EHL-İ SÜNNET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EHL-İ SÜNNET etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: EHL-İ SÜNNET, ŞİA VE SELEFÎLİK

 

https://www.academia.edu/96956410/Ehl_i_S%C3%BCnnet_%C5%9Eia_ve_Selef%C3%AElik



EHL-İ SÜNNET, ŞİA

VE SELEFÎLİK

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: EHL-İ SÜNNET: SÜNNET EHLİ OLMAK

EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT’TEN OLMANIN TEMEL ÖLÇÜTÜ 6

EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT’İ SAVUNMAK 11

 EHL-İ SÜNNET VE’L-CEMAAT’TEN OLMAK VE “MÜSLÜMAN MİLLİYETÇİLİĞİ” 19

EHL-İ SÜNNET VE EHL-İ BİD’AT 24

NAKLİ BIRAKIP, KENDİ AKLI (AKILSIZLIĞI) İLE EHL-İ SÜNNET İÇİN ÖLÇÜ KOYMAK 26

TUZAK BİR SORU: MÜSLÜMAN MIYIZ, EHL-İ SÜNNET Mİ? 30

EHL-İ SÜNNET Mİ, EHL-İ OSMANLI YA DA EHL-İ ECDAD (EHL-İ ATALAR) MI? 35

EHL-İ SÜNNETÇİLİK YAPIYOR AMA EHL-İ SÜNNET DEĞİL 45

SÜNNETSİZ EHL-İ SÜNNETÇİLİK 49

ALLAHU TEALA’YA SANATKÂR DEMEK CAİZ MİDİR? 54

ALLAH HAKKINDA BİLMEDEN KONUŞMAK 57

ŞERİAT İSTEMEYEN “MÜSLÜMAN”LAR 65

SİFİL’İN BAYINDIR ELEŞTİRİSİNDEKİ ÜSLUP HATASI 70

LAİKLİĞİN UNUT(TUR)ULMAK İSTENEN FIKHÎ-İTİKADÎ HÜKMÜ 77

MATÜRİDÎLİĞİ BİLMEDEN ONA DAİR KİTAP YAZMAK 82

BİR DÜZELTME VE ÖZÜR 86

“MÜSLÜMAN İSEVΔ NE DEMEK? 88

DİYANET İŞLERİ, HAYRETTİN KARAMAN VE İMSAK VAKTİ 92

 

İKİNCİ BÖLÜM: LAİK REJİMİN SÜNNÎLİK İSTİSMARI: MATÜRİDÎSİZ MATÜRİDÎLİK

AHLÂKSIZ ‘DERİN’LİĞİN EHL-İ SÜNNET VE DİN İSTİSMARI 97

MATÜRİDÎ’SİZ MATÜRÎDİYYE 107

MATÜRİDÎLİK BU DEĞİLDİR (YA DA RÜYA İLE AMEL) 113

ZAMANE YÖNETİCİLERİ VE “SÜNNÎ KOD” 117

EHL-İ SÜNNETÇİLİK PROTESTANLIĞI 123

EHL-İ SÜNNET’TEN Mİ OLMAK, ARKADAN KURULMUŞ EHL-İ SÜNNETÇİLİK Mİ YAPMAK? 130

FETHULLAH GÜLEN VE “SÜNNÎ İSLAM” 133


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: EHL-İ SÜNNET VE AKIL

EHL-İ SÜNNET AKIL DÜŞMANLIĞI YAPMAZ 136

PEYGAMBERLİK VE AKIL 139

AKIL VE NEFSANÎ DÜRTÜLER 146

CÜBBELİ AKILSIZLIK 147

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: MEZHEB VE MEZHEPÇİLİK

AMELÎ MEZHEPLERİ TAKLİD İLE İTİKADÎ MEZHEPLERİ TAKLİD ARASINDAKİ ÖNEMLİ FARK 150

EHL-İ SÜNNET’E GÖRE MEZHEB MESELESİ 162

DİN, DİNCİLİK, MEZHEB, MEZHEPÇİLİK 170

CAHİL MEZHEPÇİLİK 173

MEZHEB TAASSUBU 177

ÂLİMLERİN KİTAPLARINDA HATALAR DA BULUNUR 183

 

BEŞİNCİ BÖLÜM: ŞİÎLEŞEN SÜNNÎLİK

EHL-İ SÜNNET VE ŞİA 190

EHL-İ SÜNNET’E GÖRE HİLAFET VE İMAMET 194

“ZAMANIN İMAMI” HURAFESİNİ SAVUNMAK, EHL-İ SÜNNET İTİKADINI TERK EDİP EHL-İ BİD’AT OLMAK, ŞİÎLİĞİ BENİMSEMEKTİR 197

ZAMANIN GİZLİ İMAMI SAFSATASI 202

MEHDÎLER YARIŞIYOR 205

HZ. HÜSEYİN R. A. VE ÜSTAD KADİR MISIROĞLU 214

 

