ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“ÜLKEMİZDE DEVLET, … CİNAYETLER İŞLETMİŞ…”

 


















“Ülkemizde devlet, cinayetler işletmiştir” diyen kişi, meşhur bir eski Emniyetçi: Hanefi Avcı.

Tecrübe konuşuyor.

Şunları yazmış durumda:

“Dünya üzerinde hiçbir devlet vatandaşları arasında çelişkileri artıracak, kavga ve gerilim ortamının doğmasına neden olacak bir uygulamaya girmez, girmemiştir de. Eğer bir ülkede … ülkenin kanunlarını ihlal eden birileri varsa devlet polisini, askerini ve diğer kurumlarını kullanarak bu kişilere mani olur ve suç varsa cezalandırır. Fakat bizim ülkemizde devlet, vatandaşlarını rejime muhalefet edenlere karşı kışkırtmış, bizzat kendi vatandaşlarını yine kendi vatandaşları olan rejim muhaliflerine karşı fiili saldırılarda bulunması için kullanmak istemiştir. Oysa bu tür uygulamalar devletlerin var olma felsefesine tümüyle aykırıdır; devletin görevi vatandaşları arasında ortaya çıkacak sorunları çözmektir. Devlet varoluş sebebini ve fonksiyonlarını vatandaşlarına devrettiğinde, kendi kendisiyle çelişir ve devlet olmaktan çıkar. Bu tür uygulamalardan en çarpıcı olanı, sadece ülke dışında uygulanması gerekirken, devletin kendi vatandaşlarına karşı ülke içerisinde uygulamış olduğu psikolojik harekâttır. Bugün bile, her ne kadar kamuoyunda fazla hissedilmese de, MGK’da alınan kararlar doğrultusunda psikolojik harekâta ilişkin operasyon, plan ve kararlar devletin kurumlarınca koordine içerisinde yürütülmektedir.

"Devlet vatandaşlarından, mensup oldukları illegal örgütler hakkında sadece bilgi almak için yararlanabilir. Bu uygulamanın da koşulu ve sınırı vardır. Devlet başka araçlarla bilgi toplayamadığında ve bilgiyi sadece illegal örgütlerin içerisindeki kişilerden almak zorunda kaldığında, daha ağır ve büyük olayların olmaması için vatandaşlarından yardım alır. Ancak bu yardımın kapsamı bilgi almakla sınırlıdır. Bu koşulların dışında, bu sınırları aşan her uygulama son derece yanlıştır. Fakat bizim ülkemizde devlet, sol gruplara karşı sağ grupları, sağ gruplara karşı da sol grupları kullanmış, hatta fiilen eylemlere sokmuş, cinayetler işletmiş, katliamlara sokmaktan imtina etmemiştir….

"Geçmişte halkı birbirine karşı kullanmış veya kullanmaya kalkarak ciddi hatalar yapmış devlet görevlilerinin bu olaylardan ders çıkardığına ve artık aynı hataları tekrarlamayacağına inananların kısa sürede yanıldıkları görüldü. Bu defa da radikal dinci olarak tanımladığı halka ve hatta hükümete karşı laik kesimleri harekete geçirerek çok geniş kitleleri karşı karşıya getirmekten çekinmemiş, aynı anlayışı aynı düşünceyi hayata geçirmekten geri kalmamıştır…. beğenmedikleri düşünceleri savunan bir kısım insanlara karşı belli inançtaki halkı aktif tavır almaya alenen çağıran demeçler rahatlıkla verilmiştir. Tüm bu örnekler, kendi fikirlerinin kabulü konusunda devletin her yöntemi mubah saydığını açıkça göstermektedir. Bu yanlış anlayışın neticesi, bölgesel iç çatışmalar, katliamlar ve en sonunda olayların doruk noktası Susurluk olmuştur. Bugün, Susurluk olayını da aşan, her ne kadar örgütsel varlığı tartışılabilir olsa da, aynı anlayışın, aynı düşüncenin ve fikrin simgeleştiği Ergenekon bir zirve noktasıdır."

(Hanefi Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar, 5. b., Ankara: Angora Y., 2010, s. 333-5.)

*

Devletin (devlet yetkililerinin) her yöntemi mübah sayması ne anlama geliyor?

Müşahhaslaştırmakta fayda var.. Mesela devlet (daha doğrusu devletin akılsız ve ahlâksız çalışanları), şantaj yapıp kullanabilmek için birilerine karı kız gönderir mi? (Daha açıkçası, pezevenklik yapabilirler mi?)

Emri altında dünya kadar personel, alet-edevat, araç gereç, para pul ve imkân bulunan devlet (kendisine devlet adını veren kamu hizmetçileri), bir fil’in karşısındaki karınca konumunda bulunan zayıf vatandaşlara karşı “psikolojik harekât” düzenler mi?

Bunun için o bireylerin güvendiği arkadaş ve dost çevresinden yararlanır, emri altındaki satılık ve kiralık kalemleri psikolojik harekâtında istihdam eder mi?

Punduna getirdiğinde zehirler mi?

Teleefonla işkence seansı dinletir mi?

Takip değil, “taciz takip” yapar mı?

Sonra da, başka adamlarına bu tür bireyler için, “Paranoyak yav, kendisini ne sanıyorsa, koskoca devlet onunla mı uğraşacak?!” dedirterek “psikolojik harekât” binasının çatısını tamamlar mı?

Bu psikolojik harekât nasıl birşeydir?

Psikolojik harekât için “halkı birbirine karşı kullanmak” ne anlama gelmektedir?

Hanefi Avcı’nın şahitliğine göre, vatandaşları rejime muhalefet edenlere karşı kışkırtan devlet (devlet görevlileri), “rejimperest” vatandaşlarını rejim muhaliflerine karşı fiilî (eylemsel) saldırılarda bulunmaları için kullanmak istediğinde hangi taktiklere başvurmaktadır?

Avcı, “devleti (devlet görevlilerini) içeriden tanıyan” bir isim olarak “bizim ülkemizde devlet, sol gruplara karşı sağ grupları, sağ gruplara karşı da sol grupları kullanmış, hatta fiilen eylemlere sokmuş, cinayetler işletmiş, katliamlara sokmaktan imtina etmemiştir” derken, acaba hangi gözlem ve duyumlarına dayanmaktadır?

*

Evet, geçmişte devlet (satılmış ve hain devlet görevlileri) böyle şeyleri yaptı. (Bütün devlet görevlileri için bu söylenemez, fakat azgın bir azınlığın borusu öttü.)

Hanefi Avcı, “devlet”e (devlet görevlilerine) iftira atıyor değil.

Avcı’ya göre, bu ihanetin zirve noktası, örgütsel varlığı tartışılabilir olsa da, anlayış, düşünce ve fikir olarak Ergenekon diye adlandırılabilecek “darbeci ve despot” siyasal tavırdı.

