CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

CHP'DEKİ AZGINLARA HATIRLATMA

 



Şu sıralarda okumakta olduğum kitaplardan biri, Abdurrahman Dilipak’ın Menderes Dönemi adlı eseri.

Ara sıra üç beş sayfa okuyordum.

Dün son sayfalara, darbe günlerine geldim.

1960’ta bugünküne benzer şeyler yaşanmış.

Hükümet (daha doğrusu Bayar) Menderes'in istememesine rağmen CHP’nin (özellikle de İnönü’nün) üstüne fazla gitmiş.

İnönü şurada burada tartaklanmak istenmiş, seyahat özgürlüğü engellenmeye çalışılmış.

Bunun ardından öğrenci olayları patlak vermiş.

*

Olaylarda üç öğrenci ölmüştü. 

Biri Harp Okulu öğrencisiydi, ikincisi Orman Fakültesi birinci sınıf öğrencisi Turan Emeksiz’di, üçüncüsü ise Nedim adlı bir lise öğrencisi.

Nedim, askerlere çiçek vermek isterken kazara tankın önüne düşüp ezilmişti.

Polis takibi korkusuyla birçok öğrenci evlerine ve yurtlara gitmemiş, söz konusu öğrencilerin öldürülmüş olduğu şayiası çıkarılmıştı.

Birileri, öğrencilerin öldürülüp kıyma yapıldıkları, cesetlerin asfalt dökülen yolların altına gömüldükleri söylentisi çıkarmışlardı.

Bu arada Atatürk “mevlid”çişi Behçet Kemal Çağlar hemen Turan Emeksiz için bir ağıt döşenmişti.

Ölen Harp Okulu öğrencisi, büyük tantanayla Anıtkabir’in eteklerine gömülmüştü.

*

Doğal olarak, devletin hafızasında bunlar var.

O yüzden güvenlik güçleri, tahriklere kapılmamaya, yerli ve yabancı provokatörlerin oyununa gelmemeye çalışıyor.

Bu da, CHP’lilerin şımarmasına yol açıyor.

Öğrenciler dersen, kendilerini birşey biliyor zanneden, dolduruşa getirilmeye hazır cahil bir kitle (Ki gençlikte hepimiz bir parça öyleydik).

Şehzadebaşı Camii’nde itikafta olan (Ramazan’ın son 10 günü için camiye kapanıp 24 saatini camide geçirmekte bulunan) bir tanıdığımla konuştum, caminin kenarına on binlerce kişi geldiği halde hiçbirinin bir vakit namazı için bile camiye gelmediğini, fakat caminin bahçesine girip mezarların üzerinde densizlikler yaptıklarını, birçoğunun elinden bira şişesinin düşmediğini, hayvanca hareketlerde bulunduklarını, birbirlerini itidale de davet etmediklerini, medyanın da bu densizliklere tepki gösteren sıradan genç vatandaşları “cihatçı” vs. diyerek abartılı bir dille haber konusu yaptığını söyledi.

*

CHP’nin ve CHP’ye sızmış olan azgınların şunu anlaması gerekiyor: Türkiye, 1960’ın Türkiyesi değildir.

Ne dünya eski dünyadır, ne de Türkiye eski Türkiye.

Köprülerin altından çok sular akmıştır.

Toplum da, devlet de belli bir değişim yaşamıştır.

Olaylar çığırından çıkarsa Türkiye, Suriye gibi uzun sürecek bir şiddet sarmalının içine girebilir ve sonunda kaybeden taraf da bu yangına benzin dökmeye çalışanlar olur.

Bizden söylemesi.


CHP'NİN GELECEKTEKİ İKTİDARINA GİDEN YOLUN TAŞLARINI DÖŞEYEN "ZÜBÜK KARDEŞLİĞİ"

















Şeriatçılığı bırakıp demokrasiyi (siyasal halkçılığı) savunma hastalığı, bildiğim kadarıyla, önce Nurcularda başladı.

Mesela Yeni Asya grubunun lideri Mehmet Kutlular, İşte Hayatım adlı otobiyografisinde resmen demokrasiyi savunuyor.

FETÖ’cülerin de (Fethullahçı Takiyye Örgütü) demokrat oldukları malum.. 