ALTINCI BÖLÜM: SELEFÎLİK: SELEFİN İZİNDE…

EHL-İ SÜNNET VE SELEFÎLİK 218

SAİD RAMAZAN EL-BÛTÎ VE SELEFÎLİK 232

BÖYLE KONUŞANA ARTIK SELEFÎ YA DA VEHHABÎ DİYORLAR 236

NİETZSCHE’Cİ SELEFÎLİK DÜŞMANI 237

KÜLTÜR (CULTURE) MÜSLÜMANLIĞI EKSİKTİ BİR 240

İBN ARABÎ, EHL-İ SÜNNET İTİKADI VE SELEFÎLİK 245

SELEFÎLİK BÖYLE Mİ TARTIŞILIR? 251

BİR YUSUF MASALI 257

TÜRBE MESELESİ 262

 

PEYGAMBERLİK VE AKIL

 



Prof. Dr. Ekrem Demirli, "Nedensellik, adet ve harikulade" başlıklı bir yazı kaleme almış. 

Yanlışlarla ve yanlış anlamalarla dolu bir yazı.

Demirli gayretli, çalışkan ve üretken bir arkadaş, sorun şurada ki, yanlış şeyler üretiyor. 

İbn Arabî'den yaptığı lüzumsuz, faydasız (ve hatta yerine göre zararlı) tercümelerle "hâl"den mahrum "kâl" ehlinin gevezelik sermayesine önemli katkılarda bulunduğu yetmiyormuş gibi bu son yazısıyla İmam Matüridî'ye de el atmış.. Anlamaksızın.

İbn Arabî'yi anlamaması sorun değil, anlamasıyla anlamaması arasında fazla bir fark yok, fakat İmam'ın yazdıklarını anlamadan yaptığı yorumlar, gerçeği ters yüz ediyor.

*

İmdi, İmam Matüridî için bilgi edinmenin yolları şu üç şeyden ibarettir: Akıl (aklî istidlal, akıl yürütme), sağlam duyular (havass-ı selîme, duyusal algılar), doğru haber (haber-i sadık):

“Aslında nesne ve olayların meşru oluşu veya olmayışı, kötü fiillerle iyi fiiller, bütün bunlar hakkında duyuların algılayışı ve haberlerin [naklin/vahyin] gelişinden sonra bile –şayet algı ve haber her yönüyle irdelenecekse- elde edilebilecek nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir ve bir de [algılanan şeylere ve alınan haberlere ek olarak] sadece tefekkür ve istidlalle [et-teemmul ve'n-nazar] ulaşılabilecek hususların ortaya çıkarılmasıyla mümkündür.” 

(Ebû Mansûr el-Matüridî, Kitabü’t-Tevhîd, çev. Bekir Topaloğlu, 7. b., İstanbul: İSAM, 2015, s. 51; Arapça tahkikli neşir, s. 74.))

Evet, nihaî bilgi sadece akıl çerçevesindedir.

Çünkü, peygamberlerin getirdiği haberin doğruluğu, ondan da önce peygamberim diyen kişinin peygamber olup olmadığı, akıl sayesinde anlaşılır.

Peygamberlerin peygamberliğinin delili mucizedir, ve mucizeyi mucize olarak bilmemizi sağlayan şey akıl yürütmedir.

*

Demirli'ye gelince.. Söz konusu yazısında şöyle diyor: 

İmam Matüridî nübüvvetin (peygamberliğin) gerekliliğinden söz ederken bütün nihai bilgilerin nübüvvet kaynaklı olduğunu söyler.

İmam Matüridî böyle mi diyor? 

Böyle bir ifadesi var mı?

Hayır! 

Şayet böyle deseydi, onun cahil ve kafası çalışmayan bir adam olduğunu kabul etmemiz gerekirdi.

Fakat, tam aksine, İmam Matüridî, eşine az rastlanan bir dâhidir.

Dehanın ta kendisidir.

Sorun İmam Matüridî'de değil, Ekrem'de..

*

Daha önce de yazmıştık, üniversite sınavlarına hazırlanan öğrencilere şöyle tüyolar verilir: İçinde "asla, kesinlikle, bütün" gibi kelimeler geçen ifadeler genellikle yanlıştır.

"Bütün" nihaî bilgiler nasıl nübüvvet kaynaklı olabilir?!