Millete karşı yürüttükleri operasyonların zirve noktasını ise 28 Şubat darbesi ve onu izleyen süreç oluşturuyordu.

O süreçte, “dindar değil, dinci/İslamcı (hatta siyasal dinci / Siyasal İslamcı)” olarak tanımlanan vatandaş kitlesine ve hatta hükümete karşı laik (siyasal dinsiz, dinsizlikçi) kesimler harekete geçirildi.

Dinî düşünceleri savunan bir kısım insanlara karşı belli inançtaki kesimleri aktif tavır almaya alenen çağıran demeçler rahatlıkla verildi.

Yani halkı kamplara bölme, ülke içinde çatışma, kargaşa ve kaos çıkarma suçu alenen işlendi.

Ve bu yapılırken İsrail, ABD ve uluslararası Masonluk gibi dış güçlerle dirsek teması içinde olundu. Onların talimatları uygulandı.

*

Bugüne gelirsek..

Bugün artık bu tür operasyonlarda sadece satılık gazeteci ve televizyoncular, yazar ve çizer taifesi değil, sosyal medya da yoğun ve etkin bir biçimde kullanılıyor.

Hanefi Avcı’nın sözünü ettiği türden devlet görevlilerinin sosyal medyayı aktif biçimde kullandıklarından şüphe edilemez.

Ancak sosyal medya vakıası ya da olgusu, dış güçlerin işini çok kolaylaştırmış durumda.. Yapay zekâ ise önlerine sınırsız denilebilecek imkânlar sunuyor. O sayede bütün dilleri kullanabilir hale geldiler.

Dolayısıyla, dış güçler için (istihbarat teşkilatları için) memleketi karıştırmak, halkı birbirine düşürecek söylemler geliştirip yaymak, insanları birbirine karşı kışkırtmak çocuk oyuncağı haline gelmiş durumda. İşleri çok kolaylaştı.

Sosyal medyadaki ateist, ataist, LGBT’ci, feminist, tengrici vs. bolluğu bunun ürünü.

Bu ülkenin bu “yeni dünya”da yeni Ergenekon’ları ve yeni 28 Şubatları kaldırabilmesi mümkün değildir.

Türkiye’nin asıl “beka” meselesi budur.

*

Avcı, Ergenekon meselesi hakkında şunları yazmıştı:

“[2001 yılında] İstanbul Emniyet Müdürlüğü ekiplerince sahte belgelerle satılan bir jeepin yakalanması ve kaçak olduğunun anlaşılması üzerine bir tahkikat başlatılmıştı. Jeepi satan, kullanan kişiler tahkikata konu olmuş, daha sonra olaya adı karışan kişilerin Ümit Oğuztan ve Tuncay Güney olduğu anlaşılmış, bu kişilerin daha önce ‘Abdullah Çatlı ile Mesut Yılmaz‘ın yan yana fotoğrafları var’ diyerek yaptıkları foto montajı beş bin liraya bazı basın organlarına satmaya kalktıkları yolunda bilgilerin olduğu tespit edilmişti. Bu tespit üzerine [Emniyet’teki] istihbaratçılar bu tahkikatın asayiş şubenin yürüteceği sıradan bir sahte belge faaliyeti olmadığı, aksine organize bir faaliyet olarak algılanıp Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekipleri tarafından yürütülmesini istemişlerdi. Tahkikatın Organize Suçlarla Mücadele Şubesine alınması üzerine bu kişilerin ev ve iş yerlerinde aramalar yapılmış, aramalarda “Ergenekon’un Reorganizasyonu” başlıklı 20 sayfaya yakın bir doküman ile CD’ler dolusu emniyet, güvenlik, askeri birimler ile ilgili normal olarak güvenlik kuvvetlerinin arşivinde olması gereken dokümanlar bulunmuştu. Araştırma derinleştirildiğinde JİTEM‘in legal bir yayın çıkarmak için bir dönem bu kişilerle anlaştığı Strateji isimli bir dergi çıkardıkları, bu dokümanların çoğunlukla o dönemden kaldığı ve Jandarma görevlilerinin getirdiği belgeler olduğunun anlaşıldığı ortaya çıkmıştı. Tuncay Güney de Ergenekon içerisinde kendisinin kurye görevi yaptığını, aslında açıp bakmaması gereken belgelerden suret aldığını ve Ergenekon belgesini de bu şekilde Doğru Perinçek ile [General] Veli Küçük arasında taşırken aldığını beyan etmesi üzerine olay ortaya çıkmıştı.

“Bu bilgileri alınca, aklıma … benim yönlendirmem sonucunda analistliğe yükselme istidadı gösteren İstihbarat Birimindeki … Enver’in 1997 yılında birkaç defa Strateji’yi getirdiğini ve “Bu dergi çok garip şeyler yazıyor, kesin bunu devlet içerisinde birileri belge ve evraklarla destekliyor,” dediğini hatırladım. Enver daha sonra bu derginin yerini, bürosunu bulmak ve görüşmek için uğraşmış ancak ne bir büro, ne de bir adres bulabilmişti. Bu durum Strateji‘yi daha şüphe çekici hale getiriyordu. Enver, dergide çıkan bazı yazıları ve bu yazılarda yer alan belgeleri göstererek, derginin kesin olarak Jandarma teşkilatı tarafından desteklendiğini, resmi ve gizli belgelerin dergiye verildiğini bana ispatlamıştı…. Şimdi anlatılanları eski bilgilerimle birleştirince bu ifadenin, [Ergenekon’la ilgili] belgenin doğru olduğu kanaatine vardım.

“Bunu çok az sayıda insan biliyordu ve bu ikilerde bulunan bilgiler de doğruydu. Strateji‘nin o zaman yöneticiliğini yapan Sisi lakaplı Seyhan Soylu’nun Aktüel dergisinden Serhan Yedig’e verdiği röportajda, uçuk anlatımlar haricinde çok önemli şeyler söylediği görülmekteydi. Bu derginin, görünümünün aksine, arkasında JİTEM’in desteği ile yarı resmi amaçlar uğruna (örneğin Silivri’de lüks bir plaj ve kamp yeri açmak, bu kampta bazı önemli şahsiyetlerin [kadınlarla] gizlice resimlerini çekmek, çekilen resimleri kullanarak tehdit, şantaj gibi yöntemleri uygulamak gibi karanlık amaçlar), … yöntemler kullanmak amacıyla yayın hayatına sokulmuş olduğu söyleniyordu.

“Bu tahkikat aşamasında Ümit Oğuztan’ın ve Tuncay Güney’in üzerinde bulunan belgeler ve onların verdikleri ifadeler, bahsedilen olaylarla birlikte değerlendirildiğinde anlatılanların ve belgelerin yabana atılacak cinsten olmadığı görülmüştü….

