ilahiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilahiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

AHMAK MI, MÜNAFIK MI?







Abdülaziz Bayındır diye bir “cumhuriyet ilahiyatçısı” profesör var.

Bazen müslümanca, bazen münafıkça, bazen de ahmakça konuşup yazıyor.

Münafıkça ve ahmakça lafları, ‘çarpan’ etkisiyle, müslümanca sözlerini silip süpürüyor.

Sonsuz bile olsa bir sayıyı sıfırla çarparsanız sonuç sıfırdan başka birşey olmaz.

Bu şahsın durumu da böyle..

Son tahlilde ya su katılmamış bir ahmak ya da münafıklıkta maharet kesbetmiş bir sahtekâr olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Bu ‘aptal’ şahıs (ya da ‘münafık’; ikisinden biri), Zariyat Suresi’nin 47’nci ayetini diline dolamış.

Malum olduğu üzere 100 yıldır astrofizikçiler evrenin hem sınırlı/sonlu olduğunu, hem de genişleyen bir yapıya sahip bulunduğunu kabul ediyorlar.

Böylece, Zariyat Suresi’nin 47’nci ayeti daha iyi anlaşılmış oluyor.

Çünkü ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

Göğü el (kudreti) ile bina ettik ve hiç şüphesiz biz genişleticiyiz.

Evet, ayette “genişleticileriz” (mûsi’ûne) kelimesi geçiyor.

Abdülaziz Bayındır (Bayındır yazılır, fakat belki hayındır okunur) ahmağına göre ise, ayette “genişleticileriz” tabiri geçmiyormuş.

Şunu diyor:

“Zariyat 47’de ‘Evren genişliyor’ diye birşey yazmıyor. ‘Gökleri gücümüzle bina ettik, elbette buna gücümüz yeter’ yazıyor.”

Evet, “Evren genişliyor” diye bir ifade yok, fakat “İnnâ le mûsi’ûn”un anlamı, “Buna gücümüz yeter” midir?!

Tevil edersen, “Bununla şu kastediliyor” filan diyerek bunu söylemen belki mümkün olabilir, fakat ibarenin motamot karşılığı bu değil.

Allahu Teala’nın esma-i hüsnasından biri, el-Vâsi’ü.. Aynı kökten türemiş bir kelime.. Şayet ayette bu isim geçseydi, Bayındır’ın lafına itiraz etmek gerekmezdi.. Fakat ayette, fiilin geçişli (müteaddî) yapılmış biçiminden türemiş ism-i fail var.. Burada ibareye, geçişliliği (teaddîyi) yok sayarak anlam veremezsiniz. Verirseniz anlamı tahrif etmiş olursunuz.

Burada Bayındır, yahudice bir tavır sergiliyor.. Tevrat’ı tahrif eden yahudi bilginleri gibi hareket ediyor.. Onlardan geri kalır bir tarafı yok. Lafzı tahrif edemediği için anlamı tahrif ediyor.. Kıssadaki “Uçsa da, uçmasa da keçi” diyen inatçı adam gibi bile bile hakikati inkâr yolunu seçiyor.

Aynı kökten türemiş kelimeler olmakla birlikte vâsi’un başka, mûsi’un başkadır. İkincisinde geçişlilik var.. Ve bu geçişlilik, ayetin baş tarafında geçen “semâ” (gök) kelimesi ile ilişkilidir.

*

Diyelim ki bir binadan bahsediliyor.

Mesela Cumhurbaşkanlığı Külliyesi..

“Bunu biz yaptık, bunu yapmaya bizim gücümüz yeter” dediklerinde, cümlenin ikinci kısmı sakil durur. Fesahat ve belagat açısından sorunludur.

“Sen yaptıysan, gücün yetmiş ki yapmışşsın, bir de tutup ‘Gücüm yeter’ demenin bir anlamı var mı?! Senin yapmış olduğundan şüphen mi var ki böyle konuşuyorsun?” denilir.

Bu tür ifadeler, geçmiş zaman için kullanılmaz, şimdiki zaman ve gelecek için kullanılır.

Mesela, “İstanbul’da da, Ankara’daki gibi bir külliye yaparız/yapıyoruz/yapacağız, bizim buna gücümüz yeter” denilse, bu, yadırganacak bir ifade olmaz.

