havuç ve sopa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
havuç ve sopa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SELANİKLİ İNGİLİZ APARATI DİKTATÖRÜN FAİLİ MALUMLARINDAN DEMOKRATİK FAİLİ MEÇHULLERE...

 



Prof. Dr. İbrahim Canan, “Hadis Külliyatı: Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi” adlı eserinin “Fitneler, Hevalar ve İhtilaflar Bölümü”nde “Fitnenin Vasıfları” başlığı altında şunları söylüyor:

Buraya kadar kaydettiğimiz hadislerde, muhtelif fitnelerin vasıfları dağınık olarak zikredilmiştir. Ancak, bunların birkısım açıklamalarla birlikte sistemli olarak topluca zikrinde fayda umuyoruz. (…)

1-Fitne Yavaş Gelişir: Yer yer temas ettiğimiz üzere, fitne içtimâî bir hadisedir. Hiçbir içtimâî hâdise fevrî ve ani bir şekilde zuhur etmez. Belli bir gelişme devresinden geçtikten, belli bir vetireyi takip ettikten sonra ortaya çıkar. (…)

4767 numarada kaydettiğimiz hadis bu söylediğimizi te'yid eder. Mevzubahs olan rivayete göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), fitnenin gelişmesini şöyle açıklar: "Fitne insanların kalbine (birden atılmaz), hasır misali çöp çöp konur, örülür. Hangi kalbe bundan içirilse (yani ferdin istek ve iradesi ile tam bir şekilde girerse, bulaşırsa,) onda siyah bir nokta hasıl olur. Hangi kalp de bunu reddederse onda beyaz bir leke hasıl olur.”

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), fitnenin amillerinden olan "emanetin [eminliğin, güvenilirliğin, verilen söze sadakatin, “yalan, hile ve aldatmadan kaçınma”nın] kalkışı" ile alâkalı bir açıklamasında, kalpteki bu tedricî değişmeyi daha vazıh bir üslubla tekrar ele alır ve bazı temsillerle zihinlere yerleştirmeye çalışır. Huzeyfe'nin naklettiği bu rivayet Buharî ve Müslim'in ittifak ettiği hadislerdendir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurur ki: 

"Emanet (din duygusu, adalet, emniyet) insanların kalplerinin derinliklerine iner (fıtrî olarak onlarda vardır). Sonra Kur'an ve sünnetten aldıkları bilgilerle bunu beslerler, kuvvetlendirirler. Emanetin kaldırılmasına gelince, (bu da yavaş yavaş olur, şöyle ki:) Kişi uyur (fesada bulaşma nispetinde emanet(ten bir miktarı) kalbinden alınır. Öyle ki, emanetin yeri, rengi uçmuş bir yanık izi gibi küçük bir lekeye döner. Kişi bir kere daha uyur, (cemaatten geri kalan da) alınır. Bu sefer geride, senin ayağının üzerinden yuvarlanan kor taneciğinin hasıl ettiği kabarcık gibi bir iz kalır. Bu kabarcık nasıl ki boştur, sana te'sir etmeden söner gider, (aynen öyle de emanetten kalan iz de yaşayışa hiç bir tesir icra etmez). Böylece insanlar alışveriş (ve günlük yaşayışlarına) gitmek üzere müşkil bir günün) sabahına erişirler. Hemen hemen hiç kimse emaneti eda etmez (dinin istediği şekilde yaşamaz). (Zamanla iyiler o kadar azalır ki) parmakla gösterilmeye başlanır ve ‘Falanca yerde emin bir adam varmış’ denir. Bir kimse lehinde ‘Ne akıllı, ne nezaketli, ne civanmert kişi’ diye medh ü sena edilir de o adamın kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunmaz."

*

Günümüzde bu hadîste belirtilen durumlar yaşanıyor.. Birbirlerini hırsızlıkla ya da ihanetle suçlayan gruplara bakınız, birbirlerinden çok fazla bir farklarının bulunmadığını, “emanet”ten sıyrılıp çıkma alanında yarışmakta olduklarını görürsünüz.

