rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

CÜBBELİ'NİN MİTİK VE BİTİK MEZAR YÖNETİMİ YA DA KABİR İMPARATORLUĞU

 















Geçtiğimiz günlerde Cübbeli Ahmet’in, vefat eden şeyhi Mahmud Efendi hakkındaki sözleri tartışma konusu olmuştu.

O bizi bırakmadı, mezarından cemaati yönetmeye devam ediyor” demişti.

İşin açıkçası, merhum Mahmud Efendi, hayatının son zamanlarında, evinde sağken bile artık cemaatini yönetemez hale gelmiş durumdaydı.

"Gecikmeli Kemalist" Cübbeli’nin İsmailağa Cemaati’nin başına bela olması da bunun sonucu.

Yönetebiliyor olsaydı, bu Cübbeli, densiz Fatih Altaylı’nın Teke Tek programına daha ilk çıktığında, merkezinde onun bulunduğu bir operasyonun cemaatine karşı başlatılmış olduğunun farkına varır ve gereken tedbirleri alırdı.

Alamadı.

Derin Kemalistlerin Cübbeli'ye "kredi" açmalarının altında bir "oyun" bulunmamasının imkânsız olduğunu söyleyerek bu şöhret tutkunu balona karşı cemaatini sadece bir kez uyarması bile yeterli olabilirdi.

Anlaşıldığı kadarıyla, olan biteni "etkisiz eleman" kontenjanından seyretmekle yetinmiş, müridi olma iddiasındaki şahsa karşı şeyhliğinin gereğini yapamamış.

Bu sayededir ki Cübbeli şimdi onun ölüsünü tepe tepe kullanıyor.

Tarikat kalesinin en zayıf cepheleri olan "keramet" ve "rüya" surlarını son model istismar füzeleriyle bombardımana tabi tutuyor.

*

Mahmud Efendi alim bir zattı elbette, abiddi, milletin dini diyaneti için çok hizmeti oldu, fakat onu tutup “masum, yanılmaz, her işi hikmetli” biri olarak görmek gerekmiyor.

Allahu Teala’nın, hepimiz gibi, aciz kullarından bir kuldu.

Allahu Teala, peygamberlerinin hata yapmasına müsaade etmez, onları korur, fakat ulema ve meşayihin (tarikat şeyhlerinin) böyle bir ayrıcalığı yok.

Büyük hizmetlerinin yanında gafletleri, dalgınlıkları, hataları, günahları da olabilir.

Yoldan çıkabilirler.. Vahdet-i vücutçulardan Şeyh Bedrettin gibi..

Halid-i Bağdadî rh. a.’in İstanbul’a gönderdiği “halife”si (evet, halifesi), ona isyan edip aleyhinde bir sürü tezviratta bulunmuştu.

Bu şeyhlik postlarını, icazetleri falan da gözümüzde fazla büyütmeyelim.

(Ali Rıza Demircan hoca, kendisinin de hocası olan bir eski İstanbul müftüsünün, ki Gümüşhanevî Tekkesi şeyhlerinden Hasib Efendi’nin icazetli halifesiymiş, şöyle demiş olduğunu bana söylemişti: “Ben Diyanet İşleri başkanı olacaktım, şeyhim diye olamadım/olamıyorum, şeyh filan değilim.”)

*

Mezardan cemaati yönetmeye gelince..

Böyle birşey yoktur.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde irtidat (dinden dönme) ve (“Namazı kılalım ama zekattan muaf olalım” gibisinden) “Şeriat’ı bırakıp kısmen laikleşme” hareketleri başlamıştı.

O zor günlerde Hz. Ebubekir r. a., hiçbir zaman “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem beni kabrinden yönetiyor” demedi, Kur’an ve Sünnet çerçevcesinde kendi içtihadı doğrultusunda kararlar aldı.

Irak fetholunduğunda Hz. Ömer r. a., ele geçirilen geniş arazilerin ne yapılacağı hususunda tereddüte düşmüş, tam bir ay bu mesele üzerinde düşünmüş, sonunda kendi içtihadı olarak bir karara varmıştı.

“Rasulullah beni yönetiyor” dememişti.

*

Kimi zaman insan bazı yol gösterici (müjdeleyici veya ikaz edici) rüyalar görebilir.

Bu bazen Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i, diğer peygamber efendilerimizi ve ashab-ı kiramı görme şeklinde olur; bazen de daha alt seviyede, yani geçmişte yaşamış salihlerden (şeyhlerden, alimlerden) birini görme olarak ortaya çıkar.

Mesela Timur, askerî başarılarını göstermeden önce rüyasında Ahmed-i Yesevî rh. a.’i görmüş, ondan müjde almıştı.

Aynı şekilde, torunlarından Babür Şah da (hatıratında anlattığı üzere), en zor zamanında, mahvolduğunu düşündüğü ve öldürülmeyi beklediği bir sırada (babasının şeyhi olan, Nakşbendiye meşayihinden) Ubeydullah Ahrar rh. a.’i rüyasında görmüş ve teselli edilip müjde almıştı.

Bu tür rüyalar, kabirden yönetme anlamına gelmez.. Her zaman da (yani kesintisiz biçimde) yaşanmaz.

