uğur mumcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uğur mumcu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ATATÜRK'ÜN ÇİFTLİĞİ BİR TÜRKİYE (BİR DE DEVLET/MİLLET KESESİNDEN HEYKELLERİNİ DİKTİRMESE, HEPSİNİN ÜSTÜNE TÜY DİKMESE "EYİYMİŞ")


(BU ÜLKEDEKİ ATATÜRK HEYKELLERİ, POSTERLERİ,

ANITKABİR'İN MUHAFAZASI VE BAKIMI İÇİN HARCANAN PARA,

ORADAKİ SAYISIZ PERSONELE VERİLEN MAAŞ,

SELANİKLİ'NİN ÖLÜSÜNÜN BİLE 

MİLLETE BÜYÜK YÜK OLMAYA DEVAM ETTİĞİNİN BELGESİ) 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 18

 

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde şunu anlatmıştık:

Selanikli Mustafa Atatürk, (daha önce kendi aralarında kararlaştırılmış olanın aksine) bir katakulli ile Osmanlı hanedanının elinden sadece saltanatı değil, hilafeti de almak istiyor, fakat buna TBMM çoğunluğu karşı çıkıyor.

Hatta Selanikli’nin yakın çevresindeki Başbakan Rauf Orbay ile Doğu Cephesi Komutanı Karabekir gibi isimler bile “Böyle mi konuşmuştuk?!” diyerek itiraz ediyorlar (Ki sonraki yıllarda Selanikli ikisinden de intikamını acı bir biçimde alacaktır).

Selanikli, klasik taktiği oldubittiye getirme manevrasıyla TBMM’den çıkarmak istediği karar çıkmayınca hilafet makamının Osmanlı hanedanına bırakılmasına gönülsüzce razı oluyor.

Fakat Karabekir’e göre, o güne kadar adı padişahlık olan devlet başkanlığı makamını cumhurbaşkanlığı adı altında uhdesine almak istediği gibi, hilafet makamını da er geç eline geçirmek niyetindedir.

*

Saltanatı kaldıran karar TBMM’de 1 Kasım 1922 günü kabul ediliyor.

İki buçuk ay sonra (14 Ocak 1923 günü) Selanikli, yanına Karabekir ile Fevzi Çakmak’ı da alarak trenle İzmir’e gidiyor.

Bundan üç hafta sonra (4 Şubat’ta), Manisa’nın Akhisar ilçesindelerken, Lozan’da bulunan İsmet İnönü’den, barış görüşmelerinin kesintiye uğradığına dair şifreli bir telgraf geliyor.

Uğur Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini aktarıyor:

“5 Şubat'ta Akhisar'da iken ismet Paşa'dan 4 Şubat'ta sulh müzakeresinin inkıtaa uğradığı hakkında şifreli telgraf geldi. Yine bu arada Ankara'dan Meclis ikinci reisi Ali Fuat Paşa'dan mühim bir şifreli telgraf geldi:

“«Gazi'nin geçen yıl millete verdiği söz mucibince (gereğince) bir tarafa çekilmesi şartıyla kendisine bir saray ve ayda on bin lira muahhassasat (ödenek) verilesi hakkında riyasete (TBMM başkanlığına) bir takrir (önerge) verilmiştir, müzakereye (görüşmeye) koyalım mı?»”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 71-72.)

Geçen yıl millete verilen söz”den kasıt, Selanikli’nin altı ay önce, 20 Temmuz 1922 günü başkomutanlığının “süresiz” uzatılması teklifi münasebetiyle TBMM’de sarfettiği laflar.

Söylediğine göre, zafere ulaşılınca iki kere mutlu olacaktır..

Birincisi, zaferden dolayı..

İkincisi de, sıradan bir vatandaş olarak sine-i millete (milletin bağrına, halkın arasına) dönebilecek olmasından dolayı..

Sözde bunun için yanıp tutuşmaktadır.

Tabiî hepsi palavra..

*

Evet, TBMM’de millete verdiği söz şöyle:

“Efendiler; Makam-ı Riyasetinizde (başkanlık makamınızda) bulunmakla mübahi (övünçlü) olan âcizleri (aciz şahsım) o gün iki kere mesut (mutlu) olacağım. İkinci saadetimi temin edecek olan husus, benim bundan üç sene evvel dâva-yı mukaddesimize (kutsal davamıza) başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönmem) imkânı olacaktır. Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamatın (makam mevkilerin) hiçbir kıymeti yoktur.”

(Bkz. Mumcu, s. 59; Gülseren Akalın, “Başkumandanlık Kanunu’nun Dördüncü Defa Uzatılması Sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’nde Konuşması ve Elyazısıyla Hazırlık Notu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: 22, Sayı: 64-65-66, Yıl: 2006, s. 211-2.)

Selanikli bu sözleri samimi olarak söylemiş olsaydı, söz konusu teklif karşısında şöyle bir cevap vermesi beklenirdi:

“Ne demek saray!.. Biz saltanat sürmek için mi yola çıktık?! Kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için sarayın ne kıymeti olabilir! Bu fakir milletin sırtından sarayda yaşamak bize yakışır mı, basit bir ev neyime yetmiyor?!”

