Selanikli
zampara diktatör Atatürk’ün “manevî kızları”ndan (Neyse ki “manevî karılık”
diye bir icat çıkarmamış) Afet İnan’ın onun Karlsbad macerasıyla
ilgili kitabı (M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara:
Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983) önemli..
Önemli,
çünkü Selanikli zamparanın kendi el yazısıyla tuttuğu günlüklere dayanıyor.. İlk
elden kaynak.. Ciğerinin röntgen filmi gibi..
Günlükteki
notlar, zamparanın (zamparalık gereği) kadınlara karşı özel bir ilgisinin
bulunduğunu belgeliyor.
Dervişin
fikri neyse zikri odur (İnsan neyi düşünüyorsa hep onu anar, dilinde o vardır;
her kap içindekini sızdırır) hesabı dilinden karı kız düşmüyor. (Tabiî bu söz,
aldatma amaçlı zikir ve anmaların önemli olmadığına, esas olanın kafadaki
düşünceler ve niyetler olduğuna da işaret eder.)
Zamparanın bu özelliğini İngiliz casus Aubrey Herbert de bildiği için,
İngiltere’de evinde ağırlayıp onuruna yemek verdiğinde, onun yanına genç ve
güzel bir İngiliz kadınını oturtmuş durumda. Kasten. (Bkz. Mehmet Hasan Bulut, İngiliz
Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ
Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 261-2.)
Özel
ilgisi sadece kadınlarla yârenlik edip dans etme, yatıp kalkma, yiyip içme ile sınırlı değil.. Kopyacı amatör filozof olarak kadınlar hakkında fırsat buldukça felsefe ve edebiyat yapmayı da ihmal etmemiş.
*
[Dervişin
fikri neyse zikri odur demişken, vesvese
(takıntı, obsession) konusuna da değinelim.
Vesvese,
imanlı ve hassas ruhlu insanlarda olur. Nasıl boş eve hırsız girmezse, (ister insanlardan,
isterse cinlerden olsun) şeytanlar da kâfirlere ve kalbi ölü kişilere fazla vesvese vermezler. Hele imanî konularda hiç vermezler. Onların içleri bu yönden rahattır.
Çoğu insanın bilmediği hayatî bir gerçek şu: İnsanın
aklından geçen herşey nefsinden/kendisinden
kaynaklanmaz.. Bazı düşünceler nefisten gelir, insanın doğal yapısının,
ihtiyaçlarının, mizacının ve kabiliyetlerinin ürünüdür.. Bazı düşünceler ise meleğin ilhamı ya da şeytanın (cinin) telkinidir..
Mesela
insanın öfkelenmesi nefsinden kaynaklanır,
fakat öfkesi sırasında “Şu bıçağı al, şuna sapla!” diye aklına düşüren, şeytandır/cindir.
Aynı
şekilde melek de insana hayırlı amelleri ilham eder.. İbadet ve taate, Allahu
Teala’nın emir ve yasaklarına uymaya yönlendirir.. Şeytan ise buna karşı “Daha gençsin, gençliğini yaşa, ihtiyarsan
bile daha önünde çook yıllar vardır, hem de Allah afvedicidir, senin ibadetine
ihtiyacı da yoktur. Kendini bu kadar sıkboğaz etme, ‘din yorgunu’ haline
getirme.. İnsanın eğlenmeye, dinlenmeye, ‘yaşama’ya, gezip tozmaya da ihtiyacı
vardır. Üstelik sen kalbi temiz bir insansın, bu kadar kötüler varken sen mi
cehenneme gireceksin?! Fırsat varken hayatın tadını çıkar, çok istiyorsan ilerde tevbe edersin” der.
Şayet
insan şeytanın bu iğvasına aldanmazsa, bu defa aklına geçmişte işlediği günahları tek tek getirir. “Allah seni afvetmez ki.. Sen çok büyük günahkârsın.. Senden adam
olmaz.. Şu zaman şunu, bu zaman bunu yapmadın mı?! Senin afvedilmen mümkün değil..
