hz. ömer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hz. ömer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İKİ CÜMLEYE SEKİZ HATA SIĞDIRAN TARİHSELCİ GERİ ZEKÂLILIK










Kendisini Öz Türk namıyla tanıtan (ve kafasındaki tahtaların bir kısmı eksik, bir kısmı da çürük ve kokuşmuş olan) pırasasör Mustafa Yoztürk şöyle diyor:

Hz. ÖmerKur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar.”

Topu topu iki cümleye sekiz tane yanlışı sığdırmak kolay değil.. Yoztürk bunu başarmış.

Bir defa, Hz. Ömer Kur’an’da geçen müellefe-i kulûba (kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlara) zekât vermemiş değil.

Çünkü, Hz. Ömer’in isteklerini geri çevirdiği şahıslar, “Kur’an’da adı geçen müellefe-i kulûb” değil.. 

Kur’an’da kimsenin adı geçmiyor..

Kur’an’da sadece müellefe-i kulûb (kalpleri telif edilip uzlaştırılacak olanlar) kavramı geçiyor..

Bu bir.

*

İkincisi, adamların istediği ve Hz. Ömer’in vermediği şey, zekât değil.. Adamlar bir arazi parçasını istiyorlar.

İslam devletinin arazileri zekât olarak toplayıp dağıtması diye birşey yok.

Yoztürk Mustafa gibiler, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûba zekât vermediğini söylüyorlar. Olaya bu kadar vakıflar.. Okuduklarını anlamaktan aciz birer mankafalar. (Doğru dürüst birşey okudukları da yok aslında.)

Bu halleriyle kalkıyor İmam Matüridî’nin sözlerini bahane ederek laga luga yapıyorlar.

Tarihselci olabilmesi için insanın öncelikle belli bir ahmaklık ve gabavet düzeyini tutturması gerekiyor, o da bunlarda fazlasıyla mevcut.

*

Üçüncü yanlışa gelelim.

Yoztürk Mustafa meseleyi anlatırken bir romancı ya da hikâyeci gibi hayal gücünden faydalanıyor.. 

Mesela, olayın kahramanları iki kişi olduğu halde bu, "grup" kelimesini kullanabiliyor. Sanki 30-40 kişiler.. Grup dediği, Uyeyne bin Hısn ile Akra’ bin Hâbis’den ibaret.

Menfaat düşkünü iki kabile reisi.

Hakkını yemeyelim, pırasasör Mustafa romancı, hikâyeci filan olsaymış yoz Türk edebiyatına eğlenceli katkılar sunabilirmiş, fakat hangi akla hizmetse züccaciye dükkânına giren fil gibi tutup ilahiyat alanına dalmış.

Zararı çift katlı, böylece hem ilahiyat alanını masal bahçesine çevirmiş, hem de Türk edebiyatının, hayal dünyası geniş yetenekli bir masal anlatıcısını yitirmesine neden olmuş.

Evet, bu şahıs, romancılığını konuşturarak söz konusu "grub"un Hz. Ömer’e müellefe-i kulûbla ilgili ayeti hatırlatmasından, "zekât" istemesinden söz ediyor.

Halbuki böyle birşey yok.

Ortada zekât yok ki böyle birşey olsun.

*

Sıra dördüncü hatada.

Adamların ayet filan hatırlatması söz konusu değil.. 

Çünkü ilgili ayet (Tevbe, 9/60), müellefe-i kuluba zekât verilmesinden söz ediyor, arazi tahsisinden değil.

Fakat, Mustafa’nın hayal dünyası geniş, edebiyatı coşkun, kolaysa tut!.. Adamların ayeti hatırlatmasından bahsediyor.

İşkembeden sallıyor.. Meydan boş ya, salla babam salla..

*

Beşinci hata..

Söz konusu olay zekât dağıtımıyla ilgili olmadığı için, Hz. Ömer’in itirazı, müellefe-i kulûbla ilgili ayet çerçevesinde değerlendirilemez.

Çünkü Hz. Ömer, bu adamlara verilen bir zekâta itiraz etmiş değil.

Burada mevzubahis olan, “müellefe-i kulûb”a verilecek zekât olmadığı için, Hz. Ömer’in (müellefe-i kulûbdan bahsedilen) Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayeti hakkında (nesh olarak adlandırılabilecek veya adlandırılamayacak) bir içtihat yaptığı söylenemez.

Dolayısıyla “içtihat ile nesh”ten söz etmek de gereksizdir.

*

Bu noktada Yoztürk’ün altıncı hatası kendisini gösteriyor:

İmam Matüridî’nin “içtihat ile nesh” tabirini kullanırken kastettiği şeyin Hz. Ömer’in bu konudaki tutumuyla ilgisi yok.

Yani Yoztürk hem Hz. Ömer’in içtihatta bulunmuş olduğunu söylerken saçmalamış, hem de İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” tabiri ile Hz. Ömer’in tutumu arasında ilişki kurarken “çuvallamış” durumda.

İmam Matüridî’nin konuyla ilgili ifadelerini anlamadan (ya da anlamak istediği gibi anlayarak) okumuş.

(Meseleyi Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr adlı kitabımızda ayrıntılı biçimde anlatmaya çalıştık.)

*

Yedinci hata:

Burada bir içtihattan söz etmek gerekirse, bu ancak Hz. Ebubekir’in tutumu için söylenebilir.. Hz. Ömer ise onun içtihadına (yanlış ve gereksiz bulup) itiraz etmiş durumdadır.

Bu olay vesilesiyle söyledikleriyle Hz. Ömer, müellefe-i kulûb kavramına açıklık getiriyor. Herhangi bir nass hakkında içtihatta bulunmuyor.

Böylece, ayetteki ibareyi (müellefe-i kulûb kavramını) anlamamızı sağlıyor. Ayeti tefsir ediyor. (Ki İmam Matüridî’ye göre ayetleri tefsir etme ehliyeti ve yeterliliğine sahip olanlar ancak ashabdır.)

Merhum Elmalılı Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde dikkat çektiği gibi, Hz. Ebubekir r. a., Hz. Ömer’in ayette geçen kavramın manasını ortaya koyduğunu fark ettiği için, buna aykırı bir içtihat yapamayacağını, “mevrid-i nassta içtihada mesağ olmadığını” göz önünde tutarak onun görüşünü onaylıyor.

