Meclis-i Mebusan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Meclis-i Mebusan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KURNAZ İNGİLİZ “DEVLET AKLI”, ATASINI BİLMEKTEN ACİZ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜ SAFDERUN TÜRK MİLLETİNE BİR “ATA” ARMAĞAN ETTİ

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 62

 

Evet, Kurtuluş Savaşı, İstiklal Harbi ve Millî Mücadele gibi isimlerle adlandırılan ve Osmanlı Devleti’nin yıkılıp yerine laik (siyasal dinsiz) ve Batıcı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açan olayın içyüzünü, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, açık ve seçik biçimde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Demek ki İngilizler şunu yapmışlar:

Bir: Selanikli Mustafa Atatürk’ü destekleme, başarıya ulaştırma kararı almışlar.

İki: Müttefikleri olan Fransızlar ile İtalyanlar’ı, bu karara uymaya mecbur bırakmışlar.

İtalyanlar’ın işgal ettikleri Antalya gibi yöreleri hırgür çıkarmadan sühuletle terk etmeleri nedensiz değil.

Aynı şekilde, Fransızlar’ın da (her ne kadar Maraş, Urfa ve Antep’te halkla çatışmak durumunda kalmışlarsa da), Selanikli ile, hiç kavga etmeksizin hemen masa başına oturup (Misak-ı Millî’nin Halep’ini de yan ceplerine koyarak) Ankara Antlaşması’nı yapmış olmaları, gerçekte, İngilizler’in Selanikli’ye yaptıkları dolaylı bir jest imiş.

İngilizler, Selanikli’ye Yunan cihetinden de bir jest yapacaklardı, fakat Yunanistan’da tahta yeniden oturan Almanya yanlısı Kral Konstantin, Venizelos’un İngilizler’e verdiği sözleri geçersiz sayarak Anadolu içlerine yürüme kararı aldı.

Bununla birlikte, İngilizler, Yunan’ı (Selanikli TBMM’yi kurup Anadolu’da ipleri eline alıncaya kadar) Milne Hattı ile İzmir dağlarındaki çiçekleri toplama işiyle meşgul etmek suretiyle, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “karar”a bağlılıklarını ispatladılar.

*

İngilizler’in İstanbul’da izledikleri siyaset de tamamen Selanikli’nin önünü açma gayesine yönelikti.

Mesela Osmanlı Meclis-i Mebusan’ını (Milletvekilleri Meclisi’ni) kapatmak ve oradaki (Selanikli’yi adamdan saymayacak) deve dişi gibi isimleri tutuklayıp Malta’ya sürmekle de Ankaralı Kemal’e büyük iyilikte bulundular:

“… Tutuklananlar arasında İttihat ve Terakkiciler de ağırlıkta bulunmaktadır. İngilizler’in bu siyaseti, Ankara’yı önemli ölçüde rahatlatmış, [TBMM’nin açılışının ardından kurulan] Ankara hükümeti üzerindeki baskıları hafifletmiştir.

“Herhalde, Malta sürgünleri olayı gerçekleşmediği varsayımını esas alsa idik, Mustafa Kemal’in işinin hayli güçleşeceğini söylemekle, olmayacak bir şeyi iddia etmiş olmazdık.

“Daha sonra sürgünden gelenlerin önemli bir kısmı Ankara’ya gelerek harekete katılmışlardı. Ancak ilk günler eğer bu sürgün olayı yaşanmamış olsa idi, herhalde Ankara’daki Meclis Mustafa Kemal’in başkanlığında İstanbul Meclisi’nin devamı niteliği kazanmış olacak, gelen politikacı, asker ve bürokratlar yeni siyasi yapıda yer isteyecekti!”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 295.)

*

İngiliz’in burada oynadığı oyun (Selanikli’nin başarısı için çevirdiği dolap) çok katmanlı ve kapsamlı.

Misak-ı Millî’yi ilan ederek, yapılacak bir antlaşmanın kırmızı çizgilerini belirleyen Meclis-i Mebusan kapatılmasa, TBMM’nin meşruiyeti (meşruluğu) tartışmalı hale gelecekti.

Meclis-i Mebusan, Misak-ı Millî’yi ilan etmekle Selanikli için de çıtayı yükseltmiş oldu.

Nitekim, 18 Haziran 1920’de TBMM de, Misak-ı Millî ile ilan edilen “vatan” topraklarından taviz verilemeyeceğini ilan etti.. Etmek zorunda kaldı.

Meclis-i Mebusan’dan “daha az vatansever” olmaları yakışık almazdı.

Fakat, bu, lafta kaldı.

*

Selanikli liderliğindeki Ankara Hükümeti, Misak-ı Millî’den epeyce bir taviz vererek yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ilan etti.

İlk taviz, Fransızlar’la yapılan Ankara Antlaşması ile verildi.

Lozan’da da taviz verilince TBMM’de milletvekilleri Misak-ı Millî’yi hatırlatarak itirazda bulunmuşlardı.

İzmit milletvekili Sırrı Bey şunları söylemişti:

“Arkadaşlar, biliyoruz ki, birkaç seneden beri Misâk-ı Millî nâmı altında toplanan bir kül etrafında dolaşıp durmaktayız ve onun bir kelimesi için milletimiz binlerce kan dökmüştür Bu Misâk-ı Millî’nin lâ-yetegayyer [değişmez] olduğunu, harfinden vazgeçemiyeceğimizi âleme ilân için mümkün olsa arş-ı azama yazacakdık. … [Lozan delegeler kurulumuz] … Lozan’a gittiler ve orada … Misâk-ı Millî’den feragat ettiler … arazi [vatan toprağı] meselesinde tamamen feragat etti. Hiçbir noktası temin olunamadı ve binaenaleyh milletin senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve âleme ilân edilen Misâk-ı Millî çiğnendi, heba oldu, İptal edildi, battal edildi.”

(TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, [Devre: 1, İçtima Senesi: 3, 27 Şubat 1339 (1923)], İstanbul: İş Bankası Yayınları, 1985, s. 1310.)

Bunun üzerine Selanikli Mustafa Atatürk kürsüye gelmiş, “Misak-ı Millî diye bir harita yok” diye resmen yalan söylemişti:

“Bazı arkadaşlarımız, mesela Sırrı Bey gibi arkadaşlarımızın medar-ı kelamı [sözünün dayanağı] Misak-ı Millî oluyor. Heyet-i murahhasa [Lozan delegeler kurulu] Misak-ı Millî’yi mahvetmiş, Heyet-i Vekile [Bakanlar Kurulu] Misak-ı Millî’yi feda etmiş. Ben de diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Millî’nin ne olduğunu anlamamıştır. Misak-ı Millî şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudud [sınır] çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celilenin [Lozan’daki temsilcilerin] isabet-i hazırıdır [şimdiki görüşüdür].

(A.g.e., C. 3, s. 1318.)