Evet, bazı bilgiler nübüvvet kaynaklıdır, fakat bütün bilgiler nübüvvet kaynaklı olabilir mi?!

Eğer öyle olsaydı, peygamberlerin insan bilgisi namına ne varsa hepsini anlatmış olmaları gerekirdi.

Oysa böyle birşey söz konusu değil.

Ayrıca o durumda, sadece peygamberlerin verdiği haberlerin "nihaî bilgi" kabul edilmesi, peygamberlerden duyulmamış şeylerin de (öyle denilebilirse) "nihaî olmayan bilgi" sayılması gerekirdi.

*

Evet, nihaî bilgi akıl çerçevesindedir.

Ancak bu, "saf/salt akl"ın, herşeyi (sağlam duyuların ve/veya doğru haberin) yardımı olmaksızın bilebilmesi anlamına gelmez.

Mesela yetişkin bir şahısla daha yeni tanıştığınızı düşünelim, akıl yürütmeyle bunun bir ana ve babasının bulunduğunu bilirsiniz, fakat çocuğu bulunup bulunmadığını aklınız size bildiremez, bunun için "doğru haber"e ihtiyaç vardır.

Bu, aklın yetersizliği değildir. 

*

Evet, İmam'a göre nihaî bilgiye akıl ile ulaşılır.

Onun izinden giden Ehl-i Sünnet uleması (ki Eş'arîler de buna dahildir), "akl"a böylesi bir konumu layık görürken, keşf, ilham ve rüyayı "kesin bilgi" kaynağı kabul etmemişlerdir.

Bunlarla hiç bilgi edinilmez değildir, fakat kesinlikten yoksundurlar.

Buna karşılık "aklî istidlal (delillendirme)" kesinlik taşır. (Bu, aklî istidlal ile ulaşılan her sonucun kesin olması anlamına gelmez. Bazen delilin delaleti kesin/kat'i değil zannî/ihtimalli olur. Fakat bu da yine akıl yürütme ile anlaşılır. Nitekim İmam Matüridî şöyle demektedir: “Belirtmeliyiz ki akıl yürütmeyi inkâr eden kimsenin elinde onu reddetmek için akıl yürütmekten başka bir kanıt yoktur. Bu da istidlalin gerekliliğinin bir delili olmuştur, demek ki kendisini bertaraf etmenin yolu yine kendisidir.” (A.g.e., s. 50))

Vehimlerini "akıl yürütme" zanneden çağdaş akılsız akılcıların kuruntuları bahsimizin dışında.

*

Bakara Suresi'nin birinci (Kur'an'ın ikinci) sayfasında "yakîn" kavramı fiil olarak geçer (yûkinûn) (Bakara, 2/4):

Yine onlar ki, sana indirilene (Kur'ân'a) ve senden önce indirilenlere (diğer kitablara) inanırlar. Onlar, âhirete de kat'î olarak îmân ederler.

Beydâvî, tefsirinde "yakîn"i, "nazar" (teorik düşünce) ve "istidlal" (delil getirerek akıl yürütme) ile şek ve süpheyi ortadan kaldırarak doğru bilgiye ulaşma olarak tanımlamaktadır. (Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Teʾvîl, C. 1, Beyrut: Daru İhyai't-Turasi'l-Arabî, 1998, s. 40.)

Demek ki Allahu Teala burada ilhamdan değil "doğru akıl yürütme"den söz ediyor.

Nitekim, akletme ile ilgili pekçok ayet-i kerime mevcut.

*

Aklın, akıl yürütmenin durumu böyle. Buna karşılık, keşf, ilham ve rüya, Ehl-i Sünnet'e göre, kesin bilgi kaynağı değildir. (Dediğimiz gibi, bilgi vermez değiller, fakat yanlış olabilirler, hele de akıl ve nakil ile çelişiyorlarsa hiç kıymet taşımazlar.)

Demirli'nin kitaplarını çevirdiği İbn Arabî ise, Ehl-i Sünnet dışı bir "irfanfuruş" boşboğaz olduğu için, (yine Ekrem'in çevirdiği) bir kitabında şöyle diyor (Aktaran Yeni Şafak yazarı Ömer Lekesiz): “Nazari bilgiler, ilham kaynaklı ilimler nezdinde vehimlerden ibarettir.” (XVII: 252)

Gerçek ise tam tersi, "kat'î/kesin" nazarî bilgiler ile çelişen ilhamlar vehimden ibarettir.

