UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 86
Selanikli Atatürk’ün, Samsun’a doğru yola
çıkışından bir gün önce, 15 Mayıs 1919 günü Osmanlı Genelkurmayı’na gidip eski
ve yeni Genelkurmay Başkanları Fevzi ve Cevat Paşalarla yaptığı görüşmeyi
aktaran Falih Rıfkı Atay, Selanikli’nin şu sözlerini de naklediyor:
"Başka ziyaretlerde
de bulunmak lazımdı. Harbiye Nazırı'nı (Savunma Bakanı Şakir Paşa’yı),
Sadrazam'ı (Damat Ferit Paşa’yı), Dahiliye Nazırı’nı (İçişleri Bakanı Mehmet
Ali Bey’i) aradım. Hiçbiri makamında yoktu. İçtima (toplantı) halinde imişler.
En kestirmesi Babıâli'ye (toplantının yapıldığı Başbakanlık/Sadrazamlık
binasına, şimdiki İstanbul Valiliği’ne) gidip kendilerine haber vermekti.
"Beni Sadaret (Başbakanlık)
bekleme salonuna aldılar. Benim geldiğimi duyan bazı nazırların (bakanların) da
heyecanlı heyecanlı salona geldiklerini görerek, biraz şaşırdım. Mehmet Ali Bey
beni meraktan kurtardı:
"- Allah Allah ne
küstahlık... İşittiniz mi efendim, Yunanlılar İzmir’e çıkıyor..." Bu
sözleri Bahriye Nazırı (Denizcilik ve Donanma Bakanı Avni Paşa) teyit etti:
"- Ya... dedim, bu
da mı oldu?"
"-Evet..."
"Ben memleketin başına
neler geleceğini tahmin etmemiş değildim, fakat kimseye anlatamamıştım.
Nazırların telaşı karşısında ağlamak mı, gülmek mi lazımdı? Kendimi tutuyordum.
Fakat bu emrivaki karşısında ben "Allah Allah!" demekten başka birşey
düşünmeyen bu nazırlara ibretle bakıyordum. İtidalden aynlmamaya pek dikkat
ederek:
"- Ne yapmayı
tasavvur ediyorsunuz?" diye sordum.
"- Protesto
edeceğiz!" cevabını verdiler.
" - Bu lazımdır, doğrudur.
Ancak böyle bir protesto ile Yunanlıların İzmir'den geri çekileceklerine veya
İngilizlerin onlan geri çekeceklerine ihtimal veriyor musunuz?" Yüzüme baktılar:
"- Fakat başka ne yapabiliriz?"
"- Belki de daha kati
tedbirler düşünülebilir."
"- Mesela... ne
gibi?"
"O zaman bir ses, eğer yanlış
hatırımda kalmamışsa, Mehmet Ali Bey'in sesi cevap verdi:
"- Öyle hareketlere
kalkarsak bize ne yaparlar, bilir misiniz?"
"Tabii "Kalkar benim yanıma gelirsiniz!" diyemezdim. (Bahriye Nazırı) Avni Paşa'nın elini tuttum:
"- Bizi Anadolu'ya götürecek vapur hazırdır, değil mi?"
"- Çoktan tertip
etmiştim, Bandırma vapuru emrinizdedir."
(Falih Rıfkı
Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer
Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s.
154-5.)
*
Selanikli Atatürk’ün ne kadar içten
pazarlıklı, takiyyeci ve yalancı olduğunu bu sözleri de ispatlıyor.
Geldiği yer, Genelkurmay Başkanlığı..
Beyazıt’tan Cağaloğlu’na gelmiş.. Genelkurmay Başkanlığı’nda zaten Cevat ve
Fevzi Paşalarla Yunan’ın bu İzmir’e çıkarma yapma meselesini konuşmuş
durumdaydılar.
Buna rağmen, Yunan işgalini şaşkınlıkla
karşılayan bakanlara, olaydan haberi yokmuş gibi "Yaa, bu da mı
oldu?" diyor, rol kesiyor.
Adamda ne vatanseverlikten kaynaklanan bir
üzüntü, ne endişe, ne öfke, ne de hayret var.. Beklediği birşey olmuş da
rahatlamış gibi bir halde..
Falih Rıfkı’ya söylediği şu:
“Ben memleketin başına
neler geleceğini tahmin etmemiş değildim, fakat kimseye anlatamamıştım.”
Vay yalancı vay, vay sahtekâr vay, vay
siyasal dolandırıcı vay!.. Memleketin başına neler geleceğini tahmin etmişmiş
de, kimseye anlatamamışmış..
*
Ne anlatmıştı millete, onlara bir
bakalım..
Söz konusu Yunan işgali aslında Mondros
Mütarekesi’ne aykırı.. Fakat kim dinler, ipin ucunu bir defa söz konusu
mütareke (ateşkes) antlaşmasıyla İngiliz’in eline kaptırmış, onun, geçilmez
denilen Çanakkale’yi geçip İstanbul’a donanmasıyla çöreklenmesine izin
vermişsin..
Ve İngiliz de İngilizliğini yapıp sana
kazık atıyor.
Peki, Filistin’de İngiliz ordusunun (o
ordunun başındaki eski sofra arkadaşı General Allenby’nin) önünden yıldırım
hızıyla kaçarak, dört yıldır direnen Osmanlı’nın savaşı kaybetmesine neden olan,
bunun hemen arkasından da (gözde yaveri olduğu) Padişah Vahideddin’e telgraf
gönderip “İngilizler’le behemahal barış yapılsın!” diyen Selanikli bunu da tahmin etmiş miydi?