Timur’un her yaptığı Ahmed-i Yesevî rh. a.’in kabirden yönetmesiyle olmuştur diye birşey yok.

*

Rüya  olayını Fethullah Gülen çok istismar ediyordu.

Mesela düzenledikleri Türkçe Olimpiyatları’nı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in teşrif etmiş olduğunun on kadar kişi tarafından rüyada görüldüğünü söyleyebilmişti. 

Halbuki bu, "imkânsız rüya" kategorisine giriyordu. 

Türkçe'nin (tıpkı diğer diller gibi) bir kutsallığı bulunmadığı gibi, çalgıların çalındığı, kerli ferli kalantor heriflerin sahne alan genç kızları gerdan kırarak izledikleri bir eğlence mekânına Allah'ın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in değer vermesi mümkün değildi. (Gülen’in güçlü zamanlarıydı fakat bu sözlerini eleştiren bir yazı yayınlamıştık. Gülen cemaatini kendilerini kaptırdıkları bu "güzel havalar" mahvetti.)

Rüya istismarı olgusu şimdi Cübbeli’nin en büyük sermayesi haline gelmiş durumda.

Mümkündür, müritleri arasından Mahmud Efendi’yi rüyasında görenler olabilir.  

Ancak, rüyada gördükleri, Mahmud Efendi kılığında gelen şeytan da olabilir, bizzat Mahmud Efendi de; dikkat etmek gerekir. (Şeytan, peygamberlerin kılığına giremez.)

*

Madem böyle bir “mezardan yönetme” iddiasında bulunuyorlar, aldıkları talimatları açıklamaları, görüşme ya da toplantı tutanaklarını yayınlamaları gerekir.

Mesela şöyle diyebilirler: “Falan zaman rüyamda bana filan mesele hakkında şunu dedi, şu emri verdi.”

Mücerret “yönetme” iddiası birşey ifade etmez.. Nasıl yönetiyor, hele onu bir anlatın bakalım!

İşte bunu yapmak istediğiniz zaman, foyanız meydana çıkar.

Mahmud Efendi rüyalarınızda her birinize ayrı ayrı şunu mu dedi: "Öyle kendi kafanızdan iş yapmak yok, ben rüyanızda söyleyeceğim, siz de yapacaksınız. Rüyanızda benden izin almadıkça size tuvalete gitmek bile yasak."

*

Bu nadanların, bir karar aldıklarında ya da birşey yaptıklarında, “Mahmud Efendi bizi kabirden yönetiyor” demeleri, saçmasapan işlerini bu şekilde "meşrulaştırma"ya çalışmaları "hayatın olağan akışı"na da, akla ve mantığa da, Şeriat’e de aykırıdır.

Kararlarını ve eylemlerini şer’î deliller ekseninde temellendirmeleri gerekir.

Şayet karar ve eylemleri Şeriat çerçevesinde savunulabiliyorsa, haklı ve makul görünüyorsa, o eylem ve kararları için ayrıca “Yeri gelmişken söyleyelim, acizane Mahmud Efendi’yi de rüyamda görmüştüm, böyle yapmamız tavsiyesinde bulunmuştu” demeleri anlaşılır birşey haline gelebilir.

Fakat saçmasapan, Şeriat açısından mahzurlu, akıl ve izan fakiri karar ve eylemlerini, “Mahmud Efendi’nin mezar imparatorluğundan gelen talimatlar” olarak gösterip meşrulaştıramazlar.

Mahmud Efendi bu Cübbeli’yi yönetiyor ya da yönetebiliyor olsaydı, bu medya tutkunu, medyatiklik meraklısı, izlenme oranı ve tiraj müptelası/bağımlısı şahıs öyle rahatça Kemalistlik yapabilir miydi?!

Şimdi hayatta değil, vefat etmiş, “Lan sahtekâr, seni ben nerden ve nasıl yönetiyorum, yaptığın densizlikleri benim üstüme yıkma!” diyemiyor ya, atış serbest!

*

Bu tür rezaletlere, bırakın Mahmud Efendi gibileri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i bile alet edebiliyorlar.

Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı sırasındaydı, yine İsmailağa Cemaati’nden bir sarıklı cübbeli proje soytarı çıkıp “Rüyada gördük, Davutoğlu’na başbakanlığı Rasulullah verdi” filan diye çığırtkanlık yapmıştı. (O sıralarda MİT, Hakan Fidan sayesinde Davutoğlu’nun arkasındaydı.)

Ancak, Erdoğan buna inanmadı, onu başbakanlıktan şutladı.

Onu başbakan yapan Erdoğan’dı, bunu hatırlattı, “Yok öyle yağma, seni ben başbakan yaptım, ne çabuk unuttun, bana bile çalım mı atıyorsun!” dedi.

Cübbeli, görüldüğü kadarıyla, (Fethullah Gülen’in de zamanında tepe tepe kullandığı) bu tür efsanevî (mitsel, mitik) taktiklerden medet umuyor, fakat bununla varabileceği bir yer yok.