Kitaplarındaki ifadeler gerçekten kendisine aitse, İbn Arabî'nin, uydurma kerametlerle şişirilmiş kurnaz bir geveze balon olduğunu kabul etmek gerekir. (Onu gözünde büyütenler ya laflarından habersiz olup hüsnüzanda bulunanlardır ya da muhakeme nimetinden yoksun garibanlardır. "Akl"ı hakem olmaktan çıkardığınızda insanları aldatmak çok kolay. "Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretleri", MİT'i boşlayıp CIA'in emrine girmese ve şakirtlerinin çokluğuna güvenip birilerinin nasırına basmasaydı "zamanın uçan kaçan İbn Arabî'si" idi. Hâlâ da birileri için öyle. Adamın uçmasına, uçurulmasına bakma, sözleri "istikamet"ten ne haber veriyor, kendi şahsının, yakınlarının, grubunun, cemaatinin, partisinin, kavminin, ırkının, devletinin aleyhine de olsa hakkı söyleyebiliyor mu, ona bak!)

Burada temel çelişki de şu: İbn Arabî'nin "aykırı" gevezelikleri (kendisi aldığı ilhamları yazdığını söylese de) başkaları açısından "ilham"ın kapsamına girmez, onlar açısından ancak (akıllarını kullanarak okumaları gereken) "nazarî bilgi" olarak kıymet taşıyabilirler. (Akıllarını kullanmadan okuyan akılsızlar muhatabımız değil.)

O zaman da okurları, onun yazdıklarını (kendileri açısından ilham değil nazarî bilgi demek oldukları için) "vehimler" çöp sepetine atmak zorundalar. (Lafları hakkındaki kendi fetvası bunu gerektiriyor.)

(Benzer şekilde Kur'an, Allahu Teala'nın Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme vahyidir, fakat biz onu aklımızı kullanarak çalışıp öğrenme durumundayız, bize o ayrıca vahiy olarak gelmiyor.)

*

İmam Matüridî'nin ne söylediğine gelince..

O, dünya hayatına dair temel lüzumlu bilgilerin (ve bu arada dillerin) peygamberler tarafından öğretilmeden salt aklın gözetiminde deneme yanılma yoluyla insanlar tarafından oluşturulmuş olamayacağını söylüyor.

Mesela insanlar bazıları zehirli olan sayısız bitkiler arasından hangilerinin yenilebileceğini ve ziraatinin yapılabileceğini o bitkileri tek tek deneyerek öğrenemezlerdi. 

Şunun gibi: Büyük bir alışveriş merkezi düşünelim. İçinde yiyecekler de, ilaçlar da, zehirler de, zararlı kimyasallar da bulunsun.. Dünya hakkında hiçbir bilgisi bulunmayan (mesela uzaydan gelmiş) bir insan burada bütün bu nesneleri deneyerek tanıyamazdı. Deneme yanılma yoluyla birşeyleri tanımaya çalışırken telef olurdu.

Dünyadaki insanların durumu da budur. Hz. Adem a.s.'dan itibaren insanlar hayat için temel lüzumlu bilgileri peygamberlerin bildirmesiyle edinmişlerdir. Bu, sadece aklı kullanmakla yapılabilecek birşey değildi. Mesela filmlerde olduğu gibi medeniyetten uzak bir ormanda kurtların arasında büyüyen (Büyüyebilirse tabiî) bir çocuğu düşünelim. Dünyadaki diğer çocuklar gibi bir akla bahip olması onun bir dil üreterek konuşmasını (eşyaya isim vermesini) ve diğer insanlar gibi yaşamasını, tabiatı diğer insanlar gibi tanımasını ve ondan gereğince yararlanmasını tek başına sağlayamaz. Akıl burada tek başına yeterli olmaz.

İmam rh. a.'in söylemek istediğinin özü bu. Demirli anlayamamış, daha doğrusu yanlış anlamış. 

Ancak yazısındaki hatalar bununla sınırlı değil. Neredeyse her cümlesi yanlış. Sözü uzatmamak için onlardan sarf-ı nazar ediyoruz. 


KADIN CİNAYETLERİNİ İSTANBUL SÖZLEŞMESİ PAÇAVRASI DEĞİL, ŞERİAT-İ GARRA (AYDINLIK ŞERİAT), ŞER-İ ŞERÎF (ŞEREFLİ/ONURLU ŞERİAT) ÖNLER

 



YERLİ VE MİLLİ SAHTE EHL-İ SÜNNETÇİLERE HAKİKİ EHL-İ SÜNNET DERSLERİ


Mehmed Zahid Kotku rh. a., 29 Aralık 1978 tarihinde İskenderpaşa Camii'nde yaptığı konuşmasında şöyle diyor:

... Cenâb-ı Peygamber’in bir buyruğu var:

(Lâ yuhillü demi’mriin müslimin, yeşhedü en lâ ilâhe illa’llàh, ve ennî rasûlü’llàh) “Bir müslümanın kanı caiz değildir ki, o müslüman kelime-i şehadet getirir ve benim de rasûlüllah olduğumu ikrar eder. Bunun öldürülmesi câiz değildir. (İllâ bi-ihdâ selâs) Ancak, üç sebeple öldürülebilir. Bir insanın öldürülmesinde üç sebep vardır.