"Etmemişti, yalan söylüyor" diyebilirsiniz..
Aslında etmişti, çünkü bununki yalan içinde yalan.. Yalan matruşkası.. İngiliz işgaliyle birlikte
kendisine gün doğacağını, fırsatlar denizinde kulaç atmaya başlamasının mümkün
olacağını biliyordu.
*
Herşey çok hızlı gelişti..
4 Temmuz 1918’de Padişah Mehmed Reşad
vefat etti, ve aynı gün Vahideddin padışah oldu.
Bunu Karlsbad’da kaplıca sefası sürmekte olan Selanikli haber alınca hemen İstanbul’a döndü, ve Ağustos ayı başında Yedinci Ordu Komutanı olarak Filistin’e gitti.
Vahideddin’in yedi ay önceki
Berlin seyahatine katılıp onu kafaya almış olduğu için padişah yaverliği
unvanını da elde etmişti.
Selanikli, Vahideddin henüz iki aylık
padişahken Eylül 1918’de İngilizler’in önünden kaçarak Osmanlı’nın
mağlubiyetini garantiye aldı. Zaten bir yıl önce de aynı görevde bulunuyordu ve
Osmanlı Genelkurmayı’na gönderdiği raporlarda, Filistin ve Suriye’den
askerimizi çekmeyi teklif etmiş durumdaydı. (Yazan, Selanikli yalancının
Karlsbad’da tuttuğu günlüklerin bir kısımını kitaplaştırmış olan manevî kızı
Prof. Afet İnan.. İster inanma, ister inan!)
Bu yenilginin ardından sıra İngiliz’e
tümden teslim olmaya gelmişti. Selanikli hemen telgraf cihazının başına çöktü ve
Saray’a, İngilizler’le behemahal barış yapılması gerektiğini bildirdi.
Bir ay sonra, 30 Ekim 1918’de,
Selanikli’nin çok istediği Mondros Mütarekesi imzalandı. Osmanlı Devleti adına
bu belgeye imza koyan kişi, Selanikli’nin (Saray’a gönderdiği telgrafta,
kurulacak yeni bir hükümette bakan yapılmasını teklif ettiği) çok samimi
arkadaşı Rauf Orbay’dı. (Bakan yapılmasını istediği başka arkadaşları da vardı,
kendisini de unutmamıştı. Unutmaz. Sonradan, İzmir Suikasti girişimi tezgâhını
bahane ederek Rauf Orbay’ı 10 yıl hapis cezasına çarptırmayı ve bütün mal
varlığına el koymayı da unutmadı.)
O sırada Vahideddin henüz üç ay 26 günlük padişahtı..
Dört aylık bile değildi.
*
Selanikli, tam da İngiliz donanmasının
(Mondros Mütarekesi mucibince) İstanbul’a gelip demir attığı gün, 13 Kasım 1918
tarihinde (mütarekenin imzalanmasından iki hafta sonra) İstanbul’a geldi.
Anasının Beşiktaş Akaretler’deki evi
dururken, İngiliz subayların karargâh yaptığı Pera Palas Oteli’ne postu serdi.
Hemen, (büyük ihtimalle İngiliz
istihbaratı’na çalışan) İngiliz gazeteci G. Ward Price’ı devreye koyarak
İngiliz subaylarla temas kurdu. İngilizler’in (Hindistan tipi
sömürgeleştireceklerini düşündüğü) Türkiye’de valilere ihtiyaç duyacağını,
kendisinin buna hazır olduğunu söyledi.
Price, bunu, 1950’lerin sonlarında
yayınlanan hatıratında aktardı. Fakat, İngiliz askerî makamlarının,
Selanikli’nin bu teklifini kabul etmediği notunu düşerek..
Price’ın bu olayı gizlemeyip anlatmasının
nedeni, Selanikli’nin Price’la olan söz konusu görüşmesinin şahidi olan Refet
Bele Paşa’nın konuyla ilgili olarak yapacağı bir açıklamayı etkisizleştirmek
olabilir.
O sırada Refet Paşa, mirliva/albay
rütbesiyle Jandarma genel komutanıydı. İstiklal Harbi sonrasında Kâzım Karabekir’le birlikte Selanikli’nin Halk Fırkası’nın/Partisi’nin muhalifi
olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları arasında yer aldı ve İzmir
Suikaist girişimi bahanesiyle idam talebiyle yargılanmayı hak etti.
Doğal olarak Kemalistler Price’ın
açıklamalarına inanmak istemiyor, “Atamız böyle birşey yapmış olabilemez, bunu
yapsa yapsa Vahdettin yapar” diyorlar.
Eh, onları inanmaya zorlayamayız, fakat Selanikli’nin dönemin gazetelerinde yayınlanmış olan İngiliz muhibbi (İngiliz sever) beyanatlarının varlığını inkâr edemiyorlar.
Bu konuda yapabildikleri tek şey “Görmedim, duymadım, bilmiyorum” moduna geçmek..
Ve bunu başarıyla
gerçekleştiriyorlar.
*
Sahtekâra bakın, memleketin başına neler
geleceğini tahmin etmişmiş de, kimseye anlatamamışmış.