İyisi mi sen boş ver, kendini suyun akışına bırak, boşa yorulma, battı balık
yan gider” diye vesvese verir.. Bu arada aklına onu rahatsız eden çirkin görüntü ve günahları, küfür sözleri getirmeyi de ihmal etmez..
Kişi de “Ben ne kötü bir insanım ki aklıma hep bunlar geliyor?” diye düşünmeye
başlar.. Sonunda bunalıma düşer.
(Allahu
Teala, tevbe durumunda her günahı afveder. Tevbe, pişmanlıktır, içteki yürek
yangınıdır. İşlediği günahtan dolayı acı duymayan, günahlarını keyifle
hatırlayan, tekrar işlemek için fırsat gözleyen kişi, istiğfar etse de tevbe
etmiş olmaz.)
*
Vesveseden
kurtuluşun çaresi, zihne gelen bu tür düşüncelerin insanın kendisinden kaynaklanmadığını, şeytanın bir oyunu olduğunu bilerek
bunlara aldırış etmemektir. İnsanın, aklına bu tür şeylerin gelmesinin günah ve vebal olmadığını bilmesidir.
Bu tür düşünceler (havatır),
ciddiye alındıkça büyür, aldırış edilmediğinde ise söner, zamanla yok
olur. Çünkü şeytan, verdiği vesvesede ısrarcı
olmaz.. Önemsemediğinizi ve etkilenmediğinizi gördüğünde farklı bir numara ve
oyuna geçer.
İnsanın
nefsinden kaynaklanan arızalar ise öyle değildir, devamlıdır, derindir ve köklüdür, kolayca üstesinden gelinemez. Mesela lüks ve
gösteriş tutkusu, şöhret arzusu, cimrilik, enaniyet ve baş olma sevdası gibi nefsanî eğilimlerden
kurtulmak kolay değildir. Bunlardan kurtulmanın çaresi, ayet ve hadîsler üzerinde çokça düşünmek, düzenli olarak her gün rabıta-i mevt yapmak (ölümü ve ahireti
düşünmek), dünyaperest insanlardan uzak durmak, zahid insanların çevresinde
bulunmak, ve böyle insanların hayat hikâyelerini inceleyip örnek almaktır.
(Tarikatlar böylesi bir terbiye için
ortaya çıktılar fakat günümüzde çoğu tam tersi bir işlev görüyorlar. Din için
dünyayı terk etmiyor, din için dünyevî
bedel ödemiyorlar, tam aksine, din, dünyayı ve dünyalıkları zahmetsizce
yalayıp yutmanın vasıtası oluyor. Tağutun
emri altına giriyor, dini tağutun arzusu istikametinde tahrif ediyorlar.)
*
Şeytanın vesveselerine gelelim.. Mesela bazılarına istinca ve istibraya dikkat ettirmeden acele abdest aldırır, buna dikkat edenlere de farklı yönden gelir, “Belki de istibra gerçekleşmedi, belki de şurana su değmedi, yeniden abdest al” der, insanı oyalar durur.
Yorar. Bıktırır.
Evet şeytan, ibadet edenleri üstünkörü, gelişigüzel, sallapati, dostlar alışverişte görsün kabilinden ciddiyetsizce ibadet etmeye çağırır.. Bunu başaramadığında ise taktik değiştirir, “Seninki de ibadet mi, bu kadarcık az ibadetle müslümanlık mı olur, şunu da yap, bunu da yap” diyerek aşırılığa sevk eder ve böylece adamın ibadetten bıkıp usanmasını ve ibadetleri tümden terk etmesini sağlamaya çalışır..