(Es-seyyibü’z-zânî) “Evli bir insanın, başından nikâh geçmiş bir adamın zina etmesi, katlini mucibdir.”

Bak, hiç bir kimsenin katline cevaz vermemişken, bu ne kadar çirkin bir şey ki, katli caiz!

İkincisi, (Ve’n-nefsü bi’n-nefs) “Öldüreni öldürmek.” Buna da kısas diyorlar ki,

وَلَكُمْ فِي الْقِصَا صِ حَيَا ةٌ )البقرة: ١٧٩ )

(Ve leküm fi’l-kısàsi hayâtün) “Kısasta sizin için hayat vardır.” (Bakara, 2/179)

Neden? Kendisinin de canının gideceğinden korkarak, kolaycacık cinayet işleyemez. Ancak deli gibi bir şey olursa, aklı başından gider, belki onlar yapabilir. Fakat aklı olan insan, kendi öleceğini de hesaba kataraktan, bu işe kolay kolay teşebbüs edemez. Onun için hayat vardır.

Bugün cesaret ondan ileri geliyor. Bir idare gelir, şu kadarını affeder; bir idare gelir, bu kadarını affeder. Üç beş sene yattıktan sonra çıkar, yine yapacağını yapar. Kurtuluş var. Ötekisinde ise, (en-nefsü bi’n-nefs) öldürürsen, sen de öldürülürsün.

Üçüncüsü, (Ve’t-târikü li-dînihî) “Dinini terk eden.” Biz buna mürted diyoruz, dininden dönen demek.

Birisi vardır ki, gâvurdur aslen. Memleketimizde olan gâvurlar gibi, dünyada olan gâvurlar gibi. Bunlar değil. Bunlara elleşemeyiz. Onlar vergilerini verirler, hükümete itaat ederler; biz de canlarını koruruz. Onlara elleşemeyiz.

Bu, dinini terk etmiş, müslümanlıktan dönmüş. Beğenmemiş müslümanlığı, başka dine geçmiş, yahut da dinsiz olmuş. Bu çok fena... Bu öldürülür.

Birisi zânî, birisi adam öldüren, üçüncüsü de dinini terk eden. Oldu üç… (El-müfâriku bi’l-cemâah) Bir de cemaati [genel İslam birliğini S. S.] ayıranlar, bölenler, bölücülük yapanlar [Müslümanların meşru bir halifesi/imamı/emîri varken ayrı baş çekip emîrlik/halifelik davası güdenler S. S.]. Bu da caiz değildir. Bunun üzerine uzun bahisler açılmış.

Evli olan insan zina ederse, onun öldürülmesi atmakla olmuyor, recm ediliyor. Taşlanarak öldürülür. Niçin? İbret olsun da, bir daha buna teşebbüs eden olmasın diye.

Küçük taş atmak da caiz değil. Ufak tefek taşları alır atarsa, o ona zarar vermez. Kocaman bir taş alıp da, vurup öldürmeyi de caiz görmemişler. Çünkü ondan da fayda yok. Maksat onu tedrici bir şekilde, hem de bir İslâm cemaatinin huzurunda öldürmek. Öyle kapalı bir yerde de değil. Herkes görecek.

“—Ha bu şahıs bu kabahati yapmış. Bu kabahatinden dolayı öldürülüyor.” diyerekten ilân olunur, sonra herkesin gözü önünde öldürülür.

Bu ölüm, herkese duyurulur [Şimdi zina herkese duyuruluyor, herkes örnek alsın da yapsın diye. S. S.]. Herkes duyar ki, “Filan adam böyle bir kabahat yapmış ve bundan dolayı bugün cami önünde veya bir meydanda öldürülmüş.”

Bundan dolayı, bu günahtan korkulur ve kaçılır. Kolaycacık böyle kötülüklere cesaret edenler bulunamaz.

İmam-ı Şafiî, “Namazı terk edenler de katlolunanlar arasına girer. Çünkü namazın terki, İslâm’ın terki demektir, bunun da katli caizdir.” demiş ise de, İmam-ı Azam Efendimiz, “Hapsolunur.” demiş.