Yani burada Hz. Ebubekir r. a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Huneyn savaşı ganimetlerinden Uyeyne ile Akra’ya bağışta bulunmuş olmasından dolayı bir kıyas yapıp içtihatta bulunarak kendisi de bu adamlara bir bağışta bulunmaya kalkışmış durumda.

Eğer, söz konusu şahıslara böylesi bir bağışta bulunmasının caiz olduğunu (içtihadının isabetli olduğunu) düşünseydi, Hz. Ömer’in itirazını dikkate almazdı.

Alamazdı.

Çünkü vaadinden, verdiği sözden dönmek (haram olan hususlar dışında) caiz değildir, haramdır, ve münafıklık alâmetidir:

“Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ/17/34)

Bu noktaya Cessas da dikkat çekmiş bulunuyor: 

"Cessâs da Hz. Ebû Bekir’in kararından dönmesini, Hz. Ömer’in yaptığı hatırlatmayı anlamış olmasına bağlamaktadır. Hz. Ebû Bekir’in kararını değiştirmesini, bu konuda ictihadı uygun görmediğinin ispatı olarak görür. Aksi durumda âyetin yürürlükte olan hükmünü fesh etmeyi caiz görmüş olacağına dikkat çeker." (el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, C. III, s. 161.)

(Fikret Gedikli, “İctihad İle Nesh’in İmkânına Dair”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 24, Sayı: 84, Güz 2020, s. 281.)

*

İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb” konusundaki tavrıyla ilgili olarak istismar etmeye çalışan tarihselci budalalar (başta da Mustafa Öztürk adlı ilahiyatçı yoz Türk), meselenin “zekât”la (ve dolayısıyla nesh konusu yapıldığı söylenen ayetle) ilgisiz olduğundan bile habersizler.

Cahillikleri inanılmaz boyutlarda..

Hakkında gerine gerine ahkâm kestikleri konuya ilişkin rivayetleri okumamışlar bile..

Eğer söz konusu kişilerin istedikleri araziyi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha önce onlara vermiş olsaydı, ve Hz. Ömer de, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu onlara Müslümanlar’ın zayıf olduğu bir zamanda verdi, şimdi ise Müslümanlar (İslam devleti) güçlendi, o yüzden ellerinden geri alalım” deseydi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hükmünü iptal etmiş olduğu (Hadi nesh diyelim) söylenebilirdi.

Evet, Hz. Ömer'in yaklaşımında ne Kur’an’ın ilgili ayetine (Tevbe, 9/60) aykırılık var, ne de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine..

Ayete aykırılık yok, çünkü ayet zekâtla ilgili; arazi tahsisi ile ilgili değil..

Sünnet’e de aykırılık yok, çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu adamlara her zaman her istedikleri verilsin diye bir emri ya da onlara yönelik bir vaadi bulunmuyor.

*

Üstelik, Akra’ ile Uyeyne’ye geçmişte (müellefe-i kulub kabul edilerek) zekât verilmiş olduğu bile sabit değil..

Bütün bildiğimiz, Huneyn Savaşı’ndan sonra bunlara ganimetten pay verilmiş olması.

Bu, adamlarıyla birlikte (kabileleri efradıyla) savaşa katılmalarından dolayı yapılmış bir ödüllendirme olarak da yorumlanabilir.

Muhtemelen onlara hiçbir zaman zekâttan pay verilmedi.

Söz konusu olayda ise, herhangi bir savaşta bir yararlık gösterip de arkasından bu hizmetlerine karşılık bir talepte bulunuyor değiller.. Durduk yere avanta istiyorlar.

Ayrıca, Huneyn Savaşı’ndan sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bunlara, bir talepte bulunmuş oldukları için bağışta bulunmuş değil.

Bu olayda ise, kendilerine geçmişte yapılmış olan bir jesti istismar ederek avanta kapma peşindeler.

Böylece, akademik mankafa Yoztürk’ün sekizinci hatası ile tanışmış oluyoruz:

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir kimseye bir zaman bir iyilikte bulunmuş olması, o şahsa hayatı boyunca aynı iyiliği halifelerin de yapmasını gerektirmez.

Mesela, Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından önce Suriye’ye gönderdiği orduya kumandan olarak Üsame bin Zeyd r. a.’i atamış olması, onun daima kumandan olarak görevlendirilmesini gerekli kılmıyordu.

*

Peygamber Efendimiz sallalallahu aleyhi ve sellem geçmişte bu adamlara ihsanda bulunurken bunu bir defaya mahsus olarak yapmış durumdaydı. 

Onlara gelecek için herhangi bir vaatte bulunmuş değildi.

Üstelik, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “müellefe-i kulûb” kapsamında kendilerine bağışta bulunduğu kişiler bu ikisiyle sınırlı da değildi. 

Uyeyne ile Akra’ya müellefe-i kulub olmaları hasebiyle Huneyn ganimetlerinden bağışta bulunduğu zaman, henüz müslüman olmadıkları halde Kureyş ileri gelenlerine ve bazı kabile reislerine de, aynı gerekçeyle bağışta bulunmuştu. 

Şayet Uyeyne ile Akra’nın talebi yerinde birşey olsaydı, söz konusu Kureyş ileri gelenleri ile diğer zevata da aynı şekilde bağışta bulunmak gerekirdi. 

Fakat onların böyle bir talebi olmadı.

Çünkü, zamanımızın geri zekâlı tarihselci ilahiyat züppelerinin aksine, böyle bir talepte bulunmaya haklarının olmadığının farkındaydılar.

Ahmak budalalar değillerdi. 

*

Evet, hayattaki tek başarısı angut bir geri zekâlının da ilahiyatta prof. olabileceğini göstermek olan Mustafa Yoztürk lafa, “Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken…” diyerek başlamış..

Âyet Kur’an‘da duruyor ama, özel olarak Uyeyne ve Akra’ için inmiş değil.

