LEŞLER VE TEŞKİLAT
(HAİN DİYE ÖLDÜRMEK, ŞEHİT DİYE GÖMMEK)
“Teşkilat”tan kastımız, TRT 1’in Teşkilat adlı dizisi..
Dizinin “teşkilat”tan kastı ise Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT)..
Yani, devletin televizyon kanalının
dizisi, MİT’i anlatma iddiasında..
Mevzu casusluk olunca hilenin,
tuzağın, yalanın, dolanın, entrikanın, sahteciliğin, olduğundan farklı
görünmenin, ölmenin, öldürmenin, işkencenin bini bir para..
Fedakârlık, kahramanlık, iyi niyet,
cesaret, diğerkâmlık, sorumluluk duygusu, temiz kalp de göz yaşartıcı
boyutlarda..
*
Casusluk işi karmaşık ve karışık
olunca, dizi de ister istemez kafamızı karıştıracak türden
ayrıntılara yer veriyor.
Mesela, Teşkilat’tan “hain”ler de, tövbekârlar
da, tevbesizler de çıktığını öğreniyoruz.
Hainlerden
(vücudundaki hatıra kurşunla beraber) hayatta kalmayı başaran birinin dizideki
adı Yıldırım..
Tövbekârın ismi ise
Sadık..
Sadık, tam tövbe etmiş, öyle ki,
şurdan şuraya koymak için bile olsa eline silah almıyor.
Dahası, abdestsiz yere basmıyor.
Kendisini hayır işlerine adamış..
Kimsesizleri, yoksulları arayıp
buluyor, yardım ediyor.
Mesela, babasız bir gencin evliliği
için yardımda bulunuyor.
*
İşte hikâyenin dikişlerinin
patladığı yer de burası.
Babasız gencin “şehit” oğlu olduğunu öğreniyoruz.
Ancak bu şehitlik, sıradan bir
şehitlik değil..
Hani ilkokullarda “yıldızlı pekiyi” diye
bir şey vardır ya, onun gibi bir şey, “yıldızlı şehitlik”..
Çünkü ölen baba, Teşkilat
mensubudur.
Ne var ki, çoluk çocuğu bilmemekle
birlikte, bu Teşkilat mensubunun kalemini kıran da yine Teşkilat’tır.
Anlaşıldığı kadarıyla, infaz edip
öldüren, Tövbekâr Sadık’ın ta kendisidir.
Tabiî bunu, üstündekilerin emriyle
yapmıştır. Çünkü Teşkilat; mensuplarının birbirlerini diledikleri gibi
öldürebildiği bir gladyatörler arenası değildir.
Tövbekâr tövbe etmiştir ama, yeri
geldiğinde “Elli küsur leşim var” diyerek
övünmeyi de ihmal etmez. (Yanlış hatırlamıyorsam 52.)
Bu “leş”lerden biri, çocukluğundan
beri elinden tuttuğu, ailesine yardımcı olduğu, şimdi de evliliği için destek verdiği
gencin babasıdır.
Ancak, bu leş, aynı zamanda şehittir. Teşkilat’ın şehidi.
*
Böylece, devletin televizyonunda
yayınlanan Teşkilat dizisi, bize, Teşkilat’ın, şapkadan tavşan çıkaran
hokkabazlardan geri kalır bir yanının olmadığı mesajını vermiş oluyor.
Hokkabazlar şapkadan tavşan,
Teşkilat ise leşten şehit çıkarıyor.
1970’li yıllarda militan solcuların
hain ya da ajan diye katlettikleri kimi arkadaşlarının cenazesini tantanayla
kaldırıp, onu sözde öldürmüş olan faşistleri lanetledikleri, ortalığı
sloganlarla inlettikleri, yani bir koyundan iki post çıkardıkları iddia
edilirdi.
Devletin televizyonuna göre, benzer
birşeyi Teşkilat yapıyormuş.
*
Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, 28 Şubat zulmü yüzünden Nisan
1997’de Türkiye’yi terk etmişti.
Fethullah Gülen’den iki yıl
önce.
Bir süre İsveç’te, sonra Almanya’da kalmış,
ardından da Avustralya’ya yerleşmişti.
Öyle böyle değil, tam yerleşmişti,
Brisbane şehrinde ev almış, at, koyun vs. de edinmişti.