“…Tuncay Güney’de bulunan “Ergenekon’un Reorganizasyonu” isimli dokümana bakıldığında, rejimi korumak amacıyla ağırlık merkezi Silahlı Kuvvetler içerisinde bulunan, sivil unsurlarca da desteklenen ve her türlü illegal yol ve yöntemleri kullanabilen Ergenekon isimli bir örgütün mevcut olduğu, faaliyetlerde bulunduğu, bu örgütün günün şartlarına göre yeniden yapılandırıldığı, görüş ve önerilerin örgüt içindeki birimlerce üst yönetime yazılmış olduğu iddiaları boş şeyler değildi, uydurma olamazdı ve doğru olma ihtimali çok yüksekti.

“… Veli Küçük Ergenekon davasında tutuklanınca, Doğu Perinçek bir basın toplantısı düzenleyerek, yıllar önce kendilerine Org. Eşref Bitlis olayı hakkında açıklama yapan generalin Veli Küçük olduğunu duyurdu….

“… Susurluk Olayı’nın ardından TBMM’de kurulan, kısaca Susurluk Komisyonu olarak adlandırılan faili meçhul cinayetleri araştırma ve devlet içerisindeki çeteleşme faaliyetlerini soruşturma komisyonuna ifade vermiştim. … Aydınlık Aydınlık dergisi yöneticisi Hikmet Çiçek’ten halen saklamakta olduğum bir faks aldım. Faksta, “hakkınızda Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı‘ndan önemli bilgiler aldık…. bu konuda sizinle görüşmek istiyoruz…” deniyordu. Bu kişinin, hakkımda Genelkurmay İstihbaratından bilgi aldıklarını bu kadar açık bir biçimde ifade etme cesareti rahatsız ediciydi….

“Bunun üzerine Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’na “… Hakkımda bilgi aldığını iddia eden Aydınlık dergisinden H. Çiçek’in faksı ekte gönderilmiştir…” diye bir yazı yazdım ve yazının ekine de ilgili şahsın çektiği faksı koydum. Her olayda derhal itiraz eden, adının kullanılmasına tepki gösteren, meseleyi hemen mahkemeye taşıyan, suç duyurusunda bulunan Genelkurmay Başkanlığı bu olayda hiç ses çıkarmadı, tepki göstermedi….

“İleriki dönemlerde, Susurluk’ta asker ve jandarmanın da rolü olduğunu söylememin ardından Aydınlık‘ta başta Doğu Perinçek olmak üzere derginin tüm yazarları her sayıda bana saldırmaya, iftira ve hakaretler yağdırmaya başladılar. Bunun üzerine açtırdığım davada hepsini mahkum ettirdim. Doğu Perinçek tazminatı ödedi ama dergideki diğer gazetecilerden hiç kimse tazminat ödemek istemiyordu; hiçbirinin adresleri doğru değildi, adres verdikleri yerler boş çıkıyordu…. Bu olayda şunu gördüm: … insanlar Aydınlık‘ta çalışan gazetecileri tazminata mahkum ettirseler dahi onlardan tahsilat yapmaları hemen hemen imkansızdı….

“… Bu örgütün [Ergenekon’un] ortaya çıkarılmasından çok daha önemli olan, … bu tür bir düşüncenin ve anlayışın kitleler ve devlet güvenlik örgütleri içerisinde veya onlarla dayanışma içerisinde olan gruplar tarafından kabul görmüş ve desteklenmiş olmasıdır. Nasıl ki Susurluk Olayı terörle mücadele adı altında rejim muhaliflerinin, sistemi değiştirmek isteyenlerin susturulmasını sağlamak için hukuk dışı yollarla onları yok etme yöntemi, bu amaçla oluşturulan örgüt ve ve yapılar ve bunların zamanla … maddi çıkarlara dayanan çeteleşme durumudur. … Ergenekon da … demokratik yöntemlerle iktidara gelmiş bir hükümetin ve siyasi kadrolarının illegal yöntemlerle, zorla, şiddetle, militarist yöntemlerle devrilmesini ve siyasi kadrolarının ve siyasi anlayışının tasfiye edilmesini savunan bir anlayış ve düşünce…. Bu anlayışın kendisi, bu tür bir örgütsel yapının varlığından çok daha önemlidir…. bazı resmi görevlilerin ve üst düzey askeri görevlilerin bu tür bir örgütlenmenin içerisinde yer alması her zaman mümkündür. Asıl sorun, bu tür bir anlayışın kabul görüyor olması, savunulmasıdır. Türkiye’nin geçmiş demokrasi pratiğinde Ergenekon benzeri bir anlayışı savunanların … yüz binlerce insanın katledilmesini dahi meşru gördüklerini biliyor ve duyuyorduk…. Belki bu yargılamalarda … iddiaların, söylenenlerin, bulunanların hepsi yanlış, yalan ve düzmeceden ibaret olabilir. Yargılamalar beraatla sonuçlanabilir. Bu çok önemli değil. Asıl önemli olan, Türkiye’de böyle bir anlayışın var olmasıdır. Üstelik … benzer düşünce ve anlayıştaki insanların azımsanmayacak sayıda olmasıdır. (…)

“… düşünün ki gece PKK’lılar evinize geldi. Ekmek istiyorlar, yol soruyorlar, güvenlik kuvvetleri hakkında bilgi istiyorlar, hatta daha da ileri giderek kendilerine maddi destek vermenizi ya da çocuğunuzun kendilerine katılmasını istiyorlar. Bu taleplere hayır diyerek karşı çıkabilir misiniz? Ailenizin ve kendinizin can güvenliği için, ailenizi koruma içgüdüsüyle örgütten yana gözükmeye çalışarak dediklerini yapmanız çok doğaldır…. Diğer taraftan da gündüzleri askerler veya polis geliyor, örgüt hakkında bilgi istiyor, örgüte yardım etmemeleri konusunda halkı uyarıyor. Köylü karşı çıksa, aklından geçirdiği gibi davransa gözaltına alınabileceğinin, mağdur edilebileceğinin, kanundan bahsetmek istese de kimsenin onu dinlemeyeceğinin farkında. Geçmişte kimlerin infaz edildiğini, hangi köylerin yakıldığını, mülki amir ve savcıların şikayetlere dahi bakmadığını biliyor….

“Uzun süre bu şekilde yaşamak zorunda kalan insanlarda sahtekârlık bir yaşam biçimine ve davranış şekline dönüşür. Bir kişilik halini alan sahtekârca davranmak, o ortam içerisinde bulunan her insanı da böyle davranmaya itecektir.

“Yukarıda anlatılan yaşam tarzının biraz yumuşak biçimi, ülke genelinde büyük çoğunluk için de geçerlidir…. İnsanlar daha iyi imkanlara kavuşmak için, işini kaybetmemek için yetkilerini keyfi kullanan kişilere karşı çıkamaz…. İstenilen şekilde davranmadığı takdirde işten çıkarılma ihtimalinin ne demek olduğunu ancak bu riskle karşı karşıya kalanlar bilebilir.