Fakat Ankara’daki Külliye için şu söylenebilir: “Bunu biz yaptık ve onu kesinlikle genişletecek, büyüteceğiz.”

*

Bu “mûsi’un” (genişleten, genişletici) kelimesi, Türkçe’de (Osmanlıca’da) kullandığımız ve genişlik anlamına gelen vüs’at ile aynı kökten türemiş bulunuyor.

Mûsi’un (mûsi’), if’âl babından ism-i fail.. Hangi sözlüğe bakarsanız bakın, “vesi’a - yese’u” fiiline “geniş olma” anlamının verildiğini görürsünüz. Mesela Hans Wehr’in Arapça-Almanca sözlüğünde “weit sein” (geniş olmak) ifadesi yer alıyor. Bu sözlüğün İngilizce tercümesinde ise “to be weid” deniliyor. Ve bu fiil, if’âl babında “geçişli” hale geliyor, “genişletme” anlamı kazanıyor.

İmdi, genişlik kelimesi Türkçe’de olduğu gibi Arapça’da da bazen mecazi manada kullanılır.

Mesela Türkçe’de birisi için “eli geniş” denildiği zaman, bundan, o kişinin elinin fizikî anlamda geniş olması anlaşılmaz. Bu, onun maddî/malî/parasal “güc”ünün fazla olmasını ifade eder.

Bu mecazi kullanım, asıl anlamı ortadan kaldırmaz.

Ancak, geçmişte söz konusu ayeti tefsir etmeye, açıklamaya çalışan ulema, yaşadıkları dönemin evren/kâinat anlayışının etkisinde kalarak, burada “genişleticileriz” kelimesine mecazi mana da vermiş durumdalar.

Mesela Kadı Beydavî (ö. 1286) şöyle tefsir etmiş: 

“Musi’ de harcamaya gücü yeten (zengin) demektir ya da göğü yahut onunla yerin arasını veyahut rızkı genişletenleriz, demektir.” (Abdülvehhab Öztürk çevirisi).

Evet merhum Kadı da, mecazi olarak “güç” anlamı vermekle birlikte yine bir “göğü genişleten” kaydı düşmeyi gerekli görmüş.. (Yeri gelmişken belirtelim, Kadı Beydavî, Bakara Suresi’nin 22’nci ayetini tefsir ederken Dünya’nın küre şeklinde olduğunu, fakat hacminin büyüklüğü yüzünden düz gibi göründüğünü söylüyor.)

*

Geçmişte ulemanın bu tür fazladan “tevil”ler yapmış olmaları anlaşılabilir bir durum.. Fakat, şu anda böylesi bir tevile gerek yok.

Ancak, geçmiş ulema hep tevil etmiş, asıl anlamı atlamış diye birşey de yok.. Bazısı, tevil kapısını da açık tutmakla birlikte asıl anlamı vermiş.. 

Kadı Beydavî'nin yaptığı gibi..

Ebussuud Efendi için de aynı durum geçerli.

Şöyle diyor:

“Şu göğü de kendi ellerimizle biz kurduk ve biz hiç şüphesiz onu genişletmekteyiz (ona [genişletmeye] kadiriz).”

Yani biz, göğü, yahut gök ile yer arasını, yahut rızkı genişletmekteyiz. (Ali Akın çevirisi)

Arapça orijinale baktığımızda bu çevirinin Arapça karşılığının aynen böyle olduğunu görüyoruz:

“… le mûsi’ûne’s-Semâe ev mâ beynehâ ve beyne’l-Arzi evi’r-rizki.”

Şimdi bu Bayındır’a gel de şöyle seslenme:

“Ulan öküz, Kadı Beydavî ve Ebussuud Efendi, hiç kimsenin bilim adına kâinatın genişlediğini söylemediği bir zamanda, sırf Kelamullah’ın lafzına sadakat için bunu yazmışlar; sana ne oluyor da bugün (modern bilim de doğruladığı, çağdaş bilim adamları da ayette bildirilen hususun doğruluğuna şahitlik ettikleri halde), Kelamullah’ın lafzına itiraz ediyorsun, tahrifat yapıyorsun?”

Beydavî 1200’lü yıllarda, Ebussuud Efendi de 1500’lü yıllarda modern bilimden etkilenip de mi bunu yazmış?!