Dahası, yalnızlık çekmemek için
damadı Prof. Ali Uyarel’i, kızını ve torunlarını da yanına
almıştı.
Ancak, bu ülkedeki ikâmeti uzun
sürmedi. 4 Şubat 2001 tarihinde bir trafik kazasında damadıyla
beraber hayatını yitirdi.
Olayı bir kaza olarak biliyorduk.
Ancak, trafik kazalarının istihbarat örgütleri (gizli servisler) tarafından sık
kullanılan bir suikast yöntemi olması,
akıllara soru işaretleri getiriyordu.
Bununla birlikte, görünüşe göre
olay, sadece elîm bir kaza idi.
*
İki yıl sonra, gazeteci Arslan Bulut, “Türk istihbarat
kaynakları”na atıfta bulunarak, Esad Efendi’nin bir suikaste
kurban gittiği iddiasını ortaya attı.
Olayın kaza olduğunu zanneden bizler
çok saf olduğumuzu fark ettik.
Türk istihbarat kaynaklarına göre,
Esad Efendi şehit edilmişti.
“Türk istihbarat kaynakları”nın bu
bildiriminin ardından Esad Efendi’nin oğlu Nureddin, bir
etkinlikte yaptığı konuşmada, kalabalık bir topluluğun huzurunda, babasının
şehit olduğunu söyledi.
Akıllara hemen Arslan Bulut’un
yazısı geldi.
“Türk istihbarat kaynakları” katilin
adresi olarak İngiliz Gizli Servisi’ni gösteriyordu.
*
Adres olarak MOSSAD (İsrail Gizli Servisi) gösterilseydi daha
inandırıcı ve ikna edici olabilirdi.
Çünkü Esad Efendi, 28 Şubat’çılara
en sert tepki veren (daha doğrusu tek sert tepki veren) cemaat lideriydi
(tarikat şeyhiydi).
28 Şubat 1997’nin hemen ardından İslâm Dergisi’nin Mart sayısında yayınlanan
başyazısında darbecilerin ardındaki odak olarak İsrail’i göstermiş
ve tehdit edici ifadeler kullanmıştı.
Esad Efendi’yi şehit eden odak
olarak CIA’in (Amerikan Gizli Servisi) gösterilmesi
de akla yatkın görünebilirdi.
Çünkü, 28 Şubatçılara ABD’nin destek
verdiği, onları cesaretlendirdiği biliniyordu.
Üstelik, 1999 yılında Türkiye’yi
terk edip ABD’ye yerleşen Fethullah Gülen,
Esad Efendi’yi Almanya’dayken arayıp ABD’ye davet etmiş, o bunu kabul
etmemişti. (Bunu, Av. Hüseyin Yürük analitikbakis.com adlı
sitede yazmıştı.)
Evet o, ABD’ye yerleşmeyi kabul
etmemiş, İngiltere’yle tarihî bağları olan, hâlâ Kraliçe’ye bağlılık arz eden
Avustralya’ya yerleşmişti. (Ki şu anda bile Avustralya bir krallık
durumundadır, İngiltere Kralı Charles hükümdar
konumundadır. Avustralya konsolosluklarına gittiğinizde duvarda Kraliçe’nin ya
da oğlu Kral’ın resmini görürsünüz. Avustralya başbakanı, Kral’ın genel
valisinin emri altındadır.)
*
Arslan Bulut’un Esad Efendi’nin
şehadetini müjdelediği sıralarda MİT’in MOSSAD’la ve de CIA’le arası pek fena
değildi. (Belki de hiç fena değildi.)
Dolayısıyla, o günlerde “Türk
istihbarat kaynakları”nın Esad Efendi’nin katili olarak bu iki gizli servisi
göstermek zorunda kalmamış olmaları, araştırmalarının onları İngiliz Gizli
Servisi ile yüzyüze getirmiş olması, talihlerinin pek parlak
olması anlamına geliyor.
Anlaşılıyordu ki İngiliz Gizli Servisi, sadece alçak değil, aynı
zamanda ahmak olan kişiler tarafından yönetiliyordu.