Eğer âyette bu iki adamın adı geçse, ve bunlara ölene kadar zekât veya haraçtan pay verilmesi, bir araziye göz koyduklarında isteklerinin geri çevrilmemesi gerektiği bildirilseydi, Yoztürk budalasının bu geri zekâlılık bile değil, hiç zekâlılık anlamına gelen sözlerini dikkate almak gerekebilirdi.

İmdi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem eğer olayda adı geçen kişilerin (Akra’ ile Uyeyne) hayat boyu müellefe-i kulub sayılacağını söylemiş olsaydı, veya Kur’an’da bu adamların adı “daima müellefe-i kulub olarak kalacak insanlar” olarak geçseydi, ayrıca bir de, müellefe-i kuluba (sadece zekatla yetinilmeyip) istedikleri herşeyin itiraz edilmeden verileceği söylenseydi, Hz. Ömer’in tutumunun “müellefe-i kulub” kavramının geçtiği ayeti kendi içtihadı ile nesh etmesi anlamına geldiği söylenebilirdi.

Ve olay böyle olsaydı, ne o günkü halife Hz. Ebubekir Hz. Ömer’in bu görüşünü kabul ederdi ne de ashab buna razı olurdu.

İşte pırasasör Mustafa Yoztürk gibi tiplerin zekâ düzeyi ve idrak kapasitesi bu.

İlkokul diplomasını bile hak etmeyen geri zekâlı angut tipler (nasıl bir dümense) ilahiyatta prof. bile olabiliyorlar.

Ört ki ölem.


İHSAN ELİAÇIK, KUR’AN’A SUİKAST, VE SİYASÎ SUİKASTLER

 



İhsan Eliaçık bir meal-tefsir yazmış.

Ve mahkeme kararıyla toplatılmış.

BirGün gazetesinin 23 Şubat 2023 tarihli haberi şöyle:

Dini de tekele almak istiyorlar

İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık’ın “Yaşayan Kur’an Türkçe Meal-Tefsir” adlı kitabı için basım yasağı ve toplatma kararı verildi. Toplatma kararında gerekçe olarak sunulan nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 yılında yayınladığı genelgede aynı cümlelerin kullanılması dikkat çekti.

İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen kararda gerekçe olarak “İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı unsurlar içermesi” gösterildi. 2019 yılındaki genelgede ise, “İnceleme sonunda İslam Dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı olduğu Kurul tarafından tespit edilen meallerin; basım ve yayımının durdurulmasına, dağıtılmış olanların toplatılmasına ve imha edilmesine karar verilebilmesi için yetkili ve görevli mercie müracaat yapılmak üzere hukuki süreç başlatılacaktır” denilmişti.

BirGün’e konuşan İhsan Eliaçık karara tepki gösterdi. Eliaçık, “Diyanet tarafından 2019 yılında yayımlanan genelgede, ‘İslam dinine aykırı meallerin toplatılması ve imha edilmesi sağlanacaktır’ deniyor. Bir kere bu Anayasa’ya aykırı bir genelge. Bir idarenin kararıyla Anayasa kararı ortadan kaldırılıyor. Din İşleri Yüksek Kurulu kitabımda İslam dinine aykırı unsurlar tespit ediyor ve İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi’ne ihbar ediyor. Mahkemede bu başvurunun ardından Basın Kanunu’nun 25’inci maddesine göre kitabın toplatılmasına karar veriyor” dedi. Suç icat edildiğini dile getiren Eliaçık, şunları söyledi: “Bana İslam dininin temel esaslarına aykırı yorumlar yaptın diyorlar. Bana göre de Diyanet’in meali hatta kendisi İslam dininin temel niteliklerine aykırı. Bu karar tek adamlığın giderek bir dinî diktatörlüğe dönüştüğünü gösteriyor. Bu çok yanlış bir yola gidildiğini gösteriyor. Bir üst mahkemeye itiraz edeceğiz. Oradan kararın döneceğini düşünüyoruz.”

*

Bence, yasaklanması yanlış olmuş.

Tam aksine, şöhret budalası bir sivri akıllının dini nasıl yanlış anlayıp anlatabileceği konusunda örnek metin olarak ilahiyatlarda ders konusu yapılabilirdi.

İsmail Güleç, fikriyat.com’da yayınlanan 25 Şubat 2023 tarihli yazısında, İhsan’ın yazdığı mealin ne menem bir şey olduğunun anlaşılması için bir örnek vermiş: Maide Suresi’nin 6’ncı ayeti.

Ayetin meali, merhum Ömer Nasuhi Bilmen hoca tarafından şöyle veriliyor:

“Ey mü'minler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayınız ve başlarınıza meshediniz ve ayaklarınızı iki topuğa kadar yıkayınız ve eğer cünüb iseniz gusül ediniz (tamamen yıkanınız). Ve eğer hastalar iseniz veya sefer halinde iseniz veya sizden biri helâdan gelmiş ise veya kadınlarınıza dokunmuşsanız da su bulamazsanız o halde temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz, ondan yüzlerinize ve ellerinize meshediniz. Allah Teâlâ sizin üzerinize bir sıkıntı vermek istemez. Fakat o sizi tertemiz kılmak ve üzerinize nîmetini itmam etmek ister ki şükredesiniz.”

İhsan’ın verdiği anlam ise şöyle:

“Ey iman edenler! Destekleşme/dayanışma toplantısına geleceğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin, topuklara kadar ayaklarınızı da. Eğer cünüpseniz, tastamam yıkanın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuşsanız ve de su bulamıyorsanız, bu durumda temiz bir toprağa ellerinizi sürün ve onunla yüzünüzü ve kollarınızı hafifçe ovun….”

Meğer 54 Farz gibi kitaplara yazılması gereken farzlardan biri toplantı farzıymış, haberimiz yokmuş.. Fakat sıradan bir toplantı değil, destekleşme toplantısı.. Destek değil, destekleşme, al gülüm ver gülüm destekleşiyorsun..

Günde beş vakit destekleşme.. Sabahın köründe, gecenin yarısında..

*

Bu sivrinin “destekleşme/dayanışma toplantısı” diye tercüme ettiği kelimenin aslı salât..

Salât’ın sözlük anlamı “dua etmek, ibadet etmek, bağışlanma dilemek, yalvarmak”.

İslamî literatürdeki terim/ıstılah anlamı ise namaz. Namazda bu sözlük anlamlarının hepsi toplanmıştır.