“… Ülkemizde kurumlar, makamlar ve kişiler en ufak bir rüzgâr çıktığında hemen savruluyor, en hafif bir fiske ile yıkılıyorlar.  Güç kimde ise o tarafa yaslanıyor, hatalı veya yanlış olana karşı koymuyor, … Geçmiş dönemlerde askerlerin yönelimlerine göre bütün kurumlar kanun, hukuk, demokrasi vb. her şeyi bir tarafa bırakarak, hemen askerin yanında yer alıyorlardı…. Fakat şimdi güç odağı değişti; şimdi hükümet, başbakan bu güce sahip, rüzgâra göre eğilenler, bu defa da bu yeni rüzgâra göre eğilmeye başladılar.

“Ülkemiz, bırakın amirini eleştiren, yanlış karşısında tavır koyan ve görevinin gereğini yapan insan bulmayı, mevcut güç merkezinin gözüne girmek için kural tanımadan her türlü değeri ayaklar altına alan, üstünün istediği her şeyi itirazsız yerine getiren kişilerle doludur.”

(s. 338-46, 353-56.)


SİNSİ KEMALİZM ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR

 



Kemalizm/Atatürkizm, işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.

Nitekim Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyızdiyebilmişti.

Aslında “zenginlik” bahaneydi.

İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.  

Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.

Selanikli, kendisine “başarı bahşeden” İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.

Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı. 

Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.

Bir ölçüde başarılı da oldu.

*

Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç yıllar”, bu talimatın ürünü.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı, havasını indirdi.

Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya döndüler.

Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.

ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.

Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.

Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.

*

Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize edilmesi durumu ortaya çıktı.

Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci başlatıldı.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.

İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt başlıklarından birini oluşturuyor.

Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.

Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.

Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat liderleri” vardı.

*

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.

Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni” almıştı.

Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile getirdiler.

Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.

Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları” açısından kabul edilebilir birşey değildi.

28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların zekâtı bile etmiyordu.

*

Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.

(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze gelirsiniz.)

2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar. 

Hizaya getirilemeyen üç beş kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.

Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.

Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler, İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların 28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.

Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden, askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..

MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik” istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini hatırlatmaktaydılar.

Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.

Aslında anti-emperyalist falan değildiler.. Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.

Kendilerini kullanan dış güçler tarafından satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.

*

Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.

Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor.. Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde masaya oturmaya razı oluyor.

Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.

Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.

Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya geldi.

Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla ilişkili.

Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.

Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde Atatürkçülük yapıyor.

Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.

Fakat bunu göremiyor.

Göremedi.

*

Ve göremeyecek.

"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.

Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.

Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof. unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye hatırlıyorum.

Bakın ne diyor:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..

Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..

*

Bu nedir?

Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin, ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.

Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü.. 

Burada resmen, isim de vererek mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.

Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.

Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.

Bunu da ben söylüyorum.

Bunu turfanda Kemalist Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım” diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.

Söyleyemez.

*

Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor.. 

Ölmüş koyunu sözde kurtla korkutuyor.. 

Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.

İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu kafa var.

Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i, TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.

Bunun adına ajan-provokatörlük denir.

*

Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat varmış.

Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın talimatnamesi Kur’an var.

Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!

Şunun lafına bak: Mezarını, mezarlığını hazırlasınmış!

Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan kaldırmaya.

*

Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.

Gördük, görüyoruz..

Söyledik, söylüyoruz..

Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.

Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.

O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler de onları onaylıyor.

Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur, eteğindeki taşları ortaya döktürür.

Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler, Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.

Adam daha ne desin!

Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.

"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.

Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle ilan etmesi iyi oldu.

Bunu ondan duymak güzel.


DERİN CİNAYETLER, SUİKASTLER

 






Bülent Orakoğlu'nun 22 Temmuz 2020 tarihli son yazısı "FETÖ Gladyo’sunun hangi derin suikast ve cinayetleri deşifre oldu?" başlığını taşıyor.

İlk cümle, sanki bütün bu cinayetler aydınlanmış gibi bir kesinlik taşıyor.

Gaffar Okkan, Necip Hablemitoğlu , Muhsin Yazıcıoğlu Eşref Bitlis, Dost tarikatı lideri emekli binbaşı İhsan Güven ve eşi Sibel Güven 1993,2001, 2002, 2004 ve 2009 tarihlerinde çeşitli suikast yöntemleriyle FETÖ Gladyosu tarafından şehit edildiler. 

Ancak, ikinci cümlede bu kesin hüküm kayboluyor, yerini "iddialar" alıyor:

Karanlık suikastlarda en önemli ortak nokta FETÖ elebaşı Gülen’in her biri için ölüm emri verdiğine yönelik güçlü iddialardı. 

Gerçekte, güçlü iddialar ile köpürtülmüş delilsiz iddiaları birbirine karıştırmamak gerekir.

Önemli olan iddialar değildir, belgelerdir, delillerdir, (baskı altında kalınmadan ya da "Şu suçu üstlen, falanca suçunu görmezden gelelim" türünden pazarlıklara dayanmadan yapılan) itiraflardır.

*

FETÖ'ye kefil olmam.

Cinayet işleyebilirler mi?

İşleyebilirler..

Ne Fethullah, ne de şakirtleri masum birer peygamberdir.

Fakat, onlardaki günah ve suç işleme potansiyeli, Türkiye'deki neredeyse her siyasî cinayeti onların sırtına yükleme hakkını bize vermez.

Şu anda yasal zeminde ortaya çıkıp kendilerini savunma imkânları bulunmadığı için, birilerinin kendi cinayetlerinin üstünü örtmek için bu en elverişli günah keçisiyle ilgili iddiaları planlı ve sistematik bir biçimde yaymadıklarından emin olunamaz.

Orakoğlu gibi isimlerin bu ihtimali de düşünmeleri gerekir.

*

Nasıl ekonomide "kara para aklama" diye birşey varsa, medyada da "kara bilgi aklama" operasyonları sıkça yapılır.

Kara bilgi, kara propaganda diye adlandırılan uydurma haberlere ve gri propaganda denilen "yanlışlarla doğruların harmanlanmasından" oluşan çarpıtılmış gerçeklere karşılık gelir. 

Bunun bir örneği, iki gün önce, internetteki haber sitelerinde dile getirildi.

"Eski CIA ajanı, Türk medyasına haber yerleştirme taktiğini anlattı" deniliyordu.

Şu bilgiler veriliyordu:

Eski CIA ajanı Philip Giraldi, 'Occupy Peace' isimli sivil toplum hareketinin New York'taki toplantısında yaptığı konuşmada,Türkiye'de bulunduğu dönemde medyaya nasıl "haber yerleştirdiklerini" anlattı.

