15 Temmuz olayından sonra binlerce polis memuru FETÖ'cü diye görevden atıldı, tutuklandı, yargılandı, hapsedildi..

Bunlar arasında hiç "Birilerinin mahrem kasetlerini çektiler" diye yargılanıp tutuklanan var mı?

Benim bildiğim, yok.

Niye yok?

Baykal olayı gibi bazı işlerin ardında FETÖ'nün olduğu, "itiraf"çılara dayanılarak söylendi, fakat bu tür itirafçılara sözgelimi "Senin cezan 30 yıl, şöyle şöyle bir itirafta bulunursan üç yılla olayı kapatırız" dediğinizde söyletemeyeceğiniz söz olmaz.

Üstelik bunların bir kısmı da "gizli tanık" durumunda.. Nasıl tanıklıksa?

(Baykal'a söz konusu kadını daha bekâr genç kızken birilerinin "bal tuzağı" olarak göndermemiş, ve onu yıllarca kadınla olan kasetleri hürmetine diledikleri gibi gütmemiş olduklarından emin olunamaz.) 

Evet, (Baykal olayı ve MHP’li siyasetçilerin kasetleri meselesi dışında) "Birilerinin mahrem kasetlerini çektiler ve şantaj yaptılar” denilerek tutuklanıp yargılanan FETÖ’cü neden yok?

Diyelim ki şantaja maruz kalanların isimlerinin açığa çıkması ve rezil olmaları istenmedi, yargılamalarda celseler gizli yapılarak ve yayın yasağı getirilerek bunun önüne geçilebilir ve “adalet”in gereği yapılabilirdi.

Neden medyada (mağdurların isimleri gizlenerek de olsa) “Şu kadar FETÖ’cü, birtakım insanları kasete alıp şantaj yaptıkları için mahkum edildiler. Bu FETÖ’cüler falan, filan ve feşmekan.. Şantaj ile şunları şunları yaptırmışlar, şu şu maddî çıkarlara konmuşlar, baş organizatör de filanca” şeklinde haberler yeralmadı?

*

Bu FETÖ'cü polislerin elinde böylesi kasetler olduğunda zaten saklamıyor, olayı mahkemelere taşıyorlardı.

Mesela şu İzmir'deki (Ergenekonculukla suçlanan) casus subaylar vs. olayı.

Bunların yabancı gizli servislerin bal tuzağı operasyonlarına yem oldukları kasetlerle ortaya konuldu.

Polis bunları takip etmiş, bin kadar kaset çekilmiş.. Bin.. Bir değil, 10 değil, 100 değil, 200 değil, bin (rakamla 1000).

Bu kasetler mahkemelere de intikal etti, Genelkurmay'a da gitti..

Sonra, "İşin ucu devlet sırlarına uzanıyor, T. C. olarak dünyaya rezil oluyoruz" diyerek olayın üstünü kapattılar.

Fakat kasetler imha edilmedi, bazı yerlere, mesela Genelkurmay'ın arşivine konuldu.

O yüzden, söz konusu kasetlerde neler olduğunu en iyi bilenlerden biri, sonradan  Milli Savunma Bakanı olan Orgeneral Yaşar Güler..

Ve o süreçte, medyanın sözde doğrucu Davutlarından Müyesser Yıldız, Odatv’de "Neden bu kasetler imha edilmiyor da Genelkurmay’da muhafaza olunuyor?" diye yazabildi.

*

Evet, polisler bu tür kayıtlara ulaştıklarında, böylesi vakalar kasete alındığında olayı (ilerde şantaj vs. için kullanmak üzere) arşivleme ve bekletme durumunda değiller.

Ortada bir suç varsa olayı (zaman aşımına vs. uğramadan, soğumadan, suçlular paçayı yırtmadan) mahkemeye taşımak zorundalar.

Ayrıca polisin (ilerde şantaj yapma niyetiyle) bal tuzağı kurması, "Dur şunları uçkurlarından yakalayalım" diye birilerine karı-kız göndermesi de söz konusu olmaz.

Bunu yaptıklarında bizzat kendileri yasaları çiğneyip suç işlemiş olurlar.

Suç işlediklerini düşündükleri kişileri yasal izinle teknik takibe alırlarsa ve bu arada o kişilerin bu tür görüntüleri kayda girerse o başka.

*

Ancak, aynı durum istihbarat teşkilatları için söz konusu değil.

Onlar ayrıcalıklı.

İstihbarat teşkilatları (gizli servisler) sözde görev icabı bazı suçları işleme hakkı ve özgürlüğüne sahipler.

Görev icabı.

(Mesela, devletin televizyonu TRT'de Milli İstihbarat Teşkilatı'nı anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisinde Cihangir diye bir tip kızın birine "yeni sevgili” aradığını söyleyerek telefon numarasını verebiliyor, kızı baştan çıkarma anlamına gelecek şekilde davranabiliyor.. 

Yani kendi tabiriyle "görev icabı" namussuzluk ve ahlâksızlık yapabiliyor.. 

"Mevzubahis olan vatansa milletin anası avradı, kızı karısı teferruattır" hesabı.)

*

Evet, polisin böyle bir yetkisi yok, fakat istihbarat teşkilatları görev icabı suç da işleyebiliyorlar, namussuzluk, arsızlık ve ahlâksızlık da yapabiliyorlar.

Görev "kutsal" ya.. "Gökten indiği sanılan" diyerek Allahu Teala'nın kitaplarına hakaret eden Selanikli Şapkacı'nın başımıza bela ettiği rejimin kutsalı böyle.. Dini devlet işlerine karıştırmıyorlar.

İstihbarat teşkilatları bu "kutsal"ın himayesinde namussuzluk da yapabiliyor, kendileri açısından tehlike kabul edip hedefe koydukları kişileri şantajla kullanabilmek, olmadı itibarsızlaştırmak için böylesi bal tuzağı pezevenklikleri de yapabiliyorlar.

Ancak, onların bu pezevenkliklerini belgelemek ve deşifre etmek, yargıya taşımak mümkün değil.

Suç.

Laikliğin (siyasal dinsizliğin) "suç"u böyle oluyor.

*

Olayın cesametini anlamak için Barış Terkoğlu'nun 28 Ekim 2021 tarihli Cumhuriyet’te yer alan şu satırlarına bakmakta fayda var:

“Yazıcıoğlu’na da teslim edilen bir çuval kaset varmış. 

“Okurla yeni buluşan, oldukça kritik bir kitaptan öğrendim bunu: “Son Alperen Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sır Görüşmeleri”ni Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ve gazeteci Veli Toprak birlikte hazırlamıştı. Onlarca isim, bu kitap için Yazıcıoğlu’na dair bilinmeyen birçok özel anısını anlatmıştı. 

“Konuşanlardan birisi de BBP liderinin danışmanlığını yapan Bilal Habeşi Özkaynar’dı. 

“Yazıcıoğlu’nun uzun yıllar en yakınındaki isimlerden biri olan Özkaynar, şahitliğini şöyle aktarıyordu: 

“Bir gün rahmetli başkana birileri bir çuval kaset, CD, görüntü getirdi. Birileri işte, bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler. Bu kayıtların, görüntülerin başka ellere geçebilme endişesiyle, yanlış ellere geçebilme endişesiyle başkana teslim etmek istediler. ‘Bunlar çok tehlikeli görüntüler. Bir şekilde kaydedildi, bir şekilde ele geçirildi. Bunun içinde sanatçılar var, siyasetçiler var, işadamları var, devlet adamları var, askerler var. İşte insanların zaaflarından, zafiyetlerinden faydalanılarak kimi oyunla, tezgâhla kimi de takiple elde edilen görüntüler. Bu görüntülerin her biri Türkiye’nin gündemini değiştirip sallayacak nitelikte. Bunları emanet edecek kimseyi bulamıyoruz. Bizde de kalamayacak. En güvenli olarak sizi biliyoruz. Size teslim etmek istiyoruz’ dediler. Başkan da Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim. Gidin ne yapıyorsanız yapın! Beni bunlara bulaştırmayın’ dedi. Onlar da ‘Başkanım bunlar çok kritik. Çok insanı zora, sıkıntıya sokacak. Türkiye’de gündemi değiştirecek, yerle bir edecek belgeler, görüntüler dediler.”  

(https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/baris-pehlivan-yazdi-muhsin-yaziciogluna-gelen-bir-cuval-kaset-1880262)

*

Yani şunu demek istiyorlar: "Sana, sevmediğin birilerini zora, sıkıntıya sokma fırsatı ve imkânı sunuyoruz. Türkiye'nin gündemini belirleyebilir, gündem olabilirsin.. Gündemi yerle bir edebilirsin.. Hem de belgelerle, görüntülerle.. Herkes senin ağzına bakar, bütün dikkatleri üzerinde toplarsın. Bilgi güçtür."

Böyle konuşarak Yazıcıoğlu'nun ağzını sulandırmaya, iştahını açmaya çalışmışlar. "Zehiri altın kâse içinde sunarlar, bal da onun suç ortağı."

Olayı anlatan Özkaynar, “bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler” diye bir ifade kullanıyor.

İmdi, bu kişiler FETÖ’cü diye bilinenler olsalardı, bunu söylerdi..

Söylemiyor.. 

Olsaydı, saklamazdı, derdi.

Getirenler FETÖ’cü olamaz, çünkü onlar, bir başkasına, “Sizi bizden daha güvenilir/güvenli bulduk” demezler(di).

*

Merhum Yazıcıoğlu’nun FETÖ’cülerle arası iyi değildi. 