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Kur’an’dan başka mucizesi yoktur” diyerek ortaya çıktınız, şimdi de “Kur’an, mucize değildir” demek, diyebilmek için kendinizi paralıyorsunuz.

*

İmdi, “bilim”in etkisi altında kalma bakımından moderninin etkisinde kalma ile eskisinin etkisi altında kalma arasında bir fark bulunmadığını bilmek gerekiyor.

İkisi de aynı kapıya çıkıyor.

En büyük alimlerimizin bile kitaplarında antik/eski bilimin etkisinin bulunduğu görülebiliyor..

Mesela İmam Gazalî, İhya’da, “müminlere cennette şu kadar dünya genişliğinde yer verilecek” şeklindeki haberleri “tevil” ediyor.

Bunun, “keyfiyeti/kalitesi bakımından böyle olması gerektiğini, göğün büyüklüğü dikkate alınırsa, büyüklüğü onunki kadar olan Cennet’te maddî anlamda bu kadar geniş yer olamayacağını” söylüyor.

Bugün yaşıyor olsaydı, böylesi bir tevile gerek olmadığını, Cennet’te boş yer bile kalacağını anlardı. (Ki hadîslere göre, kalacak.)

*

İmdi, bu Abdülaziz gibi ahmakların (veya münafıkların, bilemem), geçmişte yaşayan ulemaya “isabet ettikleri” hususlarda muhalefet etmelerini, hatalı (veya lüzumsuz) tevillerinde ise onları baş tacı yapmalarını nasıl yorumlamak gerekir?

Bunun ardındaki temel etken nedir, eşek inadıyla beslenen ahmaklık, eblehlik ve budalalık mı, yoksa İblis fitneciliğiyle yeşeren sinsi münafıklık mı?


YASİN EFENDİ VE AHBAPLARI İLAHİYAT VE DİYANET ŞİRKETİ’NİN İMTİYAZ VE İNHİSARINDAKİ HUSUSLARA DAİR

 









Bundan önceki iki yazıda Akpartili siyasetçi Prof. Yasin Aktay’ın Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 12 Temmuz 2023 tarihli yazısını konu edinmiştik.

Aktay’ın yazısı "Ehl-i Sünnet adına bir tuhaf tekfircilik" başlığını taşıyor.

Cemalettin Efgani ve Fazlur Rahman güzellemesi yaparak başladığı yazısını eski Diyanet İşleri Başkanları Prof. Ali Bardakoğlu ile Prof. Mehmet Görmez’i savunmak için kaleme almış durumda.

*

Onları öyle bir savunuyor ki, zannedersiniz ki bu adamlar masum birer peygamber..

İmdi, bir Hz. İbrahim, bir Hz. Musa, bir Hz. İsa a. s. aleyhinde konuşan birini gördüğünüzde (tanım gereği) hiç düşünmeden o adam için kâfir ve sapık damgasını basarsınız.

Çünkü kâfirlik ve sapıklık esas itibariyle hak peygamberlere düşmanlıktan ibarettir.

Tanım gereği peygamber düşmanlığı küfür ve sapıklıktır.

Fakat bizim gibi insanlar birbirimizi eleştirdiğimizde önce bir durup dinlemek gerekir.

İlahiyatta prof. ve Diyanet’te başkan olmak adamı “la yüs’el” yapmaz.

Bu beyzadeler, küfür ve sapıklık olan sözleri söylemekten “mahfuz” masum birer peygamber değiller. Bizim gibi sıradan insanlar..

Dolayısıyla, bunlara birisi “Ehl-i Sünnet dışı olma” ya da “sapıklık” (dalalet) suçlaması yönelttiğinde, bunu niye söylediğine, delilinin olup olmadığına bakmak gerekir.

*

İmdi, Yasin Aktay’ın yazısından anlıyoruz ki, bu adamlara bir başka prof., bu yönde suçlamalar yöneltmiş.

Aktay’ın yapması gereken şu: Söz konusu prof.un suçlamalarını alıp aynen aktarır, sonra da bütün iddialara teker teker cevap verir, onlardaki yanlışlık ve mantıksızlığı (aklın ve naklin ışığında) gösterir.

Ne yazık ki Aktay bunu yapmıyor, tek yaptığı muhatabını aşağılamak.

Yazısında her türden demagoji ve mugalata, retorik ve belâgatın bütün incelikleri var, fakat delil, fikir ve bilgi yok.