Akredite oldukları zamanlarda düzenledikleri Abant Platformu toplantılarında demokrasiyi (halk çoğunluğunun kuyruğuna takılmayı) ve laikliği (siyasal dinsizliği) savunuyorlardı.. 

Şimdi de öyle.

*

Necmettin Erbakan liderliğindeki Millî Görüş hareketine gelince.. 

Erbakan Türkiye’yi demokrasiyi araç olarak kullanarak dönüştürmek istiyordu, demokrasiyi ideal olarak benimsemesi durumu yoktu.

İdealini Millî Görüş ve Adil Düzen gibi kavramlarla “yasal çerçevede” ifade etmeye çalışıyor, kendi tabiriyle “kuş dili” kullanıyordu.

Ancak, 28 Şubat’ta laik demokrasinin çiftesi ile yere kapaklanınca ideali (söylem düzeyinde) “yaşanabilir bir Türkiye” haline gelmeye başladı.

Halefi Temel Karamollaoğlu “kuş dili” kullanmadan “İslamcı değil müslümanım” diyebiliyor.

Çok zeki ya, İslamcı olmayan, yani İslam’dan yana olmayan bir müslüman.

Faydası neyse?

*

Onlardan ayrılan (Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki) grup zaten Millî Görüş gömleğini çıkarmış, çıkarmakla da yetinmeyip hışımla parça parça etmiş, ve de laik demokrasiyi (siyasal dinsiz halkçılığı) canla başla sacvunmaya başlamıştı.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'leri ile barışmış, onun izine takılmışlardı.. (İzindeydiler ama tevazu gösterip Kemalist/Atatürkçü olduklarını söylemiyorlardı, bunu anlamayı bizim "irfan"ımıza havale ediyorlardı.)

Milli Mücadele’nin Mustafa Kemal’i ile laik Cumhuriyet’in Atatürk’ü arasında bir orta yol bulmaya çalışıyor, alternatif bir Kemalizm inşa etmeye uğraşıyorlardı.

Ve yeni ideolojilerini/davalarını “muhafazakâr demokrasi” diye adlandırıyorlardı.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun liderliğini yaptığı grup ise bu konularda net bir fikre sahip değildi.. 

Bu tür konuları halının altına süpürerek geçiştiriyorlardı.. 

Açık bir fikirleri yok gibi görünüyordu.

*

Tarikatçı Haydar Baş gibiler ise iyice zıvanadan çıkmış, ipi koparmış, Türk tipi siyasetin avara kasnağı fırıldaklar haline gelmişlerdi.

Resmî ideolojinin herşeyine imanları tamdı.

Atatürk büyük bir evliya/veli olmuş, peygamberliğine ramak kalmıştı.

Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cemaatine (İskenderpaşa Cemaati’ne, Hakyolculara) gelince.. 

Onun vefatından üç yıl sonra Sağduyu Partisi adlı tabela marka oyuncak aracılığıyla laikliğe (siyasal dinsizliğe) ve demokrasiye (siyasal halkçılığa) olan imanlarını ilan ettiler.

Düzen”e biat etmiş durumdaydılar.

*

Bu yetmiyormuş gibi bir süre sonra boz kurt kuyrukluğuna talip oldular ve Milli Görüş gömleğini yırtmış olan “muhafazakâr demokrat” Erdoğan ile Atatürkçü-laik-ırkçı (ve de kasetçi, kaset bağımlısı) MHP’nin “zübük kardeşliği”ni savunmaya başladılar.

2011 yılına gelindiğinde AK Parti'nin kalan tek kusuru, boş kurtun (ya da yoz kurtun) kuyruğuna takılmayı becerememiş olması gibi görünüyordu.. Neyse ki Merhum Esad Efendi'nin "varis"i Nureddin bu eksikliğin farkına varmış ve Erdoğan'ı irşad için kolları sıvamıştı. 

Mehmed Zahid Kotku rh. a. ile Esad Efendi merhumun hoca efendiliği "büzüklerin (hoşaf) efendiliği" halini almaya başlamıştı.

Hoca efendilik "out", hoşaf efendilik "in"di.

*

Fakat 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde MHP’nin boş kurtlarına AK Parti değil CHP yanaştı.

Demek ki, bir dereceye kadar yoz kurtçu olabildiğine göre CHP bile gerektiğinde desteklenebilirdi.