1980'lerin sonunda ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) İstanbul'da görev yapmış ajanlarından olan giraldi Giraldi,  "CIA adına Türkiye’deyken, Türkiye medyasına hiç haber yerleştirmezdik. Fransa’da bizimle çalışan bir gazeteciye bir haber yazdırırdık ve sonra Türkiye medyası o haberi alırdı. Eğer Fransız medyasında yayımlandıysa, haber doğru kabul edilirdi" dedi.

Kısa Dalga'da yer alan habere göre; 18 yıl boyu CIA için terörle mücadele bölümünde çalışan Giraldi, 1986-1989 arasında CIA'in İstanbul saha ofisinin direktör yardımcısıydı. Giraldi son yıllarda, İsrail'le ilgili yorumları nedeniyle ABD'de tartışma yaratmıştı.

On yıl önce, Hürriyet gazetesinde, bu Giraldi ile yapılan bir röportaj yer almıştı.

Orada şöyle diyordu:

İşin içinde bir istihbarat örgütü varsa, misyonu gerçeğin bir versiyonunu yaratmaktır. Yaratılan gerçek olduğu anlamına gelmez. Ben de hep bunu yaptım. O yüzden biliyorum.

Doğal olarak, sadece Fransa'da değil, Türkiye'de de CIA ile çalışan gazeteciler vardır.

Fransa'da yayınlanan haberi öncelikle onlar aktarırlar. Fakat sadece onlarla kalmaz. Aynı masalı hemen herkes tekrarlar.

Buraya nereden gelmiştik?.. 

"İddialar"dan gelmiştik.

Belgelere, delillere, (pazarlık ürünü olmayan gerçek) itiraflara dayanmayan "iddialar"ın, bir istihbarat örgütünün bizim gibi saf vatandaşlar için ustaca bir aşçılıkla itina ile hazırladığı "bol baharatlı ve zeytinyağlı dolmalar" olmadığından emin olunamaz.

*

Orakoğlu'nun bir sonraki cümlesine geçelim:

Necip Hablemitoğlu, Dost tarikatı lideri ve eşi İhsan Güven, Sibel Güven, Muhsin Yazıcıoğlu suikastlarını bizzat FETÖ’cü terör örgütü militanlarının gerçekleştirdiği, Gaffar Okkan suikastında ise HİZBUL KONTRA, JİTEM ve FETÖ iş birliği yapıldığı iddiaları söz konusuydu. 

Orakoğlu'nun sözünü ettiği "şehit"lerden biri, kafasından Atatürkçü bir tarikat kurmuş olan İhsan Güven..

Bu çağdaş şeyh efendinin bir diğer özelliği "Deniz Kuvvetleri istihbarat subayı" olması.

Adam albay rütbesinde istihbaratçı.

Vikipedi'de hakkında şu bilgiler veriliyor:

Güven, kendisi gibi; İslamcı örgütler tarafından öldürülen Necip Hablemitoğlu ile birlikte şeriatçı örgütlerin finans kaynaklarını deşifre etmiştir. Kurmuş olduğu Dost Tarikatı adlı oluşumla gündeme gelen emekli albay olan İhsan Güven 4 Mayıs 2004 tarihinde İstanbul Tuzla'daki evinde öğretmen olan eşi Sibel Güven ile birlikte İbda-c örgütü tarafından vurularak öldürülmüştür.

Demek ki, geçmişin günah keçisi İbda-c imiş.

*

Gaffar Okkan suikastine gelince..

Onunla ilgili "iddialar"da işin içine Hizbul Kontra, JİTEM ve FETÖ konsorsiyumu giriyor.

Ancak, bu iddialar biraz tuhaf.

İmdi, Hizbul Kontra denilen şey, "derin devlet" yapımı, "Made in Turkey" damgalı Türkiye Hizbullahı. (Üstteki belli kişiler devletin adamı, alttaki saflar kalabalığı ise, avcı kekliğine aldanan zavallılar.)

Gerisinde "derin devlet" var.

JİTEM de yine TSK ve devlet demek.

Olayın bir ucunda da FETÖ yer alıyor.

Ancak, bu üç "örgüt"ü bir araya getiren bir "üst akıl", bir organizatör gerekiyor.

Dördüncü bir el.

"İddialar"da bu, eksik.

Dahası, cinayet için, bu üç örgütten tek biri de yeterli olurdu.

Ya da, JİTEM ile, onunla bağlantılı Hizbul Kontra.

Bu ikisi de kâfi gelirdi.

Neden işe FETÖ de dahil olmuş?

Nedeni, olaydaki Hizbul Kontra ve JİTEM izlerinin silinememesi, fakat "iddialar"da FETÖ'den de fedakârlık yapılamaması olabilir mi?

"Gerçeğin bir versiyonu"na duyulan ihtiyaç yani..

*

Orakoğlu'nun bir sonraki cümlesi:

Bu suikastlarda ikinci ortak nokta yargı süreçlerinin çıkmaza girmesi nedeniyle yargılama kararlarının kamuoyunu asla tatmin etmediği hususuydu.

Yıllar önce, şu anda Yargıtay'da görev yapan, daha önce Türkiye'deki sansasyonel bir soruşturmaya ismi karışmış olan bir hakim hemşerim ziyaretime gelmişti.

Sohbet sırasında bana söylediği şeylerden biri şuydu: 

Bir hakim olması hasebiyle kendisini geçmişte FETÖ'cü polisler de, MİT'çiler de ziyaret edip bazı davalar hakkında bilgi vermişlerdi.

Orakoğlu'nun bir sonraki cümlesi, "yargı süreçlerinin çıkmaza girmesi"ni salt FETÖ'ye bağlıyor.

Fakat bana kalırsa, MİT'e haksızlık ediyor, onu aciz ve beceriksiz gösteriyor:

Necip Hablemitoğlu 20 yıl önce bir faili belli olmayan suikast’e kurban gitmişti. Devlet içine sızmış FETÖ mensubu yargı ve güvenlik görevlileri Hablemitoğlu Suikast’ının aydınlatılmaması için karatma ve örtme taktikleri ile suikast’ın tetikçilerinin yakalanmaması adına hukuk dışı her faaliyete yol veriyorlardı. Zira Cemaat kisvesi altında ülkemizi faili meçhuller ile anılan bir ülke yapma peşindeydiler. 