BBP‘nin Mesut Yılmaz ile ittifak yapmasını ve böylece Yazıcoğlu ile arkadaşlarının ANAP listelerinden milletvekili seçilmesini sağlayan isim merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşa hoca idi.. 

Yine Hoca’nın tavsiyesi doğrultusunda BBP, Erbakan‘ın başbakanı olduğu Refahyol Hükümeti‘ne dışardan destek vermişti. 

Fethullah Gülen ise bu hükümete de, Erbakan’a da karşıydı. 28 Şubat’ta söylemleriyle darbecilerin safında yer aldı. 

Pragmatik ve “büyük oynayan” bir adam olarak Gülen, “Bu da müslüman kardeşimiz” diyerek Yazıcıoğlu gibi görece güçsüz isimlere destek verecek biri değildi. 

O, daima kazananlara ya da kazanacağını düşündüğü “at”lara oynuyordu. Birlikte poz verdiği isimler Demirel, Ecevit, Papa, Çiller, Türkeş, Erdoğan vs. idi.

*

Yazıcıoğlu’na kasetleri getirenlerin FETÖ’cü olması ihtimali “zamanın ruhu”na da uygun değil.

Hatırlayalım, Yazıcıoğlu 2009 yılı başlarında, Mart ayında hayatını kaybetti.

O dönemde AK Parti iktidarı ile (yani “devlet”teki “devlet adamları” ile) FETÖ'nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün) arasından su sızmıyordu.

Can ciğer kuzu sarması formatındaydılar.

Böylesi bir ortamda Fethullahçıların, iktidar partisindeki “devlet adamları”nın aleyhine olacak şekilde, partisinin oy oranı yerlerde sürünen Yazıcıoğlu gibi siyasal gücü zayıf bir isme yanaşmaları, böylesi bir risk almaları beklenemez.

Herşeyden önce, böylesi bir girişimin bir şekilde Erdoğan’ın ve ekibinin kulağına gideceğini, en azından MİT'teki Erdoğan'a yakın isimlerin haber vereceklerini bilmeyecek kadar ahmak ve tecrübesiz değillerdi.

*

O günün siyasal ortamında dönemin “devlet adamları”nın kirli çamaşırlarının Yazıcıoğlu gibi cesur ve konuşmaktan çekinmeyecek bir siyasetçinin eline geçmesinden kimlerin nemalanmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil.

Temmuz 2008’de karara bağlanan ve AK Parti’nin o yıl aldığı devlet yardımının yarısından mahrum bırakılmasına sebep olan parti kapatma davasını kimler açtırdıysa, Yazıcıoğlu’na o kasetleri götürenler de ancak onlar olabilir.  

Erdoğan’ın o sırada destek verdiği Ergenekon davası yüzünden karalar bağlayıp AK Parti iktidarına sabah akşam lanet okuyanlar kimlerdiyse, onlar olabilir.

O günün “cumhuriyet mitingleri”nin ardında kimler vardıysa, onlar olabilir.

*

Evet, Yazıcıoğlu’nun vefat ettiği 2009 yılında Gülen cemaati bütün gücüyle Erdoğan’ın yanında duruyordu.

O günlerde hiç kimse, bir gün gelip AK Parti ile The Cemaat’in arasının açılacağına ihtimal vermiyordu.

2010 yılındaki anayasa değişikliği referandumunda The Cemaat, AK Parti’den daha çok gayret göstermişti.

The Cemaat ile AK Parti’nin arasının açıldığını görmek için 2013 yılının gelmesini beklemek gerekecekti.

İktidar partisinin The Cemaat’e yavaştan yavaştan dirsek göstermeye başladığı tarih, (The Cemaat’e ait Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil’in ifadesine göre) 2010’du.

Yani Yazıcıoğlu’nun vefatından bir yıl sonrası.

*

Kasetleri getirenler, “kayıtların, görüntülerin yanlış ellere geçme endişesi” taşıyorlarmış.

Demek ki, kendilerini “doğru el” olarak görüyorlardı.

Kendileri vermezse yanlış ellere nasıl geçerdi acaba?

Yaptıkları teklifin mahiyetine ve mantığına bakılırsa, söz konusu kasetleri Yazıcıoğlu’na, kendilerinde herhangi bir kopyası kalmaksızın vermeyi istemiş olmaları gerekiyor. Çünkü, kopyalamaları durumunda Yazıcıoğlu’na kasetleri teslim etmeleri ile etmemeleri arasında bir fark kalmazdı.

Olaya Yazıcıoğlu açısından bakalım, kopyalamadan verecek olmalarının garantisi var mıdır?

Kopyalamadıklarından nasıl emin olunacaktır?

Ayrıca, kasetleri Yazıcıoğlu’na veren bu kişiler, ondan neyi beklemektedirler; Kasetlerin ebediyen sümen altı olmasını, asla gün yüzü görmemesini mi?

Eğer bunu düşünüyorlardıysa, daha kolay bir yolu vardı. Tenha bir mahalde kasetlerin üstüne biraz benzin döküp kibriti çakmaları yanlış el” tehlikesini ebediyen bertaraf edebilirdi.

Bunu niye yapmıyorlardı?

*

Asıl gaye, “patlayıcı madde“yi Yazıcıoğlu’nun kucağına bırakmak olabilir miydi?

Evet, bu yaptıkları, pimi çekilmiş bir bombayı Yazıcıoğlu'nun eline tutuşturmak değildiyse, neydi?

Bu tür “tehlikeli” emanetlerin nelere yol açacağı kestirilemez.

Mesela, Yazıcıoğlu’nu “en güvenli” bulan aynı adamların, o kasetlerden birkaçında başrol oyuncusu olarak arz-ı endam etmiş etkili ve yetkili “devlet adam”larına (Devlet adamı tanım gereği etkili ve yetkilidir) gidip şunu demeyeceklerinden nasıl emin olabilirdik: 

“Efendim, bizden duymuş olmayın, aramızda kalsın, fakat şu Yazıcıoğlu denen adamın elinde sizin görüntüleriniz varmış. Sadece sizin de değil, bir sürü kişinin.. Bunlar çok kritik, çok tehlikeli, sizi ve devleti zora, sıkıntıya sokabilecek, gündemi sallayabilecek görüntülermiş. Güvenilir kaynaklardan aldığımız kesin bir bilgi bu.. Maalesef bu ahlâksız adam artık haddini aştı, devletimizin bekası bakımından çok tehlikeli işler çeviriyor, entrika peşinde, ne buyurursunuz? Öldürelim mi?

*

Böylesi bir durumda, devletin bekasını, özellikle ve öncelikle de kendi hak ve hukuklarınının, istikbal ve istiklallerinin bekasını koruma mevkîindeki “devlet adamları”nın, evet bu ahlâk abidesi “etkili ve yetkili” zevatın ne “buyuracakları”nı beklersiniz?

Yine, “ellerindeki o kasetleri ne yapacaklarını şaşırmış” hayırseverlerin, (şantaj yapabildikleri ve yönlendirebildikleri) o kaset yıldızlarından bazı isimleri Yazıcıoğlu’na sataşmaya zorlamayacaklarından, ve bunu da sanki çok namuslu ve uçkuru sağlam adamlarmış gibi konuşturarak yapmayacaklarından, böylece Yazıcıoğlu’nu provoke edip, onu, muhatabına kaset sallayan adam durumuna düşürmek istemeyeceklerinden emin olabilir miydik?

Ya da, “tarlasını çoktaan sürmüş oldukları” Yazıcıoğlu’nun arazideki adamlarından birini (yine şantajla veya bir vaadle) Yazıcıoğlu aleyhinde konuşturup, onu, “insanların mahremine giren ve çirkin kaset depolayarak şantaj için fırsat kollayan” bir ahlâksız olarak göstermek istemeyeceklerini nerden ve nasıl bilebilirdik?

*

Görüntüler, Yazıcıoğlu’na teslim etmek isteyenlerin ifadelerine göre, “bir şekilde kaydedilmiş, bir şekilde ele geçirilmiş“.

Ele geçirmeyi bildiklerine göre herhalde kaydetmeyi de biliyorlardır.

Olayımızda kapıyı açan maymuncuk, “zaaflar“.

İnsanların zaafları nelerdir?

Hepimiz biliyoruz: Makam mevki, para pul, mal mülk, şan şöhret, alkış övgü pohpohlanma, karşı cins…

Ancak, kasetlik zaaf denilince akla ilk gelen, yatak yorgan yastık bahisleri.. 

Nitekim merhum Yazıcıoğlu da böyle anlamış, “Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim” demiş.

Peki nasıl kaydedilmiş bu görüntüler?

Hayırsever kaset tüccarları bunu da açıklamışlar: “Kimi oyunla, tezgâhla, kimi de takiple …”

Bilgileri derin.

Oyun, tezgâh, takip.

Ayılana gazoz, bayılana limon kabilinden, işi gücü uçkurluk dümenler olanlar için takip.. 

Olmayanlar için de oyun ve tezgâh.

Oyun ve tezgâh tecrüben gani, gerekli elemanın da mebzul ise, kim tutar seni! 

*

Demek oluyor ki, eğer kaset yıldızımız, kasetteki baş rol oyuncumuz bu işlere meraklı bir saman altından su yürütme ustasıysa, olay “takip“e bakıyor.

Takılıp demlendiği mekânları belirleyip sevabına beleşten kayıt hizmeti sunuyorlar.

