rüşd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüşd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ERDOĞAN’IN OYUNU VE MÜSLÜMAN'IN RÜŞD ÇAĞI

 



Şurası kesin: Erdoğan kafa karıştırmayı çok iyi biliyor.

2017 yılında Külliye’deki 29 Ekim Resepsiyonu’nda şöyle demişti:

Milletimizle bir olup bu oyunu bozacağız. Karşımızdakiler demokrasi ile hareket ediyorlarsa demokrasi ile bozacağız. Bizim kitabımızda esaret yoktur. Bizim kitabımızda köle olmak yoktur, kula kul olmak yoktur. Bizde Hakk’a kul olmak vardır.

İlkin, “karşımızdakiler” diyor ve bununla başta ABD olmak üzere Batılı güçleri kast ediyor.

İkinci olarak, “demokrasi” vurgusu yapıyor.

Üçüncü olarak da kula kul olmamaktan, Hakk’a kul olmaktan söz ediyor.

Meselenin “demokrasi” faslına ve “karşındakine bu konuda ayak uydurma” bahsine dair söylenecek çok şey var, fakat geçelim..

Kula kul olmamaktan ve Hakk’a kul olmaktan bahsedelim.

*

Müslümanların (müslümanlığının şuurunda olan müslümanların) bütün demokrasi ve laiklik eleştirisinin temelinde işte bu hassasiyet yer alıyor: Kula kul olmamak, Hakk’a kul olmak.

Mesela, Said Ramazan el-Bûtî, Hakk’a kul olmanın anlamını Fıkhu’s-Siyre‘sinde şu şekilde özetliyor (çev. Ali Nar ve Orhan Aktepe, İstanbul: Milli Gazete, s. 118):

Akıllı olarak rüşt çağına ulaşan hiçbir kadın veya erkek yoktur ki, Allah tarafından, kendi nefsinde İslam şeriatini, yaşadığı toplumda da İslam nizamını gerçekleştirmek için mükellef kılınmış olmasın.

Evet, Hakk’a kul olmanın anlamı budur.

Erdoğan’ın ise bunun tam tersini savunduğunu ve yaptığını görüyoruz.

“Karşısındakiler”in keyfi öyle istediğinde “demokrasi”ye razı..

İslam şeriatine/nizamına ise razı değil. Mısır’a, Tunus’a gidip “Şeriat’i boş verin, laiklik çok iyi” diyen o..

İslam açısından bu sözlerin anlamı şudur: Hakk’ı boş verin, kula kul olun!..

*

Bunun lamı cimi yoktur, mesele bu kadar açıktır.

Bu ifadelerimiz, kendilerini boş sözlerle aldatan, bir taraftan da çok iyi müslüman olmayı başardığını zannedenleri rahatsız edebilir.

Fakat, onların da bu gerçekleri en açık ve yalın biçimde duymaları gerekiyor.

İçi boş “kula kul olmama, Hakk’a kul olma” edebiyatının içyüzü, herkesin anlayacağı açıklıkta ortaya konulmalıdır.

Şunu unutmasınlar, bu uyarılar sadece bu dünyada kalmayacak; sadece bu dünya için yapılan birşey değildir.

İster kabul edin, ister etmeyin..

İster dinleyin, ister dinlemeyin..

Yarın kıyamet gününde, duymak istemediğiniz bu uyarılar sizin aleyhinize delil olacak.

*

Hem “kula kul olmama, Hakk’a kul olma” edebiyatı yapacak, bu edebiyattan nemalanacaksın, hem de laiklik havariliği yapacaksın, bu olmaz..

Bu durumda senin bu edebiyatın, laiklik propagandanı tabiri caizse “yutturmak” için aldatıcı tuzak vazifesi görmüş oluyor.

Senden kimse Türkiye’de şeriat ilan etmeni ya da şeriat savunuculuğu yapmanı beklemiyor, fakat kalkıp işgüzarlık yapıp taa Mısır ve Tunus’a gidip “Şeriat’e karşı laiklik” propagandası yapmamalıydın!..