Neler tahmin ettiğini ve neleri anlattığını ben söylemeyeyim, MHP’li
siyasetçi Semih Yalçın’ın akademisyenken kaleme aldığı bir makalesinde
yer alan şu satırlardan öğrenelim:
“Mustafa Kemal Paşa İzzet Paşa ve ekibiyle
iktidara gelebilmek için mebuslar arasında sadece kulis yapmakla yetinmedi: O,
Fethi (Okyar) Bey'in çıkarmakta olduğu "Minber" gazetesine
ortak olmuş ve bu gazeteyi politik mücadelesinde bir propaganda
vasıtası olarak kullanmıştır. O, Minber gazetesinde
bir taraftan Tevfik Paşa aleyhinde şiddetli neşriyat yaptırırken, diğer
taraftan kendisini aynı gazete vasıtasiyle politik makamlara lanse ettirmeye
çalışmıştır. Mustafa Kemal Paşa bu gaye ile 17 Kasım 1918 tarihinde aynı
gazetede biyografisi ile birlikte orduya, siyasete ve İngilizlere
ait düşüncelerini ihtiva eden bir mülakatını da
yayımlatmıştır. Bu mülakatta, "İngilizlerin,
Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette gösterdikleri
hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün Osmanlı
milletinin İngilizlerden daha hayırhah (iyilik sever) bir dost
olmayacağı kanaatiyle mütehassis olmaları (duygulanmaları) pek
tabiidir" şeklinde sözlerine bakacak olursak, onun daha o
zaman, zamana, zemine ve şartlara uygun olarak hareket edebilen güçlü
politik bir kişiliğe sahip olduğu kolayca anlaşılır. Ayrıca 18 Kasım
1918 tarihinde "Vakit" gazetesine verdiği bir
diğer mülakatında da o, bir taraftan “İngiltere'nin
Osmanlılara karşı iyi niyetinden şüphe etmediğini" söylerken,
diğer taraftan mütareke hükümlerinin uygulanması üzerinde endişelerini
belirtmekten çekinmez.
“Anlaşılacağı gibi, Mustafa Kemal Paşa'nın bu
demeçleri vermekten asıl maksadı, İngilizleri kandırmak ve
gelmeyi arzu ettiği politik mevkiide takip edeceği politikaya kolaylık sağlamak
idi. Fakat o, İstanbul'da kaldığı sürede arzu ettiği politik mevkiye hiçbir
zaman gelemedi; dolayısıyla bu politik teşebbüsünün bu yönde bir faydası
olmadı. Ancak bu sözlerin daha sonraki Damad Ferid Paşa Hükümeti'nin
izlediği politikaya paralel gibi gözükmesi, Mustafa Kemal Paşa'nın 9.
Ordu Müfettişliğine tayininde önemli bir kolaylık sağladığı düşünülebilir.
Ayrıca Mustafa Kemal' in hemen hemen bütün arkadaşlarının İngilizler
tarafından tutuklanıp Malta'ya sürülürken, kendisine dokunulmaması ve
9. Ordu Müfettişliğine tayininde de bir engel çıkarılmaması, az da
olsa bu demecin tesirine bağlanabilir. Zira bu aldatıcı sözlerle hem İngilizlerin,
hem de Damad Ferid ve taraftarlarının Mustafa Kemal Paşa'yı kendi
saflarında veya hiç olmazsa kendilerine yakın gördükleri muhakkaktır. Fakat
gerçeğin böyle olmadığı, Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya
geçmesinden biraz sonra anlaşılacaktır.”
[Kaynak: E. Semih Yalçın, “Mütareke Döneminde
Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki Faaliyetleri (30 Ekim 1918-16 Mayıs
1919)”, Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları
Dergisi, Cilt: 17, Sayı: 18, 1995, s. 183-184.]
*
Evet, Selanikli sahtekâr utanmadan bir de
“Ben memleketin başına neler geleceğini
tahmin etmemiş değildim, fakat kimseye anlatamamıştım. Nazırların telaşı
karşısında ağlamak mı, gülmek mi lazımdı? Kendimi tutuyordum” diyor.
Ağlamayacağı kesin.. Gülmesi geliyor fakat
kendisini tutuyor.. Çünkü herşey, İngiliz Gizli Servisi’nin Türkiye şefi Robert
Frew vasıtasıyla anlaşmış olduğu İngilizler’in planladığı gibi gidiyor.
İngilizler, Osmanlı Devleti’ni yıkmaya,
yerine (başkenti Anadolu’daki bir şehir olan, halifesiz, Batı uydusu olmayı
kabul edecek) yeni bir devlet kurma “karar”ı almışlar ve ihaleyi de
Selanikli’ye vermiş durumdalar.
Selanikli, Falih Rıfkı gibi (ulufeye bağlayıp sofrasında beslediği, ömür boyu milletvekili yaptığı) dalkavukları vasıtasıyla millete yalan söyleyip maval okuyabilir, fakat Allahu Teala, gerçeği en çok güvendiği, sağ kolu yaptığı sırdaşına itiraf ettirerek kirli çamaşırlarını ortaya sermeye kadirdir.
Evet, Selanikli
yalancının sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal
Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, CHP’nin ikinci genel başkanı Orgeneral
İsmet İnönü şunu demiş bulunuyor:
"İstiklâl mücadelesinin başarısı da
esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu
kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin
29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018,
s. 60.)
Adam daha ne desin!.. Anlayana İsmet İnönü
saz, anlamayana Price davul zurnası az!
*
Selanikli sözlerini şöyle sürdürüyor:
“… İtidalden aynlmamaya
pek dikkat ederek:
"- Ne yapmayı tasavvur
ediyorsunuz?" diye sordum.