 

"DERVİŞLİK OLSA İDİ CÜBBE ASA BİR DE RÜYA / EVLİYA İLE DOLAR DA TAŞARDI DENÎ DÜNYA"

 






Yeni Şafak gazetesinin okur-yazar cahil kontenjanından köşe ağası Ömer Lekesiz, “Yazarın görevi” başlıklı bir yazı kaleme almış.

Yazıya şöyle başlamış:

“Gazzâlî’nin (rahimehullah) yazı nazariyatıyla ilgili görüşlerinden hareketle, son üç yazıda zikrettiğimiz tüm kavramlara ve ıstılahlara, Allah ile kulu arasındaki bağa yani Allah ile başlayıp Allah ile biten ya da Allah ile bitip, Allah ile başlayan akışa mahsus söylediklerimize yetkin bir örnek olarak, İbnü’l-Arabi’nin (rahimehullah) Fusûsu’l-Hikem’in kendisine nasıl ve neden verildiğine dair besmele, hamdele ve salveleden sonra yaptığı şu açıklamaya bakabiliriz.”

Fusûsu’l-Hikem, İbn Arabî’nin bir kitabının adı.

Söz konusu açıklama ise şöyle:

“Muhakkak ben mübeşşirede [müjdeleyici rüyada] Resûlüllah’ı (as) gördüm (raeytü). O bana 627 senesi Muharrem’inin son günlerinde, Şamda irâe olundu. Elinde bir kitap vardı.

Bana ‘Bu, Fusûsu’l-Hikem kitabıdır, onu al ve insanlara çıkar. Bundan yararlansınlar’ diye emretti.

Ben de ‘Biz emr olunduğu gibi Allah Teâlâ’yı, Resûlü’nü, yöneticilerimizi dinler ve itaat ederiz; nitekim biz böyle emr olunduk’ dedim. Böylece amacı tam olarak anladım, Resûllah’ın emrettiği tarzda bu kitabın ibrazı için niyetimi temizledim, herhangi bir ekleme ve çıkarma yapmaksızın bu kitabı insanlara ulaştırmak için kastımı arındırdım.”

(https://www.yenisafak.com/yazarlar/omer-lekesiz/yazarin-gorevi-4641519)

Tam saçmalık..

Sanki rüyada söz konusu kitabı okumuş, ezberlemiş de, ekleme çıkarma yapmamaya karar vermiş.

Kitabın aslını bileceksin ki ekleme çıkarma yapmayasın.. Adamın aslından haberi yok, ekleme çıkarmadan bahsediyor.

Sözlerinin devamı şöyle:

“Ve bu kitabı insanlara ulaştırırken (ibraz ederken) ve diğer bütün hallerde beni üzerinde Şeytan'ın tasallutu olmayan kulları arasına katmasını Allah’tan niyaz ederim. Parmaklarımın yazdığı ve lisanımın söylediği ve kalbimin üzerine şamil olduğu her şeyde bana korunmuşluk yardımıyla (te’yid-i’tisamiyye), münezzehlik makamından gelen aktarımını (ilkâ-i Subbuhiyye) ve ruhani üflemesini tahsis etmesini dilerim. Bu işi yaparken mütehakkim değil, mütercim olayım. Ta ki kalp ve müşahede sahibi ehlullahtan ona vakıf olan kimse, onun nefsani amaçlardan uzak olan mukaddeslik makamından geldiğine tam olarak kanaat getirsin. (Çünkü) nefsani amaçlarda gerçekle yanlış birbirine karışmıştır.

Adamın derdi, “kalp ve müşahede sahibi ehlullahtan ona vakıf olan kimsenin, onun nefsani amaçlardan uzak olan mukaddeslik makamından geldiğine tam olarak kanaat getirmesi”ymiş.

Getirse ne olur, getirmese ne olur, bunu niye dert ediniyorsun?

Bir adam ehlullahtansa, hele de “kalp ve müşahede sahibi” ehlullahtansa, onun kalbinin ve müşahedesinin senin kitabına ihtdiyacı mı olur, bay keramet?!

Sen yaptığının doğru olduğuna inanıyorsan, bundan eminsen, Allahu Teala’ya karşı ihlaslı isen, ehlulllah olsun olmasınlar, insanların kanaatini önemsemezsin.

Adamın sözlerinden ihlassızlık kokusu geliyor.

Neymiş, ehlullah tam kanaat getirsinmiş..

Getirmesinler kardeşim, şart mıdır?!

Ne yani, peygamber misin, yeni bir şeriat mı getiriyorsun?!

Allahu Teala “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim (tamamladım)” (Maide, 5/3) derken haşa yanlış bilgi vermiş de sen eksiği mi tamamlıyorsun?!

*

Bir de tutmuş “nefsani amaçlardan uzak olan mukaddeslik makamı”ndan söz ediyor.

Kendisini bu makama oturtuyor.

Sen daha nefsini bile bilmiyorsun, marifetullahtan dem vuruyorsun.. Nefsini bilen adam böyle konuşur mu?!

Adamın verdiği örtük mesaj şu: Ey okur, bu okuduklarını nefsani amaçlardan uzak olan mukaddeslik makamından gelmiş kabul edersen bence sende ehlullahlıktan bir hisse var.. Yoksa işin bitik.

İşte kerameti kendinden menkullük böyle birşey.