Ülke içinde de zaten fiilen var olan laikliğin zihniyet düzeyinde benimsenmesi için uğraşmamalıydın, uğraşmamalısın!

*

Erdoğan zamanında “İslam’ın güncellenmesi”nden de söz etmişti.

Sonra da tecdidden (yenilemeden) vs. bahsederek lafı toparlamaya çalışmıştı.

Tecdid anlamında bir güncellemeyi Atatürk döneminde merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca yapmıştı.

Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Kur’an ayetlerinin güncele bakan yönlerine dikkat çekmişti.

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen “haham ve rahiplerin rabler edinilmesi” olgusunun son dönemdeki karşılığının parlamentoların ve parlamenterlerin (milletvekillerinin) rabler haline getirilmesi olduğunu yazmıştı.

*

Diyanet İşleri Başkanlığı cuma hutbelerinde bu güncellemeye niye dikkat çekmiyor?

Dikkat edilsin, bu güncellemeyi merhum Elmalılı Hoca, İskilipli Atıf Hoca gibi ulemanın ipe gönderildiği dönemde yapmıştı.

 Merhum Elmalılı Hoca’nın ifadeleri (sadeleştirilmiş şekliyle) şöyle: 

31- “Allah’dan başka bir de hahamlarını (yahudiler) ve rahiplerini (hıristiyanlar) kendilerine rab edindiler”. Allah’ın emrine, hakkın hükmüne değil, onların hükümlerine, onların iradelerine tabi oldular. Onlara Allah’a tapar gibi taptılar, hatta Allah’ı bırakıp onlara taptılar, Allah’ın emirlerini bırakıp, açıkça Allah’ın emirlerine ters düşen keyfî arzularına itaat eylediler. Allah’ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler. Allah’ın “yapmayın” dediği şeyleri yaptılar, “yapın” dediklerini de yapmadılar. Allah’ın emir ve yasaklarını değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler.

Onlara, Allah’ın emirlerini uygulayan, O’nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler gözüyle değil de, dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar. Doğrudan doğruya kendi yanlarından şeriat vaz’etmeye, dini hükümler koymaya hakları varmış, sanki birer müdebbir rabmış gibi baktılar. Onların iradelerine heva ve heveslerine uydular.

Nitekim bu âyetin mânâsı hakkında meşhur Hatim-i Tâî’nin oğlu Adiy demiştir ki: “Resulullah’a geldim, boynumda altından bir haç vardı, ki Adiy o zaman henüz müslüman olmamıştı ve hıristiyandı, Resulullah Berâetün Sûresi’ni okuyordu, bana “ya Adiy şu boynundaki veseni (putu) at” buyurdu. Ben de çıkardım attım. “Allah’tan başka hahamlarını ve rahiplerini de rab edindiler.” anlamına olan âyetine geldi, ben, ya Resulallah, onlara ibadet etmezlerdi, dedim. Resulullah buyurdu ki: “Allah’ın helal kıldığına haram derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah’ın haram kıldığına helâl derler, siz de helâl saymaz mıydınız?” Ben de “evet” dedim. “İşte bu onlara ibadettir.” buyurdu.

Rebi’ demiştir ki, “Bu rablık İsrailoğulları’nda nasıl idi?” diye Abdul’âli-ye’ye sordum. O da“Genellikle Allah’ın kitabında hahamların sözlerine aykırı olan âyetler bulurlar, bununla beraber kitabın hükmünü bırakırlar da hahamların sözlerini tutarlardı.” dedi.

Bu rivayetler şunu gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona “rab” adını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah’ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir.

Şu halde burada din âlimlerine, ulul’emr adı verilen devlet başkanlarına itaat etmek, Allah’ın emri olan bir farz değil midir? O halde yahudilerle hıristiyanların kendi âlimleri ve yöneticileri demek olan “ahbar” ve “ruhban”a itaat etmeleri niçin muaheze olunuyor? Şeklinde düşünmeye gerek yoktur. Çünkü burada sözü edilen şey, Allah için itaat ve teslimiyet değil, “min dunillah” olan, yani Allah’ın emrine ters düşen itaattir.