Mesela şu Cevheri Güven, bir rüşvet olayını açığa çıkardığını ve kendisine de rüşvet teklif edildiğini söylüyor, şımarık bir üslupla övünerek “Bizim fiyatımız yok, bizi satın alamazsınız” diyor. Mesele sadece senin satın alınman değil, böyle bir pazarlığa girişip rüşvet aldığında, ardındaki Fethullahçı Takiyye Örgütü’nü ve de ona destek vermekte olan Batılı istihbarat teşkilatlarını, gizli servisleri “satmış” olursun..

Bunu senin yanına bırakırlar mı?!

Senin böyle bir pazarlığa girişebilmen için, size, sadece seni değil, FETÖ’yü ve Batılı istihbarat teşkilatlarını da satın almaya yetecek bir meblağ ödenmesi gerekir.

Sorun işte bu.. Borçlu ve ekonomisi zayıf Türkiye’nin, Batılı istihbarat teşkilatlarını satın almaya, onları buna razı etmeye yetecek parası yok.

*

Her neyse.. Biz Prof. Canan’ı dinlemeye devam edelim:

2- Fitne Bir Kere Çıktı mı Sonu Gelmez: … Hadislerin beyanından anlaşıldığına göre, herhangi bir yerde, herhangi bir sebeple ne çeşitten olursa olsun bir fitne çıktı mı artık onun açtığı yara bir daha kapanmayacaktır. (…)

3- Giren Çıkamaz: Birkısım hadisler, mü'mini fitneye karşı uyarma vazifesini yapmak için, onun ölümü aratacak kadar kötülüğünü ortaya koyarken, bir de, bir girenin bir daha çıkamayacağı yönünün bulunduğunu belirtmektedir. (…)

4- Fitne, Fikrî Gruplaşmadır: Bazı hadislerden Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ümmetin dikkatini çekmeye çalıştığı büyük fitnelerin dine zıt olan fikrî cereyanlar sebebiyle ortaya çıkacağı anlaşılmaktadır. Burada "dine zıt" kaydını bilhassa tebarüz ettirmek isteriz. Zîra, gayesi Allah'ın rızasını tahsil, hedefi dine hizmet, sünneti ihya olan ve davranışlarında, düşüncelerinde Kur'an ve sünnetin düsturlarından ayrılmayan bir kısım dinî gruplaşmalar her devirde olagelmiştir ve olacaktır da. Hak mezhepler, hak tarikatlar bu söylediğimize misaldir.

Burada Prof. Canan’ın sözlerinin arasına girelim.

Günümüzde icat edilen modernist tarihselcilik "mezheb"i gibi (İslam’ı Batılıların ve Batıcı yerli-milli rejimlerin heva ve hevesleri doğrultusunda güncellemeye çalışan) "ilahiyatçı soytarılıkları", dini laiklik (siyasal dinsizlik) yararına istismar edilebilecek hale getirme, ecnebilerin ve onların yerli acentalarının hizmetine sunma gayesi taşımaktadır.

Tarikatların da büyük bölümü “derin”lerin güdümüne girmiş durumdadır.

*

Prof. Canan’ın sözlerine dönelim:

5- Yalan Artar: … Yüzde doksanı yalana dayanan günümüz siyasî hayatının hakiki değerlendirmesini mü'minlerin isabetle yapabilmesi için Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu ikazına da muhtacız. Zîra hemen hemen yalan ve iftira üzerine oturtulmuş olan günümüz siyasetinin girmediği Müslüman aile kalmamıştır. (…)

Hz. Peygamberin kıyamet fitnesi zuhur ettiği zaman artacağını haber verdiği "herc"in ne olduğu sorulunca, İbnu Mes'ud'dan gelen bir rivayette Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı vermiştir: "el-Katlu ve'l-kizbu", yani "artacak olan herc'ten maksad haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemektir."

Burada da bir ara verelim..

Günümüzde istihbarat teşkilatları, hizmet ettikleri rejimin bekası için muhaliflerin kalemini kolayca kırabilmekte, trafik kazası ve zehirleme gibi yöntemlerle katledebilmektedirler.