Sırrı Bey, verdiği cevapla Selanikli’yi ters köşe yapmış, kalesine doksandan bir gol hediye etmişti:

“… Anlamadığımı söylediğiniz Misak-ı Millî’nin bendeniz min gayri haddin muharrirlerindenim [yazarlarındanım, kaleme alanlarındanım].”

Yediği bu golle sersemleyen, şoka giren Selanikli, vatanseverlik edebiyatının palavradan ibaret olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştı:

“Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belâ koydunuz.” (A.g.e., C. 3, s. 1319.)

*

Bunu söyleyen adam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyerek mangalda kül bırakmayan, bir karış vatan toprağının bile kan dökülmeden terk olunmayacağı masallarını üfüren babayiğit..

İkinci oturumda bir başka milletvekili, Abidin Bey, kürsüde şunu der:

“Paşa hazretlerinin son beyanatlarından kendi nokta-i nazarımdan anladığım: Misak-ı Millî yoktur. İstediğimiz gibi bir harita çizeceğiz…. “

Kırdığı potun farkına yeni varan Selanikli Atatürk ise, sözlerinin tutanaklara geçmiş olduğunu unutarak yine yalan söyler, “Demedim öyle bir şey” diye konuşur. (A.g.e., C. 3, s. 1321.)

Anlaşılan, herkesi kör, âlemi sersem sanıyormuş.

*

Yıllar sonra, Selanikli’nin has adamı Falih Rıfkı şöyle yazacaktır: 

“Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne Peygamber demez.” 

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21.)

“Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye bir laf vardır. Uçurulma konusunda şeyhler, Selanikli’nin eline su dökemezler.

*

Mustafa Kemal, 1 Mart 1922 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada şöyle diyordu:

“Siyaset-i dahiliyemizde (iç politikamızda) olduğu gibi siyaset-i hariciyemizde de (dış politikamızda da) umde-i esasiyemiz (temel ilkemiz) Misak-ı Millî mevâddından (maddelerinden) ibarettir.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, 5. b., Ankara: Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Y., 1997, s. 250.)

Misak-ı Millî maddeleri, dış siyasetimizin temel ilkesiymiş..

Temel..

Peki Misak-ı Millî aleyhtarlığı bu durumda ne anlama gelmektedir?

Anlamı vatan hainliği olabilir mi?

Evet, Mustafa Kemal’e göre, Misak-ı Millî karşıtlığının anlamı tam da budur:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin ferda-i küşadında (açılışının ertesinde) kendi meşruiyetine kavlen (sözle), fiilen, tahriren (yazıyla) ve her hangi vasıta ile tariz edenleri (söz dokunduranları) Meclis hangi hak ile hain-i vatan (vatan haini) addettiyse, Misak-ı Millî’ye aleyhtarlık edenleri hangi esbab-ı siyasiye ve içtimaiye (siyasî ve toplumsal nedenler) ile hain tanıdıksa, ve nihayet bütün ihtişam ve şevketiyle, bütün kavanin (kanunlar) ve kudretiyle Meclis’in ve Millî Misak’ın aleyhinde vaziyet alan asırdîde (uzun ömürlü) bir idare ile onun mensuplarını hangi sebepler ve hangi haklarla hiyanetle vasfeyledikse, bugünkü hâkimiyet-i millîye (ulusal egemenlik) düşmanlarını da aynı haklar ve aynı sebeplerle hain telâkki ederiz.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, s. 328.)

Demek ki neymiş, Misak-ı Millî’ye laf söyleyenler vatan haini muamelesi görmüş.

Bu durumda, yaptığı antlaşmalarla Misak-ı Millî’yi fiilen ayaklar altına alan Selanikli’nin, bu yaptığı yetmiyormuş gibi, onu bir de “kavlen” (sözle) bela olarak nitelendirmesini nasıl yorumlamak gerekir?

O günkü Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre Mustafa Kemal’in “hakk”ı ne olabilir?

Buna, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” sözümü besmele yapmış olan vatanperverler cevap versinler, böylece, vatanseverliklerinin çapını ölçmüş oluruz.

*

Evet, dediğimiz gibi, Misak-ı Millî’yi ilan ederek, yapılacak bir antlaşmanın kırmızı çizgilerini belirleyen Meclis-i Mebusan İngilizler tarafından kapatılmasaydı, Ankara’da faaliyete geçirilmek istenen TBMM’nin meşruiyeti (meşruluğu) tartışmalı hale gelecekti.

Selanikli’ye şöyle denilecekti:

Samsun’a çıkışından bu yana geçen zaman tam 11 ay.. Nerdeyse bir yıl.. Ve senin Anadolu’da turist gibi gezme, kongre mongre ayaklarından nutuk atma dışında yaptığın hiçbir şey yok.. Düşmana attığın tek bir kurşun bile mevcut değil.. Tutmuş meclisçilik oynuyorsun.. Meclis diyorsan işte Meclis İstanbul’da!”

Dolayısıyla İngilizler’in Meclis-i Mebusan’ı kapatıp TBMM’yi alternatifsiz hale getirmesi, İnönü’nün açıkladığı şekilde, Selanikli’yi “başarı”ya götürecek yolun taşlarını döşemesi gerekiyor.

*

Ancak, sadece kapatma yetmiyor..

Ortada bir sorun daha var:

Selanikli, kapatılan Meclis’in üyelerine (mebuslara, milletvekillerine) yeni mecliste (TBMM’de) yer vermek, böylece eski meclisin meşruiyeti üzerinden kendisine meşruiyet üretmek durumunda.

Onların milletvekilliğini tanımıyorum!” dese, onlara İngiliz’le beraber tavır almış, sırtlarına İngiliz’le birlikte tekme vurmuş olacak..

Takke düşecek kel görünecek, yolunun İngilizler’le kesişmiş bulunduğu, “düşmanlarının ortak olduğu” anlaşılacak.

Çare?..

Çare şu: İngilizler’in (İnönü’nün açıklamış olduğu üzere destekleme kararı aldığı) Selanikli’ye sorun çıkaracak olan ağır topları tutuklayıp Malta’ya sürmeleri.

Selanikli’ye diş geçiremeyecek garip guraba takımından mebuslara ise Ankara’ya gidip TBMM’de “doğal üye / tabiî aza” olma imkânının verilmesi.

Nitekim, 80 civarında mebus (milletvekili), TBMM’ye katılmış durumda..

(İngiliz’in evdeki hesabı çarşıya büyük ölçüde uydu.

Meclis-i Mebusan’ın mebuslarından Ali Şükrü Bey bir istisna idi.. Yol kazasıydı..

Selanikli’nin korumalarının başı Topal Osman onu aldatıp “faili meçhul” kontenjanından öldürdü..

Fakat olay açığa çıkıp faili malum hale gelince de Seanikli’nin yeni koruma başı İsmail Hakkı Tekçe Topal Osman’ı “itirafta bulunma” fırsatı vermeden infaz etti.

Dönen dolabı herkes anladı.. Fakat, kimsenin hayata “ikinci Ali Şükrü” olma ihtimaliyle devam etme niyeti yoktu.)