*

Orakoğlu'nun sözlerinin devamı, FETÖ'nün cinayetlerini getirip Albay Levent Göktaş'a bağlıyor:

Geçmiş yıllarda TSK içinde sızdıkları hatta ele geçirdikleri iddia olunan Özel Harp Dairesi’nde FETÖ elebaşı Gülen’in istekleri doğrultusunda devlete ve millete karşı çeteleşen onlarca yıl iç ve dış vesayet merkezlerine hizmet eden FETÖ Gladyosu’nun organize bir şekilde 18 yıl önce işlediği ikinci cinayet dosyası ‘Dost tarikatı lideri’ olarak bilinen emekli Binbaşı İhsan Güveni sol gözünden eşi Sibel Güven’i kafasından vurarak öldürmeleriydi. Hablemitoğlu’nu şehit eden özel harpçiler Tarkan Mumcuoğlu ve Fikret Emek bu kez 3 Mayıs 2004 tarihinde, Tuzla’daki evlerinde İhsan Güveni sol gözünden eşi Sibel Güveni kafasından vurarak şehit etmişlerdi. FETÖ Gladyosu, Deniz Kuvvetleri istihbarat subayı olarak görev yapan İhsan Güven’ ve eşi Sibel Güvenin FETÖ hakkında Hablemitoğluna önemli bilgi ve belgeler verdiğinin tespit edilmesi nedeniyle Mak timi komutanı Levent Göktaş’ın emri ile infaz edilmişlerdi.

Orakoğlu'nu dinlemeye devam edelim:

Böylece Hablemitoğlu suikastının tetikçisi olduğu Nuri Gökhan Bozkır’ın ifadesinin yanı sıra ek delillerle ortaya çıkarılan Mumcuoğlu’nun, geçmişte Deniz Kuvvetleri’nde istihbarat subayı olarak görev yapmış İhsan Güven’in öldürülmesinde de parmağı olduğu anlaşıldı. Mumcuoğlu’nun Fikret Emek’le birlikte karıştığı İhsan Güven suikastı, 2004’ün en önemli faili meçhul cinayetlerinden biriydi. Hablemitoğlu suikastında, tetikçi işi şansa bırakmamıştı. Luger mermilerden ilki, Hablemitoğlu’nun sol gözünden girmişti. İhsan Güven de sol gözünden vurulmuştu. Ancak İhsan Güven’in vuran mermiler MKE yapımıydı. Sol gözden vurma, soruşturma makamları tarafından tetikçisinin imzası olarak değerlendirildi.

Mumcuoğlu’nun Fikret Emek’le birlikte karıştığı İhsan Güven suikastı 2004 yılının en önemli faili meçhul cinayetlerinden biriydi. Dönemin FETÖ’cü polisleri tarafından İBDA-C adlı yapıya yıkılmaya çalışılan bu faili meçhul cinayette öldürülen İhsan Güven, Popçu Çelik’in bir dönem üyesi olduğu Dost Tarikatı’nın lideriydi. Ayrıca Necip Hablemitoğlu, ölümünden bir süre önce İhsan Güven’le Fetullahçı yapılanmanın ne kadar tehlikeli bir örgüt olduğunu konuşmuş ve Köstebek adlı kitabında kullanılmak üzere bazı gizli belgeleri kendisinden edinmişti.

Bundan sonrası daha "somut":

Genelkurmay tercümanı Yıldırım Beğler’den sonra emekli Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Özcan Tozlu da Gaffar Okkan suikastıyla ilgili benzer açıklamalar yaptı. Tozlu, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı, Albay Levent Göktaş yönetimindeki 7 kişilik Muharebe Arama Kurtarma (MAK) timinin öldürdüğünü iddia etti. Suikastın Hizbullahçı kılığında, örgütün kullandığı silahlarla yapıldığını aktaran Tozlu, olaydan 10 gün önce operasyon hazırlığının başladığını, timin bölgede keşif yaptığını ileri sürdü. Suikast yeri olarak Okkan’ın güzergâh olarak kullandığı Sezai Karakoç Caddesi ile Sümer Camii arasının belirlendiğini belirten Tozlu, 7 kişilik timin Ankara Kirazlıdere’deki MAK’ın merkezinden geldiğini vurguladı. Suikastta üs olarak olay yerine 20-30 metre uzaklıktaki Sümer Camii’nin kullanıldığını aktaran eski yüzbaşı, olaya ‘Hizbullah işi’ süsü verilmek istendiğine dikkat çekti.

Tam da bu noktada işler ilginçleşmeye ve sarpa sarmaya başlıyor.

Çünkü, anlatılan hikâye çerçevesinde FETÖ'nün adamı kabul edilmesi gereken Levent Göktaş, FETÖ kumpası olduğu söylenen Ergenekon davasının sanığı olarak karşımıza çıkıyor:

Okkan cinayetinden sonra Ergenekon davası sanığı L.G. [Albay Levent Göktaş] ile üst düzey bir komutanın toplantı yaptığını söyleyen Yıldırım Beğler, Kuzey Irak’tan gelen C Timi’nin önce iki helikopterle Diyarbakır’a, oradan da uçakla Antep’e geçmesi emri verildiğini aktardı. Bu uçak, 16 Mayıs 2001’de Malatya’da düşen CASA tipi askeri uçaktı. Uçakta bulunan 34 kişi hayatını kaybetti. Beğler, “Gaffar Okkan cinayeti faillerinin hepsi, yani C Timi’nin 20 kişilik tüm kadrosu da bu uçaktaydı diyor. Yüzbaşı Tozlu’da CASA tipi askeri uçağın Levent Göktaş tarafından düzenlenen bir sabotajla düşürüldüğünü iddia etmişti.

Olayın aydınlanması için, sözü edilen "üst düzey komutan"ın da araştırılması gerekiyor gibi görünüyor.

İşin gerisinde FETÖ varsa, "itirafçı" olup kendisini kurtarabilecekken Levent Göktaş neden böyle kaçıp saklanıyor ki?

Üstelik, FETÖ "kumpası" Ergenekon davası yüzünden beş yıl hapis yatmış..

"Ben Silivri Cezaevi'ne düştüysem, beni kullanan FETÖ'cüler de düşecek.. İşte tuğlayı çektim, çekiyorum, duvar gümbür gümbür yıkılıyor, altta kalanın canı çıksın" neden dememiş?..

Ve neden hâlâ demiyor?

*

Orakoğlu'nun yazısı şöyle son buluyor: 

Ancak 34 kişinin hayatını kaybettiği CASA uçağını bir sabotajla düşürdüğü, Gaffar Okkan Suikastının planlayarak gerçekleştirdiği iddia edilen Levent Göktaş’ın geçmişte hangi eylemlere karıştığının tespitini de elzem kılıyor sanırım!

Günümüze gelelim..

Üç gün önce, Levent Göktaş'a ait olduğu iddia edilen bir Twitter hesabında bazı iddialara yer verildi.

İlgili bir haberde şu satırlar yer alıyor:

Necip Hablemitoğlu soruşturmasının firari şüphelisi emekli Albay Levent Göktaş adına açılan Twitter hesabından dün bazı paylaşımlar yapıldı. "Güven" sorunu olmaması için belgelerin bugün videolu olarak yayınlanacağı duyurulan hesaptan "Beni Sedat Peker'le karıştırmayın" ifadesi kullanılınca, Sedat Peker de tartışmaya dahil oldu, karşılıklı restleşme yaşandı.