Yalan, hile ve aldatma ise, bu gizli servislerin algı operasyonu, psikolojk savaş vs. gibi yaldızlı adlar altında meslekî yeterlilik, üstün zekâ ve görev bilinci olarak görüp ödüllendirdikleri faziletler haline gelmiş durumda.

Merd-i Kıptî’nin şecaati hesabı..

*

Devam ediyor Prof. Canan:

6- Gerçeklerin İstismarı: … Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bu noktayı, ümmeti için en ziyade korktuğu üç şeyden birini "Kur'an-ı Kerim'i bilen münafık" olarak ifade ederek tebarüz ettirir. Bu hususu işleyen muhtelif hadislerden biri şöyledir: 

"Ben ümmetim için ne mü'minden ne de müşrikten korkarım. Zîra mü'mini, onun imanı kötülük yapmaktan alıkoyar, müşriği de küfrü durdurur [İslam aleyhtarı sözlerinin etkisi olmaz]. Fakat bütün korkum, âlim olan münafıktandır. Hoşunuza gidecek, te'yid edeceğiniz şeyleri söylerler, size [ümmete] zarar verecek işler yaparlar." 

… günümüze kadar devam eden bütün fitne hareketleri din sloganlarla ortaya çıkmışlardır. Kur'an'ı inkâr değil istedikleri şekilde te'vil ederek cahilleri aldatmışlardır. …

7- Herkes Kendi Görüşünü Beğenir: … 4758 numaralı hadiste geçtiği üzere, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) … bilhassa rey sahiplerinin sadece kendi reylerinden (görüşlerinden) hoşlanmasını (yani -ulemanın açıklamasıyla- Kitap, sünnet ve icma tarikiyle gelen hükümlere bakmaksızın, Sahabe ve Tabiin gibi selef-i salihine uymayı terkederek, kendi hevasına göre hüküm yürütmesini) de zikreder.

Prof. Canan’ın sözlerine ilave olarak şunu söyleyelim: Kişilik ve karakter bakımından zayıf, kendi geri zekâsını beğenme bakımından kavî (laik rejim beslemesi) modernist ve tarihselci ilahiyat haşeratının durumu bu..

*

Prof. Canan açıklamalarını şöyle sürdürüyor:

8- Cehalet Artar: … "Kıyametten önce gelecek fitne devrinde ilim gider, cehalet gelir..."

9- Şaşkınlık: … fitnenin vasıflarından biri olarak hakla batılı tefrik [ayırt] ettirmeyecek umumî bir şaşkınlığa dikkat çekilmesi, o sırada yaşanacak şartların ağırlığını vurgulamayı gaye edinmiş olmalıdır. Söylediğimiz gibi bu şaşkınlık, bu mefluciyata [zihinsel felce] fitnenin, insanın iradesini elinden alan bir baskı ve korku gücüne sahip disiplinli bir teşkilat eliyle yürütülmesinden midir, yoksa büyük güce sahip propaganda merkezlerinin efkâr-ı umumiyeyi iğfal etmesinden [kamuoyunu aldatmasından] midir kesin bir şey söylenemez. …

10- Din-Sultan Ayrılığı: İslam dini, dünya işleriyle ahiret işlerini birbirinden ayrı mütalaa etmez. Mü'minin beşerî hayatını ilgilendiren her şey, aynı zamanda dini de ilgilendirir. Bu sebeple şu ameller dinî, şu ameller gayr-ı dinî denemez. Fıkıh kitaplar mü'minin amellerini dinî ameller - dünyevî ameller diye ayırmaz; ibadat, muamelat vs. şeklinde ayırır ve muamelât zımnında zikrettiği ticaret, ziraat, nikah gibi meseleleri de, ibadat zımnında zikrettiği namaz, oruç gibi meselelerle aynı değerde dinî kabul eder. Zîra hepsi hususunda İlahî emirler, İlahî ölçüler gelmiştir. …