Dünyevî işlerini ve geçimini ihmal ettirecek kadar ibadete
yönlendirir, sonra da gelir “İşte sen böyle ibadet ettiğin için zarara uğradın, başarısız oldun”
diyerek o ibadetlerinden, hayr u
hasenatından pişman olmasını sağlamaya uğraşır.. Kişi bunlardan pişmanlık
duyduğunda, maddî zarara manevî zarar da eklenmiş olur. Bütün ameli boşa
gider. Sonuç maddeten ve manen iflastır.
*
Vesvese,
vesveseden rahatsız olan için
vesvesedir.. Kötülüğü içselleştiren, benimseyen, zevk alarak keyifle
tasarlayan, ayrıca başka insanları azdırıp yoldan çıkarmak için tuzak kuranlar
ise zaten şeytanlaşmışlardır. Bir başka şeytan gelip onlara vesvese vermez.. Kötülüklerinin kaynağı "nefs-i emmare"leridir.
(Ne
yazık ki günümüz istihbarat örgütleri,
yani gizli servisler, büyük ölçüde
şeytanca faaliyet göstermekte ve şeytanî yöntemlerle çalışmaktadırlar..
Şeytanlaşmış oldukları için de yaptıkları kötülüklerden rahatsızlık duymuyor,
tam aksine bunu meslekî başarı olarak görüyorlar. Bazıları da vatana millete
hizmet ettiklerini zannediyorlar. Kehf, 18/103-4: “De ki: Size amelce en çok zarara
uğrayanları bildirelim mi? Onlar dünya hayatındaki çalışmaları boşa giden,
fakat kendilerini gerçekten güzel bir iş yapıyor zannedenlerdir.”)]
*
Selanikli’nin
Karlsbad günlüğüne dönelim. 6 Temmuz 1918 tarihi için şu satırlar yer alıyor:
“… tıraş oldum. Asker elbisesi
giydim. Hoşuma giden bir Bulgar nişanımı,
Avusturya nişanımın üstüne boynuma
taktım. Bu gece Emin Bey ve refikası (eşi) hanımefendi tarafından Imperial'de
(otelde) dine'ye (akşam yemeğine) davetli idim. …. Saat 8'e yakın otele geldim,
yemek yedik. Badehû (onun ardından) iç salonda saat 10.30'a kadar konuştuk. …
“Yemekten sonra oturduğumuz salon, dans salonunun ittisalinde
(bitişiğinde) idi. Gayet zarif, latif birkaç genç kadın simokinli erkeklerle
dans ediyorlardı. İki salon arasındaki büyük camlı kapı köşede işgal ettiğimiz
fotöylerden (koltuklardan) bu tekerrür ve temadi eden (tekrarlanıp devam eden)
Vonstep'leri seyre pek müsaitti.
“- Ne güzel dedim. Dansı çok sevdiğimden ve
ataşemiliterlik zamanımda birinci
valsörlerden addedildiğimden [erkeğin kadınla yaptığı vals dansını en iyi
yapanlardan sayıldığımdan] bahsettim.
“Hanımefendi de kızlık hayatında çok
dans ettiğinden ve dansı sevdiğinden bahsetti ve sonra ilave etti...
“- Bu hayatın bizde teessüsü (kurulması,
oluşturulması) ne kadar müşkül...”
Dertleri büyük, lüks otellerin gösterişli salonlarında
erkeklerin birbirlerinin karıları ve kızlarıyla dans edememeleri ciğerlerini
yakıyor.