Yok öyle biri değil de işinde gücünde “namuslu” bir vatandaşsa, devreye oyun ya da tezgâh giriyor.

Bu, takibe göre daha fazla zaman, emek ve özen istiyor.

Daha yorucu, daha masraflı.. Fakat laik (siyasal dinsiz) demokrasilerde çare tükenmez. 

Uygun elemanı ayarlar, hedefle bir şekilde temas kurmasını sağlar, sonra da ektiğiniz tohumların yeşermesini beklersiniz.

Bir başka deyişle, balığın damak zevkine uygun düştüğünü düşündüğünüz iştah açıcı yemler taktığınız oltanızı bir kayanın üzerinden denize sallandırıp sabırla bekleyecek, bekleyecek, bekleyeceksiniz.

Gözleriniz ufukta olduğu halde, yağmur, rüzgâr, boran, fırtına, kavurucu yaz güneşi, insanın içine işleyen kış soğuğu umurunuzda olmaksızın bekleyeceksiniz..

*

Bir çuval dolusu kaset, CD vesaire..

Bir çuval dolusu.. Bu da gösteriyor ki, memleketimiz "şöhret olmaya namzet" kaset yıldızları bakımından zengin.. Demek ki bir Türk bu hususlarda da dünyaya bedel olabiliyor. 

Herhalde Yazıcoğlu’na ellerindekinin hepsini getirmemişler, özellikle onun görmesini istedikleri bir “edebî ve sanatsal seçki” yapmışlardır.

Böyle bir sanatsal koleksiyon oluşturmak kolay iş değil.. Takip de, oyun ve tezgâh da tek başına bir kişinin üstesinden gelebileceği şeyler olmaktan uzak.

Hele böyle adeta meslekî maharete dönüşmüş bir çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk bir kişinin harcı olamaz.

Bu tür keşfiyat ve kayıt kuyudat, profesyonel ekip işidir.

Uzmanlık, işbölümü ve kurumsallaşma gerektirir.

*

Kurumsallaşma gerektirir, çünkü, tek başına bir insanın imkânları, zamanı, parası, gücü, becerisi, ilgisi, bilgisi ve eli aynı anda hem askerlere, hem siyasetçilere, hem devlet adamlarına, hem sanatçılara, hem işadamlarına uzanamaz.

Bunun için kurumsal bir veri bankasına ve tam zamanlı çalışan uzmanlaşmış elemanlara, yetişmiş kalifiye personele, ekip çalışmasına, yeterli parasal kaynağa, teknik teçhizata, donanıma ve araçlara, ayrıca risk almayı göze aldıran (yasal ya da yasa dışı) zırhlara ihtiyaç vardır.

Bir çuval dolusu görüntü kaydını herhalde çarşı pazarı gezerek "kayıtçı pezevenkler"den tek tek de toplayamazsınız.

Ayrıca, böylesi masraflı, yorucu ve (ilk bakışta yasa dışı ve tehlikeli görünen) bir faaliyetten beklediğiniz bir fayda, almak istediğiniz bir sonuç olmalıdır.

Attağınız taş, ürküttüğünüz kurbağa sürüsüne değmelidir.

Tamam, bir sürü insanın kirli çamaşırlarının koleksiyonunu yaptınız da, ne işe yarayacak?

Söz çöp bidonu musunuz? 

Kasetleri kullanmayacaksanız, ya da kullanamayacaksanız, yani şantaj yapmayacaksanız, yapamıyorsanız, bu kadar zahmete, masrafa ve riske değer mi?

*

İşte bu noktada, böylesi kasetleri depolayabilecek ve kullanabilecek tek odak olarak önümüze istihbarat teşkilatları (gizli servisler) gelir.

Ne mafya, ne de birtakım mafyalaşmış cemaatler, gruplar, partiler, vakıflar, dernekler bunu yapabilir.

Sivil vatandaş olarak risk alıp devlet adamlarının, askerlerin, şunun bunun rezilliklerinin çetelesini tutacaksınız ve o “devlet adamları”, elleri altında bir istihbarat teşkilatı bulunduğu ve ne dümenler çevirdiğinizi bildikleri halde buna göz yumacaklar, öyle mi?

Bu, mümkün değildir.

Fakat "devlet adamları", emirleri altındaki istihbaratçıların marifetlerinden her zaman haberdar olamayabilir. Olamaz.

Demirel'in sözlerini hatırlayalım:

"MİT her sabah gelir, Başbakan'a, Afrika'daki Zulu kabilesiyle Lulu kabilesi arasındaki çatışmayı haber verir, fakat az sonra [kendi ülkesinde] gerçekleştirilecek darbe hakkında onu bilgilendirmez."

Darbenin bir ayağı da sen isen, haber vermezsin tabiî.

Burada mesele sağcılık solculuk, laiklik dindarlık filan da değil.. Demirel’e bilgi vermiyor da Ecevit’e veriyor mu?.. Ona da vermiyor.

1979 yılında Ecevit hükümetinde dışişleri bakanı olarak görev yapan Hasan Fehmi Güneş’in sözleri açık:

 “Maraş, katliamı göz göre göre geldi. Fakat önüne geçilemedi çünkü istihbarat bize bunlarla ilgili bilgi vermiyordu. Olaylar başladı, valiye istihbarat verilmedi, askeri çağırmakta da geç kalındı. Gelen asker de yeterli değildi. Ben istihbarat örgütünün oradaki cinayetlere, oradaki katliama katkı yaptığını düşünüyorum. Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı... Bakanlık görevim boyunca MİT’ten bilgi alamadım.”

(https://www.ntv.com.tr/turkiye/maras-olaylarina-mit-bizzat-katki-yapti,IXL9OMwPeUGiSi_zfAnEfw)

"Bakın, kimden istihbarat istiyorum? MİT'ten. MİT nasıl bir yapı? O günü söylüyorum: MİT, o gün askerî bir yapı. Tekrar ediyorum: Başbakana bağlı olması şeklendir, aslında Genelkurmay'a bağlıdır. MİT o gün, Genelkurmay'a bağlıdır, yani, Jandarma İstihbaratı ve MİT, askerlerden oluşmuştur, yani, MİT'te çalışanların, MİT'te etkin pozisyonda, etkin statüde olanların çoğu asker asıllıdır, üniformalıdır.

"MİT Başkanı bir general, genellikle böyle, MİT Başkanı bir general, MİT'te etkin görevlerde olanlar asker. MİT'in komutanları, MİT'in sicil amirleri, MİT'i görevlendirenler askerî kanat. Yani o dönemde askerî kanat MİT'e hâkim. MİT'in içindekiler… Eğer gerçekten kökenine ineceksek, bu yapının oluştuğu döneme gelmek lazım, yani, MİT'le CIA arasında o dönemde işbirliği anlaşması var, o işbirliğinin anlamı şu: istihbaratı paylaşacağız; ama, gerçek anlamı şu: Türkiye'deki her şeyi ben bileceğim, ama, size bir şey vermeyeceğim....”

(https://www.yenisafak.com/gundem/korktuk-miti-kapatamadik-436226)

*

Takvimler 28 Kasım 2015’i gösterirken, internetteki haber siteleri, Cumurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Balıkesir‘e gerçekleşirdiği ziyaret çerçevesinde Burhaniye’de halka hitap ettiğini bildiriyordu.

Erdoğan halka şunları söylemişti:

“… En önemli sıkıntıyı paralel yapıyla yaşadık. Bu ülkede paralel yapıyı kurmak suretiyle devletin Milli İstihbarat Teşkilatı'nı kontrol altına alarak, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yaptıklarını dünyaya bir ajan ve casus gibi servis ettiler. Dünyanın her yerinde İstihbarat Teşkilatı'nın çalışma yeri bellidir. Bunlar Milli İstihbarat Teşkilatı'nın TIR'larını durdurmak ve kontrol etmek suretiyle dünyaya duyurdular. … Neler yaptılar neler, bitmedi. Daha yapacağımız çok iş var. … Herkesin haremine girdiler. Dinlediler, gözetlediler bunu yaptılar. Başbakan dönemimde benim ofisimi, evimi dinlediler. Böcek yerleştirdiler. Bunların ortaklaşa hareket ettiği tipler bunları güvence altına aldılar. Fakat kurtulamayacaklar. Onlar kaçacak biz kovalayacağız. İnlerine gireceğiz demiştim, girdik. …”

(http://www.haber7.com/siyaset/haber/1678496-cumhurbaskani-erdogan-bedelini-odeyecekler)

Burada, Erdoğan’ı FETÖ’cüler açısından en çok kızdıran iki noktayı görüyoruz.

Birincisi, Suriye’ye giden MİT tırları meselesi..

İkincisi ise gözetlemeler, dinlemeler, böcekler.. Böcek dedikleri, kayıt cihazı.. Kaset demek.. Sözlerinden anlaşılıyor ki, Erdoğan’ı asıl kızdıran bu ikincisi..

Nitekim, o dönemde Odatv.com’da Asiye Güldoğan adıyla sahte isimli ve fotoğraflı bir tip türemiş, Erdoğan’ın bu konudaki hassasiyetini döne döne anlatmış, neredeyse yazı dizisi yapmıştı.

*

Evet, Erdoğan’ı asıl kızdıranın bu mahremiyet meselesi olduğu anlaşılıyor.

İmdi, Fethullahçılar önce “paralel yapı”, sonra da FETÖ denilerek hedefe konuldu ve (etnik temizliği hatırlatırcasına) kurunun yanında yaşın da yandığı bir “kamusal temizliğe” tabi tutuldular.