"- Protesto
edeceğiz!" cevabını verdiler.
" - Bu lazımdır, doğrudur.
Ancak böyle bir protesto ile Yunanlıların İzmir'den geri çekileceklerine veya
İngilizlerin onlan geri çekeceklerine ihtimal veriyor musunuz?" Yüzüme baktılar:
"- Fakat başka ne
yapabiliriz?"
"- Belki de daha kati
tedbirler düşünülebilir."
"-Mesela... ne
gibi?"
Evet, “itidalden ayrılmama” konusunda çok
hassas.. Yağcılık, dalkavukluk, nabza göre şerbet verme, takiyye yaparak gizli
gündemini saklama, insanları aldatma konusunda uzman..
O günkü şartlarda Osmanlı Hükümeti’nin o an için Yunan çıkarmasını protesto etme dışında yapabileceği birşey yok.
Tabiî, işgalcilerin engellemelerine maruz
kalmamak için “örtülü operasyonlar” yapma imkânları var. Ki bunun için de Selanikli’yi
görevlendirmiş durumdalar. Adama Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkiler
vermişler, Van’dan Ankara’ya kadar bütün illerde valilere, kaymakamlara ve
bütün askerî erkâna hükmetme mevkîine çıkarmışlar.
Ne için, Selanikli gitsin Anadolu’da saltanat
sürsün, balolarda elin karısı kızıyla dans etsin, arkadaşlarını toplayıp akşamları kafayı çeksin diye mi?!
*
Halbuki, daha bundan birkaç saat önce Osmanlı
Genelkurmay’ına uğramış, Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa ile görüşmüş, kendisine
Anadolu’da yardım edecekleri sözünü (kendi itirafına göre) almış (Ki gerçek
durum itirafından daha fazlası). Hatta Cevat Paşa, sözde Samsun’a gidip oradaki
hristiyan ahalinin keyfi için bölgedeki Türkler’i sigaya çekip yola getirecek
olan Selanikli’nin “örtülü görevi” doğrultusunda, Niğde-Ulukışla civarındaki Yirminci
Kolordu'nun yürüyerek Ankara'ya hareket etmeleri emrini vermiş.
Ve
bu yalancı, bakanlara “Merak buyurmayınız, ben Genelkurmay Başkanlığı’ndan
geliyorum, Cevat Paşa ile gereken hususları görüştüm, bana verilen yetkileri
kullanarak elimden geleni yapacağım, Genelkurmay da bana destek olacak”
demiyor.
Sanki gittiği yer Osmanlı Devleti'nin yönetim merkezi değil de İngiliz elçiliği.. Öyle ketum..
Ve sanki kendisi, daha bir gün önce Sadrazam'ın misafiri olarak onun konağında Genelkurmay Başkanı ile birlikte yemek yememiş, samimi sohbet etmemişler.
Anlattıkları
aslında külliyen yalan.. Sahtekâr herif utunmadan yalan söylüyor.
*
[Mehmed Akif, Sultan Abdülhamid için “herif” tabirini kullanarak karalayıcı şiir yazmıştı. Sonra Selanikli geldi, ona kaşının üstünde gözün var demesi bile mümkün olmadı, çünkü bu, gövdedeki başın gitmesine neden oluyordu.
Peki, kendisi için “herif”diyen Mehmed Akif’e müstebit, gerici, yobaz, dinci, Ortaçağ kafalı Abdülhamid nasıl bir ceza vermişti?..
Hiç!!.. Koca padişah sustu, öfkesini yuttu..
Bırak onu, kendisini öldürmek için bombalı suikast düzenleyen, pekçok masum insanın ölümüne neden olan Ermeni suikastçı için “Ey şanlı avcı dâmını (tuzağını) bîhûde (boş yere) kurmadın / Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!” diye terörist şiir yazan Tevfik Fikret’e bile dokunmadı.
Hiçbir şey yapmadı.
Ali Şükrü Bey ve Selanikli.. Tevfik Fikret ve Sultan Abdülhamid..
Biz ise şimdi “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” insanlar ülkesinde, çağdaş Türkiye’de, Selanikli sahtekâr İngiliz işbirlikçisi hain zamparanın kepazelik ve rezaletlerini yazmaya korkuyor, acaba başımıza ne gelecek diye endişeyle bekliyoruz.
Ah Sultan Abdülhamid ah!..]
*
Evet,
bu sahtekâr herif güya protestoyu yeterli görmemiş, "Belki
de daha kati tedbirler düşünülebilir" demişmiş.. Birisi de ona "Mesela...
ne gibi?" sorusunu yöneltmiş.
Cevap yok.
Cevabı İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’e
verdiriyor. "Öyle hareketlere kalkarsak bize ne yaparlar, bilir
misiniz?" demişmiş.
E peki, sen bu kadar vatanseverdin,
dürüsttün, meşhur Nutuk’unun daha başında “aciz, haysiyetsiz, korkak” olarak tavsif ettiğin
Osmanlı Hükümeti gibi değildin de niye “Tabii ‘Kalkar benim yanıma gelirsiniz!’ diyemezdim”
diyorsun.
Niye diyemiyorsun korkak dalkavuk, adi yalancı!..
Lan daha bir iki saat önce Genelkurmay’da ne konuşmuştun!
Bir de utanmadan kendine palavradan Atatürk soyadını alıyorsun.. Sen nerden benim atam oluyormuşsun, sahtekâr!