Tabiî bir de (tam da saraylık adama yakışan) 10 bin lira tahsisat (ödenek) meselesi var.

O dönemde bir memurun aylık maaşı iki buçuk lira.. Yıllık geliri 30 lira..

Fakat, lira değerli.. 1 lira, 6,625 gr. saf altına karşılık geliyor.

Yani o zamanın 1 lirası, bugünün 13 bin küsur lirası:

“… orta dereceli bir memur İstanbul’da 235 kuruş 10 para [2 lira 35 kuruş ve çeyrek kuruş] aylıkla geçinebilirdi.”  

(Feridun Ergin, “Birinci Dünya Savaşı’nda ve Atatürk Döneminde Fiyatlar ve Gelirler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. 3, S. 7, Yıl: 1986, s. 59-60.)

Demek oluyor ki "ay"da 10 bin lira tahsisat (Evet ayda, yılda değil, yahut "emeklilik ikramiyesi" babından bir defa değil), bugünün parasıyla 130 milyon lira..

Büyük para..

(Bu, bir liranın bir cumhuriyet altını değerinde olması anlamına geliyor. Ancak, Abdurrahman Dilipak'tan aşağıda yapacağımız alıntı çerçevesinde düşünüp liranın değer kaybetmiş olduğunu ve ancak beş lira ile bir cumhuriyet altını alınabildiğini varsayarsak aylık tahsisatının/ödeneğinin 26 milyon küsur lira olacağını söylemek gerekiyor.. Yine de büyük para.. Her bir gün için 900 bin lira.. Yuvarlak hesap 1 milyon lira..)

Anlaşılan, TBMM’nin “millî iradeyi temsil eden milletvekilleri” Selanikli’nin salt “emekli başkomutan maaşıyla” sıradan bir vatandaş gibi bir kenara çekilmesini vefasızlık olarak değerlendirmişler, ona bir saray ve bol para verilmesini, kalan ömrünü para içinde yüzerek geçirmesini istemişler.

Evet, Selanikli’nin bu teklif karşısında, öfkelenip kızması, şunu demesi beklenirdi:

“Ne demek saray!.. Ne demek ödenek! Emekli başkomutan maaşım ve bir lojman neyime yetmiyor?!”

*

Gerçekten de Selanikli bu teklife çok kızmış, çok öfkelenmiş.

Karabekir’den dinleyelim:

Gazi buna çok kızdı. Rengi kaçtı. Şifreyi bana da okuttu. Mütalaamı (değerlendirmemi) sordu. O hâlâ hilafeti uhdesine almaya (eline geçirmeye) ve eski mefkuresine (idealine) kavuşmaya uğraşırken kendisine bu tavsiye çok acı geldi. Gerçi gıyabında [onun yokluğunda TBMM’de] bu tarzda ve dış siyasetimiz henüz takarrur etmeden (karar bulmadan) bu teşebbüs (girişim) doğru değildi.

Bunun için mütalaamı şöylece söyledim:

«Henüz sulhumuz (barışımız) takarrur etmediğinden (kararlaşmadığından) hal-i harpteyiz (savaş halindeyiz) demektir, bunun için bu meselenin ortaya çıkması mevsimsizdir. Sulhun aktinden (imzalanmasından) sonra bu [bir kenara çekilmeyle ilgili] kararı kimsenin teklifine lüzum kalmadan siz verirsiniz.»

Ve cevabımı beğendi. Şifreyi getiren yaveri Mahmut Bey’e (Siirt Mebusu, Milliyet Gazetesi sahibi) şu emri verdi:

«Paşa'nın dediği gibi bir cevap yaz.»

(Mumcu, s. 72.)

*

Sonraki süreçte Selanikli bir kenara çekilmeyi kabul etmeyecek, ayda 10 bin lira tahsisatla değil, aylık 14 bin lira maaşla tabiri caizse saltanat sürecektir.

Tabiî işin saray kısmını da atlamayacak, İstanbul'dayken Dolmabahçe Sarayı'nda ikamet edecektir (Toplam beş yılı bu sarayda geçecektir).

Bu arada, Hindistan Hilafet Komitesi'nin gönderdiği 843 bin 294 liraya karşılık gelen yardım parasını zimmetine geçirmeyi de ihmal etmeyecektir. (Bkz. Gültekin Kamil Birlik, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Mal Varlığı”, Belleten, C. 78, S. 282, Ağustos 2013, s. 758.)

Velhasıl, cumhurbaşkanı sıfatıyla faydalandığı tahsisatın yanı sıra bir de kişisel maaşı olacaktır.

Emekli subay maaşı değil tabiî, muvazzaf (vazife başındaki) cumhurbaşkanı maaşı..

Evet, aylık maaşı ne iki buçuk liradır, ne 30 lira, 14 bin liradır.

Dilipak’ın 19 Kasım 1989 tarihli Nokta dergisinden yaptığı alıntıya göre, o gün bir cumhuriyet altını beş liradır ve Selanikli’nin aylık maaşı ile 2 bin 800 altın alınabilmektedir. (Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 304.)