Erdoğan’ın “Herkesin mahremine girdiler” derken mübalağa yaptığı açık.. Nerde herkesin mahremine girdiler?.. Niye o herkesten ses çıkmıyor?..

Diyelim ki Erdoğan’ın mahremine girdiler.. Suçun asıl faillerinin cezalandırılmasıyla yetinilmesi gerekirken, bu bahane edilerek, “kamusal temizlik” kapsamında (Erdoğan’ın mahrem işleriyle hiç de sorunu bulunmayan) yüzbinlerce insanın bir bakıma mahremine girildi. Hayatları altüst edildi.

Bir TIR durduruldu diye (bu işle ilgisi olmayan) yüzbinlerce insan manen TIR altında kalmış gibi pestile döndürüldü.

Akla, Mehmed Akif’in Sultan Abdülhamid için yazdıkları geliyor:

Çoktan beridir vardı benim bir derdim:
Gideyim, zâlimi ikâz edeyim, isterdim.
O, bizim câmi uzaktır, gelemez, mani’ ne?
Giderim ben, diyerek, vardım onun cami’ine.
Kafes ardında hanımlar gibi saklıydı Hamid,
Koca şevketli! hakîkat bunu etmezdim ümid.
Belki kırk elli bin askerle sarılmış Yıldız;
O silahşörler, o al fesli herifler sayısız.
Neye mâl olmada seyret, herifin bir namazı:
Sâde altmış bin adam kaldı namazsız en azı!”

Padişah camiye cuma namazında gidiyordu.. Yıldız Sarayı ve Camii’nin 40-50 bin askerle sarılmış olması mümkün mü?!.. Orada o kadar askeri olsa, onu tahttan indirebilirler miydi?! Güya 60 bin kişi caminin dışında koruma olarak kalmış.. 600 dese o bile mübalağalı da, tutmuş 60 bin diyor. Ya sayı saymayı bilmiyor, ya da hayatında hiç dayak yememiş.

Aldanma ki şair sözü elbette yalandır.”

Bir kişinin namazı için 60 bin kişi namazsız kalmışmış.. Maşallah hayal gücü zengin..

Ancak, Cumhuriyet Türkiyesi’nde bir kişinin mahremiyet hassasiyeti yüzünden yüzbinlerin mahremiyeti hasar gördü.

Bir kişinin TIR hassasiyeti yüzünden yüzbinler vatan haini ilan edildi. Sanki o TIR’a müdahale eden, Gürün’ün Telin köyünden (sonradan adı Suçatı oldu, mahalle yapıldı) savcı Aziz Takçı, FETÖ’cü diye bilinen insanların Fethullah’tan sonra gelen lideriydi.

Aziz ile (varsa) işbirlikçilerinin müebbet hapse mahkum edilmeleri anlaşılabilirdi de, “Aziz FETÖ’cü, falancalar da FETÖ’cü, o halde onlar da suçlu” şeklindeki bir akıl yürütüş insana mantıklı gelmiyor.

Aynı durum 15 Temmuz’dan dolayı suçlananlar için de geçerli..

Bir ara iş o kadar çığırından çıkmıştı ki, 6 Şubat depremi ile taşkınlar ve seller dışındaki herşeyden dolayı FETÖ’cüler suçlanıyordu.

*

İşin aslı şu ki, devlet demek iktidar mücadelesi demektir. Hiç bitmez.. Etrafına insan toplayıp güçlenip palazlananlar gözlerini yukarılara dikerler ve çatışma başlar.

Kazanana kahraman derler, kaybedene hain..

Filler tepişir, arada ezilenler ise, zavallı çimenler ve karıncalardır.

Selçuklu’yu iç kavgalar mahvetmişti. Osmanlı’da da daha Osman Gazi’nin torunu Murat Hüdavendigâr zamanında hanedan içinde iktidar mücadelesi başladı. Hüdavendigâr Balkanlar’da seferdeyken oğlu Savcı Bey, Bizans İmparatoru’nun oğluyla (bir dış güç ile) darbe yapmak için anlaştı. İkisi yardımlaşacak, babalarını tahttan indirip başa geçeceklerdi. Tutmadı, altında kalıp ezildiler.

Yavuz Sultan Selim babasını tahttan indirdi, indirmek zorunda kaldı.. Kanunî, oğlu Mustafa’dan işkillendi… Taht mücadelesine kalkışan şeyh bile çıktı: Şeyh Bedrettin..

Fethullah, dış bağlantılarına güvenip (ya da onların “gazına gelip”) büyük oynadı ve kaybetti.

Zeki ve bilgili adamdı ama tarih bilmiyordu.

*

AK Parti iktidarı, 15 Temmuz’u gerekçe göstererek FETÖ’cülerin üzerinden silindir gibi geçti.

Aynı hassasiyet neden 28 Şubat davasında sergilenmedi? FETÖ’nün CIA bağlantısı (her ne kadar kendileri itiraf etmekten kaçınsalar da) açık, fakat 28 Şubat’ın İsrail bağlantılı olduğu daha açık.

O süreçte, dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener’i mahrem yerinden kazığa oturtma tehdidinde bulunan Çevik Bir ile şürekasının İsrail bağlantısı da, Çevik Bir’in itirafıyla sabit.

(Merhum Prof. Mahmud Esad Coşan hoca, herkesin korkup sindiği o süreçte, İslâm Dergisi’nin Mart sayısında, darbe heveslilerinin ardında İsrail’in bulunduğunu açıkça yazmış ve bu şer yuvasını tehdit etmişti.

Muhsin Yazıcıoğlu’na “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır, buna müsaade etmeyeceğiz” sözünü söyleten de Esad Efendi’ydi.

Mayıs 1998’de Almanya’ya yolum düşmüştü. Ludwigshafen şehrinde Çorumlu bir amcanın evinde otururken, “Esad Efendi’yle yine bu odada böyle oturuyorduk, Muhsin Yazıcıoğlu ile telefonda konuştu, ‘Böyle bir beyanat ver, korkma, hiçbir şey olmaz, iyi olur’ dedi” demişti.)

Evet, 28 Şubat darbecileri İsrail güdümlüydü. İşin içinde ABD ve Masonlar da vardı. Yani FETÖ’cüler ile 28 Şubatçılar arasında “vatana ihanet” bakımından hiçbir fark yok.

Fakat, 28 Şubat’ın yasadışı “Batı Çalışma Grubu”ndan hareketle kimse bir BÇG-TÖ’den söz etmedi, kitlesel tutuklamalar ve kamu görevlerinden ihraçlar yaşanmadı.

Darbeciler teröristlikle suçlanmadı.

Dönemin işbirlikçi MİT’çileri, polisleri, üniversite yönetimleri, savcıları, hakimleri, Milli Eğitim Bakanlığı personeli, BÇG-TÖ üyesi olmakla itham edilmedi. 

Halbuki, bunlar, 28 Şubat zulmünün aparatlarıydılar.

Eften püften bir 28 Şubat davası yapıldı ve olay kapatıldı.

Peki, 15 Temmuz için neden aynı şey yapılmadı?

Kamu görevlerinden ihraç edilenler, darbeciler bir yana, (FETÖ’cü olarak bilinme dışında) hangi suçları işlemişlerdi? Kime ne zarar vermişlerdi?

Maalesef orada yaş-kuru ayrımı yapılmadı ve asimetrik bir mücadele sergilendi.

*

Konuya dönelim.. İşte tam da bu noktada, Muhsin Yazıcıoğlu’na sunulan bir çuval dolusu CD’yi yeniden hatırlamak gerekiyor.

Yukarıda, bunları getirenlerin FETÖ’cü olamayacağını mantıkî delilleriyle izah ettik. (Aslında mesele açık da, insanımız saf, açıklamak gerekiyor. Biraz da tembellik var, düşünme zahmetine katlanmak istemiyor.)

İmdi soru şu: O CD’lerde Erdoğan’ın gözetlenmesi, dinlenmesi filan gibi durumlarla ilgili kayıtlar da var mıydı?

Kesin bir şey söyleyemeyiz, ama mümkün.. Erdoğan’ın kendi sözlerinden anladığımız kadarıyla, onun da dinlenmesi, gözetlenmesi mümkün olabiliyormuş.

İmdi, Yazıcıoğlu o kasetleri alsaydı, bu adamları sırtlarına bir çuval CD yükleyerek gönderen odak, onu siyaset sahnesinden tümden tasfiye etmek için, başka adamlarını devreye koyarak Erdoğan’a, "kendisiyle ilgili birtakım ses ve görüntü kayıtlarının Yazıcıoğlu’nun elinde olduğuna dair istihbarata sahip bulunduklarını, bu bilginin kesin olduğunu" bildirselerdi, Erdoğan Yazıcıoğlu hakkında şöyle şeyler söyler miydi, yoksa söylemez miydi:

… Muhalif bazı küçük partilerle sorun yaşıyoruz, paralel yapı haline geldiklerini görüyoruz. Paralel yapıyı kurmak suretiyle herkesin haremine girdiler. Dinlediler, gözetlediler, bunu yaptılar. Benim ofisimi, evimi bile dinlediler. Böcek yerleştirdiler. Bunların ortaklaşa hareket ettiği tipler bunları güvence altına aldılar. Fakat kurtulamayacaklar. Onlar kaçacak biz kovalayacağız. İnlerine gireceğiz. Lafa gelince de mertlik, milliyetçilik, vatanseverlik, yerlilik millilik edebiyatı yapıyorlar. Fakat böyle kalmayacak, onlar kaçacak biz kovalayacağız. Er geç inlerine gireceğiz.”