Bu dünya-ahiret ayrılmazlığının sonucu olarak İslam'da devlet reisliği müessesesi aynı zamanda dinî reisliği de temsil eder. Devlet reislerinin dinin tatbikatına müteallik vazife ve mesuliyetlerden [dinin uygulanmasıyla ilgili görev ve sorumluluklardan] kendilerini uzak tutmaları din açısından bir fitne olarak değerlendirilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bir hadiste şöyle buyurur:

"İhsan ihsanlık vasfını korudukça kabul edin. Fakat bu, dine karşı rüşvet mahiyetini alınca reddedin, almayın. (Maalesef) bunu terketmeyeceksiniz. Dine karşı rüşveti terketmekten sizi alıkoyan şey korku ve fakirliktir. Haberiniz olsun, iman çarkı (ilelebed) dönecektir. Bu çark her nerede dönüyorsa Allah'ın kitabına uygun olarak dönderin. Haberiniz olsun sultan [sulta, devlet, devlet otoritesi] ve Kitap [Kur’an] birbirinden ayrılacaktır. Sakın sakın siz Kitap'tan ayrılmayın. Haberiniz olsun başınıza öyleleri reis (emir, devlet başkanı) olarak geçecek ki, (kendileri için hükmettiklerini sizin için hükmetmeyecekler), onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa atarlar, itaat etmeyip isyan etseniz, sizi öldürürler."

Cemaatten bazıları sordu. "Ey Allah'ın Resûlü! Pekâla ne yapalım?"

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): " İsa'nın ümmeti gibi yapın. Onlar, ateşe atıldılar, testerelerle biçildiler (fakat dinlerinden dönmediler). Allah'ın taati uğruna ölmek, Allah'a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır."

*

Bu hadîs, tam da Cumhuriyet Türkiyesi’ni anlatıyor.

Laiklik, yani devletin Kitap’tan ayrılması, en büyük fitnedir.

Nasıl İsrailoğulları Firavun’la imtihan olundularsa, Türkiye Müslümanları da Selanikli Mustafa ile ve laiklik fitnesiyle imtihan olundular.

Bakara Suresi’nin 217’nci ayetinde geçen “Fitne, adam öldürmeden daha büyüktür” (Ve’l-fitnetü ekberü mine’l-katli) hükmü çerçevesinde düşünülürse laikliğin cinayetten de büyük bir zulüm olduğunu kabul etmek gerekir.

Çünkü bu fitne, işlenen diğer cinayetlerin de başlıca nedenidir.

Mesela, (aldığı Atatürk soyadıyla, sanki geçmişte yaşamış olanlar da dahil olmak üzere bütün Türkler’in anasını, ebesini, ninesini görmüş gibi herkese babalık taslayan, bütün milleti kendisinin karşısında “nesebi gayri sahih” çocuk derekesine düşüren) İngiliz anahtarı Selanikli Mustafa, bu laiklik fitnesinin sadece şapka faslı için bir sürü insanı astırdı.

Sadece şapka için.. Yahudi fötrü için..

Fitne, katilden, öldürmeden daha büyüktür, çünkü ölüm herkesin er geç yaşayacağı birşeydir. İnsanların dinsizleşmesine neden olan laiklik fitnesi ise, ahirette sonsuz azaba neden olabilmektedir.

*

Müfessirler, ayette geçen fitne kavramını açıklarken, fitneyi, insanların İslam’ı eksiksiz ve doğru bir şekilde öğrenip yaşamalarına, imanlarının gereğini açıkça dile getirmelerine izin verilmemesi olarak açıklamışlardır.

İşte bu, günümüz Türkiye’sinin manzarasıdır.

Camide bile cuma hutbesinde Şeriat’ten söz edilemiyor.

Bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, basit bir memur, milletvekili vs. olma durumunda Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen İngiliz ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmek zorunda.

Bunun İslam’a aykırı olduğunu söyleme ve itirazda bulunma hakkı ise yok..

Orada, din ve vicdan hürriyeti balonu büyük bir gürültüyle patlıyor.

Vatandaşlık hakları elinden kayıp gidiyor. Bir serf, bir parya, bir köle haline geliyor.