*

Cumhuriyet altınının bugünkü değerini dikkate aldığımızda günümüz parasıyla maaşı 39 milyon küsur lira..

390 bin liranın yüz katı.. 1 milyon liranın 39 katı..

Adamın günlük maaşı (Aylık değil günlük, efendiler) bugünün parasıyla 1 milyon 300 bin lira gibi bir meblağ.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu anki aylık maaşının yaklaşık yedi katı..

Yani Selanikli, Erdoğan’ın yedi ayda aldığı parayı, bir günde alıyor.. Bunun devlet hazinesinden iki günde aldığı parayı Erdoğan bir yılda alamıyor, ayrıca iki ay daha çalışması lazım. 

Evet, sadece iki günde aldığı para, Erdoğan'ın bir yıllık maaşından fazla..

Gözümüz yok, alsın, Allah daha çok versin, fakat bizimle alay eder gibi “Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamatın (makam mevkilerin) hiçbir kıymeti yoktur” diye nutuk atmasa “eyiymiş”.

*

Ancak, bu hatasını geç olsun da güç olmasın hesabı sonradan düzeltmiş..

Karabekir’e şunu demiş:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız.”

(Mumcu, a.g.e., s. 84.)

Selanikli, fakir kalmamış, kazanmayı bilmiş.

Din ve namus icabı Topkapı, Yıldız ve Dolmabahçe saraylarındaki değerli emtia ve mücevherata dokunmayan, sözde halk, özde "suikastçi çetesi" olan "bindirilmiş katil kıtaları"nın lincinden kurtulmak için ("Gönül gurbet ele varma!" diyen halk şairinin sözlerine kulak tıkayarak) yaban ellere giden, ve fakr u zaruret içinde yaşayarak borçlu ölen Vahideddin gibi fakir kalmamış. 


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, DECCAL MİYDİ?

 











UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 9

 

Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor (17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) adlı kitabını okuyorduk.

Kaldığımız yerden devam edelim.

TBMM’de hemen herkes, saltanat kaldırılsa bile hilafetin devamından ve Osmanlı hanedanının uhdesinde bulunmasından yanadır.

Ancak, bu ortak kararı başlangıçta kabul eden Selanikli Mustafa Atatürk, sıra kararın yasa önergesi olarak Meclis’e sunulmasına gelince çark eder, işi bir oldubittiye getirerek Osmanlı ailesinin elinden halifeliğin de alınmasını sağlamaya çalışır.

Fakat milletvekilleri bu katakulliyi protesto ederek oylamaya katılmazlar, ve toplantı yeter sayısı oluşmadığı için karar yasalaştırılamaz.

Selanikli buna çok sinirlenir.

*

Milletvekilleri, Selanikli’nin bu hamlesini, kendisinin halifeliği için yapılmış bir manevra olarak yorumlar.

Onlara göre, Selanikli “vatan, millet, Sakarya” edebiyatı yaparak, “Kendim için birşey istiyorsam namerdim, zaferden sonra sıradan bir vatandaş olarak kenara çekileceğim” diyerek duygu sömürüsü yapmaktadır.

Gelecekteki mevhum, muhayyel ve mutasavver (aslı astarı olmayan) fedakârlığını pazarlayarak halihazırda bütün yetkileri, imkânları ve makamları cebine doldurmaktadır.

Millete “hayal” satmakta, karşılığında mücessem ve müşahhas “gerçek” kazanç sağlamaktadır.

Nitekim Uğur Mumcu, Karabekir’den şu alıntıyı yapar (s. 59):

Bu zatlar ileri giderek M. Kemal Paşa'nın 20 Temmuz 1922 celsesinde (oturumunda) başkomutanlık kendisine tevcih olunurken, zaferle beraber diktatör olarak istediğini yapacağından endişe edenleri tatmin için verdiği vaadi kendisine hatırlatmayı istiyorlar ve nutkunun şu parçasını okuyorIardı:

“Makam-ı riyasetinizde bulunmakla mübahî olan (başkanlık makamınızda olmakla övünen) acizleri (aciz şahsım) o gün (zafer günü) iki kere mesut olacağım.

“İkinci saadetimi temin edecek husus, benim bundan üç sene evvel dava-yı mukaddesimize ( kutsal davamıza) başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönebilmem) olacaktır... Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vakıf-ı hakayık (gerçekleri bilici) olarak kalb ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk tanımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun maddi makamatın (makamların) bir kıymeti yoktur.”

Milletvekillerinin Selanikli'nin bu sözlerini hatırlamaları ve hatırlatmak istemeleri normal, çünkü sadece üç ay 10 gün önce söylenmiş.

Yüz (rakamla 100) gün önce.

Evet, Selanikli, dediğine göre, zaferden sonra iki kere mutlu olacakmış..

Birincisi, zafere erişmiş olmaktan dolayı..

İkincisi, sine-i millete dönüp sıradan bir vatandaş olma mutluluğu yaşayacak..

Yani aklında saltanat, diktatörlük, cumhurbaşkanlığı, devlet başkanlığı filan yok.. Zaferi kazanıp köşesine çekilecek..

Öyle mi peki?

Hayır!

Yine yalan söylüyor, milleti aldatıyor..