"Mesela... ne gibi?" şeklindeki soruya cevap vermiyor, Mehmet Ali Bey'e de itiraz etmiyor, Bahriye Nazırı
(Denizcilik ve Donanma Bakanı) Avni Paşa'nın elini tutuyor, "Bizi
Anadolu'ya götürecek vapur hazırdır, değil mi?" diyor.
Avni Paşa da "Çoktan tertip etmiştim,
Bandırma vapuru emrinizdedir" demiş.
Neyse ki, Avni Paşa’nın hatıratını değerli
araştırmacı yazar (eski deniz subayı) Osman Öndeş Bey (Denizcilik
Müsteşarlığı’nda çalıştığım dönemde tanışıp sohbet etme imkânım olmuştu) yayınlamış,
Selanikli’nin laflarının palavra olduğunun daha iyi anlaşılmasını sağlamış
durumda.
*
Selanikli’nin “Nazırların telaşı karşısında ağlamak mı, gülmek mi lazımdı? Kendimi tutuyordum” demiş olması sebepsiz değil..
Keyfi yerindeydi, gülmemek için kendisini zor tutuyordu.
Selanikli’nin Anadolu’da yeni bir devlet
kurabilmesi için “vatan kurtaran kahraman” gibi görünmeye, danışıklı döğüş
kabilinden de olsa bir savaşa ve bir “zafer”e ihtiyacı vardı.
Filmin “kötü adam”ı (“kötü millet”i)
olarak Yunanistan seçilmişti.
Bu dalavereden sadece Selanikli değil,
Yunanistan da birşeyler kazanacaktı. (Sonuçta “kötü adam”lar da sinema
sanatçısı, onlar da ücret alıyor.)
Filmin senaristi İngiltere Dışişleri
Bakanı Lord Curzon’du, yönetmeni ise
İngiltere Başbakanı Lloyd George.
Nitekim
Selanikli, Amerikalı bir gazeteciye, “Yeni Türkiye’nin gerçek
kurucusunun İngiltere Başbakanı Lloyd George olduğu”nu itiraf etmiş
durumda.
Bu
konuyu Mustafa Armağan, 2-3 Aralık 2019 tarihli Twitter (X) paylaşımlarında şöyle gündeme getirmiş bulunuyor:
“Türk Tarih
Kurumu’nun ‘İngiliz Belgelerinde Atatürk’ adlı kitabının 5.
cildine göre Mustafa Kemal ABDli Marcosson’a
“ ‘Yeni Türkiye’nin
gerçek kurucusunun İngiliz Başbakanı Lloyd George olduğunu ve İstanbul’da ona
bir heykel diktirmeyi düşündüğünü söylemiş”
“Sebebini ise şöyle
açıklamış M. Kemal:
“ ‘Lloyd George’un
Yunanları İzmir’e çıkarması Türk vatanseverlerini topraklarını korumak için
ayaklandırdı. Bu teşvik olmadan Türkiye’yi ayaklandırmayı başaracağıma
inanmıyordum.’
“İngiliz
Belgelerinde Atatürk, 5, 2005, Türk Tarih K, 264”
(https://x.com/mustafarmagan/status/1201637797607755776)
Armağan’ın Selanikli’nin bu sözlerini aktarması
Kemalistleri çok rahatsız etmiş, hemen savunmaya geçmişlerdi.
Cevap olarak şunları yazmış durumdalar:
“Mustafa Kemal
Atatürk’e Isaac F Marcosson Tarafından Atfedilen, Türkiye’nin Gerçek
Kurucusunun İngiltere Başbakanı Lloyd George Olduğu Yönündeki İfadeler Aslında
İRONİ İçeriyor
“Mustafa Kemal
Atatürk’ün 1916-1922 arasında Birleşik Krallık’ta başbakanlık görevini üstlenen David
Lloyd George (1863-1945) hakkında “Yeni Türkiye’nin gerçek
kurucusu” olduğu yönünde sarf ettiği ileri sürülen ifadeye dair yanlış anlaşılmaya
değineceğiz…
“Mustafa Armağan’ın
2 Aralık 2019 tarihli paylaşımı şu şekildeydi:
(…)
“Bilâl
N. Şimşir tarafından hazırlanan Türk Tarih Kurumu
Basımevi’nden çıkan 1973 basımı “İngiliz Belgelerinde Atatürk" (“British Documents on Atatürk, 1919-1938“) adlı çalışmanın
5. cildinde bahsi geçen cümlenin geçtiği doğru. Ancak, Atatürk’e atfedilen bu
sözün gerçek muhtevası yanlış anlaşılmış.
“İngiliz
belgelerinden alıntı taşıyan, 1923 yılında Türkiye’yi ziyaret ederek
Atatürk’le röportaj gerçekleştiren The Saturday Evening Post dergisinin
yazarı ABD’li gazeteci Isaac F. Marcosson’un aktarımını içeren
metnin ilgili bölümü şöyle:
“Ankara’da bir
hafta geçirmiş olan tanınmış Amerikan gazetecisi Isaac Marcossan ile görüştüm.