Hem davacı, hem şahit, hem de yargıç.. Hüküm veriyor.

Adam gerçekten irfan ehli olsa, "Kul hatasız olmaz.. Bu kitabımızda vaki olacak hatalarımız için Allahu Teala'dan af niyaz ederiz" gibi birşey der. 

*

Evet, bu keramet tellalı devam ediyor:

Ve umarım ki, Hak Teâlâ duamı dinleyip, seslenişimi kabul eyleye. Şimdi ben ancak bana ilka olunan (kalbime atılan) şeyi ilka ederim. Ve ben bu kitap içinde, ancak benim üzerime onunla nazil olan şeyi inzal ederim. Halbuki ben nebi değilim, resul de değilim; ama vârisim ve ahiret (iyiliğim) konusunda harisim.”

Varisim derken kastettiği, alimlerin peygamberlerin varisleri olması.. Alimler, peygamberlerin ilmine varistir.

Çok mütevazi, kendisini peygamber zannetmeyelim diye peygamber varisi alim olduğunu ilan etmek zorunda kalmış.

Ahiret konusunda haris olmaya gelince, bunu söylemen gerekmez.. Bu, seninle Allahu Teala arasında bir mesele, bize bildirmen boşboğazlık.

(Bu tipler başka zaman da “Gönlümden dünyayı da, ahireti de attım” filan derler, konu değişince de böyle pek haris olurlar; evet, lafları birbirini tutmaz.. Allah’tan başkasını umursamadıklarını, insanların takdirine değer vermediklerini de söylerler, fakat görüldüğü gibi, gönülleri “ehlullah” olarak bilinme heveslilerinin alkışındadır.)

*

Bundan sonra sazı Ömer Lekesiz alıyor, sanatını icraya başlıyor:

“Daha önce değindiğimiz üzere ilahî meşiyet ve her kime vermişse ona büyük bir hayrın eriştiği hikmet esasından bakarak, resul ya da nebî olup olmadığı bildirilmeyen Hz. Lokman’ın (as) hikmete mazhar olması bunun başkaları için de mümkün olabileceğini göstermektedir. Kaldı ki, İbnü’l-Arabî de Fusûs’un kendisine cisim halinde bir kitap olarak verildiğini söylememekte, bilakis bunun için ilka ve ruhaniyet kelimelerini kullanmaktadır.”

Evet, hikmete Lokman a.s.’ın yanı sıra başkaları da mazhar olabilir.

Mümkündür.

Ancak, Lokman a.s.’ın hikmet sahibi olduğu Allahu Teala’nın bildirimi ile sabittir.

İbn Arabî’nin laflarına gelince, onların mihenge vurulması gerekir.

Gerçek hikmet sahibi, sözlerine böyle (sanki peygambermiş gibi) mukaddeslik elbisesi giydirmez; Bediüzzaman’ın ifade ettiği gibi, sözlerinin mihenge vurulmasını ister.

Bu adam ise, kitabına adeta Kur’an muamelesi yapılmasını istiyor.

*

Ben nerden bileyim senin gerçekten Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyada gördüğünü?

Kaldı ki rüya, dinî konularda delil olmaz.. (Peygamberlerin rüyaları hariç.. Bir de peygamberlerin tasdik edip tabir ettikleri..)

Varsa bir bildiğin, yazman gerektiğini de düşünüyorsan, yazarsın, dünyada bir tek peygamber varisi sen değilsin, diğer peygamber varisleri bakarlar, kitabında Kur’an’a ve Sünnet’e aykırılık görmezlerse, “Faydalı, okuyun, istifade edin” derler.

Ama kitabın yine de vazgeçilmezlik kazanmaz.. Kitaplardan bir kitap olur.

Fakat bu keramet tellalının kitapları için ulemadan pekçok kişi “Okunması caiz değildir, içinde tevili mümkün olmayan küfür ifadeler var” demişler.. 

Mesela Ömer Nasuhi Bilmen Hoca bunu diyor.. 

Fakat sadece o değil.. Ebussuud Efendi de böyle fetva vermiş durumda.. İbn Haldun da Şifau’s-Sâil’de aynı şeyi söylüyor, kitaplarının okunmasının ve çoğaltılmasının caiz olmadığını belirtiyor.

Niye, ilim düşmanı olduğu için mi?.. Hayır, sapıklık düşmanı olduğu için.

*

Ama zamanımızın “ehlulllah”tan görünme heveslisi cahilleri onun zırvalarına pek meraklılar.

Ve bunların tek delili “Siz anlamazsınız, ehlullah anlar”dan ibaret.

Nitekim aynı mavalı Ömer Lekesiz de tekrarlıyor:

Ancak baştan beri ifade etmeye çalıştıklarımızın tamamı için geçerli olduğu üzere bildirilene inanmak bir mana (iman) meselesidir ve ancak sırra mazhar olanlar bunun künhüne vakıf olabilir. Kafirlerin, münafıkların ve cahillerin söz konusu manadan bir nasipleri olmadığı içindir ki mezkur ilkaya inanamadıkları gibi, bununla ilgili şüphe uyandırmaya kalkışır, üstelik bunu yaparken de sahih dini anlayışın kaygılısıymış gibi görünürler.