Kadın teessüf ve teessürünü dile getirince Selanikli
onu teselli etmeyi ihmal etmemiş. Okuyalım:
“Dedim ki, ben her vakit söylerim,
burada da bu vesile ile arzedeyim benim elime büyük selahiyet (yetki) ve kudret
geçerse, ben hayat-ı ictimaiyemizde (sosyal hayatımızda) arzu edilen inkılabı (devrimi) bir anda bir ''Coup''
(hükümet darbesi) ile tatbik edeceğimi zannederim. Zira, ben, bazıları gibi
efkâr-ı avamı (halkın fikirlerini, kamuoyunu), efkâr-ı ulemayı
(alimlerin/bilginlerin düşüncelerini) yavaş yavaş benim tasavvuratım
(tasarılarım) derecesinde tasavvur ve tefekkür etmeye (tasarlayıp düşünmeye)
alıştırmak suretiyle bu işin yapılacağını kabul etmiyor ve böyle harekete karşı
ruhum isyan ediyor. Neden, ben, bu kadar senelik tahsil-i âli (yüksek öğrenim)
gördükten, hayat-ı medeniye ve ictimaiyeyi tetkik ve hürriyeti tezevvuk için
sarf-ı hayat ve evkat ettikten (uygar sosyal hayatı inceleyip özgürlüğün tadına
varmak için hayatımı ve zamanımı harcadıktan) sonra, avam mertebesine ineyim.
Onları kendi mertebeme çıkarayım, ben onlar gibi değil, onlar benim gibi
olsunlar. …”
Zampara
diktatörün kafa yapısı.. Adamın gerçek zihniyeti bu..
Sonraki
“millet egemenliği, cumhuriyet” vs. lafları ise, milleti aldatmak için istismar
ettiği içi boş kavramlardan ibaret.
Selanikli
sözlerini şöyle sürdürmüş:
“…
Şimdi, şunu, demek istiyorum. Ahlak, her zümre-i ictimaiyenin (sosyal
topluluğun) telakkisine göre başka mana, başka renk, başka maksat gösteriyor
gibidir.
“Mesela bizde, iffet ve ismet pek
büyük ve sıkı kuyudata (kayıtlara, sınırlamalara) tabidir. Bir Avrupalı bu
kuyudu tanımıyor... Onlar bizim nazarımızda tamamen ahlaksız, onlar nazarında
biz tamamen vahşi...
“Binaenaleyh iki felsefeden birini
tercih etmek lazım geliyor. …”
Selanikli’nin
tercihinin hangisinden yana olduğunu hepimiz biliyoruz.. Fakat daha 1918
yılında (hatta daha öncesinde) bunlar kafasından geçen şeyler.
Sözlerini
şöyle sürdürüyor:
“…
İslamiyette tatbik edilmekte olan tesettür, kadınların kocalarından
başka erkekle katiyen temasa gelmemeleri ve hayat-ı hariciyeye malik olmamaları
bir dereceye kadar kadınları tevkif eder, fakat erkekler için, bugünkü, zemin-i
medeniyette (uygarlık zemininde) bir mania (engel) icat etmek müşkül... Vakıa
onları ciddi ve sürekli mesai (çalışma, iş) içinde bulundurmak suretiyle meşgul
etmek varid-i hatır olur. Pek güzel, o kadar ciddi ve yorucu meşagilden sonra,
son asır terakki (ilerleme) ve medeniyetin şuaatiyle (uygarlığın ışıklarıyla)
ve dimağı tenevvür etmiş (zihni aydınlanmış) bir erkek, işinden doğru evine
gelip, kapanmak suretiyle yarın için icab eden zevk ve kuvvet-i mesayii iktisab
edebilir mi (kazanabilir mi)? ...Biraz
hava, biraz musiki, biraz tiyatro, hülasa bir hayat arzu etmez mi?.. Bu
icabat-ı tabiiye ve medeniyeyi tatbik ederken (bu doğal ve uygar gerekleri
uygularken) yanında karısı bulunmazsa, bu noksanı telafi etmek lazım gelmeyecek
mi? Çünkü bir erkek için kadın huzurundan (partnerliğinden), kadın sözünden
(kadınlarla laklakadan), kadın refakatinden (arkadaşlığından) mahrum bulunmak
bir noksandır, bu behemehal (her halükârda, ne pahasına olursa olsun) tatmin
olunur. Fakat evde erkeksiz kalacak kadın için erkek ihtiyacı aynıdır. ...Ruh
ihtiyacıdır ve mühim olan budur. Sonra, bu derece sıkı şeraite (şartlara,
kayıtlara) tabi yaşayacak kadınlarımızın hayat hakkında, medeniyet hakkında,
hürriyet hakkındaki fikirleri, ihtisasları ne olabilecektir?”