Mustafa Kemal’in çok içtiği söylentilerinin doğru olmadığını; eşinin güzel,
zeki, İngilizce ve Fransızca bilen ve siyasete karışmaya hevesli bir hanım
olduğunu, kendisinin (Marcossan’ın) Mustafa Kemal’in vatansever kişiliğinden
etkilendiğini söyledi. Mustafa Kemal, ülkesini kalkındırmak için Amerika’dan
yardım umuyor, İngiltere’ye kuşkuyla bakıyormuş; Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun Lloyd George olduğunu, onun
İstanbul’a heykelini dikmek gerektiğini, çünkü Yunanlıları İzmir’e çıkarınca
Türk milletinin vatanı savunmak için ayaklandığını söylemiş. Amerikan
gazeteci, Türkiye’deki yoğun vatanseverlik ve yabancı düşmanlığının Türkiye’nin
ekonomik kalkınmasını köstekleyeceğini, Ankara’nın başkent kalması için Mustafa
Kemal’in ısrar edeceğini söylüyor.”
“Mustafa Armağan’ın
aktarımının aksine, kitapta “Bu teşvik olmadan Türkiye’yi
ayaklandırmayı başaracağıma inanmıyorum.” cümlesinin geçmediği
görülebiliyor.
“Bahse konu metin,
Atatürk’ün Cumhuriyet’in Lloyd George tarafından kurulduğu düşünesine sahip
olduğunu yansıtmıyor. Tam tersine, İngilizlerin Yunan işgaline verdiği
destekle yaptığı hatanın Kurtuluş Savaşı’nı güçlendirdiği,
istiklâl mücadelesine verilen desteği artıran bu hareketle bağımsızlığın ve
Cumhuriyet’in kuruluşunu sağladığı yönünde vurgusunu içeriyor. Bu ironik
cümle ile Lloyd George’un Osmanlı İmparatorluğu’nu
parçalama stratejisi sürdürüp Yunan işgalini destekleyerek Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurulmasına vesile olan Anadolu’daki hareketin kıvılcımını güçlendirdiği belirtiliyor.
“Söz konusu
ifadelerin kaynağı olarak aktarılan Isaac F. Marcosson’un Anadolu
gezisindeki izlenimlerine ilişkin kaleme aldığı yazıda bu husus şöyle vurgulanmıştı:
“1919 Mayısında
Yunanlılar, uzun zamandır göz diktikleri İzmir’i işgal ettiler. Bu
akılsızca eylem hemen tamamen Lloyd George’un eseriydi ve İngiliz
Başbakanı o zaman anlamamışsa da, kendisini iktidardan düşüren olaylar
zincirinin ilk halkası buydu.
“Bu olay, nasıl
Yunanlıların nihaî felâketinin ve Lloyd George’un nihaî düşüşünün başlangıcını
ifade ediyorsa, aynı zamanda da Kemal’in büyük anının geldiğini anlatıyor.
Yunanlıların İzmir’i işgalleri ve iradelerini vahşice hâkim kılmak istemeleri,
sanki Türkiye’deki yeni milliyetçilik ateşini başlatan kıvılcım oldu.”
“In May, 1919, the
Greeks occupied Smyrna, which they had long coveted. This ill-advised
procedure was due almost entirely to Lloyd George, and, although the British
premier did not realize it at the time, was the first of the events that hurled
him from power.
“Just as it marked
the beginning of ultimate disaster for the Greeks, and the final overthrow of
Lloyd George, so did it at the same time mean that Kemal’s great hour had come.
The occupation of Smyrna by the Greeks, together with the brutal way they
imposed their will, was the spark, as it were, that started the flame of the
new nationalism in Turkey.”
“Cumhuriyet Muhafızı mahlaslı Twitter
profili Mustafa Armağan’ın bu paylaşımındaki hatayı şöyle aktarmıştı:
“1)Bilal Şimşir’in
“İngiliz Belgelerinde Atatürk” eseri baştan sonra M.Kemal’in
İngilizlerle olan mücadelesini anlatır. Bu eser Armağan gibilerin tarih
tezlerini çöpe çevirir. Belli ki Armağan o kitapta M.Kemal aleyhinde bir şey
aramış ama bulamamış. Bulduğu bir sözü de çarpıtmış:
“2)Bahsettiği kısım
burada. Strateji dehası M.Kemal Paşa, Lyord George ile dalga geçerek onu
demoralize edecek muazzam bir İRONİ yapıyor. Bu ironiyi anlamak içim asgari
düzey bir zekâ seviyesini sahip olmak gerekir.
“3) Tarih tezini
kanıtlamak için çarpıtarak paylaştığı kısım bile Armağan’ın tarih tezini yerle
yeksan etmektedir. O ifadelerde bile “İzmir’e Yunan’ı çıkartanın ve asıl
savaştığımızın İngiltere olduğunun kanıtıdır.”
“Selim Erdoğan, Mustafa Armağan’ın göz ardı ettiği ironi
hakkında şu yorumda bulunmuştu:
“(1) Başlangıçta
sadece dalga geçiyordum ama bu herif artık alenen YALAN SÖYLEYEREK TÜRK
TARİHİNİ DEĞİŞTİRMEKTEDİR. Mustafa Armağan, sana açık çağrı ve 24 saat süre: A)
Ya dersin ki “yalan söyledim, çarpıttım B) Ya da dersin ki “ben bu ironiyi
anlayamayacak kadar salağım”
“(2) Bu da Mustafa
Armağan’ın çarpıttığı belgenin gerçek, cımbızlanmamış hali. Bu hafta dolmadan
iki şeyden biri ortaya çıkacak: A) Bu herif ya bir şarlatan, Türk düşmanı B)
Okuduğunu anlayamadığı halde ortaya çıkıp milleti zehirleyen bir cahil!+”
“Emrah Safa Gürkan‘ın konuyla ilgili aktarımı ise şöyleydi:
“Kurtuluş Savaşı
hakkında 20 sayfa okumuş kimse böyle bir saçmalığa inanmaz. Açık bir nükteyi
çarpıtmış Hayır her şeyi geçtim, Mustafa Kemal’in en sevmediği Batılı millet de
İngilizler. Dezenformasyon yapacaksanız Fransa, Bolşevikler falan bulsaydınız,
onu da mı ben göstereyim :)”
(https://www.malumatfurus.org/ataturk-lloyd-george-marcosson/)
Teyit.org adlı site ise
bunlara ilave olarak şunları yazmış:
“Bulgular
· Atatürk'ün
kitapta geçen ifadesi bağlamından koparılmış.