(Kimi kelimelerin bir sözlük/lügat anlamı, bir de belirli disiplin ve alanlara özgü terim/ıstılah anlamı bulunur. Mesela vatandaş kelimesi, sözlük anlamı itibariyle vatan/yurt ortaklığını gösterirken, hukuk terimi olarak bir devletin mensubu birey olmayı ifade eder. Sözlük anlamı itibariiyle vatansız (haymatlos/heimatlos) insan bulunmadığı halde, hukuken vatansız olanlar mevcuttur.)

İhsan’ın yeni icat “kişisel sözlük”ünde salât namaz olmaktan çıkıp destekleşme/dayanışma toplantısı olunca, Kur’an’daki ilgili ayetlerin tamamının anlamı değişiyor.

Mesela Hz. İbrahim’in Hz. Hacer ile Hz. İsmail’i Mekke’ye bırakınca yaptığı dua:

“Rabbimiz, ben çocuklarımdan bazısını senin saygın evinin yanında, çorak bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz, orada destekleşmeyi/dayanışmayı diriltsinler, insanlar onları sevsin, oranın ekmeğini yesin, suyunu içsinler. Umarım ki şükredenlerden olurlar.” (İbrahim, 14/37)

Namazı “ikâme” de destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikmek haline geliyor:

“Kitaba sımsıkı sarılıp destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikenlere gelince; iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanların yaptıkları boşa gidecek değildir.” (A’raf, 7/170)

Bu arada namazdaki “huşû” da, suyun buz ya da buhar olup halden hale geçmesi gibi halden hale geçiyor, “derin bir maneviyat”a dönüşüyor:

“Onlar, destekleşme/dayanışma çabalarında derin bir maneviyat üzeredirler.” (Mü’minûn, 23/2)

Öyle kuru kuruya dayanışma makbul değilmiş, derin ve özel bir maneviyatla yapılmalıymış.

*

Bu arada İhsan, mealiyle, destekleşme/dayanışmanın başka kerametlerini keşfetmemizi de sağlıyor.

Meğer destekleşme/dayanışma kötülük alanında asla gerçekleşmeyen birşeymiş. Tam aksine destekleşme/dayanışma olan yerde kötülük olmazmış. Mesela FETÖ’nün kötü bir örgüt olması mümkün değil, çünkü destekleşme/dayanışmayı kendi aralarında ayağa kaldırmışlardı:

“Sana vahyedilen bu kitabı başkalarına da ilet ve destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa kaldır. Hiç şüphesiz destekleşmek/dayanışmak toplumda çirkin ve kötü işlere engel olur. …” (Ankebut, 29/45)

Gelelim cuma namazına.. O da cuma destekleşmesi/dayanışması oluyor:

“Ey iman edenler! Cuma günü destekleşme/dayanışma için çağırıldığınızda alışverişi bırakıp Allah'ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz, sizi kurtaracak olan budur.” (Cuma, 62/9)

*

Ancak bu destekleşme/dayanışma toplantılarına katılmanın bir adabı var.

Mesela ne söylediğini bilmeyecek kadar sarhoş olmayacaksın.

Mesela cünüpsen önce temizlenmen gerekiyor. (Bu arada İhsan cünüplük/cenabet kavramına da açıklık getiriyor: Cinsel şehvet nedeniyle anormal hal.)

Dahası, bu destekleşme/dayanışma toplantısı ibadeti, hastaları da kapsıyor.

Hatta yolcuları.. Mü’minler yolculukta destekleşme/dayanışma toplantısı yapmak zorundalar.

Bunu öyle sallapati de yapamıyorlar.. Abdest ya da teyemmüm gerekiyor.

Hasta da olsan toplantıya giderken abdestli olacaksın, abdest alamadın diyelim, teyemmüm yapacaksın.

Yoksa destekleşme/dayanışma olmuyor, sakatlanıyor:

“Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar, yolcu olmanız hariç cünüp iken (cinsel şehvet nedeniyle anormal haldeyken) temizleninceye (normalleşinceye kadar) destekleşme/dayanışma toplantısına yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz tuvalete gitmişse veya kadınlarla cinsel ilişkiden sonra su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa ellerinizi koyun, sonra yüzünüze ve ellerinize sürün. …” (Nisa, 4/43)

İhsan’ın meal-tefsirinde destekleşme/dayanışma toplantısı özellikle tehlike anında daha önemli hale geliyor, fakat tehlike geçince de bu toplantıyı ihmal etmemek, “eda etmek”, “ayakta tutmak” gerekiyor:

“Destekleşme/dayanışma toplantısını bu şekilde eda ettikten sonra artık gerek ayakta, gerek otururken ve gerekse yaslanmışken hep Allah'ı anın. Tehlike geçtiğinde de, destekleşmeyi/dayanışmayı daima ayakta tutmaya devam edin. Çünkü destekleşme/dayanışma faaliyeti mü'minler için asla ihmal edilmemesi gereken bir görevdir.” (Nisa, 4/103)

*

İhsan efendinin bu kepazeliği salt derin ve sınırsız ahmaklıktan mı kaynaklanıyor, yoksa dizginleyemediği fettanlığından dolayı kendisini rezil etme pahasına bile bile mi bunu yapıyor, karar vermek zor.

Ancak, bunu hep yapıyordu.