*

Sanki Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “İleride cumhuriyet ilan edecek, yetkileri elime alıp Arap harflerinin de, tesettürün de canına okuyacağım, Batı’dan Latin harflerini ve şapkayı getireceğim” dememiş.

(Bazı insanlar vardır, iddialarında ve davalarında yalancı çıkarlar, fakat başlangıçta aslında “yalancı ve dönek” kişiler olduklarının kendileri bile farkında değildirler.. Mesela henüz gençtir, fakirdir, itibarsızdır, makam-mevki yüzü görmemiştir, zenginleri ve makam-mevki sahiplerini eleştirir, “Ben zengin olsam şöyle hayır yaparım, yetkili olsam böyle ederim” filan der, Ebû Zerr’lik edebiyatı yapar, Hz. Muaviye gibi isimleri yerin dibine batırır, fakat gün gelip eline ucundan kıyısından bir makam mevki, para pul geçince, daha çok kazanmak için her tür yolsuzluğu yapmaya hazır, yükselmek için yalakalıkta devrim yapmaya müheyya bir insanımsı olduğu görülür. “Adam değişti” denilir fakat aslında değişmemiştir, içindeki canavar hükmünü yürütecek uygun ortam bulmuş ve açığa çıkmıştır.. Selanikli Mustafa Atatürk, böyleleri gibi “kendini tanımayan, tanıma imkânı henüz bulamamış” yalancı ve döneklerden değil.. O, profesyonel.. Erzurum Kongresi’nde gece dinsizliğin destanını yazarken gündüz, Mazhar Müfit’in tabiriyle “müftü efendi gibi” vaaz verip dua eden bir profesyonel yalancı..)

Adam öyle böyle değil, büyük sahte-kâr (Kâr, Türkçe’ye Farsça’dan geçmiş bir kelimedir, “iş, fiil, yapma, etme” ve “yapan, eden, fail” anlamlarına gelir).. 

Onun için "deccal" nitelemesini yapanların bulunduğu da biliniyor.. Deccal, sözlük anlamı itibariyle “çok yalancı” demektir. Selanikli'nin "deccal" olduğunu söylemezsek, onu "büyük" yalancı değil de "küçük, basit" yalancı kabul ederek küçümsemiş, onun için "Yalancılığı bile becerememiş, yüzüne gözüne bulaştırmış, algı yönetimi konusunda başarısız" demiş olur muyuz? 

(Küçük harfle yazılan deccal ile, ilk harfi büyük yazılan “Deccal” farklı.. Büyük harfle yazılan Deccal, Hz. Nuh aleyhisselam’dan itibaren bütün peygamberlerin, ümmetlerini fitnesiyle korkuttukları büyük bir bela.. Kıyametin büyük alametlerinden.. Mekke ve Medine hariç olmak üzere Dünya’nın her tarafına bir süre hükmedecek.. Bizim Selanikli ise yalanlarını sadece Anadolu ve Trakya’da hakim kılabildi.)

*

Sahteliğe bakın, milletvekillerinin, milletin karşısına geçmiş maneviyattan söz ediyor.. “Kalb ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk tanımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun maddi makamatın bir kıymeti yokturmuş.

Bunu diyen adam, ilerde “gökten indiği sanılan” diyerek, Allahu Teala’nın mukaddes kitaplarını inkâr ettiğini milletin önünde ilan edecek olan maneviyat tanımaz şahıs..

Maddeye, maddiyata, maddi makamata önem vermiyormuş..

“Zaferden sonra” bütün bu sözlerini yalayıp yutacak, Karabekir’e, Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,  fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz diyecektir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem fakir yaşamış ya, bunun fakir kalmaya niyeti yok..

Fakirliğin sebebi olarak da dindarlığı ve namuskârlığı biliyor.. O yüzden kendisine bir hedef belirlemiş: Milleti namussuz ve dinsiz yapmak!

Bu hedef doğrultusunda “baş namussuz ve dinsiz” olmak için elinden geleni yaptığını kabul etmezsek onu tembellik ve gayretsizlikle suçlamış olur muyuz?.

Peki, memleketi zenginleştirme hedefine ulaşabildi mi?

Hayır!..

Milletin önemli bir kısmının dinsiz ve namussuz hale gelmesini sağlayacak bir ortamı hazırlamış olduğunu kabul etmek gerekiyor, fakat zenginleşme konusunda aynı başarı düzeyini yakalayamadı; zenginleşenler, çevresindeki küçük bir tufeylî yalaka taifesiyle sınırlı kaldı.

*

Doğal olarak, kendisi zenginleşti.

Bunda, Hilafet'in kurtuluşu için Hindistan-Pakistan ve Afganistan müslümanlarının gönderdiği altınların büyük katkısı var.

Okuyalım:

"30 Ocak 1920 tarihli bilgiye göre, Hindistan Hilafet Komitesi Mustafa Kemal Paşa adına 6.000 İngiliz lirası (36.300 Türk lirası) göndermiş, bu para Ankara’ya iletilmişti. 16 Kasım 1921 tarihli bilgiye göre de, Londra aracılığıyla Mustafa Kemal Paşa adına 20.000 İngiliz lirası (131.500 Türk lirası) gönderilmiş, gönderimlerin devam edeceği bildirilmişti. Osmanlı Bankası bu parayı da Ankara’ya iletmiş, diğer gönderilecek paraların İstanbul’da mı saklanması, yoksa Ankara’ya mı gönderilmesi konusunda açıklama istemiştir.