Ancak, “yeni İskenderpaşa”nin hayali çok geçmeden gerçekleşecek, Cumhur İttifakı çatısı altında yoz kurtçuluk ile “muhafazakâr demokrasi”nin mutlu birlikteliği hayata geçirilecekti.

Yeni İskenderpaşa’nın “aziz başkan”ı Erdoğan liderliğinde asr-ı saadet yeniden yaşanmaya başlamış, Türkiye siyaseti olması gereken yörüngeye oturmuştu.

Evet, İskenderpaşa Cemaati’nin “istikamet”ini artık Atatürkist-laik yoz kurtun kuyruk izleri belirliyordu.

*

Böylece, Türkiye’deki bütün “dindar” cemaat ve gruplar aynı siyasî çizgiye gelmiş bulunuyorlardı.

Aralarında bir fark kalmamıştı

Bu, Türkiye’de hiç Şeriatçı kalmamış olması anlamına gelmiyordu, fakat Türk siyasetinde bir ağırlıkları ve etkileri kalmamış durumdaydı.

Bunun getireceği sonucu ise, en iyi Bediüzzaman’ın talebelerinin anlaması gerekiyordu.

Çünkü o, yersiz ve lüzumsuz bir muhabbetin, haksız, gayrimeşru ve cahiliye zihniyetine dayalı bir tarafgirliğin ve destekçiliğin, kaderin adaleti çerçevesinde tokat yemeye neden olacağını döne döne anlatmıştı.

Evet, Türkiye “dindar”ları demokrasiyi savunmakla, demokrasi adına kendilerine yapılacak zulümleri onaylamış, buna “Caizdir” fetvası vermiş durumdalar.

[Merhum Bediüzzaman şöyle diyor:

Bu asrın acip bir hassasıdır (tuhaf bir özelliğidir). Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi (iyiliği), binler seyyiatı (kötülüğü) işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı (kulların haklarını) mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl (azın azı) olan ehl-i dalâlet ve tuğyan (sapıklık ve azgınlık ehli), safdil taraftarla ekseriyet (çoğunluk) teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden (gereken) musibet-i âmmenin (genel belanın) devamına ve idamesine (sürmesine), belki teşdidine (şiddetlenmesine) kader-i İlâhiyeye fetva verirler; “Biz buna müstehakız” derler.]

*

Ektiklerini biçecek gibi görünüyorlar.. Demokles’in kılıcı her daim tepelerinde.

Yarın milliyetçilik, Türkçülük, laiklik, demokrasi, Atatürkçülük vs. adına zulme maruz kaldıklarında itiraz etmelerini sağlayacak (kendilerine ait) “bağımsız” bir “değerler manzumesi”ne artık sahip değiller.

Ellerindekinin hepsinden vazgeçtiler.. Hepsini konjonktürel dünyevî menfaatler uğruna sattılar.

Oysa, laikliğe ve demokrasiye karşı İslam eksenli “ilkesel” bir duruş sergilemeleri gerekiyordu.

*

Türkiye'de süreç CHP lehine işliyor.

CHP zihniyeti kazandı, geriye CHP'nin kendisinin kazanması, iktidar olması kaldı.

Şunu söylemek mümkün: Recep Tayyip Erdoğan, yaptıklarıyla CHP’nin gelecekteki iktidarını inşa ediyor.

Ve bu noktada diğer “dindar” gruplar ve cemaatler de Erdoğan’a yardımcı oluyorlar.

Çünkü, gerek Erdoğan’ın, gerekse diğer grupların savunmaya başladıkları görüşlerin asıl sahibi CHP.. Buna yoz kurtçuluk da dahil.

O görüşlerin patenti CHP’ye ait.

İmdi, siz, sizi CHP’den farklı kılan görüşlerinizden ve duruşunuzdan vazgeçtiğinizde, insanların CHP’ye yönelmesine engel olan şey, sadece şu ikisi olacaktır: 

Halk kitlelerindeki geleneksel CHP antipatisi, elinin CHP’ye oy vermeye gitmemesi, ve de CHP’deki aşırı din karşıtı söylemin ürkütücülüğü.

*

CHP’deki aşırı din karşıtı söylem Kemal Kılıçdaroğlu ve Ekrem İmamoğlu ile birlikte törpülenmeye başlamış durumda.. Ve bunun meyvelerini topluyorlar.