Hangi devlet olursa olsun, şayet
bir “devlet”lik onur ve haysiyeti varsa, bir başka
ülkeden kaçıp gelen ve kendi ülkesine sığınan birini, evet geri çevirmek
elindeyken vize verip kabul ettiği birini, öldürmezdi.
Böyle birini, öldürmek şöyle
dursun, sözünden dönüp kovmanın bile onursuzluk ve de “gel
git akıllılık” olduğunu bilirdi.
*
Bir devlet (devletin başındakiler),
kendisine sığınan birini kovabilir mi?
Mecbur kalırsa kovabilir.. Mecbur
kalırsa..
Şöyle: Sığınan şahsın geldiği ülkenin yöneticileri ağır ve şiddetli baskı yaparlar,
o da kovar. Kovmazsa başının belaya gireceğini görür. (“Bebek katili” Abdullah
Öcalan’ın Suriye’den kovulması böyle olmuştu.)
Mesela Timur, oğlu yaşındaki Yıldırım Bayezid’den, Osmanlı’ya sığınan iki
“beylik” hükümdarını kendisine teslim etmesini veya kovmasını istemiş, Bayezid
bunu kabul etmediği, bunu gururuna yediremeyip hakaretler yağdırarak karşılık
verdiği için Ankara Savaşı yaşanmıştı.. Osmanlı paramparça olmuştu.
Habeşistan’a sığınan ilk
Müslümanları kovması için Mekkeli müşrikler Necaşi’ye
hediyelerle iki elçi göndermişler, Necaşi hediyelerini iade ederek bu elçileri
kovmuştu.. Muhacirleri değil.
*
Bir ülkeden ayrılmak zorunda
olanlar, (ülkelerindeki nüfuzları, etkileri, taraftarları, destekçileri,
örgütleri, imkânları, karizmaları vs. yüzünden) o ülkedeki güç sahipleri ve
egemen düzenden/rejimden menfaatlenenler tarafından tehdit olarak
görülebilirler.
Fakat, sığındıkları ülke için bir
tehdit teşkil etmezler. Edemezler.
Mesela “bebek katili” Apo (Abdullah Öcalan), Türkiye için
bir tehditti, fakat başta Suriye olmak üzere gidip sığındığı ülkeler için bir
“boş beleş sığıntı adam” durumundaydı.
Troçki, Rusya’da
Stalin için bir tehditti, fakat sığındığı Türkiye, Norveç ve Meksika’da
kimsesiz bir garipti. Onu öldüren de, sığındığı son ülke Meksika’nın gizli
servisi değil, Sovyetler Rusyası’nın ajanıydı.
İran Şahı’nın uykularını
kaçıran Humeyni, Paris’te Fransa için tuhaf görünümlü ve
iki ayaklı bir egzotik bitki durumundaydı.
Avustralya’nın Brisbane kentine
yerleşmiş Nakşibendi şeyhi Prof. Dr.
Mahmud Esad Coşan Hoca, Brisbane’deki iki düzine, Sidney’deki bir düzine,
Melbourne’deki yine iki düzine müridi ile Avustralya ve İngiltere için bir
tehdit oluşturabilir miydi?
*
“Türk istihbarat kaynakları”na, İngiliz
Gizli Servisi’nin sadece alçak değil, aynı zamanda ahmak da olduklarını
anlamamızı sağladıkları için şükran borçluyuz.
Böyle bir “istihbarat”ımızın
bulunması sayesinde bu ülkede her tür “hayatî”
endişeden azade mutlu ve güvenli bir
şekilde yaşadığımızı düşünme fırsatı verdikleri için de onlara ayrıca minnet
duyuyoruz.
Hissiyatımızın boyutlarını ifade
etmeye kelimeler yetmez.
Kulları üzerinde kahredici güç
sahibi olan Allahu Azîmüşşan elbette
hizmetlerinin karşılığını adaletiyle eksiksiz verecek, mükâfatlarını tam olarak
alacaklardır.
İnsanları kalleşçe katleden İngiliz Gizli Servisi ise lanetle anılacak, Esad
Efendi’nin cismini ortadan kaldırmış olsalar bile, “şarkı”sını
susturamayacaklardır.
“Gideriz nur
yolu izde gideriz
“Taş bağırda, sular dizde gideriz
“Bir gün akşam olur biz de gideriz
“Kalır dudaklarda şarkımız bizim..”