· Atatürk
bu sözleriyle “ironi” yapıyor ve Lloyd George'un Yunan işgaline verdiği destek
sayesinde “Türk milletinin vatanı savunmak için ayaklanmasını” sağladığını
söylüyor.
· Atatürk'ün
sözlerini aktaran Amerikalı gazeteci Marcosson'un makalesinde Atatürk’ün
sözlerinde ciddi olmadığı, Lloyd’un Yunanlıları destekleyerek kurtuluş
mücadelesini teşvik ettiğine gönderme yaptığını gösteriyor.”
(https://teyit.org/analiz/ataturkun-turkiyenin-gercek-kurucusunun-lloyd-george-oldugunu-soyledigi-iddiasi)
*
Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde yer alan şu
satırlar, olayın özeti durumunda:
“Lord Curzon'un
bölgede ABD mandası önerisi üzerine [Mondros Mütarekesi’nin ardından
imzalanması gereken] antlaşmanın imzalanmasının aylarca ertelenmesi
sonucu İstanbul Hükümeti'nin ülke içindeki kontrolü çok hızlı bir
şekilde azalırken Anadolu süratle milliyetçilerin [Selanikli’nin] kontrolü
altına girmeye başladı. Milliyetçi hareketi ortaya çıkaran şey İzmir'in işgal
kararıydı. İzmir işgali, Mustafa Kemal için bir talihti. Lord
Curzon'un da tahmin ettiği gibi, tüm Türkiye ayağa kalkmak için hazırdı
ve gecikmenin her anı Türklerin [Selanikli’nin] lehineydi. Bernard
Lewis şöyle dedi: “Her şey hazırdı, sadece lider bekleniyordu.”
Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gitmesini [ve orada lider olmasını] sağlayan
ise asayişi yeniden temin etmek için Samsun'a bir subay gönderilmesinde
ısrar eden İngilizlerdi. Yunanların İzmir'e ayak basmasının ertesi günü,
İngilizlerden aldığı bir vize ile İstanbul'dan ayrılan Mustafa Kemal, tüm
Anadolu'ya geniş yetkilerle atanmıştı.”
Görüldüğü gibi, “Milliyetçi
(Kemalist) hareketi ortaya çıkaran şey İzmir'in işgal kararıydı” deniliyor.
Ardından da “İzmir
işgali, Mustafa Kemal için bir talihti” tespiti geliyor.
Ancak, o talih yelkenlisinin denize açılmasını sağlayanlar İngilizler’di..
İngilizler, İsmet İnönü’nün
ifade ettiği gibi, Selanikli’nin talihinin yaver gitmesi “karar”ını almışlardı.
Ve Fransızlar ile İtalyanlar'ı da bu "karar"a uymak zorunda bırakmışlardı.
*
Mustafa Armağan’a cevap yetiştirmeye çalışan
Kemalistler, farkında olmadan onu tasdik etmiş durumdalar.
Şurası doğru: Kitapta, Black Jumbo Atatürk'ün “Bu teşvik olmadan Türkiye’yi ayaklandırmayı başaracağıma
inanmıyorum” şeklinde bir cümlesi yer almıyor.
Fakat, bunu söylememiş olmasının bir önemi yok..
Çünkü, kitapta yer alan şu sözleri aynı kapıya çıkıyor:
“Yeni Türkiye’nin
gerçek kurucusunun Lloyd George olduğunu, onun İstanbul’a heykelini dikmek
gerektiğini, çünkü Yunanlıları İzmir’e çıkarınca Türk milletinin vatanı
savunmak için ayaklandığını söylemiş.”
Adam işte tam da onu söylemiş.. Daha ne desin?!..
Burada bir ironi var, fakat sadece
Lloyd George’un İstanbul’a heykelinin dikilmesi hususunda..
Zaten, İsmet İnönü’nün hep tekrarladığımız itirafı, Selanikli Atatürk’ün “Yeni Türkiye’nin gerçek
kurucusunun Lloyd George olduğunu” söylerken samimi bir açıklamada
bulunduğunu ortaya koyuyor:
"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin
buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
Aynı şeyi hem Atatürk, hem de yardımcısı İnönü açık bir biçimde söylemiş.
Black Jumbo ile İnönü’nün açıkladıkları gerçeğin
üstünü “ironi” laga lugasıyla örtmek mümkün değil..
Allah Azze ve Celle ikisine de söyletmiş..
*
Falih Rıfkı’nın Selanikli’den naklettiği sözler
arasında, protesto konusunda söylediği şu laflar da var:
"
- Bu (protesto) lazımdır, doğrudur. Ancak böyle bir protesto ile Yunanlılann
İzmir'den geri çekileceklerine veya İngilizlerin onları geri çekeceklerine ihtimal
veriyor musunuz?"