Sun Tzu şöyle demişti: "Gerçek zafer, savaşmadan kazanılan zaferdir. Akıllılar savaşmadan kazanırlar, cahiller ise kazanmak için savaşırlar."

Yazıcıoğlu eğer kaset çuvalını alma gafletini gösterseydi, ona o çuvalı gönderen odak, hiç kuşkusuz Erdoğan'ı Yazıcıoğlu'na karşı kışkırtacak, ve bir kez daha (kendisi) savaşmadan kazanmanın keyfini sürecekti.

*

Olay şudur: Zulmetmemek yetmez, zalimin zulmüne engel olmaya çalışmak da gerekir.

Olamıyor musun, hiç olmazsa tepki göstermek, zalimlerle araya mesafe koymak zorundasın.

Zalime meyletmek olmaz.. Allahu Teala’dan, bizi zalimlere meyletmekten uzak eylemesini niyaz ederiz:

Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa ateş size dokunur! Sizin, Allah'dan başka hiçbir dostunuz yoktur; sonra size yardım edilmez.” (Hud, 11/113)

İşte, Fethullah Gülen’in en büyük hatası buydu.. Bütün ömrü boyunca zalimlere meyletti, sırf güçlüler diye.

Bu meyil, 28 Şubat sürecinde zirveye ulaştı.. FETÖ’cüler hiç laga luga yapmasınlar, o süreçte Zaman gazetesi, manşetleriyle Erbakan’ın karşısında ve darbecilerin yanında yer aldı.

Hatta Fethullah, bir TV kanalında (galiba Show TV idi) askerlerin “içtihat” yaptıklarını bile söyledi.

Hakkı söyleyecek yüreğin yoksa hoca diye ortaya çıkmayacak, insanları etrafına toplamayacaksın.. Esas olan hakkı söyleyebilmektir, kerametfuruşluk yapmak, rüya pazarlamacılığına soyunmak değil.

Ve sonunda bu Fethullah kendisini de, tabilerini de perişan etti.. “Ne kendi eyledi rahat, ne kimseye verdi huzur.”

*

Buradan, son olarak, Yazıcıoğlu’nun kaset meselesindeki tavrına gelmek istiyorum.

Yazıcıoğlu, o CD’leri getiren kişileri deşifre etmeliydi.. Kime çalışıyorduysalar, kimin adamıydılarsa, açıklamalıydı..

28 Şubat sürecinde kendisini, eskiden beri tanıdığı milliyetçi-ülkücü birinin, “Şimdi adamı bir kilometreden vuruyorlar” diyerek tehdit ettiğini açıklamıştı. (Numan Kurtulmuş şahidi. Odağı açıklamış, fakat şahsın da ismini vermeliydi ya, neyse..) Aynı şekilde, bu CD meselesinin ardındaki odağı da açıkça deşifre etmeliydi.

Zaten, tuzak olduğu açık.. Bunu anlayamayacak biri de değildi..

Artı, vefatından birkaç ay önce kendisini “Dağlarda parçaların toplanmaz” diyerek tehdit eden general bozuntusunun da adını vermeliydi. Ardındaki odağı da göstermeliydi.

Ya da bu konulara hiç girmemeliydi..

Bir odak seni böyle tehdit eder, sen de, o odağın ismini vermeden tehditten bahsedersen, aynı kalleş odak takiyye yaparak bunu istismar edebilir, olayı çarpıtabilir, tehdit suçunu başka birilerinin sırtına yükleyebilir.

Katillerin, cenazende riyakârca en çok ağlayanlar olarak arz-ı endam edebilir, "Höngürt de höngürt" diyerek tonlarca mendili çöpe gönderebilirler.

False flag (sahte bayrak) operasyonu böylesi durumlarda “İstim arkadan gelsin” hesabı devreye konulabilir.

Evet, Yazıcıoğlu’nu tasfiye için “tuzak”la da gelmişler, “tehdit”i de devreye sokmuşlar.. Onun da artık kartlarını açık oynaması gerekirdi.

Allah taksiratını afvetsin, susmakla, şifreli sözler sarfıyla yetinmekle hata etti.. Şimdi, onun ölümü bahane edilerek bazı insanlar haksız yere suçlanabiliyor. Zan altında bırakılabiliyor. 

Karşısındakiler bu kadar pervasızca kendisini tehdit edebiliyorlarsa, o da pervasızca onları deşifre etmeliydi. Açık ve net konuşmalıydı.


“İSTİHBARATTA YATAK ODALARI ÇOK ÖNEMLİDİR” (BİZ VE "ONLARIN ÇOCUKLARI")














“İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir” diyen kişi, istihbaratçılar hakkında asılsız ithamlarda bulunan biri değil.

İstihbaratçılığı iyi bilen biri.. Bir istihbaratçı.. Hatta aileden istihbaratçı.. Babası da MİT’te (ve eski adıyla MAH’ta) çalışmış bir isim..

Meşhur MİT’çi Mehmet Eymür’den söz ediyoruz.

6 Ağustos 2012 tarihli bir haber “Eymür ile Perinçek yatak odasını tartıştı” başlığını taşıyordu.

Haberde şunlar söyleniyordu:

“Ergenekon Davası duruşmasının öğleden sonraki bölümü tanık Mehmet Eymür ile tutuklu sanık Doğu Perinçek’in söz düellosuna sahne oldu

“Susurluk örgütünü kim ortaya çıkardı?” diye soran Perinçek’e “Herhalde siz değil, ben ortaya çıkardım” cevabını veren Eymür, 1’nci ve 2’nci MİT raporlarını da kendisinin hazırladığını söyledi. Susurluk ile MİT raporlarını ilk yayınlanan grubun Aydınlık grubu olduğunu kabul eden Eymür, Perinçek’in, “Peki bu yayınlarda bizim ilave ettiğimiz bir konu ya da tahrifat yaptığımız bir belge var mıdır?” diye sorması üzerine Eymür, “Sonradan alay mevzuu edecek birşey buldunuz, sulandırdınız. Raporda yer alan milletin yatak odasını haber yaptınız” dedi. Duruşma salonundakilerin gülüşmelerine neden olan ikili arasındaki ilginç diyalog şöyle gelişti:

“Perinçek: “Tabii kimse, yatak odasının izlenmesini istemez”.

“Eymür: “İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir. Parti başkanlarını düşürecek kadar önemlidir”.

“Perinçek’in, “Benim yatak odamı da dinlediniz mi?”

“Eymür bu soruya cevap vermedi.”

(http://www.haberturk.com/gundem/haber/765694-eymur-ile-perincek-yatak-odasini-tartisti)

*

Perinçek, Eymür’ün ağzından laf almaya çalışmış.. Yoksa, bu işleri bilmiyor değil.

Aydınlık gazetesinde “Üç bin ‘elit’in kaseti var” başlıklı haber yapan kendisi. Elitten kasıtları “büyük Türk büyükleri” ile kesesi şişkinler.

Aydınlıkçılar doğrudan CIA ile MİT’i, yani istihbarat teşkilatlarını suçluyorlardı. İddiaları şunlardı:

“CIA ve MİT, 3 bin kişi için ‘özel’ kaset hazırladı

“Aydınlık, 2011’deki genel seçimler öncesinde Türkiye’ye gelen CIA ekibinin MİT’le ortaklaşa 3 bine yakın kişiyi sesli ve görüntülü kasetlediği bilgisine ulaştı. Özel kasetlemelerin çoğu özel yatak odası görüntüleri. Seçimden hemen önce 9 MHP yöneticisini istifaya zorlayan kasetlerin bu paket içinde olduğu belirtiliyor

“Bugün “kirli” bir dosyanın kapağını aralıyoruz. AKP döneminde muhaliflere karşı yaygın bir şekilde kullanılan “şantaj kasetleri” konusunda yeni bilgilere ulaştık. Ankara’daki üst düzey kaynaklara göre, “şantaj kasetleri” yüzünden Türkiye’nin güvenliği tehlikede. Kaset tehdidi altındaki üst düzey insan sayısı yüzlerle değil, binlerle ifade ediliyor.

“Aydınlık’ın ulaştığı bilgiler şöyle.

“Harekete geçirilen özel örgüt harekete geçirildi. “Özel örgüt” muhalifler hakkında bilgi, belge toplamaya, ağırlıklı olarak da “özel hayat”a ait ses ve görüntü kaydetmeye başladı. Zaten daha önceden başlamış “kasetleme” çalışmaları vardı.

“CIA’dan yardım istendi

“TBMM 3 Mart 2011’de seçimlerin 12 Haziran 2011’de yapılmasını oybirliğiyle kabul etti. Bunun üzerine muhaliflere karşı kaset üretiminin hızlandırmasına ve “nokta” hedeflere atış yapılmasına karar verildi. Bu çerçevede CIA’dan yardım istendi. Mart sonunda veya Nisan başında Ankara’ya CIA’dan özel bir ekip geldi. CIA ekibi telefon dinleme, digital izleme, ortam dinlemesi ve kaydı, teknik takip konularında uzman isimlerden oluşuyordu. CIA ekibiyle Başbakan’a doğrudan bağlı MİT’ten seçilen bir ekip birlikte çalışmaya başladı. Ortak ekibe, özel örgütten de takviye yapıldı. Ortak ekip, önceden seçilmiş hedef isimler hakkında eski ve yeni kayıtlara dayanarak kasetler hazırlarken, devletin resmi ya da gayri resmi bütün olanaklarından yararlandı.