Zamparanın
terakki (ilerleme) ve medeniyet anlayışı..
Görüldüğü
gibi kendisinin yaşamakta olduğu ve yaşamaya devam etmek istediği hayattan
bahsediyor.
O
sırada kendisi bekâr.. Adamda zaten aile hayatı diye birşey yok.. Dışarıda, istediği hayatı yaşıyor, fakat başkalarının karılarını kızlarını da yanında
görmek, bunun keyfini çıkarmak istiyor.. Derdi bu.. Bunun için “Coup” (darbe) yapmaya, memleketi harap
edip yakıp yıkmaya bile hazır.
Selanikli
zamparaya göre, memleketin kızları kendisi gibilerle bazı “hatalı” işler yapmalı, “tecrübe”
kazanıp (Neyin tecrübesiyse?) öyle evlenmelidirler:
“…
Erkek gibi kadın da, kadınlığını, kadınlığın mevkiini; ehemmiyet-i
hayat-ı hakikiye ve müştereke (gerçek ve ortak hayatın önemi) içinde birçok
hatalardan, sevaplardan (savaplardan,
isabetli işlerden) sonra takdir edecek ve muvazenesini (dengesini) bulabilecektir.
Mesele bu nokta-i nazardan tetkik edilirse (bu bakış açısından incelenirse) ve
sonra bir erkek ilk sinn-i şebab (ilk gençlik yaşları) ve devre-i hararetinden
bil'itibar (kanının kaynaması itibariyle), hayatının her devresinde, ömrünün
her anında irtikab ettiği ve etmek istidadında bulunduğu (işlediği ve işlemeye
eğilimli olduğu) -mer'i kavait-i ahlakiyyeye menafi- (yürürlükteki ahlaki kurallara aykırı) harekâtın, mantıkın haricine
çıkmamak şartıyla, onu sahib-i fazilet ve ciddiyet (fazilet ve ciddiyet sahibi)
bir adam olmaktan menetmediği ve bilakis bu harekâtın hayatta tecrübe telakki edildiği ve ancak böyle bir adam, kadını
tanımak, bir kadını mesut etmek, bir kadınla mesut olmak yollarını en iyi
bilebileceği nazar-ı dikkate alınırsa, aynı
tecarübü (tecrübeleri, deneyimleri) geçirmemiş bir kadının kocasına edeceği
muameleyi, onun bütün ruhi, hissi, maddi ihtiyacını bihakkın tatmin edeceği
nasıl mümkün ve kabul görülür.”
Vehbi’nin
kerrakesi bu..
Dediği şu:
Bir erkek ilk gençlik çağlarında ahlâksızlık yapabilir, birtakım haltlar
yiyebilir, mantığın dışına çıkmamak şartıyla bunlar onun için faydalıdır. Çünkü
tecrübe demektir. Bir kadını nasıl mutlu edeceğini bu sayede öğrenir. Aynı
şekilde kızlar da ilk gençlik çağlarında mantığın haricine çıkmamak şartıyla
her haltı yemeli, ahlâksızlık yapmalı, tecrübe kazanmalıdır. Böylece ileride
kocalarını nasıl mutlu edeceklerini öğrenmiş olurlar.
Sonraki
yıllarda “manevî” kızlarına ne tür tecrübeler kazanma fırsatı verdiği hususu
bahsimiz dışında.
Mantık dediği şeyin ne olduğu da belli değil, yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı?
Muhtemelen mantıkla ilgili olarak bize şunu diyecektir: Mantık, her zümre-i ictimaiyenin (sosyal topluluğun) telakkisine göre başka mana, başka renk, başka maksat gösteriyor gibidir.