Gerçekten de ilmî hakikatleri kabul ve âlimlere itaat etmek ve saygı göstermek Allah’ın emridir. Ve Allah’ın emrine itaat de Allah’a itaattır. Fakat bu doğrudan doğruya değil “Allah’a, Resule ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz.” (Nisa 4/59) âyetinde de işaret buyurulduğu üzere Allah’a ve Resulü’ne itaatın bir bölümü olarak ve ona bağlanarak yapılacak olan bir itaattır, Allah’a ve emirlerine rağmen bir itaat değildir. Allah için bir itaat demek, Allah’ın emirleri doğrultusunda olan, en azından mahluka itaatte Yaratıcı’ya isyan bulunmayan bir itaat demektir. Böyle bir itaat Halık’a isyan bulunmamak şartıyla meşru olur.

İlmin hükmünün hak, emrin de maruf olması şartına bağlıdır. İlmin hakkı, hak ve hakikatı izlemesinde, gerçekle olan ilişkisinde, hakkın emrine uygun düşmesinde ve daima Allahın rızasını araştırmasında, hakkın ahkâmını tanıyıp kavramasında, hasılı Allah için olmasındadır. Yoksa gerçekle uyum sağlamayan, hak temeli üzerinde yürümeyen Allah’ın hukukuna aykırı olan, Allah’ın koyduğu kanun ve kurallara karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ilim değildir. Ve âlimlerin değeri, ilim zihniyetine ve haysiyetine bağlılıkları ile ölçülür. Ulu’l-emr olmaları sırf bilgileri ve ilmî haysiyetleri bakımındandır. Yani emredilen marufu tanımaları, uyulacak âyetin hükmünü iyi bilmeleri ve ondan elde edilecek mânâyı iyi kavramaları sebebiyledir: “Bunların hüküm çıkarmaya gücü yetenleri elbette onu anlarlardı.” (Nisâ, 4/83), “Allah’ın kulları içinde O’ndan en çok korkanlar âlimlerdir.” (Fâtır, 35/28) özelliklerini taşımaları ve “Eğer bilmiyorsanız, ilim ve hikmet ehline danışınız.” (Nahl 16/43) buyurulduğu üzere, âlimlerin ehl-i zikir olmaları bakımındandır.

Âlim, bilgi sahibi olması bakımından hiçbir şeyin değil, ancak Hakk’ın kuludur. Delillerin ve Hakk’ın âyetlerinin emrindedir. Lâkin delilin şerefi bizzat kendinden değil, medlulü olan hakka delalet etmesi ve hakkın açığa çıkmasına yardımcı olması yüzündendir. Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışanlar ise ilmî haysiyetten mahrum birer tağutturlar. İlme ve ilmin ortaya koyduğu verilere, Hak Teâlâ tarafından yaratılmış gerçekler olduğu bakımından itaat, Allah’ın emrine itaat ve hakkın farizasını yerine getirmektir. Hakka bağlı olduğu müddetçe ilme ve âlime uymamak ilim ve ulema düşmanlığıdır.

Ancak Allah’ın emirlerini gözardı ederek âlimlerde velev cüz’î bir hüküm vaz’ etme yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile hükmünün yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim eylemek Allah’dan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları “min dunillah” (Allah’ın gerisinde) rab edinmektir. Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsana tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir.

Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah’ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah’ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah’ı bırakıp başkalarına tapmak demektir.