Muhatabına şunları diyor:

“Bu arada Görmez’i Ehl-i Sünnet dairesinden çıkarabilmek için önce o daireye bir giriş vizesi almış olmak lazım. Onun ‘Ehl-i Sünnet’liğini sorgulayana sormak lazım, sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun? Peygamber Efendimiz’in sünnetinden, o yüksek ahlakından hangi nasibi aldın?”

Birisi çıkıp Görmez’i eleştirdiğinde Yasin efendi ona böyle kırmızı kart gösterebiliyor.

Fakat bir başkası Görmez’e “Sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun? Peygamber Efendimiz’in sünnetinden, o yüksek ahlakından hangi nasibi aldın?” diye soramıyor.

*

Yasin efendi bunun ardından şunu diyor:

“Ehl-i Sünnet’in en son ihtiyaç duyacağı şey aforoz silahı sallayan bir bekçilik. En iyi hırsızlık bekçi kılığına girerek yapılır, bu da bilinen bir klişedir.”

Kendisi “Sen hangi ara Ehl-i Sünnet oldun?” derken kimseyi aforoz etmiş olmuyor.

En iyi hırsızlık bekçi kılığına girerek yapılıyorsa, herhalde ahlâksızlığın daniskası da Yasin efendinin yaptığı türden “Peygamber ahlâkı” edebiyatıyla yapılıyor olmalıdır.

Yasin efendi bunun ardından, Görmez’i suçlayan kişiye cevap sadedinde şunları söylüyor:

“Görmez’i kim parlatıyor?” diye soruyor. Müslüman sevgisiyle dolu bir insanın bir âlimin parlamasından veya parlatılmasından rahatsızlık duymasının bir tek anlamı var, söylemeyeceğim, ama şunu söylemeden de geçmeyeceğim. Görmez hocanın bir ekrandan alacağı parlaklık yok, belki bir ekranı parlatması daha gerçek bir ihtimaldir. Şahsen çok iyi takip ettiğim, her birini teker teker tanıyıp feyz aldığım Dünya İslam Âlimleri nezdinde, ki hepsi Ehl-i Sünnet ulemasının yaşayan zirveleridir, Türkiye adına en çok ciddiye alınan, sözü saygıyla, dikkatle dinlenen birkaç âlimden biridir Mehmet Hoca. Onun Ehl-i Sünnet çizgisini sorgulamak abesin de ötesi, hadsizlik.

İlk yazıda Yasin efendinin, “Ehl-i Sünnet’i ortaya çıkaran ve kristalleştiren en önemli tutum” olarak İmam Gazâlî’nın Ehl-i Kıble tekfir edilemez” tutumundan söz ettiğini görmüştük.

Gerçekte böyle bir “tutum” yok. Tümden palavra.. İmam’ın sözlerini aktarmıştık.

Şimdi bu şahsa şunu sormak gerekiyor: Senin feyz almaktan anladığın bu mu?..

*

Görmez’in ekranları parlatmasına gelince..

Peygamber Efendimiz s.a.s.’i teselli için inmiş olan ayeti “Eşkıyalık yapma!” şeklinde azarlamaya dönüştüren bir parlatma..

Efendim Mehmet Görmez yurtdışında dikkatle dinleniyormuş..

Davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelirmiş.. Türkiye’ye yabancı birilerinin Görmez efendi için “Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanı yapıldığına, üstelik de ilahiyat fakültesi prof.u unvanını taşıdığına, ayrıca zatıalilerinde ense göbek de maşallah yerinde olduğuna göre herhalde bunda bizim bilmediğimiz bir şeyler var. Türkçe bilmediğimiz için derin ilminden habersiz kalıyor olabiliriz” diye düşünmeleri yadırganmaz.

Bir kavmin/topluluğun önde gelen kişilerine değer vermek, o kavme değer vermek olacağı için beşerî münasebetlerde ve milletler arası ilişkilerde muhatabın titrine dikkat edilir.

Adam kişisel olarak beş para etmez boş beleş biri olsa bile, temsil ettiği topluluk hatırına ona izzet-i ikramda bulunulur.