"Bu çalışmada, Hindistan Hilafet Komitesinin para yardımının sürdüğü, 26 Aralık 1921 ile 12 Ağustos 1922 tarihleri arasında toplam 106.400 İngiliz lirası (675.494 Türk lirası) yardım yapıldığı belirtilmiş, ancak bu paraların kime gönderildiğine ilişkin bir bilgi verilmemiştir. Çalışmadaki verilere göre, Hindistan Hilafet Komitesinin gönderdiği para yardımının toplamı 843.294 Türk lirasıdır."

(Gültekin Kamil Birlik, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Mal Varlığı”, Belleten, C. 78, S. 282, Ağustos 2013, s. 758.)

Burada sözü edilen lirayı bugünkü lira ile karıştırmamak gerekiyor.

O dönemde 1 lira, 6,625 gr. saf altına karşılık geliyor.. “… orta dereceli bir memur İstanbul’da 235 kuruş 10 para [2 lira 35 kuruş ve çeyrek kuruş] aylıkla geçinebilirdi.”  (Feridun Ergin, “Birinci Dünya Savaşı’nda ve Atatürk Döneminde Fiyatlar ve Gelirler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. 3, S. 7, Yıl: 1986, s. 59-60.)

Söz konusu meblağ, bugünkü para ile 11 milyar (milyon değil) lira gibi bir değere karşılık geliyor.

Selanikli, Hilafet için gönderilen bu parayı laiklik (siyasal dinsizlik) namına sahiplendi. Sermaye yaptı.

Söz konusu paranın 250 bin lirasıyla İş Bankası’nı kurdu. 120 bin lirası ise, şahsına ait çiftlikler için harcandı:

“Mustafa Kemal Paşa Hindistan’dan gönderilen yardım parasının geri kalan kısmını ziraat alanında kullanmayı uygun görmüş, bu amaçla Ankara’da Orman Çiftliği, Silifke yakınlarında Tekir ve Şövalye Çiftlikleri, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği, Dörtyol’da Karabasamak Çiftliği ile portakal bahçesi, Yalova’da Baltacı ve Millet Çiftlikleri, parça parça olarak sahiplerinden ve metruk (terk edilmiş) mallar idaresinden satın alınmıştır. Hasan Rıza Bey, arazinin çok ucuz, paranın ise çok kıymetli olduğu kuruluş döneminde, bütün arazinin satın alınması için ödenen paranın 100.000- 120.000 lirayı geçmediği bilgisini vermiştir.” (Birlik, a.g.m.)

Böylece Selanikli, zenginleştikçe zenginleşti.. 

Rasulullah s.a.s.'in halifesi olduğunu düşünen, vatandan ayrılırken Topkapı, Dolmabahçe ve Yıldız saraylarındaki değerli eşya ve mücevheratı yanında götürmeyi "namus ve din" açısından mahzurlu gördüğü için gurbet ellerde borçlanarak yaşamak zorunda kalan, öldüğünde borçlarından dolayı tabutuna haciz konulan son padişah Vahideddin gibi değildi.

Zenginleşme konusunda bir deha idi.

Öldüğünde bankadaki serveti devasa boyutlardaydı:

“Atatürk’ün vefatından sonra Ankara Üçüncü Sulh Mahkemesi Türkiye İş Bankasından, Atatürk’ün bankadaki “Nukut [nakit paralar] ve hisse senetleri”ni bildirmesini istemiştir. Türkiye İş Bankasının verdiği cevap, Genel Müdür Muammer Eriş tarafından 9 Aralık 1938’de idare meclisi üyelerinin bilgisine sunulmuştur. Bu bilgiye göre, Atatürk’ün nakit hesaplarının bakiyesi; 2 numaralı hesapta 1.446.872.03 lira, 4 numaralı hesapta 53.453.18 lira, 649 numaralı emeklilik hesabında ise 19.556.80 liradır. İş Bankasındaki hisse senetleri; nama muharrer (yazılı) 62.900 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.), hamiline ait 56.225 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.) ve müessis (kurucu) 569 adet hisse senedidir. Zonguldak Maden Kömür İşleri T.A.Ş. hisse senetleri ise; nama muharrer 12.750 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.), hamiline ait 12.250 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.) ve müessis 125 adet hisse senedidir. Hasan Rıza Soyak da 10 Kasım 1938 tarihi itibariyle Atatürk’ün nakit ve hisse senetlerini aynı şekilde ifade etmiştir.” (Birlik, a.g.m.)

Ayrıca birtakım gayrimenkuller de var:

“Hilmi Uran’ın verdiği bilgiye göre, vasiyetle Cumhuriyet Halk Partisine kalan Çankaya’daki gayrimenkuller, küçük köşk, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterinin oturması için tahsis edilen köşk ve 400 dönüme yakın köşk etrafındaki arsadan oluşmaktadır.