Maalesef Yahudiler ve Hıristiyanlar işte böyle yapmışlardır: Ahbar (din bilginlerini) ve Ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara gerçekten Rab dememişlerse bile Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve Papaların hata etmez sayılması daha fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur. Bunların din işlerinde yetkili ve dinde her türlü tasarrufa salahiyetli olduklarını, ruhani meclislerin kararlarıyla ve papanın emriyle dinin ahkâmının ve Kitab’ın (İncil’in) kesin emirlerinin değiştirilecek derecede te’vil ve tebdil, hatta tahrif olunabileceğini, namaz ve oruç gibi temel ibadetlerin, haram ve helâl ile ilgili bütün kuralların ve meselelerin istenilen şekle konulabileceğini, her türlü günahın affedilebileceğini, hatta cennet ve cehennem anahtarlarının papazların elinde olup, bunların isteyene satılabileceğini ve bütün bunlara hiç kimsenin itiraza hakkı bulunmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlar tanımışlardı ki, bu âyet işte bütün bunları hatırlatmakta, muaheze etmektedir. Adiy ile ilgili olan hadisi şerif de bunun asgari ölçüde bir bakıma tefsiridir. Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının böyle bir imtiyaz ve hakimiyetle “min dunillah” (Allah’ın gerisinde) Rab edinilmelerine “klerikalizm” adı verilir.

Daha sonra bundan şikayetle Protestanlık zuhur etmiştir. Mâide Sûresi (âyet 64, 65)’ne bakınız. Daha sonra bu Rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere geçmiştir….

*

Günümüzde birçok ülkede parlamenterlerin gerçekte parti liderlerinin birer kuklası oldukları gözönüne alınırsa, doğrudan parti liderlerinin rabler haline getirilmekte olduklarını kabul etmek gerekir.

15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra Diyanet de söz konusu ayet-i kerimeyi bir cuma hutbesinde konu edinmiş, isim vermeden “The Cemaat”in Fethullah Gülen’i aynı şekilde rab edindiklerini ima etmişti.

Fethullahçılara böylesi bir uyarının yapılması gerekiyordu, fakat geç kalınmıştı. Ba'de harabi'l-Basra..

Bu uyarı beş yıl, 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl öncesinden yapılmalıydı. 

İşte o zaman bu uyarının gerçek bir değeri olurdu.

*

Fakat Diyanet, merhum Elmalılı Hoca’nın parlamenterlerin (laik siyasetçilerin) rab edinilmesi konusundaki uyarısını hiçbir hutbede dile getirmiş değil.

Bu uyarıyı da yapmadıkça, Erdoğan, Kılıçdaroğlu, Bahçeli, Akşener vs. gibi liderlerin rab edinilmemesi gerektiği konusunda Müslümanları uyarmadıkça vazifesini yapmış olmaz.

Bu noktada, “Diyanet bunu nasıl yapsın, burası laik (siyasal dinsiz) bir ülke” denilecektir.

İşte bu da, Türkiye’de gerçek bir din ve vicdan hürriyetinin bulunmadığının kanıtıdır.

Rejimin işine gelmeyen İslamî hakikatler (iman hakikatleri) camide bile söylenememektedir.

Merhum Elmalılı Hoca gibi başının gitmesi tehlikesini umursamadan hakkı söyleyenlerin uyarıları ise, sınırlı sayıda insanın satın aldığı, satın alanlar içinden de ancak beş on kişinin okuduğu kitaplarda sır olarak kalmaktadır.


DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI İLE HİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ARASINDAKİ FARK BİR HARF KADAR KÜÇÜKTÜR




Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 16 Aralık 2022 tarihinde (yani dün) okuttuğu cuma hutbesi, hem İslam'ı tahrif etmesi hem de laikliği çiğnemesi anlamına geliyordu.

Sebebi şu ifadeler:

İslam’a göre kadın ve erkek hem duygusal ve fiziksel, hem de ruhsal ve zihinsel olgunluğa erişmeden, aile kurmanın anlam ve sorumluluğunu idrak edecek rüşt yaşına gelmeden evlendirilemez. Zira evlilik için sadece ergen olmak yeterli değildir. Ergenlik biyolojik bir süreçtir. Evlilik ise reşit olmayı gerektirir. Nitekim ülkemizde evlilik yaşının asgari sınırı on sekiz olarak kanunlarla belirlenmiştir. Başta anne-babalar olmak üzere herkesin evlilik yaşı ile ilgili sınırlara riayet etmesi hem dini bakımdan gerekli bir davranış hem de ailede kalıcı huzur ve mutluluğu sağlamanın en temel şartıdır.