Halk kitlelerinin elinin CHP’ye oy vermemesine gelince.. Buna da “Altılı Masa” sayesinde son verilmiş durumda.

Gerek Saadet Partililer, gerek eski AK Partililer (Davutoğlu ve Babacan partileri), gerekse eski MHP’li Türkçüler (Akşener partisi), CHP’ye oy vermeme yönündeki tutumlarından (Altılı Masa ittifakı yüzünden) vazgeçmiş bulunuyorlar.

Yadırgadığınız birşeyi ilk kez yapmak zordur, fakat bir defa yaptınız mı, artık o, yol olur.

Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Deva Partisi ve İYİ Parti zamanla eriyecek, fakat tabanlarının bir kısmı CHP seçmeni haline gelecektir.

*

Onların bu noktaya gelmelerinde Erdoğan’ın büyük katkısı var.. Çünkü söylemlerinin bugünkü CHP’ninkinden kayda değer bir farkı yok.

Tabanını zihniyet olarak CHP çizgisine çekmede çok başarılı oldu, dolayısıyla bunun meyvelerini toplayacaktır.

Topluyor da.. CHP’nin oy oranının artması, İstanbul ve Ankara belediyelerini alması nedensiz değildir.

Mesele sadece ekonomik sıkıntılar kaynaklı tepki değil.. Aynı zamanda zihniyet olarak benzeşme var.

*

Senin zihniyet olarak CHP’den bir farkın kalmamışsa, CHP ile konformizm ve “düzencilik, rejimperestlik” bakımından aynı çizgiye gelmişsen, sana oy verenler yarın rahatlıkla CHP’ye de verirler.

Vereceklerdir.

Gidiş o yönde..

Bu süreci sadece CHP, Selanikli Mustafa Atatürk dönemindeki katı söylemleri tekrar benimsemek suretiyle tersine çevirebilir.

Buna da niyetleri yok gibi görünüyor.


SENİN SANMAMAN YETMEZ!

 




Prof. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinin 13 Şubat 2014 tarihli sayısında yayımlanan, “Dostluğun ve desteklemenin şartı” başlıklı yazısında şu görüşleri dile getirmişti:

İnançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas bir iktidar ülkeyi yönetmekte ise dindar Müslümanlar kendi din hürriyeti alanlarına bakar, burada beklentiler karşılanıyorsa iktidara destek verirler. İslam dışı ve/veya İslam’a aykırı inanç ve hayat tarzlarına sahip vatandaşların da hak ve hürriyet adına talepleri olacaktır. Bu talepler içinde İslam dini ve ahlakına aykırı olanlar varsa dindar Müslümanlar ‘demokrasi ve insan hakları adına’ bunların da verilmesinin peşine düşmezler, verildiği zaman da memnun ve mes’ud olmazlar, mevcut sistem gereği tahammül ederler.

İslam maddi ve manevi beş değeri korumayı amaç edinmiştir: Hayat, akıl, din, mal (servet) ve nesil. İktidar dini korumakla beraber diğer dört değeri -ki, bunun için de mal; yani ekonomi de vardır- korumada gevşeklik, ihmal ve kusur içinde ise o iktidarı -sırf dini hakları verdiği için- desteklemezler, diğer korunması gerekli değerleri de korumasını bekler, ister ve desteklerini buna göre ayarlarlar.

Bir iktidar Müslümanların dini haklarını vermede gevşek ve kusurlu olursa, diğer alanlarda başarılı olsa bile dindar Müslümanlar o iktidarı desteklemezler.

Mevcut iktidar döneminde bu beş değerin korunması bakımından önemli mesafeler alındığını, gece gündüz demeden çalışıldığını yar da ağyar da biliyor ve insaflı olanlar itiraf ediyorlar.

Şimdi biri çıkar da ‘Biz iktidarı desteklemek için demokrasi, insan hakları ve AB sürecinde katedilen mesafeye bakarız; bu konularda başarılı ise destekleriz, gevşek ve kusurlu ise desteğimizi çeker, onu düşürmek için başkalarıyla ortak hareket ederiz’ derse bu tamamen seküler, dünyevi, maddi, dindar bir Müslümanın tercih etmeyeceği bir yaklaşım olur. Bu yaklaşımı benimseyen vatandaşların da tercih haklarına saygımız tamdır; ancak bizim tercihimiz bu değildir.