*

Evet, İngiliz’in “devlet aklı” muhteşem.. Şeytan’a pabucunu ters giydirir.

Ama Selanikli’nin de hakkını yemeyelim.. Sıradışı, olağanüstü bir işbirlikçiydi.

Yeteneği göz kamaştırıcı.

Böyle yetenekli bir adam bulmayı başardıkları için, İngiliz “devlet aklı” karşısında şapka çıkarılır.


İSTANBUL’UN DOĞUSUNDA BİTMEYEN (BUGÜN DE ETKİSİNİ SÜRDÜREN) OYUN






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 52

 

Evet, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü’nün cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde açıkladığı gibi, "İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur". (Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Ancak, İngilizler bu kararlarını ne o dönemde açıkça dile getirdiler ne de daha sonra.

Ve, söz konusu karar çerçevesinde “İstiklâl mücadelesinin başarısı” için yaptıklarını da, aşikâre ve şeffaf biçimde hayata geçirmediler.

Herşeyi dolaylı, gizli ve örtülü biçimde gerçekleştirdiler.

Öyle ki, yıllarca, İngilizler’in İstiklâl mücadelesinin başarısızlığı için ellerinden geleni yapmış oldukları, Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngilizler’e ve müttefiklerine rağmen, hatta onlarla savaşarak (Ki “yedi düvel”in başında onlar geliyordu) zafere ulaştığı zannedildi. 

Oysa herşey İngilizler’in başının altından çıkmıştı..

Bu gerçeği (İsmet İnönü gibi) bilenler vardı, fakat uzun süre sustular.

İngilizler Selanikli’nin kucağına nur topu gibi bir zafer bırakmışlardı.

Tabiî bu başarı hikâyesinin bir bedeli vardı.

“İstiklâl mücadelesinin başarısı” için yaptıklarının karşılığında İngilizler’e yapılan ödeme, Osmanlı Devleti’nin ve hilafet kurumunun varlığına son verilmesi, yerine kurulan yeni Türk devletinin laik (siyasal dinsiz) olmasıydı.

*

İngilizler, Selanikli Mustafa Atatürk’ün karizmasının çizilmesine neden olacağı için “İstiklâl mücadelesinin başarısı” için yaptıkları fedakârlıkları açıkça söylemekten geri durdular.

Selanikli tarafından İstanbul’dan “Geldikleri gibi giderler” babından sözde kovulmuş olmayı sineye çektiler.

Gerçeği açıklama vazifesi yıllar sonra İsmet İnönü’ye düştü.. (Gerçi aynı şeyi Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi daha önce yazmıştı fakat dinleyen yoktu.)

Gerçekte geldikleri gibi gitmediler.. Geldiler, Osmanlı Devleti’nin hayatına son veren bir tür Azrail olarak gerekeni yaptılar (Ki “İstiklal mücadelesinin başarısı” da bunun bir parçasıydı), altı asırlık devlet çınarının techiz, tekfin ve defin işlemlerine nezaret ettiler, cenaze törenine katıldılar, daha sonra da güle oynaya gittiler.

Geldikleri gibi gitmediler.. Giderken, bin yıllık müslüman Türk devletinin ruhunu, îlâ-yı kelimetillah davasını, misyon ve vizyonunu da alıp götürdüler.

Ve, “İstiklâl mücadelesinin başarısı” için çevirdikleri dolap ve dümenlere dair tek kelime etmediler.

*

İngilizler, “İstiklâl mücadelesinin başarısı” için Selanikli ile “danışıklı dövüş” sergiler, böylece onu “kahraman”laştırırken, diğer taraftan, işgal ettikleri İstanbul’da Padişah Vahideddin’i ve Osmanlı Hükümeti’ni itibarsızlaştırmak, devlet çarkını işlemez hale getirmek için ellerinden geleni yaptılar.

İngilizler Osmanlı’yı dövüyor, Selanikli de buna tepki gösterip kükrüyor, böylece puan topluyordu. Mesela:

“20 Ocak’ta [1920] Fransız yüksek komiseri De France, itilaf devletlerinin [İngiltere, Fransa, İtalya] müşterek (ortak) notasını Babıali’ye (Osmanlı Hükümeti’ne) vererek Harbiye Hazırı (Milli Savunma Bakanı) Cemal Paşa ve Erkanı Harbiye Umumi Reisi (Genelkurmay Başkanı) Cevat Paşa’nın 48 saat içinde görevden alınmasını istiyordu. İtilaf devletleri böylece İstanbul’u hem korur gibi gözüküyor, hem de dallarını buduyordu. Böylece aceze bir Babıali bırakıyorlardı geriye. İstanbul’un acze düşmesi belki Ankara’yı güçlendirecekti. Bu gelişmeler karşısında Ankara’nın tepkisi sert oldu ve bu tavrı ile Mustafa Kemal Anadolu’da büyük takdir topladı.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 56.)

Bu gelişmeden sadece sekiz gün (bir hafta ve bir gün) sonra ise şunlar yaşandı:

“28 Ocak 1920’de bu kez gizli olarak Osmanlı Meclis-i Mebusanı (milletvekilleri meclisi, parlamento) bir kez daha toplandı ve Misakı Milli’yi kaleme aldı….

“Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının gizli olarak son bir kez daha toplandığı günün akabinde, İngilizler İstanbul milletvekili Reşat Hikmet Beyi tutukladılar. Bu olaya karşı Ankara sert bir tepki gösterdi. Mustafa Kemal 31 Ocak’da [üç gün sonra] Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti örgütüne gönderdiği mesajda İngilizler tarafından tutuklanan Reşat Hikmet Beyin yapılan girişimler sonucu serbest bırakıldığını bildiriyordu. Bu olayla Ankara, İstanbul’a karşı, İngiltere temsilcileri nezdinde girişimde bulunarak önemli bir başarı kazanıyordu. İstanbul ise, kendi milletvekilinin hak ve hukukunu korumaktan bile aciz bir konumda idi! 4 Şubat’ta (dört gün sonra) ise Padişah Vahdeddin bir irade ile, Mustafa Kemal’in geri alınan tüm ünvan ve nişanlarını iade eden iradesini yayınladı. Artık inisiyatif Ankara’nın eline geçmişti.” (A.g.e.,  s. 57.)

Görüldüğü gibi, İngilizler “İstiklâl mücadelesinin (daha doğrusu Selanikli’nin) başarısı” için ellerinden geleni yapmaktan geri kalmamışlar.

O sırada Anadolu’da Sarı Çizmeli Mehmet Ağa modunda dolaşmakta olan “ünvansız, nişansız” Selanikli İngilizler’e bir “Heeeeyt” çekiyor, birtakım girişimlerde bulunuyor, İngilizler de ona “Sen de kim oluyorsun?!” demiyor, girişimleri üzerine, tutukladıkları milletvekilini serbest bırakıyorlar.