"Afet İnan’ın belirttiği gibi Atatürk’e, Bursa Belediyesi tarafından 20 Ocak 1923’de Bursa’da, Samsun Belediyesi tarafından 20 Eylül 1924’de Samsun’da, Erzurum İl Özel İdaresi tarafından 1926’da Erzurum’da, Diyarbakır Belediyesi tarafından 5 Nisan 1926’da Diyarbakır’da, İzmir Belediyesi tarafından 1927’de İzmir’de, Konya Belediyesi tarafından 1927’de Konya’da, Trabzon İl Özel İdaresi tarafından 1931’de Trabzon’da, Antalya’da ve İstanbul Belediyesi tarafından Florya’da ev veya köşkler hediye edilmişti." (Birlik, a.g.m.)

Hindistan müslümanları, hilafet, Selanikli, zenginlik ve para..

Bir de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde ondan geriye kalanlara bakalım: Mescid-i Nebevî'nin ikamet ettiği basit müştemilatı, bir elbise, iki kilim, bir sedir, bir çarşaf, bir su kabı, tencere, tarak, makas, misvak, gümüş mühür.

*

Karabekir’in (Uğur Mumcu’dan yaptığımız son alıntıda geçen) sözlerinin anlaşılması için bazı ek açıklamalar yapmak gerekiyor.

TBMM’nin 20 Temmuz 1922 celsesinde (oturumunda) Selanikli’ye tekrar başkomutanlık verilirken milletvekilleri, “zaferle beraber diktatör olarak istediğini yapacağından” niçin endişe etmiş olabilirler?

Selanikli’nin “üç ay süreyle olağanüstü yetkili” başkomutan yapıldığı tarih, bir yıl öncesi, 5 Ağustos 1921.

Sonra süre üç defa uzatıldı.

20 Temmuz 1922’de ise, dördüncü kez uzatılması gündeme geldi.

Fakat bu defa Selanikli, üç ay için değil, süresiz olarak başkomutan olmak istiyordu.

Öyle de oldu.

Selanikli, süre uzatımı için ikide bir TBMM’ye hesap vermek istemiyordu.

Artık “ebedî şef” olduğunu ilan etmenin vakti gelmişti.

Fakat, klasik “gizli gündem”ciliği, takiyyesi ve yalancılığı ile bunu “İstemez, yan cebime koyun” formülü ile gerçekleştirdi.

TBMM’de yaptığı konuşmanın bir bölümü şöyleydi:

“Meclis-i Âlinizin (TBMM’nin) ilk içtima (toplanma) günlerinde kabul ettiği bir esas vardır ki, o esas, ananat-ı millîye (ulusal geleneklerimizi) ve mukaddesat-ı diniyemizi (dinî kutsallarımızı) tamamen mahfuz bulundurur (koruyup saklı tutar). Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da o esasa tevfik-i harekât ederek (uygun davranarak) netice-i mesudeye (mutlu sonuca) emniyetle vâsıl olacağımıza şüphe yoktur. O gün kıymetli İzmir’imiz, güzel Bursa’mız, makarr-ı Hilâfet ve Saltanat olan İstanbul’umuz, Trakya’mız anavatana iltihak etmiş olacaktır. O mesut günün hulûlünde bütün milletle beraber Heyet-i Celileniz ve ben de Heyet-i Âliyeniz içinde bir fert ve bir âza olarak bittabi en büyük saadetleri idrakle müşerref olacağız.

“Efendiler; Makam-ı Riyasetinizde (başkanlık makamınızda) bulunmakla mübahi (övünçlü) olan âcizleri (aciz şahsım) o gün iki kere mesut (mutlu) olacağım. İkinci saadetimi temin edecek olan husus, benim bundan üç sene evvel dâva-yı mukaddesimize başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönmem) imkânı olacaktır. Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamatın (makam mevkilerin) hiçbir kıymeti yoktur.”

(Bkz. Gülseren Akalın, “Başkumandanlık Kanunu’nun Dördüncü Defa Uzatılması Sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’nde Konuşması ve Elyazısıyla Hazırlık Notu”, Atatürk Araştırma Merkezi DergisiCilt: 22, Sayı: 64-65-66, Yıl: 2006, s. 211-2.)

*

Görüldüğü gibi, “makarr-ı hilafet ve saltanat”tan söz ediyor.

Dolaylı olarak (hatta doğrudan) “Hilafet ve saltanat makamına bağlıyım” mesajını veriyor.

Yine, herhangi bir makam ve mevkide gözünün olmadığı mesajını da vermeyi ihmal etmiyor.

Adamı, sine-i millete dönüp sıradan bir vatandaş olmak, zafer kadar, vatanın kurtuluşu kadar mutlu edecekmiş.

Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için maddî makamatın hiç önemi olabilir mi?!

Selanikli’nin kalp ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka ne zevk olabilir ki?!

Adam, tıpkı bir müftü gibi, mukaddesat-ı diniyemize (dinî kutsallarımıza) uygun hareket etmekten (tevfik-i harekât) söz ediyor, daha ne olsun!