Şu üç mesele... Allah hepimizi affetsin... Burada bir de sàil diyerekten bir kelime koymuş ki, savletten ileri geliyor; insanın üzerine saldıran saldırgan. Kudurmuş insan gibi seni öldürmeğe çalışıyor. Senin imkânın var da kendini müdafaa edebiliyorsan, edersin. Baktın ki, kendini müdafaa edemeyeceksin, ölüme gidiyorsun, başka çaren de yok; o zaman onu öldürmeğe de cevaz vermişler.

(Mehmed Zâhid Kotku, Özel Sohbetler, haz.: M. Erkaya, H. A. Erkaya, https://archive.org/details/ozelsohbetler, s. 113-6)

*

Burada iki hususu ilave etmek gerekiyor:

Birincisi, bu söylenenler, laikler (laik devlet sistemini benimseyenler) için değil, müslümanlar (İslam Şeriati'ni benimseyen ve onunla amel edilmesi gerektiğine inananlar) için.

İslam Şeriati'nin uygulanmasına karşı olanlar (yani müslüman olmayanlar), doğal olarak, Allah'ın Rasulü'nün (s.a.s.) sözlerini "iplemeyecekler", asıl tabi oldukları (Allahu Teala'ya ortak koştukları) kulların felsefelerinin peşinden gideceklerdir.

Dolayısıyla, hadîs-i şerîfte (Hz. Peygamber s.a.s.'in "şerefli söz"ünde) belirtilen hususlar, İslam devleti için geçerli, laik devlet için değil. (Tabiî laik devletin laik devlet diye adlandırılması laik devlet felsefesinin terminolojisi çerçevesinde anlam taşır. İslam'ın kendi terminolojisi/ıstılahatı çerçevesinde o küfür ve şirk devletidir.)

*

İkincisi husus da şu:

Bir İslam devletinde bu hükümler şahıslar tarafından değil, devlet tarafından uygulanır.

İnsanlar mahkemelerde yargılanır ve suçları sabit görüldüğünde devlet eliyle cezalandırılırlar.

Mesela zina konusunu ele alalım.

Recm cezasını (ki bekârlar için yoktur, başından evlilik geçmiş olanlar için vardır), kişiler kendi inisiyatifleriyle infaz edemezler.

Öncelikle, bu suçun sabit görülmesi için dört şahit gerekir.

Şahitlerin de suçu işlenirken açık seçik biçimde gözleriyle görmüş olmaları şarttır. 

Ayrıca, şahitlerin "adil" olmaları zaruridir. 

Adil olmak da, o kişilerin toplum nezdinde dürüst, namuslu, yalan söylemeyen, sözüne güvenilir şahsiyetli insanlar olarak bilinmeleri demektir.

Mehmed Zahid Kotku rh. a. şöyle diyor:

Namaz kılmayan bir adam, Ramazan günü, “Ramazan’dır bugün, Ay’ı ben gördüm!” dese, sözü kabul olmaz. Bayram günü, “Gördüm Ay’ı ben!” dese sözü kabul olunmaz. Niçin? Şâhid-i àdil olması lâzım, görenin adil olması lâzım!

(A.g.e., s. 29)

*

Mesela bugünün siyasetçilerinin böylesi durumlarda şahitlikleri geçerli olmaz.

Hayır, nedeni sadece onların büyük çoğunluğunun namaz kılmıyor oluşu değil.

Asıl neden, yalancılıklarının (yani adil olmadıklarının) "tescil" edilmiş olması.

Her gün dünyanın yalanını utanmadan sıkılmadan söylediklerini bilmeyen yok. 

İstisnasız hepsi bu durumda. 

Mesela geçenlerde (2 Ağustos 2022 tarihinde) medyada eski cumhurbaşkanı (devlet başkanı) Abdullah Gül'ün şu sözleri yayınlandı:

.".. Siyaset ise konjonktürel bir yapı. Siyasetin doğasında başarılar olduğu kadar başarısızlıklar da var, bazen beyaza bilerek siyah deme durumları söz konusu."

Evet, eski cumhurbaşkanı (devlet başkanı, Çemişgezek'in dağ başındaki filan köyünün muhtarı değil) böyle konuştu, ve siyaset dünyasından hiç kimse, "Kendi adına konuş, bize göre siyaset dürüstlük demektir, biz asla böylesi düşüklüklere tenezzül etmeyiz" demedi.

Diyemedi.

Sükut ikrardan gelir fehvasınca Gül'ün sözlerini onayladılar.