“İlk operasyon MHP’ye

“Seçimde “şantaj kasetleri”ni kullanarak ilk operasyon MHP’ye yapıldı. Nisan sonlarına doğru “farkliulkuculuk.wordpress.com/” adlı bir internet sitesi, MHP üst düzey yöneticilerinin “seks kasetleri”ni yayınlayacağı tehdidiyle ortaya çıktı. İnternet sitesi Amerika kaynaklıydı. 15 günlük süre içinde böyle böyle 9 MHP üst yöneticisi görevlerinden ve milletvekili adaylığından istifa etmeye zorlandı. Bazıları kısmen yayımlandı, bazıları hiç yayınlanmadı. Sonuçta, İhsan Barutçu hariç, şu 8 isim istifa etmek zorunda bırakıldı:

“Osman Çakır, Ümit Şafak, Mehmet Ekici, Cihan Paçacı, Deniz Bölükbaşı, Mehmet Taytak, Recai Yıldırım ve Metin Çobanoğlu. Barutçu ise partiden ihraç edildi.

“İnternet sitesiyle, bu siteye görüntü verilmesi ve yüklenmesiyle ilgili bazı kişiler hakkında soruşturma açıldı. Ancak sonuçta dosya rafa kaldırıldı.

“Kasetleme devam etti

“Kaset şantajında başrolü oynayan “farklıülkücülük” adlı internet sitesi şimdi yayında değil.

“CIA ekibi 12 Haziran 2011 seçiminden sonra da Ankara’da kalıp faaliyetini sürdürdü mü, elimizde bilgi yok. Fakat kaynaklarımız, kasetleme çalışmalarının seçimlerden sonra da devam ettiği bilgisini veriyor.

“Kaynaklarımıza göre, bugün özel örgütün elinde 3 bin kadar önemli şahsiyetin şantaj kaseti bulunuyor. Kasetler ağırlıklı olarak kişileri itibarsızlaştırmayı hedefleyen “özel hayat”a ait görüntü veya ses kayıtlarını içeriyor. Hedef isimlerin çoğu politikacı, üst düzey bürokrat, aydın, işadamı. Ortak özellikleri, muhalif olmaları. Ankara’daki üst düzey kaynaklara göre, “ortada çok vahim bir durum var. 3 bin üst düzey şahsiyet şantajla yüzyüze. Bu, Türkiye için güvenlik sorunudur”

“AKP’li yöneticiyi açıkladılar, arkasını getirmediler

“12 Haziran 2011 milletvekili genel seçimleri öncesinde MHP’de patlayan kaset olayları büyük tartışma yaratmıştı. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, görüntülerin yayınlandığı sitenin AKP’li İbrahim Faruk Bayındır’a ait olduğunu açıklamış ve İstanbul milletvekili adayları tanıtım toplantısında şunları söylemişti: “Başbakan Erdoğan’a soruyorum: İbrahim Faruk Bayındır kimdir? Bu şahıs Küçükçekmece Belediyesi’nde AKP meclis üyeliği yapmış mıdır? Arkasından istifa ederek İstanbul 3. bölgeden milletvekili adaylığına müracaat etmiş midir? Bu kişinin partimizi zan ve töhmet altında bırakan kirli internet siteleriyle ne tür bağlantısı vardır?

“Bahçeli daha sonra şöyle bir açıklama daha yapmıştı: “Artık, yargıda ses yok. Savcı, gecikmeli çalışıyor. MİT, vurdum duymaz. İstihbarat Daire Başkanlığı’nın ne yaptığı meçhul. Siyasi irade ise siyasi malzeme olarak kullandığı ortamda bunları Allah’a havale ediyoruz. ABD uzantısı olan kasetten değil, hem kendimin, hem MHP’nin geleceğini belirleyecek olan milletimden aldığım güçle seçime gireceğim.”

“AKP, kaset olayını kullandı

Tayyip Erdoğan:Bunun neresi özel Allah aşkına. Hele hele bu Müslüman topluluğunda, siyasetin önde gelen isimlere bu yakışır mı?… Bu konunun koruma polisi ben miyim? Önce bunu bir Genel Başkan (Devlet Bahçeli) olarak kendi içinde çözmesi lazım. Bu ahlaki bir konu. Eğer biz hükümet olarak bu işlerin üzerine gitmemiş olsaydık, bunlar çok daha açık olarak ortada gezerdi.”

“Deniz Baykal (CHP Antalya Milletvekili): “Komploları yapanların belli bir amaca ulaşmasına en büyük katkıyı hükümet yapmaktadır.”

“Bülent Arınç (Başbakan Yardımcısı):“Evet biz, insanların özel hayatlarına saygı duyarız ama ‘bir siyasetçinin özel hayatı olmaz’ diye de ben 40 senedir siyasetin içindeyim.”

“Mustafa Elitaş (AKP Grup Başkanvekili): “Siyasi partilerin ve temsilcilerinin Türk milletinin yapısına, vakarına, duruşuna yakışır davranış içinde bulunmaları gerekir.”

“Hayati Yazıcı (Devlet Bakanı): “Siyasetçi, milletin hassasiyet gösterdiği alanlarda daha düzeyli davranmak zorundadır.”

(http://www.aydinlikgazete.com/m/?id=16842)

*

Biz Mehmet Eymür’ün açıklamalarına dönelim.. İstihbaratta yatak odaları çok önemlidir. Parti başkanlarını düşürecek kadar önemlidir” diyor.

Örneği Deniz Baykal..

Evli bir kadınla olan zinasını içeren kaseti internete düştü ve CHP genel başkanlığını bırakmak zorunda kaldı.

MHP’deki deprem daha büyüktü.. Aydınlık’ın haberinde geçtiği gibi, MHP’nin 15 en üst düzey yöneticisinden dokuzu kaset kurşunlarıyla telef olmuştu.

Bunun üzerine “devlet aklı” siyasetçileri koruma altına almak için internette bu tür videoların yayınlanmasını ve medyada haberlerinin yapılmasını önleyici yasal yaptırımlar getirme yoluna gitti.

Zina zaten suç olmaktan çıkarılmıştı, fakat toplum, siyasetçilerin bu tür aktivitelerini normal ve tabiî bulmuyordu.

Değerli siyasetçilerimizin itibarlarının korunması gerekiyordu.

Şantaja maruz kalıp arkadan robot gibi kullanılabilirlerdi, fakat toplum nezdinde itibarlarının beş paralık hale getirilmesi kabul edilemezdi.

*

Aslında Türkiye’de bu Baykal ve MHP’li üst düzey yöneticiler olaylarından sonra siyasetçilerin yatak odası faciaları sıradan ve olağan işler haline geldi.

Toplum siyasetçilerin namussuzluklarını artık kanıksadı.

Fakat eskiden böyle değildi.

Ortada kaset ve fotoğraf bulunmasa bile, bir söylenti bile bir siyasetçinin hayatını mahvedebiliyordu.

Mesela 1979 yılında CHP’li bakan Hasan Fehmi Güneş’in başına böyle bir felaket gelmişti. Takvimler 5 Ekim’i gösterirken bakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştı.

Aydan Şener adlı bir film yıldızı ve şarkıcı ile adı çıkmış, bu yüzden siyasî hayatı bitmişti.

Aydan Şener, Hasan Fehmi Güneş vefat ettikten ve olayın üstünden 44 yıl gibi uzun bir zaman geçtikten sonra konu hakkında konuşacaktı:

“Eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş ile yaşadığı yasak aşk hakkında da konuşan Yeşilçam yıldızı, "Soyadım 'bakan deviren kadın' oldu. Yanlış bir şey yapmadım. Altı buçuk ay çok güzel bir aşk yaşadık." dedi.

“Güneş'in evli olmasının kendisini ondan uzaklaştırmadığını söyleyen oyuncu, "O konuları hiç konuşmadık. Çünkü onu evli düşünmek istemiyordum." şeklinde sözlerini sürdürdü.

“Yasak aşklarının ortaya çıkmasından sonra Hasan Fehmi Güneş'in kendisini hiç aramadığını söyleyen oyuncu, "Tuzak kurduğumu düşündü. Çünkü gazeteler hep öyle yazdı. O da gazetecilere inandı. Defalarca aradım ama telefonlarıma yanıt vermedi. İstifa etmesi gerekmezdi. İnsanın gönlü başkasına kayabilir. Kendisi de bir gün yakalanacağımızı biliyordu." dedi.”

(https://www.haberturk.com/bakan-deviren-kadin-aynur-aydan-ailem-beni-oldurmek-istedi-3552182-magazin)

Aynur Aydan böyle konuşuyordu ama, meşhur MİT’çi Prof. Mahir Kaynak olayın gerisinde CIA-MOSSAD komplosu bulunduğunu ileri sürmüş bulunuyordu. Okuyalım:

5 Ekim 1979, Hafta Sonu gazetesinin manşeti ülke gündemine bomba gibi düştü: İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, şarkıcı Aynur Aydan ile “yakalanmıştı”. Güneş’in ertesi gün Başbakan Bülent Ecevit’e istifasını sunmasıyla siyasi tarihimize “bakan düşüren kadın” maddesi eklenmiş oldu. Bugünden bakınca olayın en ilginç bölümü istifa gibi geliyor bana. Ne yolsuzluk var işin içinde ne rüşvet ne de mafya ilişkisi... Bakan olan biteni birkaç yalanla idare etse, gündemi değiştirse, bugünün tabiriyle “görevinden affını istemese” unutulup giderdi belki de. Zaten Bülent Ecevit ona “Şimdi seçim dönemi, istifa etmesen unutulur gider” demişti. 1979 Ekim’i sadece yaklaşan ara seçimlerle değil, bir yıl içinde yaşananlarla da Türkiye için epeyce çetrefilli bir zaman dilimiydi. Hasan Fehmi Güneş, 120 kişinin ölümüne yol açan Kahramanmaraş katliamının ardından görevden ayrılan İrfan Özaydınlı’nın yerine geleli dokuz ay, Abdi İpekçi öldürüleli sekiz buçuk ay olmuştu. Ülke adım adım darbeye yaklaşıyor, Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel “Bu gidiş Allende gidişi” diyordu.