İlk cümleden başlayalım..

“İslam’a göre … rüşt yaşına gelmeden evlendirilemez” diye kestirip atıyorsun. Sonra da bunu getirip 18’e (hem erkek, hem de kadın/kız için) bağlıyorsun.

Kesin bir yasak getiriyorsun.

20 yaşındaki delikanlı 17 yaşındaki kızla bile evlense, olmuyor. Kız reşid sayılmıyor.

Fakat bu rüşd meselesi, herşeyden önce, bazı noktalarda içtihadî bir mesele..

Ulemanın “rüşd”den anladığı şey bazı noktalarda farklılık gösteriyor.. 

*

Sen de kendi kafana göre (daha doğrusu, İsviçre’den Medenî Kanun ithal etmiş olan laik, yani “siyasal dinsiz” Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunlarına göre) bir rüşd anlayışı benimsemişsin, fakat buna “İslam’a göre” diyor ve hutbede okuyorsun.

Laik (siyasal dinsiz) devletimize göre” demek yerine, “İslam’a göre” ifadesini kullanıyorsun.

İslam uleması ise, içtihadî konularda “İslam’a göre” demiyor, “Ebu Hanife’ye göre, Şafiî’ye göre” gibi cümleler kuruyorlar. 

Çünkü İslam, Ebu Hanife’nin (rh. a.) veya bir başkasının tekelinde değil.

Sen “İslam’a göre” demekle hem İslam’ı tahrif ediyorsun, hem de laikliği çiğniyorsun.

Sanki Türkiye Cumhuriyeti İslam’ın hükümlerinin uygulandığı, laikliğin çöp sepetine atıldığı bir ülkeymiş gibi konuşuyorsun.

*

Peki rüşd (reşid olma) ne?

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde geniş bilgi mevcut.

Oradaki “Rüşd” maddesinin ilk cümlesi şöyle:

Sözlükte “doğru yolu bulmak, mâkul davranmak” gibi mânalara gelen rüşd kelimesi fıkıh terimi olarak kişinin mallarını din, akıl, mantık ve iktisat prensiplerine uygun biçimde koruyup harcamasını sağlayan fikrî olgunluğa sahip olmasını, Şâfiî’ye göre bunun yanı sıra dinî ve ahlâkî açıdan adalet vasfını taşımasını ifade eder.

Bu anlamdaki rüşdün karşıtı ise sefeh (sefihlik) oluyor.

Söz konusu maddede şu ifadeler de yer alıyor:

Kişi reşid olarak bulûğa erince iman, ibadet ve diğer hususlardaki şer‘î mükellefiyetlere ait hitabın muhatabı sayılıp yaptığı hukuka aykırı fiillerden sorumlu tutulur ve hukukî işlem ehliyetine tam anlamıyla sahip olur. Sefihin de malî sonuçları olan hukukî işlemleri dışındaki hususlarda edâ ehliyeti tamdır; bu tür işlemler bakımından ise hacir altındadır.

İşte burası, İslam ile laik (siyasal dinsiz) Türkiye’nin rüşd anlayışının aralarının bozulup herkesin kendi yoluna gittiği nokta oluyor.

Bu ifadeler, mesela büluğa ermiş "reşid" 12 yaşındaki bir kız çocuğunun veya 14-15 yaşındaki erkek çocuğun, İslam’a göre, hukukî işlem ehliyetine tam anlamıyla sahip olduğunu ortaya koyuyor. 

Yani isterlerse, anlaşırlarsa, evlenebilirler. Birileri onların bu yöndeki özgür iradelerine ipotek koyamaz, hürriyetlerini kısıtlayamazlar.

