AJANI VE SATILMIŞI BOL İKİ "UCUZ İNSANLAR ÜLKESİ"NDE, İRAN İLE TÜRKİYE'DE YAŞANAN "DANIŞIKLI DÖĞÜŞ"

 




İran'ın dinî lideri Hamaney'in hayatını anlatan "Şerh-i İsim: Seyyid Ali Hamanei'nin Hayat Öyküsü" adlı kitabı okudum.

Yaklaşık 800 sayfa..

Hamaney, seyyid (Hz. Hüseyin’in soyundan) biliniyor.. Elinde şeceresi, soy ağacı varmış.. İlim ehli bir aileden..

Aşırı mezhepçi olduğu söylenemez.. Mesela merhum şehid Seyyid Kutub’un kitaplarını Farsça’ya tercüme etmiş..

Ancak, Hz. Hasan’ın Hz. Muaviye’ye karşı izlediği politikada ona takiyye izafe ediyor ki, bu, sadece Hz. Muaviye’yi değil, Hz. Hasan’ı da aşağılamak anlamına gelir..

Kabul edilemez.

Kitapta, Hamaney’in aşırı Şiîler tarafından Sünnîler’e fazla hoşgörülü olmakla suçlandığı da ifade ediliyor.

*

Rekabet, haset ve çekememezlik, konum ve durum bakımından birbirine yakın olanlar arasında yaşanır..

İnsanlarda da böyledir, kurumlarda da, devletlerde de..

Mesela, bir öğrenci hocasına haset etmez, o, not yarıştırdığı arkadaşına haset eder..

Bir profesyonel sporcu, bir bilim adamına haset etmez, kendisiyle aynı sporu yapan arkadaşına haset eder.

Polis istihbaratı, Meteoroloji Genel Müdürlüğü’ne haset etmez, MİT’e haset eder, “Ondaki tuhaf ayrıcalıklar, 'görev icabı suç işleme özgürlüğü', uğraştığı kişilere tuzak kurma ve kumpas düzenleme yetkisi, 'algı operasyonu ve psikolojik savaş' başlığı altında iftira ve çamur atma, kara çalma imkânı bizde niye yok?” der.

Devletler de böyle..

İran, tutup Japonya’ya haset etmez, fakat komşusu Türkiye’ye eder..

Aynısı Türkiye için de geçerli.. Kanada’yla bir alıp veremediği olmaz, fakat tarihî rakibi İran’la yarışır, kendisini onunla kıyaslar.

İran’la Türkiye arasında alttan alta böyle bir çekişme var.. İki taraf da bir yandan birbirinin yüzüne gülerken diğer yandan “gizli servis”leri eliyle piyonlarını harekete geçirir, karşı tarafı karalamaya, kendisini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermeye uğraşır.

*

Başta İsmail Heniye olmak üzere Hamas ileri gelenlerinin Türkiye kadar İran’la da iyi ilişki içinde oldukları görülüyor.

Niye?

Heniye, ölen İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi için Hamaney’e taziye ziyaretinde bulundu.

Niye?

Bu ilgi karşılıksız mı?

*

Laik “Türkiye”ciler ile (dinci olmayan) “dindar”-muhafazakâr “laik (siyasal dinsiz) Türkiye”ciler, İran’da (eksik gedik, kusurlu da olsa) bir “İslam devrimi” yaşanmış olmasından çok rahatsızlar..

Bu rahatsızlık, son tahlilde Şia’nın İslam anlayışındaki eksiklik ve yanlışlıklardan kaynaklanmıyor, bu devrim yüzünden Türkiye'nin “İslamî” durumunun sorgulanıyor oluşundan ileri geliyor.

Aynı rahatsızlık şimdilerde Afganistan’a karşı da sergileniyor.. Türkiyeciler “Ben Afganistan’ın az zeki, hiç çevik, ve aynı zamanda Amerikan tipi ahlâklı olanını severim” modundalar.

Türkiye’de “seçilmiş” bir milletvekili TBMM’de “Ne bu Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık riyakâr yemini!.. Ben fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir insan olarak bu ilke ve inkılaplara bağlı olmak zorunda mıyım?! Değilim işte!” dese Meclis’ten yaka paça dışarı atılacakken, bu Türkiyeciler bunu hiç dert etmezler, Afganistan’da bazı okullara kız öğrencilerin devamının bir süre ertelenmesi yüzünden karalar bağlarlar.