*

Yasin efendi, Görmez hakkındaki içi boş algısını bu şekilde “mutlak” bir beyzbol sopası haline getirip karşısına çıkan herkesin kafasını teker teker yardıktan sonra, onun gibilerin Kur’an ve hadîsler hakkındaki “oynak ve kaypak” laflarını aklamak için “mutlak”lık falakasını bir tarafa atıyor, “Bir ihtimal daha var” şarkısını “Çok ihtimal daha var”a dönüştürerek terennüm etmeye başlıyor:

“Kur’an mutlak bir bilgi kaynağı olsa da bizim onun hakkındaki bilgimiz mutlak olamaz. Vahiy sabit ise de onu anlayışımız yorumdan, dolayısıyla hatadan hali değildir, olamaz.”

Ayetlerin muhkemi ve müteşabihi yok mu peki?

Nass ne demektir, senin haberin var mı?

Nassın olduğu yerde yorum olmaz. “Mevrid-i nassta içtihada mesağ olmaması” budur.

“Allah’tan başka ilah olmaması” konusu, yorum kabul eder mi?!

*

Bazı ifadeler vardır ki son derece açık olduğu için yorum kabul etmez.

Mesela mevcut Anayasa’daki din ve vicdan hürriyeti gibi tabirler söz konusu olduğunda yorum kapısı açık olmakla birlikte, “Başkent Ankara’dır” gibi ifadeler yoruma kapalıdır.

“Anayasa hakkındaki bilgimiz mutlak olamaz. Ankara hakkındaki bilgimiz de mutlak olamaz. Ayrıca başkent kavramı da yoruma açıktır. Dolayısıyla devletin şu ana kadarki başkent uygulamasının hatadan hali olduğu söylenemez” diyebilir misin?

Dersin de, insanlar sana önce “Şaka mı yapıyor?” diye gülerek bakarlar, sonra ciddi olduğunu anlayınca tuhaf tuhaf bakmaya ve senin için “içinden Bakırköy geçen” mekânlar hayal etmeye başlarlar.

Ne yazık ki cennet vatanımızda böylesi Bakırköylük filozoflukların gadrine uğrama bahtsızlığı sadece Kur’an ve Sünnet için söz konusu.

Bir sahipsiz onlar.

*

Sonra, her yorum hatalı olacak diye bir kural mı var?

Eğer Kur’an hakkındaki bilgimizde hiçbir mutlaklık olmasaydı, hatadan hali olmama bütün yorumlar için söz konusu olsaydı, hatalı olan yorum ile olmayan arasında bir fark kalmaz, hataya düşenlerin sorumlu olması da söz konusu olmazdı.

Evet, nassın bulunduğu yerde yorum, içtihat vs. olmaz.

İçtihat da ancak ehil olanlar tarafından “usul”ü çerçevesinde yapılabilir, bununla birlikte içtihatların hepsi aynı kefeye konulmaz, isabetli olanı da, isabetsiz olanı da vardır.

*

Yasin efendi bunun ardından “Ehl-i Sünnet”in kendince hikâyesini masal tadında anlatmaya başlıyor:

“… Ashab-ı kiram birbiriyle ihtilaf etti, hatta bu ihtilaflar yüzünden birbirleriyle savaştılar bile. Sonraki ihtilafları saymıyoruz bile. Ama hepsinin genelinden Müslümanların birbirlerine olan samimiyetlerinden, muhabbetlerinden, dostluklarından, cehd ve çabalarından, sağduyularından bir orta yol oluştu. Bu sağduyu yoluna Ehl-i Sünnet Yolu dendi.”

Masalcı nine usulü bir Ehl-i Sünnet tarifi..

Ehl-i Sünnet, adı üstünde, Sünnet ehli demektir. Buradaki sünnet de Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sünnetidir.

Fakat ulema, Ehl-i Sünnet’ten söz ederken, ümmetin 73 fırkaya ayrılacağını belirten ve fırka-i naciyenin (kurtulan grubun) özelliğini anlatan hadîse dayanmaktadırlar.

Söz konusu hadisinde Peygamber Efendimiz s.a.s. kurtulan fırkanın “kendisinin ve ashabının üzerinde bulundukları şey" üzerinde olanlar olduğunu, yani Peygamber Efendimiz s.a.s.’i ve ashabı örnek alıp dinde yeni icatlar çıkarmayanlar, güncellemeler yapmayanlar olduğunu bildirmektedir.

Masalcı nineliğe özenen Aktay’a göre ise sonradan “bir orta yol oluşmuş”. Ve ona Ehl-i Sünnet Yolu denilmiş.. 