*

Bu noktada ulema arasında ihtilaf yok, çünkü reşidler, "fikri hür, vicdanı hür" birey durumundalar. (Cahillerin ve sefihlerin ihtilafı bir değer taşımıyor). (Laik devletin kanunlarına göre ise 18 yaşına basmadıkça asla reşid olamıyorsun, rüşd onların tekelinde olup, dilediklerine bağışladıkları bir nimet.)

Son hutbesine bakılırsa, Diyanet’in bu hususta dinde reform yaptığı, birilerinin dilinden düşürmediği "fıkıh geleneği"nin sırtına tekmeyi indirdiği, mezhepsizlik anlamına gelen bir tavır sergileyerek laik (siyasal dinsiz) devletin talepleri doğrultusunda masa başında alelacele yeni bir sözde içtihat yapıp farklı bir fetva kotardığı söylenebilir. 

Bu kafayla giderlerse, (tutarlı olma adına) “18 yaşından önce namaz ve oruç farz olmuyor” demeleri de beklenebilir gibi görünüyor.

*

Devlet, Avrupa’da 18’inci yüzyılda başlayan bir uygulamayı esas alarak çocukları altı yaşında “zorunlu” eğitime başlatıyor. (Zorunlu olmadığı zamanlarda da eğitim vardı; zorunluluk ve tek tiplilik başka birşey.)

Bu altı yaş dayatmasında “hem duygusal ve fiziksel, hem de ruhsal ve zihinsel olgunluk” edebiyatına kimse prim vermiyor.

Altı yaşındaki her çocuk duygusal, fiziksel, ruhsal ve zihinsel bakımdan aynı mıdır?

Sen bunları, bahçendeki hıyarları sebze sepetine doldurur gibi aynı sınıflara dolduruyor, aynı eğitime tabi tutuyorsun. Tabiri caizse cins atlarla kaplumbağaları aynı kulvarda eğitime ve yarışa tabi tutuyorsun.

Aklına rüşd müşd, duygu, fizik, ruh, zihin, olgunluk vs. gelmiyor.

*

İmdi, mesele sadece rüşd, ergenlik vs. meselesi değildir.

Bu herşeyden önce bir sosyoloji meselesidir, sosyal yapı meselesidir. Sosyo-ekonomik şartlar meselesidir.

18 yaşından itibaren evlilik serbest diye kaç tane genç bugün evlenebiliyor?

Evlenmek isteyen genç erkekse, ondan ev, araba, iyi bir gelir kapısı beklendiği için gençler neredeyse 30’una kadar beklemek zorunda kalıyor.

Şöyle bir düşünün bakalım, son yıllarda çevrenizde kaç tane 18 yaşında evlenmiş genç gördünüz?

Şahsen benim bildiğim böyle bir genç yok. 45 sene öncesinden hatırladıklarım var, fakat şimdi yok.

Bu durumda ha 18 demişsiniz ha 15, pratikte hiçbir farkı bulunmuyor.

Kolaysa gel de 18 yaşında evlen!

*

Şu Kur’an kursu hocasının kızının evliliğine gelince..

Şahsen bugüne kadar bu toplumda böylesi bir evliliğe ve nikâha şahit olmadım.

Bu, münferit bir olay. Kelimenin tam anlamıyla münferit.

Ve gerçekleşme tarzı bakımından yaşanmaması gereken bir olay.

Fakat, sanki bütün Kur’an kursu hocaları kızlarını böyle evlendiriyormuş ve bütün Kur’an kursu talebeleri böyle evleniyormuş gibi bir hava meydana getirildi.

*

Türkiye sadece Hiranur Vakfı’ndan mı ibaret?

Mesela bu olayın medyada köpürtüldüğü sırada bir MİT’çinin Konya’da lise öğrencisi (yasaya göre reşit olmayan) bir genç kıza “Seni MİT’çi yapacağız” diyerek tecavüz etmesi olayı yaşandı.

Ve, MİT’ten, “Bizim böyle bir mensubumuz yoktur, bu olayı da lanetliyoruz” türünden bir açıklama gelmedi. 

Tecavüz eden MİT’çi olunca niye kimseden ses çıkmıyor?