Dindar Müslümanlar demokrasi ve insan haklarının ‘içi İslam ahlakı ile doldurulmuş’ olanını tercih ederler.

AB ile entegre olmayı, Batılılaşmayı, kendi öz ve yüce medeniyetimizi Batı’nınki ile değiştirmeyi asla istemezler ve bu konuyu bir ‘inanç meselesi’ bilirler. Batı ile ilişkileri, zorunlu ve ümmet için yararlı olan sınırda tutar, orayı aşmamaya gayret ederler.

Milli sınırlar içindeki insan unsurunu, büyük İslam ümmetinin ‘ayrılmaz bir parçası’ kabul eder, dost düşman ayırımında ümmeti esas alırlar. Onlara göre bugünkü parçalanma, dağılma, hatta kendi aralarında savaşma ve çatışma büyük günahtır; izale edilmesi, ümmet bütünlüğünün sağlanması, kavganın adil bir barışa, kardeşlik ve dayanışmaya dönüşmesi için gayret etmek farzdır.

Bu iktidar ekonomiyi batırmadı, maddi ihtiyaçları olabildiğince karşıladı, barış sürecini başlattı ve ‘İmam Hatiplerin önündeki engelleri kaldırdı, başörtüsü zulmüne son verdi, okullara seçmeli Kur’an, Peygamberimiz’in Hayatı ve Temel İslam Bilgisi’ derslerini koydu ise -ki, evet bunları yaptı- ona cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum.

Yolsuzluk, haksızlık, rüşvet, irtikab, kul hakkına tecavüz… büyük günahlardandır. Bunları dindar Müslümanların onaylaması mümkün değildir. Ancak ‘hüküm giymedikçe kişilerin masum oluşları’, ‘Soruşturmanın gizliliği’ de temel hukuk kurallarıdır.

Yukarıda sayılan kusurların ve günahların istismar edilmesi, bunları onaylamayan iktidarı yıpratmak için kullanılması da dine ve ahlaka uygun düşmez.

*

Görüldüğü gibi 2014 yılında, sonraki yıllara göre biraz daha mutedil bir çizgideymiş. 

Kesin ifadeler kullanmak yerine “Sanmıyorum” diyebiliyormuş.

Sonradan kendisine bir haller oldu.

Yazdıklarına gelince..

Hayrettin beyin ilk cümlesinden başlayalım: 

“İnançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas bir iktidar ülkeyi yönetmekte ise dindar Müslümanlar kendi din hürriyeti alanlarına bakar, burada beklentiler karşılanıyorsa iktidara destek verirler.”

Buradaki “inançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas bir iktidar” kaydı, hiç tartışılmadan, bir aksiyom gibi önümüze konuluyor.

Yani, hareket noktası olarak, önce, mevcut iktidarın “inançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas” olduğunu teslim ediyoruz. Hareket noktamız bu.

Ancak, memleketin manzarası tam böyle değil.

*

İnancımızı açıkça söylemediğimiz, bu ülkede Şeriat’in hakim olması gerektiğini açıkça söylemekten kaçındığımız için, (çokları da zaten hristiyanca bir İslâm anlayışını benimsemiş, Şeriatçılıktan vazgeçmiş bulunduğu için) din ve vicdan hürriyetimiz varmış gibi görünüyor.

Bu, gerçek bir özgürlük müdür?!

Bu ülkede bir milletvekili ya da önemli bir bürokrat, “Arkadaş, ben Şeriatçıyım, Şeriatçı olmam, benim müslüman olmamın zorunlu sonucudur, lazım-ı gayri mufarıkıdır” diyebilir mi?!

TBMM Başkanı İsmail Kahraman bunu dediği için bile değil, “Anayasa’da laiklik kelimesinin yer alması şart değil, nitekim Avrupa’da öyle” dediği için siyasî linçe maruz kalmadı mı?

Sen şimdi mevcut iktidara destek verdiğin, böylece mevcut rejimi dolaylı olarak desteklemiş bulunduğun için, yazılarına rüşvet-i kelâm kabilinden eklediğin “Aslında benim gönlümden geçen rejim tam bu değil” şeklindeki kayd-ı ihtirazîlerine tahammül edilmesini, gerçek bir özgürlük mü zannediyorsun?!