Yunanlılar’ın İzmir’den bir protesto ile kendiliklerinden
geri çekilmeyeceklerini anlamak için dahi olmak gerekmiyor, aptal olmamak
yeterli.. Adamlar herhalde geri çekilmek için gelmediler.
İngilizler’in onları geri çekmelerine
gelince.. Bu mesele, Vikipedi’nin “Sevr Antlaşması”
maddesinde yer alan şu ifadelerin gösterdiği gibi, biraz karışık:
“Yunanistan'dan
başka hiçbir ülkenin onaylamadığı Sevr'den, sadece 3 ay sonra yeni Yunan kralı Aleksandros'un, bir maymun ısırığı ile ölmesi sonucu
yapılan Yunanistan seçimlerinde İngiliz yanlısı Elefterios Venizelos'un
devrilmesi ve sürgündeki Alman yanlısı kral I.
Konstantin'in geri dönmesiyle ölü bir mektup olarak kalmıştır. İngiltere ve
Fransa eski düşmanları olan kralın dönüşüyle Yunanistan'a ayrılan 850.000.000
altın Frank tutarındaki krediyi kesmişlerdir. Dahası İtalya ve Fransa, I.
dünya savaşındaki düşmanca tutumları olan kralın dönüşünü bahane ederek derhal
Sevr'in gözden geçirilmesini istemişler, açık şekilde 21 Şubat 1921'de başlayan
Londra Konferansı'nda da Yunanistan'ın
İzmir'den ve Doğu Trakya'dan çekilmesini talep etmişler ve Yunanistan'a
karşı Türkleri desteklemişlerdir. İngiltere ise bu ani değişiklik üzerine
daha çok tarafsız görünmeye çalışmıştır. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord
Curzon ise, İngiltere'nin herhangi bir sorumluluk almayacağı şekilde
Yunanistan'ın mağlup olmasını sağlayacak bir politika tâkip etmeleri
gerektiğini söylemiştir.”
(https://tr.wikipedia.org/wiki/Sevr_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)
İngiltere’nin tarafsızlığı aslında lafta,
söyleyeceklerini Fransa ile İtalya’ya söyletiyor.. Çünkü başta Yunanistan’ı
İzmir’e çıkarma yapması için kışkırtan İngiltere.. ABD Başkanı Wilson buna
karşıyken onu buna razı eden de İngiltere Başbakanı Lloyd George.
Ancak, Selanikli’nin Anadolu’da ipleri eline almasından sonra Yunan ordusu ile Türk ordusu arasında küçük çaplı çatışmalar yaşanması ve Yunan’ın İzmir’den çekilmesi gerekiyordu.
Bu hizmetine karşılık Yunanistan’a Batı Trakya ve 12 Adalar verilecekti.
İşin uzamasına
neden olan, ölen oğlunun yerine tekrar kral olan Konstantin’in Türkiye ile
savaş konusunu ciddiye almış olmasıydı. Yunan ordusunun Ankara’nın burnunun
dibindeki Polatlı’ya kadar gelmesinin nedeni buydu (İngiltere ve Fransa, 1917
yılında Konstantin’i, donanmaları ile Atina’yı bombalama tehdidinde bulunarak
tahttan indirmişlerdi.)
Konstantin ortada yokken İngilizler, Yunan ordusunu Milne
Hattı ile İzmir dağlarında durdurmuşlar, ileriye gitmeyip oradaki çiçekleri
toplamak ve otları yolmakla görevlendirmişlerdi.
*
Selanikli Samsun’a 19 Mayıs 1919’da çıktı. Yunan'a getirilen Milne Hattı yasağı ise 1920 yılının Haziran ayının sonlarına kadar devam etti.
Yani Selanikli Yunan cihetinden 1 yıl 1 ay (13 ay) rahat etti. Tam, dört başı mamur rahatlık.. Hiç acele etmeden, aheste aheste, tadını çıkara çıkara, yere sağlam basarak kozasını ördü.
O arada İngilizler İstanbul'da Padişah'ın ve Osmanlı Hükümeti'nin ensesinde boza pişiriyorlardı.
Selanikli bu rahat ortamda kongrelerini gönlünce yapma ve TBMM’yi kurma fırsatını buldu. Bütün mesaisini, Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile hedef aldığı, İstiklal Mahkemeleri ile çamaşır asar gibi ipte sallandırdığı (Osmanlı Devleti’ne sadık) Türk milletine karşı açtığı savaşa ayırdı.
Gerekçesi
ise, İngiltere ile müttefiklerinin İstanbul’u işgali yüzünden Osmanlı Hükümeti’nin
aciz kaldığı bir işi yapmaktı. Millet onun ordu toplayıp Ege’ye yürüyerek Yunan’ı İzmir’den
atmaktan başka bir gayesinin olmadığını zannediyordu.
O arada hesapta olmayan birşey yaşandı.. Yeni
(ve aynı zamanda eski) Kral Konstantin, Selanikli’nin (İngiliz senaryosu doğrultusunda) İzmir’e doğru yola
çıkmasını beklemedi, Ankara’ya, onun ayağına doğru gitti.
Ve Kütahya-Eskişehir muharebelerinde Türk ordusu yenildi, (Falih Rıfkı’nın verdiği rakamlara göre) 70 bin kişilik ordudan geriye 30 bin kişi kaldı.
Selanikli de Kayseri’ye kaçma kararı aldı.
*
Gerisini daha önce anlatmıştık.