Böylece Lekesiz, Ehl-i Sünnet’e veda edip Batıniyye mezhebine (yoluna) süluk etmiş oluyor.

Maneviyat kralının üzerindeki terzilik sanatı harikası, bulunmaz Hint maneviyat kumaşından kesilip biçilmiş muhteşem elbiseyi ancak maneviyat aleminin sırra mazhar olan deha sahibi zekileri görebiliyor, sırra mazhar olmayan cahiller ise göremiyor.

Mesela bu cahillerden birisi (Ebussuud Efendi’yi vs. geçelim), kitaplarında İbn Arabî’yi yerden yere vuran Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi.. 

Bir diğeri Aliyyü’l-Kârî.. 

Mülteka sahibi İbrahim Halebî de aynı durumda.

Merhum Ali Ulvi Kurucu, dedesi Hacı Veyis Efendi’yi ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'yi rüyasında Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte görmüş ama, bunun kıymeti yok..

Sırra mazharlık Şeyhülislam’a yakışmıyor, o, Ömer Lekesiz gibilerin tapulu arazisi.

Evet, Lekesiz efendi böyle emin konuştuğuna göre, sırra mazhar durumda.. 

Sırlar aleminde gezmiş dolaşmış, herşeyin içyüzünü anlamış, künhüne vakıf olmuş..

Merhum Şeyhülislam’ın payına düşen ise kâfirlik, münafıklık ve cahillik üçlüsünden biri.

Evet, neo-batınî Lekesiz, imanın temel esaslarından biri haline getirdiği İbn Arabî boşboğazı için milleti tekfir etmeye hazır.

Tekfir etmediklerini ise münafıklar vagonuna istif ediyor.

Ebussuud Efendi ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi zatlara ise cahillik kontenjanından “üçüncü sınıf müslümanlık bileti” kesiyor.

Büyük adam.. Sırra mazhar olmuş arif..

İbn Arabî'nin "ilka"sından şüphe duyulmasına bile izni yok.. "Kafirlerin, münafıkların ve cahillerin söz konusu manadan bir nasipleri olmadığı içindir ki mezkur ilkaya inanamadıkları gibi, bununla ilgili şüphe uyandırmaya kalkışır" diyor.

Halbuki, bırakın İbn Arabî'nin kerameti kendinden menkul "ilka"sını, "zayıf hadîs"ten bile şüphe duyulabilir.

Müçtehit ulemanın (peygamber varislerinin) içtihatlarından bile şüphe edilebilir.

Bu ise, İbn Arabî'nin zırvalarından şüphe edilmesini küfür sebebi sayabiliyor.

Adamın her yazdığı yanlış değil, fakat her karaladığı da doğru değil.

Yazdıklarının bazısı düpedüz zırva.. 

Bazısı da resmen sapıklık.

Ulema boşuna mı "Kitaplarının okunması, okutulması caiz değil" diyor!

*

Allahu Teala’nın kıyamet gününde insanlara karşı hücceti Kur’an’dır ve Rasulü s.a.s.’in sahih sünnetidir.

Kimse İbn Arabî’nin zırvalarını tasdik etmek zorunda değıil.

Adam Kur’an ve Sünnet’e aykırılığı açık laflar söylüyor, sonra da kendisine inanılması için rüya anlatıyor.

Bu, din dolandırıcılığıdır.. Abdülhalik-i Gücdüvanî rh. a.'in tabiriyle "din yolunun haramiliği"dir. 

Dinî konuda bir şey söylüyorsan Kur’an ve Sünnet’ten delil getirmek zorundasın.

Kur’an ayetlerinin ve sahih sünnetin Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e nisbeti kesin, fakat senin rüya anlatırken doğru söylemiş olduğunu kesin olarak bilmek mümkün değil.

Eğer senin hakkında “O asla yalan söylemez, her sözü doğrudur” diye ayet bulunsa veya Hz. Peygamber s.a.s. senin doğruluğuna kefil olsaydı, işte o zaman rüyana itibar edebilirdik.

Fakat, rüyana itibar etmemiz bile, rüyanı tabir ederken (günaha düşmeden, içtihat hatasına benzer şekilde) hata yapmamış olduğunu kabul etmemizi gerektirmezdi.

*

Keşfe, ilhama gelince.. Bunlar dinî konularda hiçbir şekilde delil olmaz.

Dünyevî konularda da böyledir.. Delil olarak öne sürülemez.

Mesela mahkemede görülen bir davayı alalım.. Diyelim ki kadı efendi keşif sahibi bir velî, keşfine aykırı bile olsa, delillere ve zahire göre karar vermek zorundadır.

Delillere göre karar verdiği zaman ahirette mesul olmaz, keşfine göre vermesi durumunda ise, “usul”e riayet etmediği için, isabet bile etse mesul olur.

Keşif ve ilham, hata ve yanılgıya açık bir alandır.

Hiç kimse keşfini esas alarak itikat sahibi olma hakkına malik değildir.. Herkes itikadını ayet ve hadîslere dayandırmak zorundadır.

Ariflerin kutbu Bahaeddin Nakşbend k. s., “Tasavvuftaki seyr u sülûkten maksat nedir?” sorusuna “İcmalî olan marifeti tafsîl etmek, istidlalî olan bilgiyi de keşfe dönüştürmektir” diye cevap vermiştir.