Göktaş'a ait olduğu iddia edilen Twitter hesabından, dün, her şeyi belgeleriyle açıklayacağını söylediği bir paylaşım yapıldı. O paylaşımlar şöyle:

"1-1959 yılında Niksar'da doğdum. 1980 yılında Kara Harp okulundan mezun oldum. 1995 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldum. 25 yıl TSK Özel Kuvvetlerde tim, tabur ve alay komutanlığı yaptım. 2005 yılında kıdemli albay rütbesinden emekli oldum.

2- 1992 yılında Azerbaycan, 1998-2001 yıllarında Suriye, 2000 yıllarında Kırgızistan'da ve 1993 ve 1997 yıllarında Irak'ta görev gereği bulundum. Çalışkan ve başarılı bir subaydım. Kırgın olduğum silah arkadaşlarım var. Kullanıldığım durumlar oldu. Hepsini yavaş yavaş açıklayacağım.

3-Bu akşam saat 22.00'de her şeyi belgeleri ile açıklamaya başlıyorum. Yarından itibaren video çekmeye de başlayacağım."

Twitter hesabından daha sonra Göktaş'ın Silivri Cezaevi'nde çekilmiş bir fotoğrafı paylaşılarak, şu not düşüldü: "Ben oraya bir kere girdim! ikinci kere girmeyeceğim! Oraya girmesi gerekenler girecek! beni kullananlar girecek! Akşam 22.00'de buluşmak üzere. Saygılarımla..."

Ancak, o akşam saat 22:00'de belgeler yerine başka açıklamalara yer veriliyor.

Aynı haberi okumaya devam edelim:

Açıklanacağı söylenen belgelerin paylaşılmadığı hesaptan ilerleyen saatlerde yeni paylaşımlar yapıldı:

"1-Herkese iyi akşamlar. Güven Sorunu olmaması için herhangi bir şüphe olmaması için belgeleri de yarın videolu bir şekilde açıklayacağım. Daha doğru olacağını düşünüyorum. Ayrıca Gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmadım. Kendimi Harp Okulundan mezun olmuş Teğmen gibi hissediyorum.

2-Yarından itibaren videolu anlatımlarım olacak. Net söylüyorum bazıları bu gece uyku uyumasın.Gerçek neymiş yarın görüşeceğiz. Beni Yere göğe sığdıramayıp dar zamanda yanımda olmayanlar k**** kursağında büyüyenler görüşeceğiz. Beni kullanıp bir kenara atanlar kabusunuz olacağım.

3-Siz korunaklı konaklarda kalırken ben sırt çantası ile orada burada geziyordum. K**** kursağında büyüyenler uyumayın lan uyumayın o tuğlayı Yarın çekiyorum. Altta kalanın canı çıksın!

4-Ve şunu aklınızdan çıkarmayın beni Sedat Peker ile karıştırmayın! Devlet denilen aygıtı başınıza geçiririm! Ben yanarsam Siz de yanarsınız net!"

Tuğla lafı, bir zamanlar Emniyetçi Mehmet Ağar'ın Uğur Mumcu cinayetinin perde arkası için yapmış olduğu açıklamaya yapılmış bir gönderme.

Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu şunları söylemişti:

“Avukat Sayın Emin Değer'in de bulunduğu bir gün, bizim eve gelen Mehmet Ağar, cinayetin karmaşıklığını anlatmak için, ‘Öyle bir iş ki, bir duvar gibi… Bir tuğla çekersek duvar yıkılır' dedi. Ben de kendisine çekin o zaman cevabını verdim. ‘Çekemem, yapamam' dedi. O zaman, çekerler, altında kalırsınız dediğimde de yüzünde ‘Bunu yapmaya kimsenin gücü yetmez' der gibi bir ifade belirmişti. Tuğlayı o günlerde kendisi çekebilmeliydi.''

*

Levent Göktaş'la ilgili habere dönelim..

Twitter hesabında kendisiyle ilgili olarak söylenen söz Peker'i kızdırmış, Göktaş hakkında başka iddialar ortaya atılmasına neden olmuştu:

Levent Göktaş'a ait olduğu iddia edilen hesaptan yapılan "Beni Sedat Peker ile karıştırmayın!" cümlesi nedeniyle, Sedat Peker de tartışmaya dahil oldu. Peker, Emre Olur hesabı aracılığıyla şu paylaşımları yaptı:

1- Biraz önce @halktvcomtr’yi seyrederken Levent Göktaş’a ait olduğu söylenen bir açıklamadan bahsediyorlardı. Orda bir kelime canımı sıktı 'Beni Sedat Peker’e benzetmeyin devleti başınıza yıkarım' demiş. Levent abi eğer bu sözü sen söylemediysen şimdi söyleyeceklerimden…

2- …dolayı kusura bakma. Beni Sedat Peker’le karıştırmayın demek ne demek ? Kimsin lan sen y..., Ankara’ya geldiğimde görüşmelerimizde yarım metre arkamdan yürüdüğün gerçekliği ortadayken beni Sedat Peker’le karıştırmayın demek ne demek ? Benim ilgi alanımda…

3- …değildin. Ancak emin ol şimdi radarıma girdin. Yaşar Baba vasıtasıyla bana teklif ettiğin para ile ortadan adam kaldırma tekliflerini de seçimlere 2 ay kala çekeceğim videolarda da konuşacağız. Kimsin lan sen beni Sedat Peker ile karıştırmayın diyorsun?

4- Ulan tüm dünya öğrendi de sen öğrenemedin mi? Dostlarımla eşit olmayı kabul ederim üstünlük taslamam ancak kimsenin beni küçültmesine izin vermem.Kibrit kutusuna girmeye hazır ol. Seni de kibrit kutusuna sokacam. Söz namus göreceksin. Zekaya saygı duymayı sen de öğreneceksin."

Peker'in paylaşımlarının ardından kendisine yanıt veren Göktaş, "Sedat Peker, Bana y***** demişsin! 2 senedir üç beş tane soytarı'nın kasetini yayınlamaktan Başka ne yaptın? Tayyip abi helalleşeceğiz dedin? Ne oldu o mevzu? Madem o kadar cesaretlisin? Evet sen olmadığımı herkes görecek!!! Misli ile iade ediyorum hakaretini!!" dedi.

Göktaş daha sonra iki paylaşım daha yaparak, Özel Kuvvetler dönemini atıf yaptı:

"1-Ayrıca Sedat Peker küfür hakaret sahibini küçültür. Bana klavye delikanlılığı yapma. Elinden geleni de ardına koyma. Sen Ankara koridorlarından bahsediyorsun. Ben 100 defa ölü bölgesinden girdim çıktım Kuzey Irak'ta. Ölü bölgesi ne demektir bilir misin sen?