Başlangıçta yok, sonradan oluşmuş.

*

Şunu da söylemekte fayda var: Ashab arasındaki ihtilafları bu kadar büyütmek ve Ehl-i Sünnet tartışmasına dahil etmek gereksizdir.

Hz. Ali ile ona karşı çıkanlar arasında “Hz. Osman’ın katilleri nasıl ve ne şekilde cezalandırılacak” sorusu ekseninde yaşanan ihtilaf, “Ayet ve hadîslerden şunu anlamalıyız, bunu anlamalıyız” denilerek yapılan tartışmaların ortaya çıkardığı bir ihtilaf değildi.  

Bunu yapanlar Haricîler’di.. İşte onlar, Ehl-i Sünnet dışıdırlar.

*

Tam bu noktada Aktay tekrar “mutlak” beyzbol sopasına sarılıyor, muhataplarının kafasına ha bire vurmaya başlıyor:

“Orta yol diyoruz da bu orta yol hakkındaki anlayışımız da bir değilmiş işte. Kimi kendi bidat hurafelerini ehl-i sünnet sanıyor, onları insanlara zorla benimsetebileceğini zannediyor, onlara inanmayanları tekfir ediyor.”

Görüldüğü gibi bilgimiz bazen “hataya açık” yorumlar olmaktan çıkıyor, “mutlak” doğrular haline geliyor.

Böylece bazı yorumların bid’at olduğunu, hurafe niteliği taşıdığını söyleyebiliyoruz.

Ayrıca bu bid’atçilerin, “hurafelerini Sünnet Ehli olma zannettikleri” hükmünü verebiliyoruz.

Verebiliyoruz dediysek, aslında biz veremiyoruz.

Bu, Yasin Efendi ve Ahbapları İlahiyat Anonim Şirketi’nin murahhas azalarına ait bir imtiyaz. Biz kim oluyoruz ki!..

Biz mesela Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerle ilgili ayetleri hatırlatıp, “Kardeşler, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, onların devrinin geçtiğini söylemeleri durumunda kâfir olurlar, inkâr etmemekle birlikte nefislerine uyup hükmetmedikleri zaman da kâfir değil fakat fasık ve zalim olurlar. Fasıklık ve zalimlik de meziyet değildir” dediğimizde haddimizi aşmış oluyoruz.

Çünkü, birilerini sapık, bid’atçi, hurafeci, Ehl-i Sünnet dışı, İslam’la alâkasız ilan etme imtiyazı Yasin efendigiller ile ahbaplarının ilahiyat ithalat ve ihracat şirketinin inhisarında..

Mesela 17-25 Aralık’tan önce Fethullah’ın bazı sözlerini eleştirdiğimizde bu şirketin imtiyaz sahiplerinin tekelinde olan mevzulara girmiş, “kendi yorumumuzu mutlak kabul etmiş, Müslümanları Ehl-i Sünnet’in dışına atmış”, tekfircilik olarak yorumlanabilecek hadsizlikler sergilemiş oluyorduk.

Fethullah ile avanesini 17-25 Aralık’tan sonra tekfir edenler ise Ehl-i Sünnet’ten olmanın gereğini yapmış oluyorlardı.

Böylece, tekfirin takvim yapraklarındaki rakamlarla alâkalı bir mevzu olduğunu anlamış oluyorduk.

*

Bu yazıya, Ali Bardakoğlu adlı kıyamet alâmetini ziyaret edip saygılarımızı sunma niyetiyle başlamıştık, fakat söz dağıldı..

Bu vatandaşa göre Atatürk hurafelere karşıymış, başka birşeye değil..

Karşı olduğu hurafelerin neler olduğunu da açıklasaydı da bilseydik.

Bu hurafelerden biri, Dört Kitab'ın gökten indirilmiş olmasına inanılması olabilir mi? "Gökten indiği sanılan" diyor ya hani..

"Arap oğlunun yaveleri" bahsine ise hiç girmeyelim..

Anlaşılıyor ki "demeç"lerinde ikide bir ahlâktan, dürüstlükten vs. bahseden Ali bey yalan söylemeye utanmıyor. 

Ahlâk notu sıfır.

Bu kadar büyük bir yalanı utanmadan söyleyebilen birini adam diye karşımıza alıp konuşmaya değmeyeceği için sözü burada keselim.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...