Bu, muhteşem bir sözdür.

Evet, esas olan “akla ve nakle” dayalı istidlalî/delillendirilmiş bilgidir.. Keşf o istidlalî bilgiye uyuyorsa ne âlâ, uymuyorsa atılır.

İbn Arabîci herzevekillere gelince.. İstidlâlî bilgi ile çelişen keşf zırvalarına bir “sırra mazharlık” etiketi yapıştırarak Batınîlik mezhebinin girdabında debeleniyorlar.

*

Dinî konularda delil, Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir..

Varis ulemanın icmaı da bir delildir.. Ulema bir konuda icma etmiş, görüş birliğine varmışsa ve sen de aynı şeyi söylüyorsan, senin bunu ayrıca söylemiş olman bir marifet değildir.

Kıyasa/içtihada gelince, o da Kur’an ve Sünnet esas alınarak yapılır.

Ve içtihat, usule uygun başka bir içtihadı nakzedemez.. Ayrıca içtihat sahibi, kendi içtihatına “yanılmazlık” izafe edemez.. İçtihadını kabul etmeyen başka içtihat sahiplerini (usule uygun olması ve delile dayanması durumunda) küfür, nifak ya da cehaletle suçlayamaz.

Edille-i şeriyye (şer’î deliller) bunlardan ibarettir.

Bunların dışında filanın rüyasını, feşmekanın keşfini, filancanın ilhamını dinî konularda delil olarak kabul edenler zır cahildir.

*

Pekçok alim, İbn Arabî’nin, Arap olması hasebiyle Arap diline hakim, edebiyatı kuvvetli ve malumatı geniş bir laf ebesi şarlatan olduğu kanaatinde.

Aynı kanaati paylaşıyorum.

Hayat hikâyesi karışık ve bulanık.

Yazdıklarının önemli bir bölümü muamma kabilinden boş gevezelik.

Keramet olarak anlatılan hikâyeleri ise resmen rezalet.


TARİKATLAR, ŞEYHTANLAR, ZAMANIN İMAMLARI, VE VAZİFELİ KİŞİLER







Zamanın imamı” konulu bir önceki yazıda, İbn Teymiyye’nin “ilgili hadîsin bu ibareyi içeren versiyonunun” uydurma olduğuna dair yemin etmiş bulunduğunu görmüştük.

İbn Teymiyye, sadece İmam Müslim’in Sahîh’inde geçen “… Her kim de boynunda bey’atı olmayarak ölürse cahiliyet ölümü ile ölür (Ve men mâte ve leyse fî ‘unukihî bey’atün, mâte mîteten câhiliyyeten)” şeklindeki rivayeti kabul ediyor (Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 52-3).

Fakat nasılsa, "Zamanın imamını bilmeden/tanımadan ölen kişi, cahiliye ölümü ile ölür" (Men mâte ve lem yaʻrif imâme zemânihî mâte mîteten câhiliyyeten) şeklindeki (yukarıda geçen hadîse benzeyen fakat sahîh/muteber hadîs kitaplarında yer almayan) bir rivayet (Aliyyü’l-Kârî’nin dikkat çektiği üzere) çok daha meşhur hale gelmiş.. Hatta Taftazanî bile Şerhu’l-Akaid’ine bu rivayeti almış.

İşte bu noktada devreye Şiî kurnazlığı giriyor, mesela olayı Aliyyü’l-Kârî’nin iki rivayet arasında mana birliği görüp görmediği meselesi haline getiriyor, ve böylece tartışmanın zeminini (kesin kaybedecekleri bir noktadan alıp) muhataplarıyla berabere kalacakları bir alana taşıyorlar.

İbn Teymiyye’nin itirazlarını da önce Ehl-i Beyt düşmanlığı yaftasıyla şaibeli hale getiriyor, sonra da onun böyle bir hadîsin bulunmadığı yönünde kesin konuşup yemin etmesini dillerine doluyorlar.. İbn Teymiyye’nin mal bulmuş Mağribî gibi üstüne atlayarak istismar ettikleri tavrı aşırılık içeriyor olabilir, fakat bu, söz konusu rivayetin savunulabilir sağlamlıkta olması anlamına gelmiyor.

Rivayetin kendisini bırakıp meseleyi İbn Teymiyye ve Aliyyü’l-Kârî tartışması haline getirmek, cehalet ve idrak yetersizliğinden kaynaklanmıyorsa eğer, ilmî zihniyet ile bağdaşmayan bir taassub ve kurnazlığın varlığını gösterir.

*

İbn Teymiyye’nin, içinde “zamanının imamı” tabiri geçen rivayetin doğru olamayacağı yönündeki kanaati (Ki sahih kaynaklarda bu rivayet yok, sadece Müslim’de “boynunda biat” ifadesini içeren versiyon mevcut), Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği ve “imamsız ve cemaatsiz” zamanlar olacağını gösteren hadîs çerçevesinde düşünüldüğünde tutarlı ve mantıklı görünmektedir.