*
Zamparanın
7 Temmuz 1918 Pazar günü için yazdıkları da büyük ölçüde karı kız meseleleriyle
ilgili.. Şunu diyor:
“Şimdiye kadar akşam taamları (yemekleri) için Imperial'e (otele) gittikçe ya asker elbisesi ile
bulunuyor veya ceket atay yahut siyah renkli bir sivil elbise giyiyordum.
Halbuki mezkûr sakinlerinin büyük tuvaletleri, erkeklerinin smokinli
bulunmaları bana da sivil gittiğim zaman smokinimi giymeyi tercih ettirdi. Bu
gece taamdan sonra salonda Emin Bey ve refikası (eşi) Hanım, Cemal Paşa'nın
biraderi Kemal Bey ve Seyfi Bey'in refikası Mebruke Hanım ile bir müddet
görüşüldü. Son zamanda Madam Cemal Paşa
(Cemal Paşa’nın karısı) da bizim masaya gelmişti.”
Zampara, Cemal Paşa’nın karısıyla ve Mebruke Hanım’la sohbeti koyulaştırıyor. Mevzu karı kız konuları.. Selanikli zampara, Fransız yazar Marcel Prévaurt’tan (Marcel Prevost, 1862-1941) laflar aktararak bu hanımlara hava atıyor.
(Zampara
kimden feyz alacağını biliyor. Prevost’un Türkçe’ye tercüme edilip yayınlanmış
kitaplarından bazılarının adları şöyle: Metres, Bir Gelinin Hatıraları, Bir Kadının
Sonbaharı, Bakir Adam.)
Evet,
zampara Atatürk, sofradaki hanımlarla karı kız meseleleri hakkında epeyce bir
fikir teatisinde bulunduktan sonra sıra bir doktorun karısının dedikodusuna
geliyor:
“Bu münasabetle, arkadaşım doktor Rasim Ferit Bey mevzuubahis
oldu. Doktorun refikası (eşi) bir Fransızdır. Muharebe münasebetiyle, vaz-ı
haml etmek (yükünü atmak, doğum yapmak) üzere gittiği Paris'te bulunuyor. Vakıa
madam Rasim Bey (Rasim Bey’in karısı), pek halûk (iyi huylu), gayet kıymetli
bir kadındır. Fevkalade de güzeldir. Kocasını da çok sever, Rasim Ferit de onun
için ağlar...
“Mebruke Hanım da doktoru tanıyor ve refikası için ağladığını
biliyormuş. Birçok sitayişte (övgüde) bulunduk. Hayat-ı izdivaciyeden (evlilik
hayatından) ve bilhassa Mebruke Hanım'ın amcası ve benim de Sofya (günlerimden)
arkadaşım olan Cevdet Bey'den, onun sosyete âlemindeki maharetlerinden
bahsettiğimiz sırada Madam Cemal Paşa da bizim yanımıza gelmişlerdi. Söze
iştirak ile dedi ki:
“-Cevdet Bey, (zamparalıklarıyla) Sofya'yı altüst etmiş fakat
zavallı refikası ne kadar üzüntü çekiyordu.
“- Fakat, dedim, Cevdet Bey'in refikasına pek ziyade
muhabbeti var.
“Madam Cemal Paşa:
“- Muhabbeti yok dedi, hürmet ediyor.
“- Hayır dedim, hürmet de ediyor, muhabbeti de var.
“- Hayır, hayır dedi.
“O zaman yine M. Prévaurt'un yazılarından bir cümle hatırıma
geldi, söyledim. - Le mariage est une chose, I'amour est une autre chose,
(Evlenme bir şeydir, aşk başka bir şeydir).
“Bununla demek istiyordum ki: (Siz, aralarında) aşk ve garam
(sevda) yoktur demek istiyorsunuz. Halbuki izdivaçta (evlilikte) bunun vücudu
mutlak (varlığı kesin) değildir.