*

Ekonomi bahsine gelelim.

“Ekonomiyi batırmamak, maddi ihtiyaçları olabildiğince karşılamak”, bir iktidarı desteklemek için tek başına yeterli bir neden olamaz.

Aslında her iktidar, her parti, ülkesini zengin etmek ister; bunu başarır başaramaz, becerir beceremez, o ayrı mesele..

Mesela bir şirketin başına kimi getirseniz, o şahıs (şirketteki iktidar olarak), firmanın üstün başarı göstermesini, büyük kâr elde etmesini ister. Bazıları başarır da.. 

Bu, o yöneticinin “iyi bir insan” olduğunu göstermez.

Hangi yönetim, ülke ekonomisinin bozuk olmasını, vergi gelirlerinin azalmasını, cüzdanının boşalmasını ister ki?!..

*

Asıl önemli olan soru şudur: Bu iktidar, ekonominin işleyişinde helal ve haram sınırlarına ne kadar dikkat etmiş, ekonominin İslâmî kurallara göre işlemesi için ne yapmıştır?.

Bu soruyu sormadan, iktidar için, “ona cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum” demek uygun olmaz.

Başörtüsü zulmüne son verilmesi ve “seçmeli” din derslerinin konulmasına gelince…

Evet bunlar yapıldı..

Fakat, bu ülkede aynı zamanda “Şeriatçı” olmak, “sahih bir İslam anlayışı”nı savunmak da marjinal bir olay haline getirildi.

Şeriat ve Şeriatçılık kavramları, derin odakların kullandığı birtakım "yerli-milli" kişiler tarafından, bizzat “dinci medya” olarak gösterilen basın yayın organlarında sistematik olarak itibarsızlaştırıldı.

Bu, senin yazdığın Yeni Şafak'ta da yapıldı. 

*

Aslında olay şu:

28 Şubat sonrasında “Şeriatçılar”ı “muhafazakâr demokrat” ve “ılımlı laik” hale getirenler (Evet, aslında Ilımlı İslam değil, Ilımlı Laiklik projesi var), bu kitlenin tekrar radikalleşmesinin (yani Şeriatçılaşmasının, laik düzeni sorgulamasının) önüne geçmek için, başörtüsü sorununu bir ölçüde çözmeye ve bazı yüzeysel dinî dersleri “seçmeli” (sadece seçmeli) olarak “dindar” insanlara “lutfedip vermeyi” kabul ettiler.

O yüzeysel ders kitaplarına bakınız; onlarda bile bir yandan resmî ideolojinin ve Atatürkçülüğün empoze edildiğini görürsünüz.

Hayrettin bey, böyle bir iktidara cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyormuş.

Tamam da onların Ankara’da, “Türkiye’de rejim sorunu kalmamıştır, bizim sayemizde dindar insanımız da laikliği benimsemiştir, biz de zaten laik bir partiyiz, İslamcı/dinci değiliz, gizli gündemimiz asla yoktur, Türkiye’deki Şeriatçıları Şeriatçı olmaktan çıkardık, laikleştirdik, ılımlı laikler haline getirdik, asıl biz Aziz Atatürk'ün izindeyiz, Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı minnet ve şükranla yâd ediyoruz vs.” dediklerinden haberin var mı?

Belki de var.. Olması lâzım..

Çünkü, Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta yaptığı laik yönetim tavsiyesinin bile arkasında durdun, ona bir kulp takmak için mugalata sanatının dibini buldun.

Bu iktidar şunu yapmışmış da bunu yapmışmış da.. Evet yaptılar, fakat dindarları laikleştirmekle de ("siyasal dinsiz" hale getirmekle de) övündüler..

Hızlarını alamayıp Mısır ve Tunus'a bile "siyasal dinsizlik" ihraç etmeye kalkıştılar.

Millete "Size amelî hususlarda müsamaha göstereceğiz, fakat bunun karşılığında itikadî tavizler verecek, (merhum Said Nursi'nin "küçük deccal / küçük yalancı" olarak nitelendirdiği) Atatürk'ü rahmetle anmaya başlayacak, Şeriat savunuculuğunu bırakacak, laiklik (siyasal dinsizlik) eleştirisine son vereceksiniz" mesajını verdiler.