*

Modernist-tarihselci ilahiyat hanzolarından bazılarının “Hz. Peygamber’in Kur’an dışında mucizesi yoktur” dediklerine şahit oluyoruz.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in yukarıda aktardığımız hadîsi gibi hadîslerin hepsi mucizedir.

Rasulullah s.a.s. olacakları birebir haber vermiş bulunuyor.

Mesela “ihsan” meselesi..

"İhsan ihsanlık vasfını korudukça kabul edin. Fakat bu, dine karşı rüşvet mahiyetini alınca reddedin, almayın” buyuruyor.

İşte, bugünkü laik rejim tam da bunu yapıyor.

Muhalif gördüğü isimleri, özellikle de kanaat önderi konumundaki cemaat liderlerini birtakım “ihsan”larla satın alıyor.

Şunun vakfına bilmem nereyi ucuza kiralıyor, filana bilmem ne ihalesini veriyor, karşılığında “din”ini alıp bozuk para gibi harcıyor.

Bazen de, size bir memuriyet, bir makam mevki, milletvekilliği, müşavirlik vs. sunuyor, sonra da onun karşılığı olarak “rejim güzellemesi” yapmanızı istiyorlar.

Bunu yapmadığınız zaman da gelsin maaşınızı kırpıp kesmeler, tenzil-i rütbeler, mobingler, tuzaklar, soruşturmalar, görev yeri değişiklikleri..

*

Rasulullah s.a.s., sözlerini, “(Maalesef) bunu terketmeyeceksiniz. Dine karşı rüşveti terketmekten sizi alıkoyan şey korku ve fakirliktir” diyerek sürdürüyor.

Korku.. 

Ve fakirlik..

Sopa ve havuç.. 

Batılıların tabiriyle “carrot and stick”.

Korku faslına, size telefon edip, işkence yaptıkları insanların feryatlarını dinletmeleri de, takip-taciz de dahildir.

Fakirlik ise, şayet viran olmayasıca hanede evlad ü iyal varsa, çok daha zordur.

Küçük çocukları bulunduğu halde, cebinde yavan ekmek alacak parası bile kalmayan, faturayı ödeyemediği için suyu kesilen bir babanın ıstırabını, bunu yaşamayan hiç kimse anlayamaz.

*

Rasulullah s.a.s. sözlerini “Haberiniz olsun başınıza öyleleri reis (emir, devlet başkanı) olarak geçecek ki, (kendileri için hükmettiklerini sizin için hükmetmeyecekler), onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa atarlar, itaat etmeyip isyan etseniz, sizi öldürürler."

Bu durum, bütün İslam tarihinde herhalde “kemal” seviyesine Selanikli Mustafa zamanında ulaştı.

Selanikli’nin peşine düşenler dalalet ve sapıklığı satın aldılar.

Şeyh Said gibi açıkça isyan edenler, ayrıca mesela şapka giyme emri gibi emirlerine itaat etmeyenler öldürüldü.

Bu tip emirlerine itaat etmeyen bazı alimler çareyi evlerine kapanıp hiç dışarıya çıkmamakta buldular.

Ancak, böyle davranan sadece Selanikli Mustafa değildi, İslam dünyasının şurasında burasında (onun kadar tekemmül edemeyip “kemal” mertebesine ulaşamasalar da) benzer cinayetler işleyenler oldu.

Türkiye’de sonraki dönemlerde Selanikli’nin yerüstü cinayet faaliyetleri yavaş yavaş yeraltına kaydı.

Selanikli’nin faili malumları, faili meçhule dönüştü: 

Kaybolmalar, hapiste ölmeler, trafik kazaları, zehirlenmeler vs. vs. …

*

Rasulullah s.a.s. sözlerini şöyle noktalıyor:

“Allah'ın taati uğruna ölmek, Allah'a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır."