“Bunun üzerine, Madam Cemal Paşa dedi ki;
“- Paşa, ben seni
evlendirmeyeceğim.
“- Ben de zaten bu husustaki tereddütlerimi halletmeden
evlenmek niyetinde değilim. Zaten daha şimdi (yanımızdaki) hanımefendi -Mebruke
Hanım- 31 yaşında bir ihtiyardan bahsediyordu (O yaştaki adama ihtiyar
diyordu). Ben de 36, 37 olduğumdan evlenecek zamanım geçmiş demektir.”
Öyle
anlaşılıyor ki daha önce aralarında, Cemal Paşa’nın onun için uygun bir eş
bulması konusu geçmiş.
*
Selanikli
zampara, 10 Temmuz 1918 Çarşamba ve 11 Temmuz Perşembe günleri için günlüğüne
şunları yazmış:
“Bu iki günün suret-i güzerânını (geçiş şeklini)
yazmayacağım. Birçok hatıratım gibi bunların da nisyana (unutuşa) karışmasında
ne beis var. Yalnız şu kadar diyelim ki, insanlar
hakikati daima gizlerler.”
Kendisi
için doğru, insanlık için yanlış bir hüküm.
Kendisi
hakikati daima gizledi.. Bol bol yalan söyledi.. Deccallik yaptı (Arapça bir
kelime olan deccal, “çok yalancı” anlamına gelmektedir).
İtiraf
ettiği bu huyu, günlüklerinde de örnekleriyle arz-ı endam ediyor.. Kadınlarla
ilgili olan biri, 13 Temmuz tarihli şu satırlarına yansımış:
“… Bugün, kendisinden Fransızca dersi alacağım Madam Heiniche'ye gitmem gerekiyordu. …
“Madam Heiniche beni dairesinin salonunda bekliyordu. Beni
nezaketle kabul ederek pencerenin yanına konmuş olan koltuğa oturmaya davet
etti. … Ve aniden konuşma mevzuunu değiştirerek:
“- Yanılmıyorsam beyefendi henüz evli değil! Acaba bir Avrupalı kadınla mı yoksa sizin
milletinizden bir kadınla mı evlenmek isterdiniz?
“- Fark etmez diye
cevap verdim.
“Hakikatte düşüncem evlenirsem bir Türk kadınını tercih
edeceğim yolundaydı. Fakat gücenebileceği uzun bir muhavereye girmemek için
evlenme mevzuundaki konuşmayı kesmeyi tercih ettim.”
Selanikli’nin
bütün hayatı böyle.. İnsanlar üzerinde kesin bir hakimiyet kuramadığı
zamanlarda onların hoşuna gidecek şeyleri söylemeyi tercih etti.. Köprüyü
geçene kadar bütün ayılar dayısıydı.
Hakikati söylüyor gibi göründüğü zamanlarda bile eksik ve yanlış anlaşılacak şekilde söyledi.
Hakikati
tam söylemiyordu.
Hakikatleri gizlemeye, gizi saklı işler çevirmeye çok önceden başlamıştı.. Nitekim günlüğünde bunu itiraf ediyor.
*
Zampara
deccal Atatürk, 27 Temmuz 1918 Cumartesi günü için ise şunları yazmış:
“Karlsbad'da geçen günlerimin hatıratını tamamen ve olduğu
gibi bu defterlere tevdi edemedim. Bunun iki sebebi var, birincisi lüzumu kadar
yazı yazmak için vakte malik olamadım; ikincisi her düşündüğümü, her yaptığımı yani bütün esrar-ı fikriye ve
hayatiyemi (düşünce ve yaşam sırlarımı) bu defterlere nasıl emniyet edebilirdim.
Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde mahvetmeyecek
miyim. Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, mazbut (zapta geçirilmiş,
kaydedilmiş) bir hatıra ve mecmuam yoktur.”