Diyelim ki o söz gerçekten Rasulullah s.a.s.’e ait, o takdirde onun, ancak Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs çerçevesinde yorumlanması, “zamanının imamı” tabirinden hareketle elçabukluğu ve gözbağcılığı ile “Her zamanın mutlaka bir imamı vardır” şeklindeki mesnetsiz bir çıkarıma vasıta yapılmaması gerekir.

Şîa çürük bir zemin üzerine böyle mesnetsiz bir çıkarım binasını kurduğu gibi üstüne bir de tüy dikiyor, “zamanın imamlığı” için Ehl-i Beyt’ten olma kayıt ve şartını getiriyor, zamanın imamlığını onlara tahsis ediyor.

*

Türkiye’deki şiîleşen (ve ilginç bir şekilde aynı zamanda devletçileşen, Türkiyecileşen, Türkçüleşen, laikleşen, hatta Kemalistleşen ya da boz kurtçulaşan) tarikatçılara ve tarikatımsı gruplara gelince..

Onlar da “zamanın imamı” ilan ettikleri kişiyi Ehl-i Beyt’ten göstermek için onu seyyid veya şerif (Hz. Fatıma’nın soyundan) yapıyor veya böylesi bir özelliği varsa onu dillerine pelesenk ediyorlar..

Tıpkı Nurcular’dan bazılarının merhum Bediüzzaman’ı Mehdî yapmak için onu seyyid ilan etmeleri gibi.

Turpun büyüğü ise (derin devletin “manen don-kilot” Don Kişot’u) Haydar Baş belasının heybesinde.. İngiliz şeyhtanı Lord Curzon'un medeniyet tarikatının Ankara'daki postnişini Selanikli Mustafa Atatürk’ü seyyid ve kutub ilan edip kendisini rezil kepaze etmiş durumda.

*

Meselenin daha iyi anlaşılması için Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîsi de (Prof. İbrahim Canan'ın çevirisiyle) aktaralım:

İnsanlar, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e hep hayırdan sorarlardı. Ben ise, bana da ulaşır korkusuyla hep şerden sorardım. Bir defasında dedim ki:

-- "Ey Allah'ın Resulü, biz bir cahiliyet ve kötülük devrinde yaşadık. Allah bizi bu hayırla, İslam'la müşerref kıldı. Bu hayırdan sonra tekrar herhangi bir şer var mı?"

-- "Evet var" dedi.

Tekrar sordum:

-- "Bu şerden sonra tekrar hayır gelecek mi?"

-- "Evet” dedi, “gelecek. Ancak, bu hayır bulanık [duhan/duman ile] olacak (yani önceki şerrin kalplerde bıraktığı kin, husumet ve itimadsızlık gibi fenalıklar belli bir ölçüde devam edecek.)"

Tekrar sordum:

-- "Bu bulanıklık da ne?" Dedi ki:

-- "(Önceki şerle ortaya çıkan) bir zümre (varlığını devam ettirecek. Bunlar) benim sünnetimden, benim getirdiğim hidayetten ayrılacaklar, başka bir sünnete [ilke ve inkılaplara, yasalara], başka bir itikada [ideolojiye] tabi olacaklar. Sen bunların bazılarını (veya bazı davranışlarını güzel bulur) tasvip edersin, bazılarını (veya bazı davranışlarını kötü bulur) reddedersin."

Ben tekrar sordum:

-- "Pekala, bu hayırdan sonra da şer var mı?" Cevaben:

-- "Evet,” dedi ve devam etti:

-- "Bunlardan sonra cehennem kapısında durup (bid'ata, küfre) çağıranlar (yani emîrler, reisler, gizli açık teşkilatlar, militanlar, hatipler, yazarlar vs.) var. Çağrılarına uyanları oraya (cehenneme) atarlar."

Tekrar dedim ki:

-- "Ey Allah'ın Resulü, bu çağırıcıların vasıflarını bana bildir (de onları tanıyayım ve çıktıkları zaman uymayayım)."

Dedi ki: 

-- "Onlar bizim bedenimizdendir, soydaşlarımızdır, dindaşımızdır, milletimizin efradındandır."

Tekrar dedim ki:

-- "Onlar bana ulaşacak olsa ne yapmamı emredersin?" Cevaben:

-- "Müslümanların cemaatlerinden ve imamlarından ayrılma" dedi.

Ben tekrar sordum:

-- "Onların cemaatleri ve bir imamları yoksa (ne yapayım?)"

Dedi ki:

-- "O zaman mevcut fırkaların hepsini terk et! Hatta bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş vaziyette bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal" buyurdular.

 [Buharî, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1, (4244, 4245, 4246, 4247); İbrahim Canan, Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İstanbul: Akçağ Y., 2014.]

Huzeyfe r.a.’in rivayet ettiği bu sahîh hadîs şu gerçeği açık bir şekilde ortaya koyuyor: Zamanın imamı olarak nitelendirilebilecek kişi, bütün bir ümmetin başındaki halifeden başkası olamaz. 

Fakat halifesiz ve dolayısıyla cemaatsiz (devletsiz) zamanlar da olacaktır. Yani “zamanın imamı” diye peşinden gidilecek hiç kimsenin bulunmadığı zamanlar gelecektir.

Günümüzde durum budur.. 