ANLATILMASI EMREDİLEN KISSA (TARİHSELLİK KURŞUNUNUN İŞLEMEDİĞİ FORMÜL: HEDİYE HAVUCU, TEHDİT SOPASI, ARTI KADIN)

 

(Pornografik görüntüler zaten varsa, istihbaratçının işi onlara ulaşmaktır. Yoksa, oluşturulması için gereken insan kaynakları harekete geçirilebilir. Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır.)


*

https://islamansiklopedisi.org.tr/belam-b-baura


BEL‘AM b. BÂÛRÂ

بلعم بن باعوراء

Kur’ân-ı Kerîm’de ismi zikredilmeksizin, “Onlara şu adamın kıssasını anlat: Ona âyetlerimiz hakkında bilgiler verdik ve o -bunlara önce uyduğu halde- daha sonra bunlardan tamamen sıyrılıp uzaklaştı; şeytan onu peşine taktı ve bu suretle azgınlardan biri haline geldi. Biz dileseydik o kişiyi âyetlerimizle yüceltirdik; fakat o dünyaya sımsıkı sarıldı, ihtiraslarına uydu. -Allah’ın âyetleriyle bilgilendirdiği, fakat tabiatının kötülüğü yüzünden bu bilgileri daima dünya menfaatlerine âlet eden- bu adamın durumu, kovsan da kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp durmadan soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte âyetlerimizi yalanlayanların hali budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür, öğüt alırlar” (el-A‘râf 7/175-176) ifadeleriyle kendisinden söz edilen kişi, müfessirlerin çoğunluğuna göre Bel‘am b. Bâûrâ’dır.

Kaynaklarda bu kişi Bel‘am (بلعم), Bel‘âm (بلعام), Bel‘âm b. Bâurâ (بلعام بن باعرا), Bel‘am b. Eber (بلعم بن أبر) veya Bel‘âm b. Bâûrâ (بلعام بن باعوراء) şeklinde kaydedilir (Taberî, Tefsîr, IX, 82; Kurtubî, VII, 319).

Tevrat’ta Beor’un oğlu Balaam olarak geçen (Sayılar, 22/5), kâhin (Yeşu, 13/22) ve peygamber (Petrus’un İkinci Mektubu, 2/15) diye takdim edilen Bel‘am’ın kehanetlerine büyük önem verilmektedir (Sayılar, 22/6). Bel‘am’ın kıssası Tevrat’ta en az iki ayrı rivayet halinde nakledilir ki bu rivayetler birbirinden farklıdır (Sayılar, 22-24). ...

Tevrat’taki kıssaya göre, Hz. Mûsâ başkanlığındaki İsrâiloğulları’nın çölde Ken‘an diyarına doğru ilerlediklerini gören Moab kralı endişeye kapılır. İsrâiloğulları’na karşı kendilerine yardım etmesi için Bel‘am’ı davet eder. Zira Bel‘am’ın mübarek kıldığı mübarek olmakta, lânetlediği ise lânetlenmektedir (Sayılar, 22/6). ...

Bununla beraber Kitâb-ı Mukaddes’te Bel‘am’ın İsrâil’e düşman olarak tasvir edildiği de görülür. İsrâiloğulları’nın Midyan kadınlarıyla zina ederek felâkete uğramaları Ruhban metninde (bk. TEVRATBel‘am’ın bir hilesi olarak gösterilir (Sayılar, 31/16). Balak’a, İsrâiloğulları’nın Moablı kadınlarla zina etmelerini, putlara kesilen kurbanlardan yemelerini sağlamasını, böylece onların günahkâr olup cezalandırılacaklarını öğreten Bel‘am’dır (Vahiy, 2/14). 

Bel‘am ile ilgili kıssada bu hususa yer verilmez, ancak İsrâiloğulları’nın Moablı kızlarla zina ettikleri, onların ilâhlarına eğildikleri ifade edilir (Sayılar, 25/1-3). Bel‘am İsrâiloğulları tarafından öldürülmüştür (Sayılar, 31/8; Yeşu, 13/22).