Sözde hak ve hukuka çok bağlılar, haksızlık ve zulüm kimden gelirse gelsin karşı koyma kararlılığı taşıyorlar ya, yerlerinde duramıyorlar, taa Afganistan’a buradan laf sokuşturuyorlar.

Geçmişte de özellikle Suudi Arabistan rahatsızlık konusu oluyordu.. Fakat Kral Selman’ın nursuz oğlu Türkiyecilerin yüreğine su serpmeye başladı.

*

İran, açıkça İslam devleti olduğunu, Şeriat’i benimsediğini söylüyor, Türkiye ise “Varsa yoksa Atatürk ilke ve inkılapları” diyor.

“Laik Türkiye”ciler, İran tümden dinsiz olsa daha fazla memnun olacaklar..

O zaman ellerine, Türkiye Cumhuriyeti’nin (“resmen” mevcut olmayan, yok durumundaki) müslümanlığıyla iftihar etme ve övünme fırsatı geçecek.

Türkiye Cumhuriyeti’nin değişmesi, “Selanikli ölü Mustafa Atatürk’e teslim olmuşluğu” bırakıp “Hayy ve Kayyum Allah’a teslim olmuşluğu” benimsemesi (İslam devleti olması) ne yazık ki bunların umurunda değil.

Bugünkü laik (siyasal dinsiz) halinden şikâyetçi oldukları görülmüyor..

Düzenden şikâyetleri varsa da bu, “İslamîlik eksikliği”nden değil, “batılılaşma eksikliği”nden, Batı tipi demokrat olamamasından kaynaklanıyor gibi görünüyor.

*

Bunların bir de İranlı rejim muhaliflerinin söylemlerine sarıldıkları müşahede ediliyor.

Kuşkusuz bu muhaliflerin eleştirilerinin tümden haksız olduğu söylenemez..

Ancak, bu muhaliflerin özellikle de sesi çok çıkanlarının (Batılılar tarafından sesi duyurulanların) şikâyetlerinin ardındaki etkenin ya menfaat paylaşımında görece olarak ikinci plana düşmüş olma ya da “devletin laikliğini (siyasal dinsizliğini)” isteme olduğu görülüyor.

LGBT’si, İstanbul Sözleşmesi vs. olan, İslam’a rahatça hakaret edebilecekleri, irticadan dem vurabilecekleri, “devletin laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” olduğunu ilan etmiş bir İran istiyorlar.

Yoksa, “Ne bu? Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabı arasında ayrım yapılıyor, bazıları aşağılanıyor, ayrıca Sünnî kardeşlerimiz mağdur oluyorlar, Şia ile Sünnîliğin en azından eşit konumda olduğu bir İslam devleti istiyoruz” diyor değiller.

Bu muhalifler, bizim İran’ı beğendiğimiz noktalarda beğenmiyor, beğenmediğimiz noktalarda da ya beğeniyor ya da bunu “üzüntüden uzak bir alâka ile” seyrediyorlar.

Dolayısıyla, İranlı muhaliflerin sözcülüğüne soyunarak İran’a atıp tutanların kendilerini sorgulamalarında fayda var.. Bana arkadaşını, söylem yoldaşını, dert ortağını söyle, sana kim olduğunu ve derdinin ne olduğunu söyleyeyim.

*

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, bugünkü (24 Mayıs 2024 tarihli) yazısına şu başlığı atmış: “Türkiye niçin İran tarafından kuşatılıyor?

Eğer gerçekten durum buysa, Kaplan’ın yazısına şu başlığı atması gerekirdi: “Türkiye İran tarafından kuşatılmasına niçin kayıtsız kalıyor?

İran bunu yapıyorsa senin devletinin eli armut mu topluyor, neyi bekliyor?

İran doğuda bizi coğrafî olarak kuşatmış.. Ona “Kalk öte git, senden bıktım, uzaklaş” deme şansımız yok.

Burada sorun, İran’ın Suriye ile olan bağlantısı..

Ancak, bu İran’ın suçu değil, Suriye’ye sırt çevirip onu İran’ın kucağına iten sensin..