Aksini söyleyemezlerdi, söyleseler bu da zaten ayrı bir yalan olur, Gül'ü fiilen teyit etmiş olurlardı.

*

Evet, herkes şahitlik yapamaz, yalancıların (hele de günümüzün siyasetçileri gibi tescilli yalancıların) şahitliği makbul değildir. 

Namaz kılmayanın şahitliği hiç makbul değildir. 

Yani İslam Şeriati ile yönetilen bir ülkede dört tane sabıkalı sahtekârın şahitliği ile kimseye bu tür cezalar verilmez. 

Hele günümüzde görülen "gizli tanık" (Gizli şahit, ne demekse?) abrakadabrasına hiç itibar edilmez.

Dolayısıyla İslam Şeriati ile yönetilen bir ülkede hiç kimse bir kadını "namus" bahanesiyle öldüremez. 

Adil şahit getirmek ve işi devlete havale etmek zorundadır.

*

Diyelim ki şahit getiremedi, kadını öldürdü, kendisi de öldürülür.

Ölen ve öldürenin dünya hayatındaki durumları budur, ahirette ise herkes neye layıksa onu bulur.

Ne var ki, dünyada huzur ve can güvenliği ancak bu şekilde sağlanabilir.

Bireyler ve toplumlar için, İslam Şeriati dışında bir kurtuluş ve selamet yolu yoktur.

İstanbul Sözleşmesi türünden ahlâksızlığı meşrulaştırma girişimleri ise, toplumsal yaraları iyice kanatır, kangren hale getirir.

Toplumu çökertir.

Bu sözleşmeyi savunanlar (Ki Kılıçdaroğlu ile Akşener, iktidar olunca ilk icraatlarının bu sözleşmeyi imzalamak olacağını söylüyorlar, ilk işleri bu olursa gerisi nasıl olur, hafazanallah), memleketi tümden cinayetler diyarı haline getirmek için çaba gösterdiklerinin farkında değillerse çok kötü..

Farkında oldukları halde oy aldıkları kesimlere ve yabancı ülkelerdeki LGBT sapıklığı lobilerine şirin görünmek için bu andavallığı sergiliyorlarsa, o daha da kötü.

 

EHL-İ SÜNNET'İN SÜNNETİ

 






TABERÎ’NİN RİVAYETİ:

 

‘Hamd, Allah’a mahsustur. Ona hamd eder, ondan yardım diler, ondan af talep eder, ondan hidayet dilerim. Ona iman eder, onu inkâr etmem. Onu inkâr edene de düşmanlık ederim. Allah’tan başka ilâh bulunmadığına, bir olduğuna, onun ortağının olmadığına, Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna, Muhammed’i hidayet, hak din, nur ve fetret döneminde öğütle gönderdiğine şahitlik ederim.

O ki, Muhammed’i, ilmin az olduğu, insanların sapıklıkta bulunduğu, kıyametin yakın olduğu, ölümün yaklaştığı bir zamanda elçi olarak göndermiştir. Allah’a ve Resûlü’ne itaat eden doğruyu bulmuştur. Onlara isyan eden dalalete gitmiş, doğrudan uzak bir sapıklığa düşmüştür. Size de Allah’a karşı gelmekten sakınmanızı tavsiye ederim. Müslüman’ın Müslüman’a yapacağı en hayırlı tavsiye onu ahirete teşvik etmesi, Allah’a karşı gelmekten sakınmayı ona emretmesidir.

Allah’ın sizi kendi nefsinden korkuttuğu şekilde siz, ondan korkup sakının. Bundan daha faziletli bir öğüt, bundan daha üstün bir nasihat yoktur. Doğrusu bu, Allah’tan korkup, sakınarak amel eden kimseler için bir sakınma ve takvadır. Arzu ettiğiniz ahiret işleri için de gerçek bir dost ve yardımcıdır.

Kendisiyle Allah arasındaki gizli ve aşikâr işleri düzelten ve bununla sadece Allah rızasını amaçlayan kimseye gelince, bu yaptığı iş onun dünyası için bir nasihat, ölüm sonrası için de bir azık olur. Çünkü o zaman insan dünyada yaptığı güzel amellere muhtaç olur.

Dünyada sâlih amel işlememiş kimselere gelince onlar ahirette kendileri ile kötü amelleri arasına uzak bir mesafe konulmasını isterler. Allah sizi kendi nefsinden sakındırıyor. Allah kullarına karşı şefkatlidir. O Allah ki onun sözü doğrudur. Allah vaadini yerine getirir. Bu hususta kesinlikle bir hilâf yoktur. Çünkü o; ‘Benim katımda söz değişmez, ben kullara asla zulmetmem!’ [Kâf Sûresi, 29] diye buyuruyor.