Bütün oyun, Osmanlı Devleti’ni ve Osmanlı Hükümeti’ni etkisiz, yetkisiz, aciz ve çalışamaz hale getirme üzerine kurulmuştu. Padişah Vahideddin, Selanikli’nin bütün unvan ve nişanlarını iade ediyor, o da bu jeste 17 gün sonra şöyle karşılık veriyordu:

“21 Şubat’ta, Mustafa Kemal, Rauf (Orbay) Bey’e bir mektup göndererek, ‘Hükümete karşı kesin bir vaziyet alma zamanı geldiğini’ söylüyordu. Bu mektuptan iki gün sonra İngiliz Amirali Robeck, İngiltere’ye şu raporu gönderdi: ‘Anadolu’daki bütün hareketler Mustafa Kemal Paşa tarafından milli hareketin parçaları olarak tertiplenmektedir’.” (A.g.e.,  s. 58.)

Evet, İngiliz komuta kademesi bir taraftan “İstiklâl mücadelesinin başarısı” için ellerinden geleni yaparken diğer taraftan kendi hükümetlerine “başarı müjdesi” vermekten de geri kalmıyorlardı.

*

Rauf Orbay’ı Osmanlı Hükümeti’ne karşı kışkırtan Selanikli, iki hafta kadar sonra bu tutumunu ülke geneline yayıyordu:

“Mustafa Kemal 4 Mart’taki tüm komutan, vali, mutasarrıf ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderdiği mesajla Ankara’nın inisiyatifi fiilen ele geçirdiğini kanıtlıyordu: ‘Derhal milli emelleri tatmin edemeyecek bir kabine (bakanlar kurulu) başkanına milletin tahammül edemeyeceğini gayet sert bir dille Padişah’a, Meclis-i Mebusan başkanlığına ve basına bildirmek lazımdır’.” (A.g.e.,  s. 59.)

Bir taraftan bunlar olurken, diğer taraftan İngilizler, Selanikli Mustafa’yı adamdan saymayan Osmanlı devlet adamlarını, önde gelen bürokratları ve sözü dinlenen münevverleri/aydınları budamakta, böylece Selanikli’yi alternatifsiz, rakipsiz ve muhalifsiz hale getirmektedirler. Mustafa Kemal’in 4 Mart tarihli kışkırtıcı mesajından 11-12 gün sonra şu gelişmeler yaşanır:

“16 Mart 1920, bir gün önce (15 Mart) 150 Türk aydınının tutuklanmasının ardından İngiltere, Fransa ve İtalya yüksek komiserlikleri bir bildiri yayınlayarak İstanbul’un askerî işgal altına alındığını bildirdiler. Şehzadebaşı’ndaki karakol baskınında 6 erimiz şehid oldu ve İstanbul, İtilaf (İngiltere, Fransa ve İtalya) Kuvvetleri tarafından işgal edildi. Mustafa Kemal, bu durumu bir telgrafla tüm Osmanlı mülkî [kaymakam, mutasarrıf ve valiler] ve askerî erkanına bildirir: ‘Bu sabah, 16 Mart 1920’de İngilizler, İstanbul’da Şehzadebaşı karakolunu basarak altı erimizi şehit ve 15 eri yaraladıktan sonra, bu karakolu, bir yandan da Harbiye Nezareti’ni [Milli Savunma Bakanlığı’nı ve Genelkurmay Başkanlığı’nı] ve Tophane’yi ve bütün telgrafhaneleri ele geçirerek başkentin (İstanbul’un) Anadolu ile bağlantısını kesmişlerdir’.” (A.g.e.,  s. 59-60.)

Görüldüğü gibi, Selanikli’nin istihbaratı gayet iyi.. İngilizler’in yaptıklarını neredeyse İngilizler’den önce öğrenmiş ve bütün Anadolu’ya “müjdelemiş” durumda.

Verdiği mesaj şu: “Bakın bütün telgrafhaneler İngilizler tarafından ele geçirildi.. Ayrıca Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay da kapatıldı.. Dolayısıyla bundan böyle benimle çalışacak, benden talimat alacaksınız.. İstanbul defteri kapandı; İngilizler kapattılar.”

Böylece, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “istiklâl mücadelesinin başarısı”na giden demiryolunun rayları döşenmiş oluyordu.

*

Peki Selanikli bu gelişme üzerine kına yakıp vals ve dans ile kutlama mı yapmıştı?..

Hayır!.. Timsah gözyaşlarının en acıklılarını döktü.. Önce İngilizler ile müttefiklerine verip veriştirerek kahramanlık ve vatanseverlik bayrağını göndere çekti:

“Mustafa Kemal işgal konusu ile ilgili olarak yabancı devlet temsilcileri, dışişleri bakanlarına ve millet meclislerine (parlamentolarına) bir protesto notası verdi. Böylece Ankara fiilen İstanbul’un yerini almış oluyordu: …

“Mustafa Kemal ayrıca millete bir mesaj yayınladı: ‘Bugün İstanbul’u zorla işgal etmek sureti ile Osmanlı Devleti’nin 700 yıllık hayat ve egemenliğine son verildi. Yani bugün Türk Milleti, uygar kabiliyetinin yaşama ve bağımsızlık hakkının ve bütün geleceğinin savunmasına davet edildi’.” (A.g.e.,  s. 60.)

Bütün hesap Osmanlı Devleti’nin 600 küsur yıllık hayat ve egemenliğine son verme üzerine kuruluydu.. Selanikli de bu “müjde”yi hiç geciktirmeden millete veriyordu.

15 Mart’ta 150 kişiyi tutuklamış olan İngilizler, 18 Mart’ta da tutuklama işlemine devam ederler:

“18 Mart’ta Meclis-i Mebusan (Osmanlı parlamentosu, milletvekilleri meclisi) bir kapanış toplantısı yaparak ebediyyen faaliyetlerine son verdi. … Bir gün sonra işgal kuvvetleri bir takım milletvekilinin tutuklanmasına karar verdi. Her ne kadar İngilizler İstanbul’u kesin olarak siyasi sahneden tecrit için bu kararı vermişlerse de, karar bu kişilerin Ankara’ya geçerek Ankara hükümetinin başına dert olmalarını önlediği için, beklenenin aksine Ankara hükümetinin fevkalade işine yaramıştır!” (A.g.e.,  s. 61.)

Evet, İngilizler, Selanikli’yi adamdan saymayan ve ona kök söktürecek kişileri tutuklayıp Malta’ya sürdüler.. Suya sabuna dokunmaz, kokmaz bulaşmaz kişileri ise, Ankara’ya gidip Selanikli’ye biat etmek üzere serbest bıraktılar. 

Malta’ya sürülenlerden bazıları sonradan bir yolunu bulup Ankara’ya gitmişlerse de artık süngüleri düşmüş, tüyleri yolunmuş, pençeleri aşınmış sığıntı durumundalardı.

*

Böylece İngilizler, “istiklâl mücadelesinin başarısı” binasının temellerini çok sağlam bir biçimde atmış oluyorlardı.