Bunun sebebi senin hırsın ve ABD’nin “gazına gelmen”.. Hırslarını dizginleyememiş olman..

(2003 yılında Irak’a ABD ile birlikte çöreklenme fırsatını kaçırmış olmaktan üzüntü duyduğunu yakın zamanlarda bile dile getirmiş olan Erdoğan’a “Geçti Irak’ın pazarı, ABD'nin stratejik müttefiki olarak sür eşşeğini Suriye’ye” denilmemiş olmasını çok isterdim.)

*

Empati sadece bireyler arası ilişkilerde değil, devletler arası ilişkilerde de önem taşır..

İran açısından bakıldığında da, senin Afganistan, Pakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Irak, Irak Kürt Yönetimi, ve hatta Ermenistan ile iyi ilişki kurmaya çalışman, İran’ın “NATO üyesi laik (siyasal dinsiz) Türkiye tarafından kuşatılması” olarak yorumlanabilir.

Onların da aklına bu gelir.

Bunu hiç düşündün mü?

Sen Türkiye’nin kuşatılıyor olduğunu düşünecek zekâya sahipsin de onlar aptal mı?!

Dünyada bir tek akıllı sen misin?!

*

Bir de İran'a "Sünnîlik (Sünnet'e bağlılık) gayretiyle" buğzediyor görünenler var.

Bunların bir kısmı samimi.. 

Bir kısmı ise Sünnîlik istismarcısı.. Çünkü, Sünnîliğin gerektirdiği dindarlığı bir Kemaliste, bir ırkçıya, bir "laik (siyasal dinsiz) düzen"ciye karşı sergilemiyorlar. Tipik örnek, turfanda Atatürkçü fırıldak Cübbeli Zahmet..

Bu Sünnîlik istismarcılarının birçoğunun ardında CIA ve MOSSAD ajanlarının ve de CIA'in "müttefiklik" icabı işbirlikçiliğini yapan MİT'in bulunduğu açık. 

Aynı şekilde İran'da da "Sünnî düşmanlığı"nı körükleyenlerin önemli bir bölümünün oradaki MOSSAD ve CIA ajanları olduğundan şüphe edilemez.

Bizim komploların "doğa"sından habersiz yerli-milli "komplo teorisyenleri"miz, yıllarca, bir İran-ABD ve İran-İsrail "danışıklı döğüş"ünden bahsedip durdular.

Böylece hem ilmî müktesebat, hem zekâ ve muhakeme kabiliyeti, hem de firaset ve basiret bakımlarından tam takır kuru bakır geri zekâlı molozlar ve de aptalca ezberlerini ve takıntılarını analiz ürünü büyük keşifler zanneden angutlar olduklarını belgelemiş oluyorlardı, fakat haberleri yoktu. 

Kendilerini zekâ küpü ve de allame-i cihan zanneden budalalar oldukları için laftan da anlamıyorlardı.

İşte onların sözünü ettikleri "danışıklı döğüş", Türkiye'deki ajan Sünnîlik istismarcıları ile İran'daki ajan Şiîlik fedaileri arasında yaşanıyor.. 

Türkiye'deki Sünnîlik istismarcısı, İran'daki ajan şiî'nin akla ziyan laflarını aktararak sözde kendi davasının haklılığını ispatlamış oluyor. İran'daki ajan da bunların İran aleyhindeki laflarını aktararak Şiî taassubunu körüklüyor.

İşte asıl danışıklı döğüş bunlar arasında yaşanıyor.


(İlk yayın tarihi: 24 Mayıs 2024)


FETİH, 48/16

 


O bedevîlerden geri bırakılanlara de ki: “Yakında çok şiddetli savaş ehli olan bir kavme karşı çağrılacaksınız; ya onlarla savaşırsınız, ya da müslüman olurlar! Artık itâat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfât verir. Eğer bundan önce döndüğünüz gibi yine dönerseniz, sizi elemli bir azâp ile cezâlandırır.”


PALDIR GÜLDÜR'CÜLER İÇİN EPSTEIN'LI VE TRUMP'LI SKEÇ ÖNERİSİ

  " Tecavüzcü Coşkun "un küresel, egemen ve hegemonik kopyası Trump 'ın gündemi değiştirmek ve İsrail'in baskısından kurtu...