Dünyada ve ahrette gizli ve aşikâr her hususta ve her zamanda Allah’tan korkun. Çünkü o buyuruyor ki; Kim Allah’ın buyruğuna karşı gelmekten sakınırsa Allah, onun kötülüklerini örter. Kim Allah’ın buyruğuna karşı gelmekten sakınırsa şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur. Allah’a karşı gelmekten sakınmak, insanı Allah’ın gazabına, azabına ve öfkesine karşı korur. Allah’a karşı gelmekten sakınmak, insanın yüzünü aydınlatır. Rabbi hoşnut kılar. Kişinin derecesini de yükseltir. Payınızı alın, Allah’ın hukuku konusunda aşırıya kaçmayın.

Allah size kitabını öğretmiş, yolunu göstermiştir ki doğru sözlü olanlarla yalancılar ortaya çıksın, onları bilsin. Allah size nasıl ihsanda bulunduysa, siz de ihsanda bulunun ve iyilik yapın. Onun düşmanlarına karşı düşmanlık edin. Allah yolunda hakkıyla savaşın. O, sizleri seçti. Sizleri Müslüman olarak adlandırdı ki helak olanlar bir delile bağlı olarak helak olsun, yaşayanlar da bir delile bağlı olarak yaşasın. Güç ve kuvvet Allah’ındır.

Allah’ı çokça zikredin. Ölüm sonrası için çalışın. Allah ile kendisi arasındaki münasebeti düzelten kimsenin, insanlarla kendisi arasındaki ilişkiler kendiliğinden düzelir. Çünkü Allah, insanlara hükmeder. İnsanlar ona hükmedemezler. O, insanlara sahiptir. İnsanlar ona sahip olamazlar.

Allah, her şeyden daha büyüktür. Güç, kuvvet ve büyüklük Allah’a mahsustur.

 

BEYHAKÎ’NİN RİVAYETİ:

(İlk iki hutbe)

‘Ey insanlar! Kendiniz için bir şeyler hazırlayın. Allah’a yemin ederim ki ayrılacaksınız. Sonra sürünüzü çobansız olarak bırakacaksınız. Sonra Rabbiniz tercümansız ve arada bir şey olmaksızın diyecek ki; Resûlüm tebliğ etmedi mi? Size mal vermedim mi, ihsanda bulunmadım mı? Kendinize ne hazırladınız?

Fakat insan sağına soluna bakar, bir şey göremez. Sonra önüne bakar, Cehennem’den başka bir şey göremez. Madem böyle olacak, kendisini ateşten korumaya gücü olan bir hurmanın yarısıyla da olsa bunu yapsın. Bunu bulamayan kimse güzel bir söz söyleyerek bunu yapsın. Çünkü onun sebebiyle iyilikler, on mislinden yedi yüz misline kadar mükâfatlandırılır.

Selam ve Allah’ın rahmetiyle bereketi üzerinize olsun.’

 

(Diğer bir hutbe):

‘Hamd, Allah’a mahsustur. Ona hamd ederim. Ondan yardım dilerim. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah, kime doğru yolu gösterirse onu sapıklıkta bırakacak kimse yoktur. Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilâh yoktur. Yalnız o vardır. Onun ortağı da yoktur.

Sözlerin en güzeli yüce Allah’ın kitabıdır. Allah’ın, kalbinde o kelamı güzel gösterdiği ve küfürden sonra İslâm’a getirdiği ve o kelamı, insanların sözlerine tercih eden kişi kurtulmuştur. O, sözün en güzeli ve en anlaşılırıdır.

Allah’ın sevdiğini seviniz. Allah’ı bütün kalbinizle seviniz. Allah’ın kelamından ve zikrinden bıkmayınız. Kalpleriniz ona karşı katı kalmasın. Çünkü Allah, yaratıklarından ve insanlardan seçer. Allah seçtiği amelleri, seçtiği kulları, sözün iyisini ve insanlara kıldığı her haram ile helali zikretmiş, ismini belirtmiştir.

O halde Allah’a ibadet edin. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ve ondan hakkıyla sakınıp takvalı olun. Ağızlarınızla söylediğiniz şeylerin iyisi ile Allah’a doğru söz söyleyin. Ve ilâhî bir ruhla birbirinizi sevin.

Allah, ahdinin bozulmasına gazaplanır.

Allah’ın selamı üzerinize olsun.’

 

(http://isamveri.org/pdfdrg/D03262/2013_7/2013_7_KULEKCIC.pdf)

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...