İslâm kaynakları genellikle yukarıda meâli verilmiş olan A‘râf sûresinin 175 ve 176. âyetlerinde kastedilen kişinin Tevrat’ta da zikredilen Bel‘am b. Bâûrâ olduğunu, söz konusu âyetlerden önce Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’ndan bahsedilmesinin de bunu gösterdiğini belirtirler. Fakat bu kişinin Ümeyye b. Ebü’s-Salt es-Sekafî veya Nu‘mân b. Sayfî er-Râhib olduğuna dair görüşler de vardır (Taberî, Tefsîr, IX, 83; Kurtubî, VII, 320; İbn Kesîr, Tefsîr, III, 507; Sa‘lebî, s. 182).

İslâm kaynaklarında Bel‘am b. Bâûrâ ile ilgili farklı rivayetler yer almaktadır. Bu rivayetlerden birine göre Hz. Mûsâ’nın, Kur’ân-ı Kerîm’de “cebbar bir kavim” şeklinde nitelendirilen bir toplulukla savaşmak için hazırlanması üzerine Bel‘am’ın kavmi ona durumu anlatarak Mûsâ’nın etkisiz kılınması için dua etmesini isterler. Ancak Mûsâ’nın peygamberliğine inanan ve iyi bir mü’min olan Bel‘am bu isteği reddeder ve Allah’ın kendisine Mûsâ’ya beddua konusunda izin vermediğini belirterek öteki isteklerini de geri çevirir. Ancak kavmi onu hediyelerle kandırıp beddua etmesini sağlarlar. 

Bunun üzerine Allah bu bedduayı onun kavmine çevirir ve Allah tarafından bir ceza olmak üzere Bel‘am’ın dili göğsüne doğru sarkar. Artık dünya ve âhiretinin yıkıldığını düşünen Bel‘am, hiç olmazsa kavmini kurtarmak için onlara Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’na karşı kullanılmak üzere bir hile öğretir. Buna göre bu kavim kadınları süsleyerek Mûsâ’nın sefer halinde olan askerleri arasına gönderecek ve bu kadınlar onları baştan çıkaracaktır. Gerçekten Şimeonîler’in reisi Zimri, Sur kızı Kozbi ile zina etmiş ve bu yüzden ilâhî bir ceza olmak üzere baş gösteren veba salgınında 70.000 kişi ölmüştür (İbn Kesîr, Tefsîr, III, 511; Âlûsî, IX, 112).

Bir başka rivayete göre ise Bel‘am Hz. Mûsâ’ya beddua edemeyeceğini, çünkü aynı dine mensup olduklarını belirtmiş, çarmıha gerilerek öldürülme tehdidi üzerine ise ism-i a‘zamı okuyarak Hz. Mûsâ’nın şehre girmemesi için dua etmiş, duası kabul olunmuş ve böylece İsrâiloğulları çölde kalmışlardır. Bunun üzerine Hz. Mûsâ, Bel‘am’dan ism-i a‘zam ile imanın alınması için dua etmiş ve ilgili âyette belirtildiği gibi Bel‘am’a verilen “âyetler” geri alınmıştır (Âlûsî, IX, 112).

Bel‘am’ın İsrâiloğulları’ndan, Ken‘ânîler’den veya Yemenli olduğu, ona verilen âyetlerden maksadın ise “ism-i a‘zam”, “suhuf” veya “kitap” olduğu da rivayet edilmiştir. Hatta ona peygamberlik verildiği de söylenir. Ancak İslâm inancına göre kendisine peygamberlik verilen bir kişinin hak dini terketmesi mümkün olmadığından bu rivayete itibar edilmemektedir (Kurtubî, VII, 320; İbn Kesîr, Tefsîr, III, 509).

Söz konusu âyetlerde kıssası anlatılan kişinin Bel‘am b. Bâûrâ olduğuna dair bir işaret yoktur. Burada hak ve hakikati gördükten sonra onu bırakıp şeytanın peşine düşenin kötü durumu ifade edilmektedir. 

Mutasavvıflar ise Bel‘am b. Bâûrâ’yı, kibir ve dünyevî arzular sebebiyle sapıklığa düşenlerin bir örneği olarak takdim etmektedirler (, I, 1014).

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."