Olan biten herşey, bir ay sonra Ankara’da açılacak olan TBMM’nin (Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin) önünün açılmasını, alternatifsiz hale gelmesini sağlamıştı:

“İstanbul’un askerî işgal altına alınması ile, Mustafa Kemal için yeni meclisin yolu açılmış oluyordu.” (A.g.e.,  s. 61.)

“… İstanbul’un ortadan kalkması [İngilizler tarafından ortadan kaldırılması] ile Mustafa Kemal dev bir siyasi mirası devraldı. Bu arada İstanbul’daki tutuklanmayan milletvekilleri kaçarak Ankara’ya gelmeye başlamışlardır. Meclis-i Mebusan’ın Ankara’ya gelmesi, bir bakıma artık yeni siyasi gücün Ankara’da tecelli ettiğini gösteren bir nişane idi. Mehmed Akif ve arkadaşları böyle bir günün heyecanı içinde Ankara’nın yolunu tuttular. Akif İstanbul’dan Ankara’ya kadar yürüyerek gelecek ve yol üstündeki her yerleşim merkezinde camilerde vaazlar ederek halkı milli mücadeleye katılmaya çağıracaktır. 27 Mart, İngilizler bazı Türk gazeteci ve yazarları Malta’ya sürüyorlar. Bu durum Ankara’nın işini önemli ölçüde kolaylaştıracaktır….” (A.g.e.,  s. 62.)

Kolaylaştıracaktır, çünkü, ortada Selanikli’ye hesap soracak, onu sorgulayacak dişli budaklı adam bırakılmamaktadır.

Herşey İsmet İnönü yaşarken olmuştu, ve bu kurt politikacı, "İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur" derken ne söylediğini bilerek konuşuyordu. 

İngilizler, “istiklâl mücadelesinin başarısı” için Selanikli'den bile fazla kafa yormuş, ter dökmüş ve efor sarfetmişlerdi.


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN “İÇİNDE ÇOK DİKKATLE SAKLADIĞI” DEPDERİN SIRLARI

 











UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 37

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Birici Dünya Savaşı’nı izleyen mütareke (ateşkes) döneminde İstanbul’da yaşadığı mucizevî dönüşüm ve değişimi görmüştük.

13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında İstanbul’da geçirdiği altı aylık sürenin ilk aylarında harbiye nazırı (savunma bakanı) olmak için her yolu deniyor.

Padişah Vahideddin’i de devreye sokarak hükümeti devirmek istiyor, bundan netice alamayınca darbe planları yapıyor.

Falih Rıfkı Atay’a söylediğine göre, bu amaçla ihtilal komitesi/çetesi (terör örgütü) kurmaya kalkışıyor.. Kafasından Sultan Vahideddin’i öldürme bile geçiyor.

Yine Selanikli, (Rauf Orbay’ın yazdığına göre) İttihat ve Terakki’nin komitacı siyasetçilerinden Kara Kemal ile, (Sadrazam/Başbakan Tevfik Paşa’yı kaçırmak suretiyle) hükümet darbesi yapmayı planlıyor. 

(Ancak bu hamlesi İsmail Canbulat’ın kızmasına neden oluyor ve böylece Selanikli’nin “hayal”indeki çete şişesi sert zemine düşüp paramparça oluyor, hayalleri yıkılıyor.. 

Fakat zamanı gelince İzmir Suikasti parodisini bahane ederek Canbulat’ı astıracak, Rauf Orbay’ı da 10 yıl hapse mahkum ettirip bütün mal ve mülküne el koyduracak, böylece eski arkadaşlarıyla olan hesabını kapatacaktır.)

*

Sonrası ilginç..

Nasıl oluyorsa komitacı (çeteci, terörist) Kemal bütün siyasî hırslarını ve çılgın planlarını ansızın bir tarafa bırakmaya karar veriyor, akıllanıp uslanıyor, ve sözde hiçbir sıfat (makam, mevki, unvan) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak” istiyor.

Ve, “ne yaptığını bilen” bir adam olarak, Saray’ın ve Hükümet’in kulağına gitsin, böyle düşündüğü zannedilsin diye (algı operasyonu babından) dönemin Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Müsteşarı İsmet İnönü’ye öyle bir niyet taşıdığını söylüyor.

Gerçekte, Falih Rıfkı’nın beyanına göre İttihatçılar’ın “fırsatçı” olarak bildikleri Selanikli, “netice” görmeyince harekete geçmeyen bir “işbilir” hesap uzmanı.

Sözde Anadolu’ya etkisiz ve yetkisiz Sarı Çizmeli Mustafa Ağa olarak gidecek ve orada çareler arayacakmış..

Halbuki, Anadolu’ya geçtikten sonra kongre için bulunduğu Erzurum'dan anasına yazdığı ve Salih Bozok vasıtasıyla gönderdiği mektupta, Anadolu’ya gidişi için Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım” demiş bulunuyor. (Bkz. https://whoisataturk.com/g/icerik/Zubeyde-Hanim-a-Yazdigi-Mektup-081919/816)

Yani “Mevzubahis olan vatansa, netice görmem teferruattır, ya istiklal ya ölüm!” diye düşünmüyor.

Mevzubahis olan netice ise, vatan da teferruattır” modunda..

*

Fakat adamımız neticeden emin..

O yüzden hiç tereddüt etmeden işe “başlamış”..

Ne yaptığını gayet iyi biliyor.. O sırada onun ne yaptığını, ve ne yapmayı planladığını bilmeyen, millet..

Ve Kâzım Karabekir başta olmak üzere ona yardımcı olan vatansever zevat..

(Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit gibi hempalarına “gizli gündem”ini ucundan kıyısından koklatıyorsa da, bunlar, söylediklerini “Paşa’nın olmayacak hayalleri” olarak görüyor, ciddiye almıyorlar.. Arkasındaki devasa İngiliz desteğinden haberleri yok.)

Evet, “ne yaptığını bilen” Selanikli “netice”den emin olarak işe başlamış, bu arada bütün sıfatları (Padişah yaveri olarak müfettişlik etiketli Anadolu genel valiliğini) ve salahiyetleri (Anadolu’daki bütün vali, kaymakam ve subayları görevden alma, tayin etme, yerlerine atama yapma yetkisini) cebine doldurmayı da ihmal etmemiş.

Ne yaptığını biliyor, neticeyi garanti görüyor.

Netice görmese işe başlamayacak, “Vatanın milletin canı cehenneme!” türünden bir tavır sergileyecek.

Fakat neticeden emin.

Çünkü, Osmanlı’yı mağlup eden ve gelip İstanbul’a çöreklenen İngilizler’le (İngiliz gizli servisinin / istihbarat teşkilatının İstanbul şefi Frew vasıtasıyla) anlaşmış, işgalcilerin desteğini arkasına almış durumda..

Bu gerçeği İsmet İnönü, 1973 yılında Cumhuriyet’in 50’nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde şu şekilde ifade edecektir:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Daha önce de söylediğimiz gibi, konuyu Selanikli Mustafa Atatürk’ün kendi sözlerini temel alarak tartışıyor, ilk söz hakkını ona tanıyoruz.