Geçmişten bir missal: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’le ilgili karikatürler tartışılırken Hürriyet‘ten Ahmet Hakan’ın sorularını cevaplandırmış, “Hazreti Peygamber’in karikatürünün çizilmesi karşısında Müslümanlar rencide oluyorlar. Bu konuda ne diyorsunuz?” şeklindeki soruya şöyle cevap vermişti:

Peygamber’in karikatürünün çizilmesi Müslümanları rencide eder. Allah’la, Peygamber’le, Kuran’la, ayetlerle alay edenlere karşı ne yapılması gerektiği Kuran’da var. Söylenen şu: “Alay edenlerle karşılaştığınız zaman sözü değiştirene kadar onlardan uzaklaşın ve onlarla beraber oturmayın.” Mekke’de müşrikler alay etmiş, En’am suresinin 68. ayeti gelmiş. Medine’de Yahudiler ve Hıristiyanlar alay etmiş, Nisa suresinin 140. ayeti gelmiş. Ayetlerde söylenen hep aynı: Alay edenlerle birlikte oturmayın, oradan uzaklaşın… Pasifist bir tutumdur Allah’ın bizden istediği… Pasifist bir protestodur.” Cezalandırma yok. Silah kullanma yok. Hele öldürme, hiç yok. Ayetler apaçık. “Sözü değiştirene kadar orada oturma, oradan uzaklaş” diyor. Alay biter de söz normale dönerse oturabilirsin. Yani “İlişkiyi kopar” bile demiyor, sadece uzaklaş diyor. Uzaklaşarak şunu söylemiş oluyorsun: “Bu yaptığın hoşuma gitmiyor. Sen de ısrarla yapmaya devam ediyorsun. O zaman bana eyvallah.” Çok ince bir tutum… ” 

http://haberler.rotahaber.com/ihsan-eliaciktan-cok-ilginc-cubbeli-iddiasi_511390.html

İhsan böyle konuşuyor.

Fakat merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Nisa Suresi’nin 140. ayetini tefsir ederken şunları söylemektedir:

… Halbuki daha önce size kitapta Allah şöyle indirmiş, şöyle indirilmiş idi: Ki Allah’ın âyetlerine küfredilirken ve alaya alınırken işittiğiniz zaman o kâfirler ve alaycılarla beraber oturmayınız, ta ki başka söze dalsınlar. O halde onlarla beraber oturmaktan bile sakınmak ve imanın şerefini korumak gerekirken onlarla dost olmak ve onlardan şeref beklemek nasıl olur?

Mekke’de müşriklerin durumlarına karşı Peygamber’e hitap edilerek, “Âyetlerimiz üzerine lüzumsuz münakaşaya dalan kimseleri gördüğün zaman onlardan uzaklaş ki, ondan başka bir söze dalsınlar” (En’am, 6/68) âyeti inmişti. Medine’de de yahudi hahamları bulundukları meclislerde Kur’an’dan küfür ve alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur, dinlerlerdi. Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber’e hitabın, bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur ki: Bu takdirde, yani Allah’ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısınız. O zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz. Bu âyetin zahirine bakarak Allah’ın âyetleri ile alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız onların yanında oturmak da küfür olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile kayıtlandırmışlar ki, buna karîne de nüzul sebebinin münafıklar hakkında olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek demek olduğuna göre açık veya gizli itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Meğer ki “Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse hariç” (Nahl, 16/106) olsun. Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki Allah münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah’ın âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında öylece toplanırlar.”

(http://www.kuranikerim.com/telmalili/nisa.htm)

 *

İslam’ı pasifizm, tepkisizlik, cansızlık ve uyuşukluk haline getirmeye çalışan ve bunu “incelik” olarak yutturmaya çalışan abrakadabracı uyanık İhsan’a, atıfta bulunduğu âyetlerin “son söz” olmadığını hatırlatmak gerekiyor.

Tevbe Sûresi’ni de (1-5. ayetler) tekrar okusun:

1 – Bu, Allah’tan ve Resulü’nden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur:

2 – Bundan böyle yeryüzünde dört ay daha istediğiniz gibi gezip dolaşın. Şunu da bilin ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah kâfirleri mutlaka perişan edecektir.

3 – Ayrıca büyük hac günü Allah ve Rasulü tarafından insanlara bir ilandır ki, Allah da Resulü de müşriklerle yapılan antlaşmalara artık bağlı değildir. Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Yok yine tevbeden yüz çevirirseniz biliniz ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Kâfirleri acı bir azap ile müjdele.

4 – Ancak kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size olan ahitlerinde hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseye yardımda bulunmamış olanlar bunun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmanızın hükümlerine antlaşma süresinin sonuna kadar uyunuz. Muhakkak ki, Allah müttakileri sever.

5 – Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Ünal Tanık’ın destekleşmeci/dayanışmacı bir üslupla yayın yapan sitesi, Ahmet Hakan’ın bu söyleşisini haber yapmış, İhsan’ın laf arasında “ilginç sorular” yöneltmiş olduğuna dikkat çekmişti.

Sorulardan biri şöyle:

“Dört halifeden üçü suikastla öldürüldü. Bunu Batılılar mı yaptı?”

Evet, Eliaçık uyanığı, böyle bir soru yöneltiyor.

Cevap verelim..

Suikastle öldürülen üç halifeden ilkini, Hz. Ömer’i, İranlı bir mecusi öldürdü.

Nedeni, şimdi binlerce kişi tarafından korunan sözde demokrat yöneticilerin aksine, onun yanında hiç korumasının bulunmamasıydı.

O da saraylarda zevk ü sefa sürüp, yüzlerce, binlerce koruma ile gezseydi, öldürülmezdi.

*

Gelelim Hz. Osman’a..,

Kendisine karşı protestolarda bulunanlara karşı “polis” gücü kullansa, aralarına casus yerleştirip nifak çıkarsa, muhaliflerden bazılarını satın alsa, bazılarını da tehdit etse, ayrıca binlerce koruma ile yaşasaydı, evine girip de onu Kur’an okurken öldüremezlerdi.

Bu Eliaçık adlı sınırlı sorumlu uyanığın hiç eleştirmediği Atatürk nasıl yaşıyordu ve nasıl bir evde öldü, bir hatırlasın bakalım.

İzmir Suikasti bahanesiyle, İstiklal Harbi’nin en önemli isimlerine ecel terleri döktürüldü mü, döktürülmedi mi? 14 kişiyi, suikast değil, suikast girişimi bahanesiyle astırdı mı, astırmadı mı?

Ali Şükrü Bey’i de Batılılar öldürmedi, değil mi?

İskilipli merhumu da Batılılar asmadı..

*

Hz. Ali’ye gelince… O da yine, korumasız yaşadığı için bir suikastçi tarafından öldürüldü.

Bugünün yöneticileri sadece bir hafta boyunca korumasız gezsinler de görelim.

Vay uyanık İhsan vay.. Bu kafayla aklınca laf sokuşturuyorsun öyle mi!