MİT tenezzül edip, “Bu adamın bizimle ilişkisi yoktur”, ya da, “Bu adamın yaptığı şerefsizlik MİT’e mal edilemez, bir şahsın kabahati kuruma mal edilemez” demiyor, istifini bozmuyor.

Niye?

Sebebi, MİT’çilerin Kur’an eğitiminden geçirilmiyor olmaları olabilir mi?

Halbuki adam, MİT'çiliğini istismar ederek suç işlemiş.. MİT'teki görevden bahsedilmeden, MİT'çilik kullanılmadan işlenen bir suç olsa durum değişecek.

*

Bir de Hiranur Vakfı olayından dolayı öfkesinden yerinde duramadığını beyan eden part-time hassas gönüllü, yanık yürekli tipler var. 

Apocu Selahattin Demirtaş artisti ile "adalet" meraklısı Kılıçdaroğlu gibi..

Fakat nedense "içinden MİT geçen" olaylarda bu şovmenlerin vicdanı kısa devre yapıyor, çalışmıyor. 

Vicdan arabalarının motoru arızalanıyor, kontağı çeviriyorsunuz "Tırt" deyip duruyor.

Bir türlü "Vınnn" sesi gelmiyor.

Hele şu gazeteci numarasına yatan Timur Soykan soykası.. Ondan hiç ses yok.

*

Konuya dönelim.. Maşallah Diyanet evlilikte rüşd konusunda hassas..

Rüşd yaşı konusundaki hassasiyetleri “tesadüfen” laik (siyasal dinsiz) devletin hassasiyetleriyle örtüşüyor.

Bu devlet, 15 yaşındaki bir delikanlı ile genç kız evlenmesinler diye bir yasak koymuş..

Peki, aynı yaştaki bir genç kız ile delikanlının evliliksiz cinsel ilişkisi (zina) için de bir yasak getirmiş mi?

Diyelim ki bu yaştaki gençler evlenmemekle birlikte evliymiş gibi işler çeviriyorlar (Ki toplumumuzda, özellikle öğretim kurumları sayesinde örnekleri var), o zaman devlet ne yapıyor?

O zaman özgürlükçü hale gelip, “Karşılıklı rıza ile olmuş, sevenlerin arasına girilmez” mi diyor, yoksa, “Bu suçtur” mu diyor?

Akparti, neden zinayı suç olmaktan çıkarmıştı?

Burada sorun edilen tek şey, böylesi gençlerin (topluma ilan ederek evlenip) nikâhlı olmaları ve böylece günah işlemekten kurtulmuş olmaları değilse, ne?

Bu işi yapan gençler, “Biz evli değiliz” derlerse sorun yok. İstedikleri her haltı yiyebilirler.

Fakaat, “Evlendik” demeleri suç.

*

Dünya beşten, Türkiye de Hiranur Vakfı’ndan büyüktür.

Türkiye’deki tek genç kız ya da kadın da, o vakfın hocasının kızı değildir.

Diyanet, İslam’a göre “Hıyanet İşleri Başkanlığı” demek olacak bir çizgiye savrulmamak için kılı kırk yarmalıdır.

Ne yazık ki bu tür yarım yamalak, çarpıtılmış hutbelerle, dinde reform anlamına gelen mezhepsizliklerle o yöne doğru dolu dizgin gidiyor.

“İslam’a göre” diye cümleler kurulan bir hutbe böyle bir mantıkla yazılmamalıdır.

“İslam’a göre” dediğin zaman Allahu Teala ve Peygamberi (s.a.s.) adına konuşmuş oluyorsun.

Bu, kanunları yap boz tahtası olan, Recep Tayyip'in veya bir başkasının keyfine göre gün aşırı değiştirilebilen Türkiye Cumhuriyeti adına konuşmaya benzemez.

Söylediğin bir söz ebediyen Cehennemlik olmana yol açabilir.

Bu meydanda söz kıldan ince kılıçtan keskincedir.



E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...