Laflarını aktaran kişi, has adamı Falih Rıfkı Atay..

Falih Rıfkı’ya açıklamalarda bulunan Selanikli, İsmet İnönü’yle olan (bir önceki bölümde konu edindiğimiz) görüşmesini aktardıktan sonra biraz duraklamış, düşünmüş, ve sonra mütareke (ateşkes) dönemindeki hatt-ı hareketine dair yeni yalanlar söylemiş.

Okuyalım:

“Biraz durarak ilave etti:

"- Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum? Ben de hemen söyleyeyim ki ağır ve kati bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalâa etmek lazımdır. Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra: ‘Keşke şu tarafını bu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır. Böyle bir tereddüt, karar sahibinin vicdanında kanayan bir nokta olur ve onuyaptığının doğruluğunda da şüpheye düşürür.  Bundan başka, beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına inanmalı idiler. İşte benim mütareke sırasında dört beş ay İstanbul'da kalışım, sırf bunun içindir. Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Tahmin edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak için davul zurna ile temin edilemez. Fikir hazırlıklarında tevazuyla çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir ilham etmek lazımdır."

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 130-131.)

Evet, Selanikli kendisine şöyle bir soru yöneltilebileceğinden çekiniyor (Aslında boşuna çekiniyor, aklını kullanıp “tam Şeriatçı” olanlarının oranının yüzde 10’u bile bulmadığı bu Aziz Nesin’lik safderun ve düşünmeyi sevmeyen milletten çekinmeye gerek yok):

“Madem sıfat ve salahiyet umurunda olmadan vatana hizmeti düşünüyordun, niye Adana’dan direkt Anadolu içlerine gitmedin de İstanbul’a kapağı attın, İngiliz subaylarının karargâhı Pera Palas’a postu serdin?.. Niye hükümette koltuk kapıp bakan olmak, elindeki Padişah yaverliği ve paşalık yetmiyormuş gibi yeni sıfat ve salahiyet edinmek için komite (illegal çete, terör örgütü) kurdun?.. Niye darbe ve ihtilal planları yaptın?”

*

Sözünü “ettiği ağır ve kati karar” şu: “Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak”.

Yalan söylüyor.

Başta aklında böyle birşey yok..

“Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum?” diyerek masal anlatmaya başlıyor.. “Tamam, yapmadım, ama hele bir sor, niye yapmadım!”

Şunun için yapmadı: Aslında verilmiş bir kararı yoktu, o kararı ona sonradan İngilizler aldırdı.

Başlangıçta aklında ne Anadolu’ya gitme (Anadolu’da kalma) var, ne vatanı kurtarma.. Suriye’den Padişah’a telgraf çekip İngilizler’le “behemahal barış” yapılmasını isteyen o.

Mütarekenin ardından aklından geçen, (“kafaya almış” olduğu yeni padişah Vahideddin’in torpiliyle) İstanbul hükümetinde savunma bakanlığı koltuğunu kapmak, etkisi altındaki arkadaşlarını da diğer bakanlık koltuklarına oturtarak ülke siyasetinde belirleyici konuma gelmek.

Bir taraftan da (İngiliz gazeteci Ward Price vasıtasıyla temas kurduğu) İngilizler’le anlaşmak ve onların barış dönemi senaryolarında rol kapmak istiyor.

Hükümette koltuk kapma planları gerçekleşmiyor.. Fakat İngilizler’le anlaşmayı başarıyor..

*

İngiltere Dışişleri Bakanı kurt politikacı Lord Curzon’un kafasındaki plan, (önceki bölümlerde anlattığımız gibi) Türk devletinin İslam dünyasının gözünden düşürülmesi..

Bunun için yapılması gerekenler, birincisi Mekke ve Medine üzerindeki hakimiyetinin sona erdirilmesi (Ki bunu Şerif Hüseyin’le anlaşarak başarmış durumdalardı), ikincisi devletin başkentinin Anadolu’ya taşınması, üçüncüsü de hilafet kurumunun apolitik (siyaset dışı ve sembolik) hale getirilmesiydi..

İstanbul başkent olarak kalmamalmıydı, çünkü İstanbul, devlete imparatorluk heybet ve havası veriyordu..

Türk devleti eski çağların Lidya ve Frigya’sı gibi Anadolu merkezli bir dermeçatma gecekondu devlet görünümünde olmalıydı.

Asıl mesele ise Türkler’in elinde olan hilafet kurumunun itibarsızlaştırılması ve etkisizleştirilmesi, Türkler’in bu kurumu İslam dünyası üzerindeki nüfuzlarını pekiştirmek ve devam ettirmek için kullanamamasıydı..

Bunun için de istenen, hilafetin ulusal ve uluslararası siyasete karışmayan, apolitik, sembolik nitelikte, kolu kanadı kırılmış, tüyü yolunmuş bir kuruma dönüştürülmesiydi.

*

Uğur Mumcu’nun Kâzım Karabekir’den yaptığı iktibasları aktarırken belirttiğimiz gibi, Selanikli, daha önce arkadaşlarıyla yaptığı anlaşmaya aykırı olarak bir katakulli ile Osmanlı hanedanının elinden saltanatla beraber hilafeti de almak istemiş, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir ile Başbakan Rauf Orbay’ın tepki göstermesi, TBMM’nin de protesto etmesi sonucunda bu plan başarısızlıkla sonuçlanmıştı. 

Böylece Abdülmecid etkisiz ve yetkisiz, naylon bir halife olarak atanmıştı.. 

Ancak, bu yeterli değildi, hilafet kurumu tümden etkisizleştirilmeli, özellikle de Osmanlı hanedanının elinden alınmalıydı.. 

Çünkü ilerleyen yıllarda halife olan bir Osmanlı, aynı zamanda siyasî güce de kavuşabilir, hilafet kurumu tekrar eski azametine sahip olabilirdi.

Bulunduğu konum itibariyle devlet sırlarını bilme durumunda olan Turgut Özal, Lozan’da, “hilafetin beş yıl içinde ilgası” sözünün verildiğini açıklamıştı..

Lozan, Selanikli’nin İstanbul’da İngilizler’le yaptığı gizli anlaşmanın aleniyete dökülüşüne, resmiyet kazanmasına sahne oldu..

Gizli İngiliz-Selanikli anlaşması, (ufak tefek rötuşlarla) açık ve aşikâr İngiliz-Türk anlaşmasına dönüştü..

Devletler arası anlaşma halini aldı.

*

Selanikli’deki potansiyeli ve yeteneği fark eden İngiliz Hariciyesi (Dışişleri Bakanlığı) ve istihbaratı (gizli servisi), ona, Anadolu’ya geçip yeni bir meclis toplamak suretiyle millete dayanma iddiasıyla ortaya çıkmasını ve yeni bir devlet kurmasını, böylece Osmanlı Devleti’nin altındaki halıyı çekerek onun yıkılmasını sağlamasını teklif ettiler..

Ve Selanikli bunu memnuniyetle kabul etti.