Ahmet Hakan denen “Ertuğrul Özkök’ün hergelesi” de bu lafları allayıp pullayıp aktarıyor.

*

Gelelim İhsan’ın ikinci sorusuna: 

“On İki İmam… Yedisi zehirlendi… Üçü katledildi… Bunları modernistler mi yaptı?”

Güzel soru… Ancak, İhsan bunu sorarken, “Said-i Nursî’yi 19 defa kim zehirledi, modernistler mi?” sorusunu da yöneltmedikçe, matbuat âleminin ipi başkalarının elinde piyonu olarak anılmaktan kurtulamaz.


TARİHSELCİ ŞOVMENİN İLMÎ USULÜ DE KENDİSİ GİBİ FİLMÎ OLUR, “FİLMÎ USUL” OLUR

 




Önceki yazılarda, Ebû Kusur Mustafa Öztürk gibi yoz Türklerin İmam Ebû Mansur Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” tabirini istismar etmelerinin cehalete ve mantıksızlığa, bilgisizliğe ve ahmaklığa karşılık geldiğini; tarihselci kafalardaki yedi yaş zekâsının ve ilkokul düzeyi kavrayışın bile farkına varabileceği bir anlaşılırlık ve açıklık ile izah etmeye çalıştık.

Yine önceki yazılarımızn birinde, ilahiyatbank tosuncuğu dangalak damgalı Mustafa’nın şu sözlerini de aktarmış ve değerlendirmesini yaparak notunu vermiştik (Notu sıfır, eksi not vermek mümkün olsaydı eksi alacaktı):

Allah’a neden inanıyorum? İspatı yok ki. Resulullah mağarada vahyi alırken ben orada değildim ki. İman da zaten güven duygusudur.

Ben Resulullah’ın doğru söylediğine itimat ediyorum. “Beni satmayacak, yolda bırakmayacak” diyorum. İman böyle bir şeydir, hesap yapıp içten pazarlıklı olmak değil.

Bu dangalağa, “Ulan öküz, madem sende böyle güvene dayalı bir iman var, o halde Allah’a, Allah’ın kitabına niye güvenmiyorsun da tarihselcilik numaralarına yatarak inkârcılık yapıyorsun?” diyeceğiz de, bunu dersek öküzlere haksızlık etmiş oluruz.

Zavallı öküzler, böylesi bir adi şahsa benzetilerek aşağılanmayı hak etmiyorlar.

*

İmam Matüridî’nin nesih meselesine nasıl yaklaştığı şu sözlerinden anlaşılabilir:

“Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi bilmektedir.” (Tevbe, 9/115) [Yani] İnsanların yararına olan ve olmayan şeyleri… En doğrusunu Allah bilir ya, sanki bu beyan, şer'i hükümlerde neshin olmayacağını [Allah’ın bir hükmü kaldırıp yerine başka bir hüküm getirmeyeceğini] iddia edenlere yönelik bir reddiye manasındadır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah insanların yararına olan hususları bilmektedir, siz ise bilmezsiniz. [Allah’ın getirdiği] Nesheden hükümde (nasih) onlar için yararlı durumlar vardır; siz bunları bilmezsiniz. Yüce Allah'ın [bir sonra gelen] “Bilesiniz ki göklerin de yerin de hükümranlığı Allah'ındır. Yaşatan O'dur, öldüren O'dur” (Tevbe, 9/116) mealindeki ayeti bu durumu desteklemektedir. Yani sizler O'nun kullarısınız. Kulun efendisine karşı bir şeyi [hükmünü] reddetme hakkı yoktur. Kula düşen efendisine itaat, emirlerine boyun eğme ve yasaklarından kaçınmadır. “Yaşatan O'dur, öldüren O'dur.” Yani dirilttikten sonra öldürebildiği ve ölümden sonra diriltebildiği gibi O'nun kullarını bir durumda bir ibadetle, başka bir durumda başka bir ibadetle mükellef tutması mümkündür.

(Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, C. 6, çev. Fazıl Ayğan, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2017, s. 500.)

Bu tarihselci soytarılar hem okuduğunu anlamaktan aciz ahmak, hem de çarpıtma meraklısı ahlâksızlar oldukları için hemen şunu diyeceklerdir: "İmam Matüridî burada ibadetten söz ediyor. Biz de onu diyoruz, ibadetlerde nesih olmaz, fakat şer’î hükümlerde biz ictihat ile nesih yapabiliriz."

Hayır, İmam sadece ibadetten söz etmiyor, aynı zamanda şunu diyor:

Kulun efendisine karşı bir şeyi [herhangi bir hükmünü] reddetme hakkı yoktur. Kula düşen efendisine itaat, emirlerine boyun eğme ve yasaklarından kaçınmadır.”

Emirler ve yasaklar, bütün şer’î hükümleri içine alır. Emredilmiş olanlar sadece ibadetler değildir.

*

İmam’ın yukarıya aldığımız ifadeleri, insanların Allahu Teala’nın emir ve yasaklarındaki, hükümlerindeki hikmet, makasıd ve maslahatları bilebilmesi iddiasını da yalanlamaktadır:

“Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah insanların yararına [maslahatına] olan hususları bilmektedir, siz ise bilmezsiniz. [Allah’ın getirdiği] Nesheden hükümde (nasih) onlar için yararlı durumlar [hikmet, maslahat] vardır; siz bunları bilmezsiniz.”

Bilip de bu bilginize dayanarak kendi kafanızdan “ictihad ile nesh” densizliğine kalkışmanız bir tarafa, bilemezsiniz bile..

Nerde kaldı ki yeni bir hüküm getiresiniz!..

Maslahat, makasıd, hikmet diye içi boş edebiyat yaparak burnunuz havada palyaçoluk ve  soytarılık yapabilirsiniz, fakat bilemezsiniz. 

Allah bilir, siz bilmezsiniz.

*

Bu noktada şu denilecektir: Peki İmam neden “ictihat ile nesh” tabirini kullanmış?