Millete sundukları, onlardan istediklerinin yanında devede kulak bile değildi.. 

*

Evet, Hayrettin bey, “İslam maddi ve manevi beş değeri korumayı amaç edinmiştir: Hayat, akıl, din, mal (servet) ve nesil” diyor.

Sonra da ekliyor: 

“Mevcut iktidar döneminde bu beş değerin korunması bakımından önemli mesafeler alındığını, gece gündüz demeden çalışıldığını yar da ağyar da biliyor ve insaflı olanlar itiraf ediyorlar.”

Nerde yaşıyorsa?

Zinanın suç olmaktan çıkarılmasının, İstanbul Sözleşmesi’nin yasal düzeyde hayata geçirilmesinin, üniversitelerde toplumsal cinsiyet adı altında okutulan derslerle her türlü sapıklığın reklamının yapılmasının vs. (ki özgürlük adı altında kabul edilen başka rezillikler de var) ne anlama geldiğini bilmez gibi konuşuyor.

Mevcut iktidar, “nesil” maddî ve/veya manevî değerinin korunması için zinayı serbest bıraktı mı demek istiyor? Ya da ne?

Hayrettin beye göre, bu iktidar “nesil” değerini korumak için gece gündüz demeden çalışmış, zinayı serbest hale getirmiş.

Hayrettin efendi nesilden artık neyi anlıyorsa?.. Bunu bilemiyoruz.

Gece gündüz demeden neslin korunması için çalışılmış, bunu yar da ağyar da biliyormuş, insaflı olanlar bunu itiraf ediyormuş..

İnsaf da bunların tekelinde, babalarından miras kalmış tapulu malları..

*

"İnsan hayatı"na gelince… Mevcut iktidarın insan hayatını korumak için neler yaptığını, bu iktidar döneminde neler yapıldığını şahsen çok iyi biliyorum.

Neler yapıldığı benim gibiler açısından "bi't-tecrübe sabit"tir.. Hariçten gazel okuyan, "yaşayan" kadar bilemez.

Ne demişti Mevlana: "Ben ol da bil!"

Gelelim dinin korunmasına.. Bu ülkede bugün, Şeriat kavramını camilerdeki hutbelerde bile duyamıyoruz.

Daha ne olsun!

Malın korunmasına gelince.. İşte bu doğru olabilir. 

Birileri servetlerini çok iyi koruyorlar.

*

Hayrettin efendi olayı çarpıtıyor..

"Böyle bir iktidara cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum" demek yerine, "Böyle bir iktidarı beğenmediği için zihniyet bakımından ondan da bozuk olanı desteklemek caiz olmaz" dese, anlaşılabilir.

Fakat öyle demiyor.

Dindar geçinen ve bilinenler böyle yaparsa, 'çağcıl' CHP iktidarından da herşey beklenebilir, bunu bilmiyor değiliz.

Fakat şunu da biliyoruz: CHP amelî bakımdan zarar verebilir, fakat milletin itikadıyla oynayamaz.

Mesela Mısır'a ve Tunus'a Tayyip Erdoğan yerine Bay Kemal "Şeriat'i bırakın, laik olun!" mesajını verseydi yer yerinden oynardı.

"Sınırlı sorumlu müslüman" Erdoğanist yağ tulumları kim bilir nasıl da kabına sığmayan mücahitler haline gelirlerdi. 

*

Tuzun koktuğu yerde diğer nesnelerin kokmasının hesabını kim nasıl sorabilir?

Daha doğrusu, tuzun kokmasından değil, tuzun yokluğundan, yasaklanmasından söz etmemiz gerekiyor.

Soytarılığın yerlilik-millilik-vatanseverlik katına yükseltildiği, ihlas edebiyatı ve umuma açık nefis muhasebesi gösterisi ile işe başlayacak kadar ustalaşmış kaşar riyakârlığın dindarlık zannedildiği, gerçek dindarlığın da "tehlike" kabul edilip açık ya da "örtülü" yöntemlerle önünün kesildiği bu ülkede tuz, "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" biçimde yasak. 

Tuz diye, ne idüğü belirsiz kalp/sahte nesneler piyasaya sürülüyor. 

Yoksa, sahici tuz asla kokmaz.. 


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...