“Tuzak iddiaları

Bu gerginliğin ortasına düşüverdi Aynur Aydan. Kısa süre içinde Aydan’ın AP’ye yakın olduğu, Güneş’e tuzak kurduğu dedikoduları yayıldı ortalığa. Yıllar sonra ise Mahir Kaynak eliyle şu bilgi serildi önümüze: Bu bir CIA-MOSSAD komplosuydu! Güneş, Abdi İpekçi cinayetiyle “fazla” ilgileniyor, durdurulması gerekiyordu. (1987 yılında bir Hürriyet manşeti işi daha da ileriye taşımıştı. Buna göre İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca o dönemde Aynur Aydan’ın evinde saklanmıştı.) Bakan Güneş’in İpekçi cinayetine olduğu kadar Kahramanmaraş katliamına gösterdiği ilginin rahatsız ettiği insanlar vardı. Nitekim katliamın 33’üncü yılında “Faşist bir plandı” diye anlatacaktı; “Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı.” Bazen filmin başına ancak sonunu bilince anlam verebiliyoruz. “Bakan düşüren kadın” olayının da basit bir magazin haberi olmanın ötesine geçtiğini kavramak zaman alacaktı. Tıpkı Yassıada mahkemesinde Menderes’in Ayhan Aydan ve Suzan Sözen ile ilişkilerinin yargılamaya “alet” edildiğinin anlaşılması gibi... Geç ve güç.

 “Kaset değil, komplo”

“Hasan Fehmi Güneş 42 yıl içinde bu konuda neredeyse hiç konuşmadı. … 2010 yılında benzer bir olayın aktörü, dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal oldu. …

“Oval Ofis fantezisi

“Kamer Genç’in DYP milletvekiliyken oğlunun evinden genç bir kadınla çıktıktan sonra sarf ettiği “Çocuğumun evinde çiçekleri sulamaya geldim” cümlesi, İtalyan lider Silvio Berlusconi’nin ucu bucağı gelmeyen maceraları, Bill Clinton’in Oval Ofis’in anlamını değiştiren Monica Lewinsky ilişkisi siyaset tarihine çoktan geçti. Ancak yakın tarihte etkisi en güçlü olan skandal hangisiydi derseniz İSKİ skandalından başka cevap olur mu bilmem. Yıl 1993, o günlerde büyük bir su krizi yaşayan İstanbul’un belediyesi SHP’li Nurettin Sözen’e, İSKİ ise Ergun Göknel’e emanet. Göknel’in sekreteri Feray Karvar’a âşık olup eşinden boşanmaya karar vermesi sadece ailesinin değil, bütün Türkiye’nin hayatını değiştirmek üzere... Nurdan Göknel bu boşanmayı kabul etmedi, işleri yokuşa sürmek için de 1 milyon dolar tazminat istedi. “Bürokrat adam, nereden bulacak bu parayı?” derken Ergun Göknel bu meblağ ile çıkageldiğinde Pandora’nın kutusu açılmış oldu. Nurdan Erbuğ’un ihbarıyla Göknel gözaltına alındı ve 25 Ekim 1993’te İSKİ’ye satın alınan klorun bedelinin yüksek gösterilerek yolsuzluk yapıldığı suçlamasıyla hakim karşısına çıktı. Bir ay sonra İsviçre’de bulunan Amerikan Discon Bank’ta 30 bin doları ve 670 bin Alman markı bulunduğu saptandı. Göknel’in tüm hesaplarına el konulurken İsviçre’deki paranın da iadesi de istendi. Murat Karayalçın, Nurettin Sözen ve Yüksel Çengel’in de yargılanıp beraat ettikleri İSKİ davası sonucunda Göknel yedi yıl hapis yattı. İSKİ skandalı sosyal demokratların yıllarca boğuşmak zorunda kaldığı “yolsuz belediyecilik” algısının en büyük simgesi oldu. En büyük sonucu ise 1994’teki yerel seçimlerde SHP’nin İstanbul’daki oyunun yüzde 13.6’ya kadar düşmesi ve Refah Partisi adayı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olmasıydı. İSKİ skandalı -biraz da kelebek etkisiyle- ülke siyasetini geri dönülmez biçimde değiştirmişti.

“Bugün mümkün mü?”

… İşin bir de “Bugün olsa mümkün mü?” boyutu var. Basınla ilgili bu soruyu sormaya alıştık. 2018 yılında Journo’da magazin gazeteciliği üzerine bir yazı kaleme alan Nilay Örnek, Posta’nın genel yayın yönetmeni Rıfat Ababay ile de konuşmuştu. Hafta Sonu gazetesinin Hasan Fehmi Güneş manşetinden söz eden Ababay “Bugün böyle bir haberi yapma şansın var mı?” diye soruyordu; “Bugün Hasan Fehmi Güneş işi basılmaz, Televole yapılamaz.” Ben Ababay ile hemfikir değilim. Bu haberi bugün de basacak bir gazete çıkar çıkmasına da, istifa edecek kimse bulunur mu işte o soru işareti...”

(https://gazeteoksijen.com/yazarlar/zeynep-mirac/ikimizin-arasinda-gizli-bir-yangin-48392)

*

Evet, Hasan Fehmi Güneş, Kahramanmaraş olayları için MİT’i de suçlamış, “Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı” demişti.

O yıllar, MİT’in CIA tarafından yönetilip yönlendirildiği yıllar. Maaşlarını CIA'den aldıkları dönemden kalan alışkanlıkları.. Gâvurun ekmeğini yiyor ve onun kılıcını sallıyorlardı. Menderes bu dönme dolaba çomak sokmuştu.

Prof. Fahrettin Altun, 29 Aralık 2016 tarihli Sabah gazetesinde “Bu Nasıl Milli İstihbarat?” başlığı altında şunları yazmıştı:

"Ben MİT müsteşarlığı yapmadım, CIA'nın şube müdürlüğünü yaptım. Bir CIA yetkilisi gelse, beni Sinop'a götür dese onu oraya götürmekle memurum." Bu sözler, MİT eski müsteşarı M. Fuat Doğu'ya ait. Bu sözleri bizzat Fuat Doğu'nun ağzından duyan kişi ise TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu Başkanvekili Selçuk Özdağ. 30 yıl sonra, AHaber'de benim de katıldığım bir televizyon programında Fuat Doğu'nun bu dehşetengiz itirafını kamuoyuyla ilk defa paylaştı Özdağ. 1962-1964 ve 1966- 1971 arasında iki kez MİT müsteşarlığı yapan Fuat Doğu, Mehmet Eymür, Sadi Sağdam, Şenkal Atasagun, Emre Taner ve Hiram Abas gibi MİT yöneticilerini yetiştirmiş, MİT'e bir dönem damga vurmuş bir isim. Bir rivayete göre de Fuat Doğu ölmeden önce anılarını el yazısıyla yazıp MİT'e teslim etmiş. Fuat Doğu'nun 12 Eylül'den 5-6 yıl sonra, henüz genç bir siyasetçiyken Selçuk Özdağ'a yaptığı bu itiraf eski Türkiye'de MİT ve CIA ilişkisinin nasıl organik ve hatta hiyerarşik bir ilişki olduğunu gözler önüne seriyor. FETÖ, PKK ve diğer irili ufaklı terör örgütlerinin Türkiye'de kendilerine nasıl mümbit bir zemin bulabildiklerini merak edenler önce bu kirli ilişkiye bakmalılar. Askerin dışarıdan emir geldiğinde nasıl tereddüt etmeden hızlı ve organize biçimde siyaset oyununa müdahale edebildiğinin cevabı da bu ilişkide saklı. Türkiye siyasi tarihindeki karanlık noktalar, sokak kalkışmaları, faili meçhuller, kitlesel katliamlar, evet bütün bunlar öncelikle Türkiye'yi kendi istediği noktaya çekmek için çaba sarf eden dış aktörlerin mahareti! Ne var ki bu yabancı aktörlerin içerideki işbirlikçileri olmadan bunca cürmü işleyemeyeceklerini de hepimiz biliyoruz. Düşünün, bu ülkenin "milli istihbarat teşkilatı" yıllarca ABD'nin istihbarat teşkilatının güdümünde hareket etmiş. Sadece zihniyet düzleminde bir Amerikancılıktan bahsetmiyoruz. Neredeyse bir emir komuta zinciri kurulmuş. Bu zincirin kırıldığına kanaat getirildiği noktada FETÖ devreye girdi ve MİT'i parsellemek için çabaladı, başına kendi adamını geçirmek için uğraştı. Bu kendi aklı değildi herhalde! Trump ne dedi? "ABD artık hiçbir ülkenin iç işlerine karışmayacak!" Bu, hem geçmiş Amerikan yönetimlerine bir ithamdır, hem de bir itiraftır. Türkiye, yeni dönemde, R. Tayyip Erdoğan'ın liderliğiyle bu çarpık ilişkiyi reddetmiş, kendi istiklalini savunmuştur. … Şimdi esas olan bütün kurumlarımızın bu yeni hale uygun şekilde düzenlenmesi, çok hızlı biçimde, yerli ve milli ilkeler doğrultusunda yeniden inşa edilmesidir....