Kültürümüzde “Arife tarif gerekmez” ve “Arife bir işaret kâfidir” denilmiştir, fakat tarihselci soytarılık ile onun nesebi gayri sahih çocuğu “güncelleme” merakı günümüzde yükselen trend haline gelip irfanı ve arifliği taa Afganistan’a sürgün etmiş olduğu için aynı şeyi döne döne söylememiz gerekiyor:

Herşeyden önce, İmam’ın “ictihad ile nesh”i gündeme getirdiği mevzudaki (Enfal Suresi’nin 67’nci ayetinde geçen Bedir esirleri meselesi) nesih, tarihselcilerin kastettiği anlamda nesih değil.. Ayette dile getirilen diğer seçeneğin (esir almamaya karşılık alma) yürürlüğe konulmasından ibaret.. Bunun şartını ayet “yeryüzünde ağırlığa sahip güç haline gelme” olarak ifade ediyor.

Yani esir alıp almama ile ilgili hikmet/maksat/maslahat noktasını Allahu Teala açıklamış bulunuyor. Sen kendi kafandan bunu belirliyor değilsin.

İmam’ın sözünü ettiği ictihad işte bu noktada devreye giriyor: Esir alıp almama konusunda, "baskın güç haline gelip gelmeme" dışında bir kıstas belirleyememekle birlikte, böylesi bir güç haline gelip gelmediğine, olayların gelişimine göre sen kendin, kendi ictihadınla karar verme durumundasın.

İkincisi, bu ictihadınla Allahu Teala’nın bir hükmünü gerçekte nesh etmiş olmuyorsun. Çünkü, baskın güç haline gelmen durumunda senin için esir alma seçeneğinin gündeme gelebileceğini bizzat Allahu Teala bildiriyor. Böyle hükmetmiş, bu izni vermiş durumda.

Senin ictihadınla yapabileceğin tek şey, sadece bu esir alma (almayıp öldürme yerine alma) zamanının gelip gelmediğine karar vermekten ibaret.

Ve bunun ölçüt ve kıstasını sen kendin belirliyor da değilsin, Allahu Teala bu konuda hükmünü bildirmiş durumda: Yeryüzünde ağırlığa sahip bir güç olma.

*

Bu ahmak Mustafa Öztürk şöyle birşey de diyor:

Kur’an’ın düşmana karşı silahlanmayla ilgili at besleme tavsiyesini nükleer silahlanmaya hamletmekte sakınca görmeyen, ‘İki kadın şahit eşittir bir erkek şahit’ hükmünü lafzî mucibine göre uygulamak gerektiğinde ısrar edip bu ısrarının hangi ilmî usule dayandığını açıklamayan zihniyet…”

Evet, o ilmî usûlü açıklamak gerekiyor.

Bu ahmakta onu anlayacak kafa aslında yok, fakat anlayabilecekler için açıklamak lazım.

Öncelikle şunu söyleyelim, ulema, bu eblehin yaptığı türden kıyaslamalara kıyas mea’l-fârık adını vermişlerdir. Yani elmalarla armutların toplanması gibi birbiriyle ilgisiz iki şeyin kıyaslanması..

Ruslar’ın, Amerikalı misafirlerinin huzurunda hizmete koydukları trenleri çalışmayınca “Ama siz de Kızılderilileri öldürmüştünüz” demeleri türünden bir kıyas ya da karşılaştırma..

*

İmdi, yasaklanmayan birşey, ilke olarak caiz kabul edilir. Silahlar, atlar vs. için de aynı durum geçerlidir. Yasaklanan şeyler tek tek sayılır, yasaklanmayanlar sayılmaz.

Ve, caydırıcılık gereği (Ki bu "korkutup caydırma" olgusu ayet-i kerimede belirtiliyor) modern herhangi bir silah ile silahlanmak; at beslemeyi “norm/kural” düzeyinde hükümsüz bırakan, yürürlükten kaldıran, ona aykırı ve zıt bir uygulama da değildir.

Yani sen istiyorsan at beslemeye devam edebilirsin, kimsenin sana “Ayetin hükmü kalktı, at besleme!” dediği yok.

Ayet açık:

“Onlara karşı gücünüzün yettiği her kuvvetten (mâ isteta’tüm min kuvvetin) ve bağlanıp beslenen atlardan hazırlayın; bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin kendilerini bilmediğiniz, Allah'ın onları bildiği diğer kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda her ne sarf ederseniz, karşılığı size tam olarak verilir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal, 8/60)

Ayet-i kerimede sadece atlardan değil genel olarak güç yetirilen her kuvvetten bahsedildiği için, kuvvet namına ne varsa ayetin hükmüne dahil olur.

Nükleer silahlar da bir kuvvettir. Nükleer silahı olan adamı nükleer silah dışında neyle caydırabilirsin, angut!.. Sapanla mı?!

Lafız, açık..

*

Buna karşılık, ayette açıkça belirtilen “iki kadın ve bir erkek şahit” kaydını yok sayan bir uygulama, ayetin ortaya koyduğu normun yürürlükten kaldırılması, açıkça çiğnenmesi anlamına gelir. Caiz değildir.

Birinde, emre itaatin kapsamının lafız mucibince (“kuvvet” kaydı gereği) genişletilmesi, atlarla sınırlı tutulmaması var, diğerinde ise, emrin çiğnenmesi, itaatin ortadan kaldırılması.

Lafzın yok sayılması..

Ahmaklar taifesinin en şımarığı yoz Türk Mustafa’ya göre ise Allahu Teala haşa boş yere “iki kadın” kaydından bahsetmiş.. Öylesine.. Dolayısıyla lafzı dikkate almamak gerekiyor..

Sanki Kur’an’da geçen lafızlar, edebiyatçıların uydurma roman, hikâye, film ya da dizi senaryolarında rastlanan türden gelişigüzel yazılmış laflar gibi önemsiz, olmasa da olur türrehat..

*

Değil Allahu Teala’nın vahyi, modern (çağdaş) hukukun kul yapısı kanunlarında bile lafza bağlılık kesin olarak istenir. Her bir kelime önem taşır.

Lafzı kendi kafanıza göre “takmama” hakkı size tanınmaz.

Mesela şimdi Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda bir tartışma var, onun şimdiye kadarki cumhurbaşkanlığı iki defa mı sayılacak yoksa bir defa mı diye..

Erdoğancı cenah, “Bir defa sayılır” diyor, fakat, “Anayasa’da ha bir denilmiş, ha iki, ha üç, lafzın ne önemi var” diyemiyorlar.