2-%100 PKK'nın atış hakimiyetinin olduğu noktalardan girdim çıktım ben. Sen bana Ankara koridorlarından bahsediyorsun. Benim görev yaptığım yerleri rüyanda görsen korkarsın. Elinde geleni ardına koyan namerttir. Azdan az çoktan çok gider. Varsa belgen buyur. İftira atmakla olmaz." 

*

Ancak, Levent Göktaş'ın tuğlalı viedolarını izlemek için merakla bekleyen, heyecandan geceyi uykusuz geçirenler ertesi gün hayalkırıklığına uğradılar.

Haberi okuyalım:

Necip Hablemitoğlu suikastının planlayıcısı olduğu gerekçesiyle hakkında yakalama kararı çıkarılan ancak bulunamayan emekli Albay Levent Göktaş’a ait olduğu iddia edilen sosyal medya hesabından bir açıklama yapıldı.

Saat vererek suikasta dair bilgiler paylaşacağını dile getiren hesabın Levent Göktaş'a ait olup olmadığı bilinmiyordu. Tartışmalara Göktaş'ın avukatı Hüseyin Ersöz son noktayı koydu.

Ersöz, açılan hesapların gerçek dışı olduğunu söyleyerek, "Bu sosyal medya hesaplarının gerçek dışı şekilde gündem oluşturmak için yayınlanan videolar ve kurgulanan diyalogların da müvekkilimizin üslubu ve kişilik özellikleriyle taban tabana zıt olduğunu ifade etmek isteriz.

Müvekkilimiz hakkında adli süreç devam etmektedir. Kendisi hakkında yapılan adli işlemlerden basında yer alan yayınlardan haberdar olmuş bulunmaktayız. Kısıtlama kararı bulunan soruşturma dosyasına ilişkin bilgimiz basında yer alan bu bilgilerle sınırlıdır. Kamuoyuna yansıyan bilgi kirliliğine benzer dezenformasyon yöntemlerine sıklıklar başvurulduğu için itibar etmiyoruz.

Ailesinin takdiri ile bu süreçte müvekkilimiz Mustafa Levent Göktaş'ı ve kızlarını bizlerin temsil ettiğimizi, ailesi ve avukatları tarafından yapılanlar dışında açıklamalara itibar edilmemesini rica ederiz.

Levent Göktaş'ın Ailesinin de bilgisi dahilinde, 23 Temmuz, Cumartesi günü söz konusu sahte hesapların kapatılmasına dair bir online başvuru yapılmıştır. Ancak şu zaman kadar bu konuyla ilgili bir ilerleme kaydedilememiştir. Adli süreç ise bugün başlatılacaktır." ifadelerini kullandı.

*

Ne olmuştu?

Hanefi Avcı'ya göre, birileri, tuğla çekilmesin, duvar yıkılmasın, altta kalanların canı çıkmasın diye Levent Göktaş'la anlaşmışlardı.

Haberi okuyalım:

Necip Hablemitoğlu suikastının firari şüphelisi emekli albay Levent Göktaş’a ait olduğu iddia edilen ancak daha sonra askıya alınan Twitter hesabına ilişkin tartışmalar devam ediyor. Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı da tartışmalara katıldı ve “Anlaşma yapılarak kapatılması sağlandı” dedi.

Halk TV’ye konuşan Hanefi Avcı, Necip Hablemitoğlu suikastına ilişkin 2016 yılındaki sürece vurgu yaptı.

Avcı, “Bu olayın bir terör örgütü olayı olmadığını, devlet içerisinden kaynaklanan bir olay olmadığını düşünüyorum. Kişiler devlet memuru olarak görevliler ama bu infazı başka kurdukları irtibatlarla yapmış olabileceğini düşünüyorum. Bu insanlar kendi geliştirdikleri başka ideolojik irtibatlarla bu olayı yapmış olabilirler. Yüzde yüz bunlar yapmış olabilir diyemiyoruz ama eğer bu insanlar bu infazı yaptılarsa bu cinayeti başka insanlar yönetmiş gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.

“Burada en çarpıcı şey her ikisinin de [Hablemitoğlu'nun ve Levent Göktaş'ın] aynı dönemde MİT müsteşarı olma iddiasının yoğunlukta olması” diyen Avcı, şunları söyledi:

“Bu cinayeti [Hablemitoğlu cinayeti] çözmeye çalışırken olaya ön yargıyla bakıldı. Bu olayı çözmeye çalışanlar ilk başlarda cemaate yakın insanlardı. Daha sonra ‘cemaatin elemanları bu işi yapmışlardır’ bakış açısıyla çözme faaliyet izlendi. En sonunda ise tahmin edilmeyen bir boyuta geldi ve tahmin edilmeyen insanlar olayın içinde rol aldı.”

*

MİT'e gelelim..

MİT eski yetkililerinden Mehmet Eymür'e ait bir internet sitesi var: atin.org.

Aşağıdaki satırlar, orada yer alan yazılardan birinde geçiyor:

Oyakbank eski genel müdürü olan Coşkun Ulusoy ve bir siyasi partinin halen başkanı olan birisi ile üvey akrabalıkları olduğu bilinen, İstanbul’un yeraltı kesimiyle karanlık irtibatları olan bir başkanımız [MİT Müsteşarı] Sayın Atasagun ile beraber hareket ederek, illegal operasyonlar planlayıp icra etmişlerdir. Hatta faili meçhul cinayetlerin dahi bu ikili tarafından yapılarak, baraj inşaatları adeta bu ekibin mezar arazisi haline getirilmiştir. Bu operasyonların içerik ve işlenişi hep sır olarak, ne yazık ki hafızalarda kalacaktır. Yakın dönemde olan bu cinayetlerin açığa çıkartılması isteniyorsa, bu şahıs veya şahısların hayatları –yaptıkları irdelenerek ancak açığa çıkartılabilir. 

Yine aynı siteden: 

ATASAGUN ve ekibinin yaptığı kanun dışı faaliyetler, dinlemeler, Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar, teşkilatın paralarının yenmesi, çok büyük zenginlikler, sahte diplomalar, en yakınındaki basın müşaviresiyle bile gönül eğlendirmelerle hayat sürecek kadar pervasızca hareket eden bir üst kademe varken, Başbakanımızın hiçbir şey yokmuş gibi, en uzun kalma rekoruna sahip, çalışmayan, iş üretmeyen, kendi hükümetine bile problemler çıkartan bir müsteşarı görevden almaması veya alamaması altında başka şeyler mi var ?

*

Yorum yok.


CÜBBELİ KOMEDYEN, KUTUPLAŞMA OLMASIN DİYE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİSTLİK YAPIYORMUŞ

  İddiasına göre, bu Cübbeli alametin (kıyamet alameti), Atatürk güzellemesi yapması, “ Atatürk’ün aleyhinde konuşulması caiz değildir ” d...