(https://www.setav.org/bu-nasil-milli-istihbarat)

*

Hasan Fehmi Güneş’in Kahramanmaşaraş olayları ile ilgili olarak MİT’i suçlayan ifadeleri 2011 yılında medyada yankılanmıştı:

“ ‘Maraş olaylarına MİT bizzat katkı yaptı

“Maraş olaylarının 33 yıldönümünde konuşan dönemin İçişleri Bakanı Fehmi Güneş, orduyu ve MİT'i suçladı

“Maraş Katliamı’nın 33. yıldönümünde eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, yaşananları şöyle özetledi: “Faşist bir plandı. Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı.

“Olayları “faşist bir plan” olarak nitelendiren Güneş, çarpıcı açıklamalar yaptı. Güneş, “Maraş, katliamı göz göre göre geldi. Fakat önüne geçilemedi çünkü istihbarat bize bunlarla ilgili bilgi vermiyordu. Olaylar başladı, valiye istihbarat verilmedi, askeri çağırmakta da geç kalındı. Gelen asker de yeterli değildi. Ben istihbarat örgütünün oradaki cinayetlere, oradaki katliama katkı yaptığını düşünüyorum. Engel olmayı bırakın, MİT bizzat katkı yaptı... Bakanlık görevim boyunca MİT’ten bilgi alamadım. Başbakanımız Bülent Ecevit, bana güvenirdi, benimle bu konuları konuşurdu. Ben MİT’e yönelik şikâyetlerimi ona söylediğim de o da bana dert yanardı. ‘Ne yapacağız bu MİT’i? Lağvedelim o zaman. Yerine yenisini kuralım’ dedim. Sayın Başbakanımız güldü ve bunu benim gençliğime verdi” dedi.

“Güneş, “Asıl istenen Türkiye’nin askeri yönetime devredilmesiydi. Darbe deyin, sıkıyönetim deyin ne derseniz deyin. Tek istenen bunlar için ortam hazırlamaktı. Ecevit sıkıyönetime hep karşı çıktı. O dönem siyaset adamları bile ‘Hükümeti bırakın gidin, askere teslim edin’ diye beyanatlar veriyorlardı” dedi.”

(https://www.ntv.com.tr/turkiye/maras-olaylarina-mit-bizzat-katki-yapti,IXL9OMwPeUGiSi_zfAnEfw

*

Güneş, bir yıl sonra, 2012’de daha açık konuşacaktı:

Korktuk MİT'i kapatamadık

12 Eylül'e giden süreçte İçişleri Bakanlığı görevini yürüten Hasan Fehmi Güneş, Başbakan Ecevit ile MİT'i kapatmaya karar verdiklerini, ancak karşılarındaki güçten korktukları için vazgeçmek zorunda kaldıklarını itiraf etti. Güneş, "MİT'i feshedelim, yeni bir haber alma örgütü kuralım, deyince, 'Bunu hiç konuşmamış olalım' dedi" diye konuştu

“Meclis Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu olağanüstü dönemlerde yaşanan olayları incelerken şok edici ayrıntılara ulaştı. 12 Eylül 1980 darbesine giden süreçte İçişleri Bakanlığı görevini yürüten Hasan Fehmi Güneş, 9 ay sürdürdüğü bakanlık görevinde darbeye giden zeminin önceden hazırlandığını, bu durumun MİT tarafından bilinmesine rağmen hükümete bilgi verilmediğini dile getirdi.

MİT'in o dönemde aslen Genelkurmay Başkanlığı'na, şeklen ise başbakana bağlı olduğunu söyleyen Güneş, "Bakın, kimden istihbarat istiyorum? MİT'ten. MİT nasıl bir yapı? O günü söylüyorum: MİT, o gün askerî bir yapı. Tekrar ediyorum: Başbakana bağlı olması şeklendir, aslında Genelkurmay'a bağlıdır. MİT o gün, Genelkurmay'a bağlıdır, yani, Jandarma İstihbaratı ve MİT, askerlerden oluşmuştur, yani, MİT'te çalışanların, MİT'te etkin pozisyonda, etkin statüde olanların çoğu asker asıllıdır, üniformalıdır" dedi.

25 Haziran 1979'da Manisa MHP İl Başkanı'nın öldürülmesi ile ilgili bilgi almak için MİT'e gittiğini belirten Güneş, "Manisa'dan dönüşte gittim MİT Başkanına, 'istihbarat gelmiyor, bana istihbarat vermiyorsunuz' dedim. MİT'ten istihbarat alamıyorduk. İncelerseniz göreceksiniz, Keçiören'de bir emniyetin kademesi vardır, araçların tamir edildiği bir yer gibi, ben orayı istihbarat okulu yaptım. İstihbaratçı yetişti, iç istihbaratı, polis istihbaratı kurduk. Yoktu o güne kadar, MİT'ten de gelmiyordu" diye konuştu.

Güneş'in, MİT ile ilgili anlatımları üzerine oturuma başkanlık eden AK Parti Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ, "Sayın Güneş, çok özür dilerim. Hiç değiştirmeyi düşündünüz mü? Bir kanun düzenlemesiyle düşündünüz mü?" diye sordu. Bu soruya "Evet düşündüm" cevabını veren Güneş'e Özdağ yeniden, "Yapabildiniz mi? Yapabildiniz mi, yapamadıysanız, niçin yapamadınız?" sorusunu yöneltti. Güneş bu soruya, "Yapamadım, Başbakan da yapamadı çünkü. Onu (Başbakan Bülent Ecevit) ikna ettim, korktuk. Karşımızdaki güçten" şeklinde cevap verdi.

“MİT-CIA ARASINDA ANLAŞMA VARDI

“Güneş, "Karşımızdaki güçten korktuk" diyerek anlattığı "güç" ile ilgili şu bilgileri paylaştı: "MİT Başkanı bir general, genellikle böyle, MİT Başkanı bir general, MİT'te etkin görevlerde olanlar asker. MİT'in komutanları, MİT'in sicil amirleri, MİT'i görevlendirenler askerî kanat. Yani o dönemde askerî kanat MİT'e hâkim. MİT'in içindekiler… Eğer gerçekten kökenine ineceksek, bu yapının oluştuğu döneme gelmek lazım, yani, MİT'le CIA arasında o dönemde işbirliği anlaşması var, o işbirliğinin anlamı şu: istihbaratı paylaşacağız; ama, gerçek anlamı şu: Türkiye'deki her şeyi ben bileceğim, ama, size bir şey vermeyeceğim....”

Dönemin başbakanı Bülent Ecevit ile Atatürk Orman Çiftliği'nde bulunan Atatürk Evi'nde gerçekleştirdikleri bir görüşmeyi de komisyon üyelerine anlatan Güneş, "Mümkün değil, bu MİT bize istihbarat vermiyor, alamayacağız, dedim. 'Ne yapalım?' dedi. Bir kişi getirmişti, batıda istihbarat eğitimi görmüş, sanıyorum ismi Mehmet'ti, onu MİT'te görevlendirmek istiyordu Başbakan. MİT'in amiri sayılan yer, o Mehmet'i MİT'te görevlendiremedi. Dedim ki: böyle yürümemiz mümkün değil, yani devletin ne kadarını biz yönetiyoruz, egemenliğin ne kadarını ben kullanıyorum? Bunu bilmemiz lazım efendim. 'Ne yapalım?' 'Değiştirelim' dedim. MİT'i feshedelim, aynı kararnameyle yeni bir haber alma örgütü kuralım, 'Bunu hiç konuşmamış olalım' dedi. Olay budur."

(https://www.yenisafak.com/gundem/korktuk-miti-kapatamadik-436226)

*

O dönemde ABD, siyasetçilere aldıramadığı bazı kararları (mesela Yunanistan’ın NATO’ya dönmesine vize verilmesi gibi) aldırmak için Türkiye’de askerin darbe yapmasını istiyor ve bunun zeminini hazırlıyordu.

Politikacı dövme ve darbe dönemi imkânlarından yararlanarak yolunu bulma meraklısı askerler de buna teşneydiler.

MİT’çiler de onlara kahve dövücünün hınk deyicileri olarak hizmet sunuyor, siyasetçilere burun bükerek bakıyorlardı. Zihniyetlerine göre, güçlü olan haklıydı. Güç de silah demekti. Zaten "örtülü" patronları CIA'ciler de öyle istiyordu.

Böylece 12 Eylül darbesi yapıldı. Ve CIA’in Türkiye şefi Paul Henze bu olayı devletine “Our boys did it” (Bizim çocuklar başardılar) diyerek müjdeledi.

Biz bunları Mehmetçik zannediyorduk, fakat “onların çocukları” haline gelmişlerdi.

Onların çocukları” 28 Şubat’ta sadece CIA’in ve ABD’nin değil, aynı zamanda MOSSAD’ın ve İsrail’in de çocuğu olma becerisini gösterdiler.

MİT'in yardımlarıyla..


USULSÜZ USUL İŞPORTACISI ALTAY CEM MERİÇ

Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in  teşrî’ (yasama, yasa yapma)  ve şirk konulu tartışmasının kaydını dinledim. İki tarafın da akıl yürüt...