Böyle sine-i millete dönme mesut hayaliyle yanıp kavrulan bir "vakıf-ı hakayik"lik abidesi hiç saltanat ve hilafet makamının ocağına incir dikip, cumhurbaşkanı sıfatıyla devletin başına geçebilir, memleketi muz cumhuriyeti değilse bile balo cumhuriyeti haline getirebilir mi?!

Kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan böyle dervişmeşrep, sufimeşrep bir fazilet timsali mesela “tesettür”ü kaldırmayı düşünebilir mi?!

Selanikli, müftü efendilerden bile daha sofu, manevi ve mukaddes hazlarla onlardan daha fazla meşbu bir fazilet deryasıdır.

Demek ki, Selanikli’nin zaferden sonra diktatör olacağını düşünenler, gaflet, dalalet ve hıyanet içindedirler.

*

Görüldüğü gibi, Selanikli çok kolay yalan söyleyen bir takiyye abidesi..

Serapa takiyye, hile, yalan dolan.. 

(FETÖ'nün, yani Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün takiyyesi, bununkinin yanında solda sıfır.. Takiyye turpunun büyüğü Selanikli'nin heybesindeydi.. Olaya başka bir açıdan bakarsak, FETÖ'cülerin, en azından "yöntem, strateji veya taktik" düzeyinde, "Selanikli Mustafa Atatürk'ün izinde" yol almış oldukları söylenebilir.. Selanikli millete iyi örnek mi oldu, kötü örnek mi, buna herkes kendisi karar versin.)

“Hür fikrimiz, hür vicdanımız ve hür irfanımız”, bu (kendi tabiriyle “aciz”) şahsın deccal (çok yalancı) sıfatını alnının akıyla hak edip etmediği sorusunu sormadan edemiyor.

Aciz olduğu doğru..

Kendisini aciz olarak nitelerken, “kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımama” noktasından gerçeği söylediğini, bu noktada gerçekten acziyet içinde olduğunu gönül rahatlığıyla kabul edebiliriz.





MİLLET SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN AĞZINA BAKIYOR, SELANİKLİ DE FRANSIZ'IN, İNGİLİZ'İN

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 7

 

Uğur Mumcu, Karabekir’in (Selanikli Mustafa Atatürk’le görüş ayrılıklarına dair) şu sözünü naklediyor:

«Gerek hilafet ve saltanat meselesi ve gerekse teceddüt (yenilenme) hareketlerimiz hakkında diktatörlükle veya mütehassıslarımızla (ihtisas sahibi uzmanlarımızla, bilirkişilerimizle) yürümek meselesi Ankara'ya geldikten sonra anlaşmazlıklarımızın esasını teşkil etmiştir.»

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 49.)

Anlaşmazlıklar Ankara’da, TBMM’nin kurulması ve başına Selanikli’nin geçmesiyle başlıyor.

Çünkü öncesinde Selanikli Karabekir’e itiraz edecek konumda değil.. Ona muhtaç.. Karabekir, köprüdeki “dayı”..

Ankara’da köprü geçilmiş ve “dayı”nın sırtına tekme indirme zamanı gelmiştir.

Ve Karabekir, Selanikli’nin kendisi için bir diktatörlük inşa etmekte olduğunu görmüştür.

“Ben söylerim siz yaparsınız” modunda iş görmeye, kararlarını diktatörce dikte etmeye başlamıştır.

Karabekir ise, işlerin öyle bir kişinin kafasına bırakılamayacağını, millete güdülmesi gereken koyun sürüsü muamelesi yapılamayacağını, ihtisas sahibi uzmanların görüş ve tavsiyeleri doğrultusunda hareket edilmesi gerektiğini savunmaktadır.

*

Selanikli’nin bir diktatör haline geldiğini, Uğur Mumcu’nun Karabekir’den yaptığı şu iktibas da ortaya koyuyor:

Mustafa Kemal Paşa, hakkımdaki düşüncesini apaçık şöylece ifade etti. Ve başka mütalaada da bulunmadı:

“[Lozan’a gidecek] Sulh (barış) heyelimize seni baş murahhas (delege) olarak gönderemem. Çünkü kafanla hareket edersin. İsmet Paşa'yı göndereceğim, çünkü sözümden çıkmaz.”

Ben de şu cevabı verdim:

«Hakkımdaki teveccühlerinize teşekkür ederim. Zaten Gümrü ve Kars konferanslarında baş murahhas olarak tayinime karşı diplomat olmadığım için affımı rica etmiştim. Israr buyurduğunuz için kabul etmek zaruretinde kaldım. Avrupa diplomatlarına karşı yine beni çıkarmanız Türkiye'nin biricik diplomatının bir ordu kumandanı olduğu manzarasını arz edeceğinden milli menfaatlerimize uygun düşmezdi.» (Mumcu, s. 52.)

Böylece, diplomasi tecrübesi bulunmayan İnönü’nün Lozan’da baş delege yapılmasının milli menfaatlerimize aykırı olacağını kibar bir dille ifade etmiş oluyor.

Fakat Selanikli’nin o sırada milli menfaatlere dair hesaplar pek fazla umurunda değil.