İşte, Selanikli’nin Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e (kendisine göre gerçekleşmesi kuşkusuz olan) zaferden sonra cumhuriyet ilan edileceğini, Osmanlı saltanatına son verileceğini büyük bir özgüvenle müjdelemiş olmasının nedeni, İngilizler’in ona vermiş olduğu garantiydi..

Yunan’ı durdurma garantisi de vermişlerdi. 

Ancak Yunanistan’da Alman yanlısı Kral Konstantin’in başa geçmesi planları bozdu, bu yüzden Selanikli Yunan ordusu ile çarpışmak zorunda kaldı.. 

Yoksa (başlangıçtaki İngiliz-Selanikli anlaşmasına göre) sadece TBMM’yi kurması ve kendisine biat etmeyip Osmanlı Devleti’ne bağlı kalanları Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile asıp kesmesi, Anadolu'da kişisel otoritesini kurması, İngilizler ile müttefikleri tarafından yeni bir devlet kurmuş adam olarak "tanınması" için yeterli olacaktı.

*

Selanikli, İngilizler’le başka hususlarda da anlaşmıştı: Türkiye, Batı uygarlığı ve çağdaşlığını ithal edecek, tesettür kaldırılacak, Latin harfleri alınacak, sarık yasaklanarak şapka halka dayatılacaktı.

Selanikli’ye, Osmanlı Devleti ile bir barış antlaşması yapılmayacağı, ipe un serilip barış görüşmelerinin çıkmaza sokulacağı (Ki Amerikan mandası tartışmalarıyla bu gerçekleştirildi), nihaî anlaşmanın kendisiyle yapılacağı garantisi verilmişti.

Nitekim, tam da Selanikli’nin Ankara’ya adım attığı 27 Aralık 1919 günü Erzurum’da (Selanikli’yi himaye etmekte olan) Kâzım Karabekir’i ziyaret eden (Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson, İngiliz Dışişleri Bakanlığı adına Karabekir’e, İngiltere’nin, barış masasında muhatap olarak (o sırada durumu iç güveysi Sarı Çizmeli Mustafa Ağa’dan hallice olan) Selanikli’yi ya da onu temsil eden birini görmek istediğini tebliğ etmiş bulunuyordu.

İngiliz, önceden anlaşmadığı ve ne yapacağını bilmediği “sapı silik”, elinde fiilen bir güç bulunmayan bir adamı böyle taltif etmez.

*

Selanikli’nin laflarına dönelim..

Görüldüğü gibi, şöyle diyor:

"- Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum? Ben de hemen söyleyeyim ki ağır ve kati bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalâa etmek lazımdır. Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra: ‘Keşke şu tarafını bu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır.”

Lafa bakın, hem karar vermişmiş, hem de kararın doğruluğuna henüz inanmamışmış.

Karar vermişsen, doğruluğuna inanmışsındır, doğruluğuna inanmamışsan, yani “vaziyeti her köşesinden mütalaa etmek lazımgeldiğini” düşünüyorsan, o zaman da henüz karar vermemişsin demektir.

Lafının devamı, aslında karar vermediğini, başka “bir çıkar yol” aradığını gösteriyor:

“Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra: ‘Keşke şu tarafını bu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır.”

Evet, aslında “bir çıkar yol” arıyor, ve bu çıkar yol, ülkenin selameti ve istiklali ile igili çıkar yol değil, kendi kişisel istikbaliyle ilgili yol.

İddia ettiği gibi, memleket için “bir çıkar yol” aradığını, “Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına” diye düşündüğünü kabul edelim.. Aradığı yol, dediğine göre, “kan dökmeyecan yakmaya ihtiyaç bırakmayan” bir yol..

Böyle bir yol var: Düşmanla anlaşır, istediği tavizleri verirsin, ne kan dökülür ne de can yakılır.

*

Ancak, Selanikli kan dökmeme ve can yakmama hassasiyetine, iç politikada sahip değildi..

Harbiye nazırı (savunma bakanı) olabilmek, arkadaşlarına da hükümette koltuk bağışlayabilmek için ihtilal komitesi (terör örgütü) kurmayı düşünebiliyor, Kara Kemal’le Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırma planları yapabiliyor, gerekirse Padişah Vahideddin’i öldürmeyi bile aklından geçirebiliyor..

Kan dökmeyecan yakmaya ihtiyaç bırakmayan yol arayalım” demiyor.

Evet, Selanikli aslında İngilizler’le “kan dökülmesini, can yakılmasını” gerektirmeyen bir anlaşma yapmıştı..

Bu, büyük ölçüde de gerçekleşti.. Selanikli İtalyanlar’la savaşmak zorunda kalmadı.. Kendiliklerinden çekip gittiler..

Fransızlar’la da savaşmasına gerek kalmadı.. Maraş, Urfa ve Antep’te Fransızlar’la millet kendisi savaştı.. Ardından Selanikli ile Fransızlar, Misak-ı Millî’yi ayaklar altına alıp çiğneyerek Ankara Antlaşması’nı imzaladılar.

Şayet millet Fransızlar’ı Maraş, Urfa ve Antep’ten kovmamış olsaydı, Selanikli Misak-ı Millî sınırları içindeki Halep’i Fransızlar’a bağışladığı gibi, bu şehirleri de onlara bırakabilirdi. (Kemalistler’e göre Ankara Antlaşması büyük bir zafer, çünkü böylece TBMM Hükümeti Fransızlar tarafından “resmen tanınmış” oluyordu.. “Resmen tanınma” zaferi için Urfa ve Antep de feda edilebilirdi.)

Doğal olarak Selanikli İngilizler’le de savaşmadı.. Öyle anlaşmışlardı.

Bir tek Yunan sorun çıkardı.

Alman yanlısı Kral Konstantin Yunanistan’da tahta oturunca Venizelos’un İngilizler’e vermiş olduğu sözleri tutmadı, Ege’deki “Milne Hattı”nı çiğneyip geçti, Ankara’ya doğru yürüdü, böylece kan dökülmesine ve can yakılmasına sebep oldu.

*

Selanikli sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bundan başka, beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına inanmalı idiler. İşte benim mütareke sırasında dört beş ay İstanbul'da kalışım, sırf bunun içindir.”

Gerçekten de İngilizler, Osmanlı bürokrasisinin, siyasetçilerinin, subaylarının ve aydınlarının “Selanikli tarafından yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanmaları için ellerinden gelen herşeyi yaptılar.

Ocak 1919 sonlarından itibaren (Ki artık Selanikli ile anlaşmış durumdaydılar) Osmanlı’nın dişli budaklı adamlarını tutuklayıp Malta’ya sürmeye başladılar. (İsmail Canbulat, Kara KemalFethi Okyar ve Rauf Orbay da bu sürgünler arasındaydı.. Bunların sürülmeleri, Selanikli’nin çılgın darbe planlarının ve Minber gazetesinde sergilediği İngiliz yağcılığının Malta’ya sürgün edilip unutturulması anlamına geliyordu.)