“Zamanın imamı” mevcut olsaydı, Gazze meselesi böyle ortada sahipsiz kalmazdı.

Ha, naylon “zamanın imamı” bol.. Onlardan istediğiniz kadar bulabilirsiniz.

(Aklımda kaldığı kadarıyla aktarayım, Mevlana’ya bir beldeden birileri geliyor, kendilerini irşad edecek bir şeyh görevlendirmesini istiyorlar. Mevlana da dönüp Hüsamettin Çelebi’ye şöyle diyor: “Kolay olanı istediler, şayet mürid/derviş isteselerdi ya sen gitmek zorunda kalırdın ya da ben.")

*

Bazıları da bir “zamanın vazifeli kişisi” lafı tutturmuş tekerleme kabilinden tekrarlayıp duruyorlar.

Dünyaya gelen herkes vazifelidir.. Vazifeler de bellidir, farzlar, vacipler..

Mesela emr-i bi’l-marûf nehy-i ani’l-münker (iyilikle emredip kötülükten nehyetme), özellikle eli ve dili güçlü (siyasî veya ilmî otorite durumundaki) kişilerin vazifesidir.

Ancak kimi (derdi makam mevki, şöhret, para pul, alkış, artistlik olmayan) samimi kişilere “Bölük dur, Kandıralı sen de dur!” babından bazen “özel talimat” gelebilir.

Mesela adam ilim sahibidir, büyük hocalar tarafından eğitilmiş, yıllarca medresede dirsek çürütmüştür, zekâsı da parlaktır, fakat gayreti ya da cesareti noksandır, motivasyonu bulunmuyordur; ona mesela rüyada emir verilir, gayrete gelmesi sağlanır.. Bu, onun başkalarına karşı “Ben vazifeli kişiyim” diye afra tafra sergilemesini sağlayacak bir meziyet veya üstünlük alâmeti değildir.. Belki, kusurdur.

Böylesi durumlarda rüya (ya da keramet) dopingi söz konusu olmaksızın harekete geçenler (ihlaslı ve istikamet üzere olmak şartıyla) zahiren daha düşük makamda gibi görünürler, fakat gerçekte onlar daha üstün olabilirler.. Mesela ashab bu durumdadır.. Onlardan çok fazla keramet zuhur etmemiştir. Onların yakîninin kuvveti onları bundan müstağnî hale getirmiştir.

Ayrıca, böylesi “vazife”lilikler, vazifeyi veren makama karşı söz konusu olur..

Yani bir başkasının böyle bir kişiyi “özel vazifeli” olarak tavsif etmesi gerekmez, hatta bu, haddini bilmemesi anlamına gelir.. Onu “özel vazifeli” olarak görmek zorunda da değildir.. Zaten esas olan Şeriat'in yüklediği genel ve ortak sorumluluktur, özel vazife vs. değil.

Ancak, diyelim ki böylesi “özel vazifeli kişi”ye vazife veren makam (Mesela Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem rüyada) sana da “O vazifelidir, ona yardım et, ondan istifade et” diyerek talimat verdi, işte o zaman senin için de böylesi bir özel sorumluluktan söz etmek mümkün olur.

Ancak bu sadece senin kendi şahsî sorumluluğundur, rüyandan hareketle başkalarını da aynı şekilde davranmakla sorumlu görürsen, yani kendi rüyanı başkaları için şer'î delil katına çıkararak onu edille-i şer'iyyenin beşincisi haline getirme hadsizliği sergilersen, büyük cahillik etmiş olursun.

*

Bu tür zamansız “zamanın imamı” palavraları Müslümanlar’ın fırkalaşıp parçalanmasına yol açar, ve gerçekten de Şiîliğin tarihte böylesi bir rolü olmuştur; Fatımîler ve Safevîler’de olduğu gibi.

Müslümanlar'ın seçip biat ederek üzerinde ittifak ettikleri bir halifenin (zamanın imamının) bulunduğu bir zamanda ona biat etmekten kaçınan ve boynunda biat bulunmayan kişi, cahiliye ölümünden haber veren hadîsin muhatabıdır.

Fakat mesela iki ayrı halifenin bulunduğu bir dönemde durum değişir.

Onun için, geçmişte ashabtan Abdullah ibni Ömer r.a. gibi isimler, birkaç halifenin birden bulunduğu zamanlarda, herkesin bir imam üzerinde ittifak ettikleri güne kadar hiç kimseye biat etmeyip beklemeyi tercih etmişlerdir.

Yine, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed rh. a., Abdülmelik bin Mervan ile Abdullah bin Zübeyr r. a.’in iki ayrı halife olarak hüküm sürdükleri sırada ikisine de biat etmemiş, ikincisinin öldürülmesinden sonra Abdülmelik bin Mervan’a biat etmiştir.

O, Hz. Ali’nin oğlu olduğu ve Emevîler’in Hz. Ali’ye karşı tutumu bilindiği halde, o gün için “zamanın imamı” sayılan Abdülmelik bin Mervan’a biat etmeyi gerekli görmüştür. Ehl-i Beyt'ten bir zamanın imamından söz etmemiştir. (Mehdî meselesi ayrıdır, ilgili rivayetler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.)

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...