Diyemezler.

Karşı taraf da, “İşte lafız ortada, iki kaydı var, Erdoğan da iki defa seçilmişti, dolayısıyla yeniden aday olamaz” diyorlar.

Kararı Yüksek Seçim Kurulu verecek.. Muhtemelen şöyle diyecekler: “Anayasa maddesi yeni olduğu için, geçmiş seçimler bu madde çerçevesinde bir anlam ifade etmiyor, geçen geçti, Erdoğan bu yeni madde çerçevesinde bir defa seçildi, dolayısıyla ikinci defa aday olabilir.”

Muhtemelen buna benzer birşey söyleyecekler.

Şunu demeyecekleri kesin: “Ne önemi var iki kaydının?!.. İsterse üç defa da, beş defa da aday olabilir. Lafza takılmayalım.”

*

Mustafa’nın ahmaklığı fay hatlarındaki yarıklar gibi derin olduğu için şöyle bir örnek daha verelim..

Diyelim ki İlahiyat’ta okurken Mustafa’dan sözde dinî ilimleri öğrenmek zorunda kalma gibi dehşetli bir felakete uğramış ve bunun sonucunda da beyni çarpılıp yamularak feminist hale gelmiş bir başörtülü, memleketindeki askerlik şubesine gidiyor ve oradaki görevliyle arasında şöyle bir muhavere cereyan ediyor:

-- Selam..

-- Hoş geldin bacım, buyur, nasıl yardımcı olabiliriz?

-- Benim askerlik yaşım geldi de geçti, askere gitmek istiyorum..

-- Ha!.. Ne!.. Askerlik?.. Sen?..

-- Evet ben.

-- Sen erkek misin, görünüşünden çıkaramadım da?

-- Erkek olmak şart mıdır, Türk milleti asker millettir, ben de Türküm. Bir Türk kadını olarak askerlik yapmak, vatan borcumu ödemek istiyorum. Mevzubahis olan vatansa kadınlık da teferruattır.

-- Tesadüfe bak, ben de Türküm.. Türk kadını tabiî ki kahramandır, asker ruhludur, fakat bayanları askere alamıyoruz.

-- Ben gönüllüyüm, erkekleri istemedikleri halde asker yapıyorsunuz da benim gibi bir gönüllüyü niçin geri çevireceksiniz ki?..

-- Bacım gönüllülük meselesi değil, alamıyoruz, kanun müsaade etmiyor?

-- Kanunun lafzı çok mu önemli?!.. Ruhu önemli ruhu!.. Ama siz ruhtan ne anlarsınız, sizin gibi geri kafalı aciz cahiller ruhtan ne anlar! Lafza takılır..

-- Lütfen nezaket sınırlarını aşmayalım bacım.. Talebiniz geri çevrilmiştir, güle güle..

-- Kanunun lafzının önemi yok dedim.. Lafza takılmayalım.. Ben askerlik yapmak istiyorum, yapacağım da.. Kadınlar erkeklerle eşittir, kadınları aşağılayamazsınız.

-- Bacım kadınların başımızın üstünde yeri var, benim anam da kadın.. Lâkin kadın başka, erkek başka.. Askerlik kadın işi değil.. Kadın her yerde erkekle eşit olacak diye birşey yok..

-- Niye olmasınmış?! Ben daha altı yedi yaşındayken mahallemdeki bütün erkek çocukları dövüyordum, sen biliyor musun?! Her gün de bir saat spor yapıyorum şimdi, erkeklerin çoğundan daha güçlüyüm, askerliği onların çoğundan iyi yaparım.. “Kadın asker olamaz”mış.. Bu çağdışı erkek egemen zihniyeti terk edin artık!. Anayasa’daki eşitlik ilkesine de aykırı bu.. Artık kendimizi ve kanunları güncellemenin zamanı geldi.

-- Bacım tamam kendini güncelle de kanunu sen güncelleyemiyorsun, senin haddin değil.. Hem ne biçim konuşuyorsun, sen “paralel devlet” misin?!

-- İşinize gelince kanun diyorsunuz, peki, bu ordunun sahip olduğu silahların hepsi için kanun var mı?! Diyelim ki yeni bir silah icat edildi, ordu o silahla silahlanırken kanunda o silahın adının geçmesini gerekli görüyor mu?! Görmüyor.. O halde kanunda kadın kelimesi geçmese de kadınlar da askerlik yapabilir.. İnsanlar silahlardan daha mı önemsiz, daha mı değersiz?!

-- Bu ikisi aynı şey mi bacım?! Sen havan topu musun, tank vesaire misin, İHA mısın, SİHA mısın, füze misin, nesin sen?! Töbe töbe, şu az(iz) mübarek cuma gününde, şu e’az(zü) mübarek günde ağzımı bozdurma benim. Lütfen!

-- Siz işte böyle cahilsiniz, köşeye sıkışınca hemen kanunun lafzı diyorsunuz. Bu ikisinin farklı olduğunu ilmî usulle açıklayın bana. Ben kimim sen biliyor musun, ben Prof. Mustafa Öztürk’ün talebesiyim, hani şu televizyonlarda gördüğün hocanın.. O bana ilmî usulü öğretti.. Buyur bana ilmî usul ile bu silahlardaki farklılaşma ile erkek-kadın farklılığının farkını anlat..

*

Mustafa yine anlamamış olabilir..

Bu durumda yapılabilecek birşey yok, birisinin çıkıp “İlkokul 1 Düzeyindeki Hevesliler İçin Dinî Bilgiler” adlı bir kitap yazmasını beklemek gerekiyor. (Üzülme Mustafa, dert etme, memlekette en az senin kadar angut, anlayışı seninki kadar kıt, senin kadar Kemalist nice ilahiyatçı pırasasörler, nice cübbeliler, nice vaiz geçinen soytarılar var.)

Zekâ yaşı beş olan İlahiyatbank tosuncuğu tarihselci terbiyesiz Mustafaların asıl hatası, kendilerinin ihtiyacı “anaokulu terbiyesi usulü” iken, (hiç anlamadıkları, kafalarının hiç basmadığı) “ilmî usul”den söz ediyor olmaları..

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...