Tabiî Selanikli’ye dokunulmadı..

Bu, başlangıçta Selanikli’nin alternatifsiz kalmasına, “rekabetsiz” ortamda ümitlerin bağlandığı odak haline gelmesine hizmet etti.. 

Daha sonraki süreçte ise, bu mahkum ve sürgünlerin (görünüşte "Selanikli’nin itiraz ve protestoları, resti sayesinde serbest bırakılmış" kişiler olarak) onun karşısında minnettar, borçlu, ezik ve boynu eğik kalmaları sağlandı. 

Fil terbiyesi yöntemi.. Siyah elbiseliler döver, beyaz elbiseliler kurtarır.

*

Kara listeler, Selanikli’nin İstanbul’a gelişinden iki ay dört gün sonra, 17 Ocak 1919’da gündeme geldi.. 

Tutuklamalar ise 30 Ocak’ta 27 kişi ile başladı: 

“İstanbul’daki işgalci İngiliz makamları, 25 Ocak-20 Nisan 1919 günleri arasındaki üç aylık dönemde yakalanmaları için 223 kişinin adını resmen İstanbul Hükümetlerine vermişlerdir. 23 Ocak-14 Mart 1919 arasında 100 kişi, 15 Mart-7 Nisan 1919 arasında 61 kişi, 8-9 Nisan 1919’da 18 kişi, 10-20 Nisan 1919 arasında 44 kişinin tutuklanması istenmiştir.” 

(Mehmet Akif Bal, “İşgalcilerin Milli Mücadele’yi Kadrosuz Bırakma Çabası: Malta Sürgünleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, C. 132, S. 261, Kasım-Aralık 2022, s. 339.)

Tutuklama ve sürgün uygulaması daha sonra da devam etti: 

“… İstanbul’dan gönderilen üst düzey sürgün sayısı … Mart 1919’dan Kasım 1920’ye kadar 144 kişiye ulaşmıştır.” (A.g.m., s. 352.)

Bu süreçte Selanikli’ye dokunulmadığı gibi, İngilizler’in Doğu Karadeniz’deki bir “tertib”inin sonucu olarak olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya geçmesi “İngiliz vizesi”yle sağlanmıştır..

Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson’un Karabekir’e, İngiltere adına, barış masasında karşılarında muhatap olarak Selanikli’yi görmek istediklerini tebliğ etmiş olması sebepsiz değildir.

*

Evet İngilizler, Osmanlı bürokrasisinin “Selanikli tarafından yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanmaları için akla gelebilecek herşeyi yaptılar.

Mesela, TBMM’nin kurulmasının arefesinde İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı (milletvekilleri meclisini) kapatıp dağıtarak, bazı mebusları (milletvekillerini) tutuklayarak, TBMM için araziyi hazırladılar, onu rakipsiz ve alternatifsiz hale getirdiler.

Meclis-i Mebusan’ın tutuklanmayan üyelerinin önemli bir bölümünün “doğal üye” olarak TBMM’ye katılmaları, bu yeni meclisin hem Osmanlı bürokrasisi hem de millet nezdinde itibar kazanmasını, meşru görülmesini sağladı.

İngilizler, “Selanikli tarafından yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanılması için ayrıca Harbiye Nezareti’ni (Savunma Bakanlığı’nı) ve Osmanlı Genelkurmay’ını da bastılar ve kapattılar.. Osmanlı Devleti’nin kurumları felç edildi.

Böylece, Anadolu’daki bütün ordu mensupları (rütbesiz erinden paşasına kadar) yönünü Ankara’ya çevirmek, ondan gelecek emirleri beklemek durumunda kaldılar.

Aynı durum vali ve kaymakamlar için de varitti.

İngilizler, Osmanlı bürokrasisine ve Anadolu halkına, “Selanikli tarafından yapılandan başka birşey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanma dışında bir seçenek bırakmadılar.

*

Selanikli şunu da diyor:

“Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Tahmin edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak için davul zurna ile temin edilemez. Fikir hazırlıklarında tevazuyla çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir ilham etmek lazımdır."

Hazırlık dediği, laflarına bakılırsa, fikrî hazırlık..

Karşısındakine samimiyetle ilhamda bulunma”dan söz ediyor.

Fakat laflarının bütününe bakılırsa ortada samimiyetle ilhamda bulunma değil, samimiyetsizce sır saklama var.

Nitekim, Falih Rıfkı’nın (yukarıda alıntı yapmış olduğumuz) kitabının önceki sayfalarında yer alan şu ifadeleri, bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde aktarmıştık:

“Günler geldi, geçti. Mustafa Kemal ve bazı arkadaşları şu kanaate vardılar ki Vahdettin'i öldürmekten, hükümeti düşürmekten esaslı bir netice almaya imkân yoktu. Nihayet [kendilerinin belirleyecekleri] yeni hükümdar ve yeni hükümet de düşman süngüleri karşısında bulunmak vaziyetinden kurtulmuş olmayacaklardı [Selanikli’nin ifadesiyle]:

“- Bununla beraber bu temaslarımda devam ediyordum. İçlerinden bir kısmında saf bir vatanperverlik hissinin coşkunluğundan başka, ne fikir, ne de tedbir kabiliyeti vardı. Bir kısmının hâlâ hasis (bayağı, adi) politikacılık menfaatlerinden başka düşündükleri yoktu. Kendi kendime şu kararı verdim: Münasip bir zaman ve fırsatta İstanbul'dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek!

"İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi, herhangi temaslara devam ettim….” (s. 128-129.)

*

Gerçekte, ortada tevazuyla çalışma yoktu.. Gurur, kibir ve enaniyetle ihtilal komitesi (terör örgütü) oluşturma hadsizliği, çılgın planlar yapma sorumsuzluğu vardı.

Kendini silme yoktu, ne yapıp edip, gerekirse Padişah’ı da öldürüp hükümette bakan olma ihtirası vardı.

Karşısındakine samimiyetle ilham verme yoktu, “içinde çok dikkatle sır saklama”, olduğundan farklı görünme, karar vermemiş gibi davranma vardı.

Selanikli herkese başka türlü konuşuyor, “binbir surat” gibi herkesin karşısına bir başka yüzle çıkıyordu:

“Temas ettiklerim arasında eski İttihatçılardan [İttihat ve Terakki Partisi’nden], yahut, İtilafçılardan [Hürriyet ve İtilaf Fırkası/Partisi mensuplarından], işgal kuvvetleri ile beraber çalışanlardan birçok kimse vardı. Her biri ile büsbütün başka türlü görüşüyordum.” (Falih Rıfkı, a.g.e., s. 127.)

*

Evet, İngilizler, önlerine geleni tutuklayıp Malta’ya sürerken, “içinde çok dikkatle sakladığı sırlar” bulunan Selanikli’nin “basit bir tertip”le Anadolu’ya geçmesini sağladılar.

İçinde, “çok dikkatle saklanması gereken” sırlar vardı.

Çok dikkatle saklanması gereken sırlar..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."