Umursadığı şey, kendisinin sözünden çıkılmaması.

*

Ancak, Selanikli’nin kendisinin de “sözünden çıkmadığı” birileri var, ve Karabekir bunun farkında değil.

Yine, “Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır” diyen şair gibi konuşalım: “Sakın Selanikli’nin sözü deme, Selanikli’nin sözünün üstünde bir söz vardır.”

Ve o söz, bazen İngiliz’in, bazen de Fransız’ın sözüdür..

Bazen de her ikisinin.

*

Bu defa Mumcu’nun değil, Selanikli’nin sofra arkadaşı, daimi milletvekili yaparak milletin sırtına yüklediği has adamı Falih Rıfkı Atay’a kulak verelim:

… Notlarımın arasında Mustafa Kemal’in şu fıkrası [ifadesi] var:

”Franklin Bouillon [Buyyon] barış konferansında [Lozan’da] benim bulunmamı istiyordu. O vakit konferansın İzmir’de toplanması lâzım geleceğini [yurtiçinde kalmam gerektiğini, işleri bir başkasına emanet etmeyeceğimi] söyledim. ‘Çalışırım, fakat birinci sınıf devlet adamlarını İzmir’e getirmekliğim güçtür,’ dedi. Ben gitmiyeceğime göre konferansa kimi baş delege yapmaklığımı düşündüğünü sordum:

- İsmet Paşa’yı gönder! dedi.

- Yapabilir mi?

- Evet… En iyisini…”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 146.)

Bouillon (Henry Franklin-Bouillon), Selanikli’den 11 yaş büyük bir Fransız diplomat..

Ekim 1921’de Selanikli ile Ankara Antlaşması’nı yaparak Halep gibi (Misak-ı Milli’ye dahil) vatan topraklarının, kuru bir “Ankara Hükümeti’ni tanıma, Osmanlı’yı yok sayma” jesti karşılığında Fransızlar’ın elinde kalmasını sağlayan kişi..

Ve Fransa, İngiliz’in Birinci Dünya Savaşı’ndaki müttefiki sıfatıyla hâlâ onun yanında.

Ve de Selanikli Mustafa Atatürk, “düşman”ın karşısına, onun istediği kişiyi çıkartıyor.

Hatta, kimi göndermesi gerektiğine “düşman”ın karar vermesini istiyor.

Muhatabı da, emir verir bir tonla konuşuyor.

Peki ya Türkiye Büyük Millet Meclisi?..

Milletin/halkın temsilcileri, vekilleri?.. Millet?

Onların payına "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" vecizesi düşüyor. (Sonradan "kesilecektir"in yerini fiilen "asılacaktır" alıyor, yanına da, Es'ad Erbilî ve Bediüzzaman gibi zatlarda olduğu gibi "İhtimal bazı hür kafa sahipleri zehirlenecektir" formülü ekleniyor.)

Selanikli, Lozan’a kimin gönderileceğini millete, milleti temsil ettiği söylenen TBMM'ye niçin sormuyordu?

Çıkardığı gazetenin adını bile Hakimiyet-i Milliye koyan Selanikli neden milleti umursamıyordu?

“Millet iradesi”nin yerini neden “Fransız iradesi” alıyordu?

*

İsmet İnönü, Abdi İpekçi’nin Milliyet gazetesi için kendisiyle yaptığı röportajda, Falih Rıfkı’nın yazdıklarını doğrulamış durumda.

İpekçi’nin sorusu şöyle:

“Millî Mücadeleden sonra Atatürk’ün Lozan barış konferansının baş temsilciliğine sizi getirmesi nasıl oldu?”

Cevap:

Hiçi beklemiyordum. Atatürk ilk defa söylediği zaman şaşırdım, hatta istemedim. … Atatürk ısrar etti.

“Bir Hariciye Vekili [Dışişleri Bakanımız] var, devletin siyasîleri var…” dedim. …

Hülasa Atatürk ısrar etti ve ikna etti beni. …

İşin içyüzünü sonra öğrendim… Ben Mudanya mütarekesinde konuşurken orada bir Fransız müşahidi [gözlemci] vardı: Mösyö Franklin Bouillon. … Mudanya mütarekesi müzakerelerini takip etti. … o bizde çok insan tanımış olarak … Atatürk ile konuşmuş derler. Yani beni tavsiye etmiş….

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, 9. b., İstanbul: Beyan Yayınları, 1989, s. 226-7.)

*

Görüldüğü gibi, Selanikli Karabekir’e “[Lozan’a gidecek] Sulh heyelimize seni baş murahhas (delege) olarak gönderemem. Çünkü kafanla hareket edersin. İsmet Paşa'yı göndereceğim, çünkü sözümden çıkmaz” derken onu yine kandırmış.

Adam o kadar usta ki, İnönü'ye bile "Lozan'a sen gideceksin" derken "sırrını" söylemiyor.

Algı yönetimi ve yalan söyleme sanatında gerçek bir virtüöz.

Karabekir'e, “Bu barış konferansı meselesi önemli.. Kendi kafamla hareket edemem.. Fransız efendilerimiz İsmet’in adını verdiler, senin adını değil” demiyor.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."