DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DİYANET’İN KUR'AN AYETLERİNİ SANSÜRLEYEN MÜSLÜMANLIĞI: "SİZ ALLAH'A DİNİNİZİ Mİ ÖĞRETİYORSUNUZ?"

 




Prof. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 1 Nisan 2018 tarihli şaka gibi yazısında “Diyanet doğru yolda, destek olalım” diyordu.

Evet, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın önemli hizmetleri var. Yaptıklarının büyük çoğunluğu da doğru ve gerekli..

Fakat bu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mutlak anlamda doğru yolda olduğunu söylemek için yeterli değil.

Bir defa, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na ve kendisiyle ilgili kanun hükümlerine tâbi..

Şöyle bir misalle anlatalım: Bizim Hasan bir gemide, gayesi Mekke‘ye gitmek.. Gayet iyi niyetli..

Fakat gemi, rotasını bir hristiyan birliğinin merkezi olan Brüksel‘e çevirmiş..

Kıblesi Brüksel..

Ya da, kıbleler arasında tarafsız kalmayı seçmiş.. Kendisini rüzgârın akışına bırakmış.. 

Zaman (çağdaşlık) bizi nereye götürürse oraya gidelim, kıble diye birşey tanımıyoruz” demiş..

*

Kaptanın elindeki kural ve talimatnameler kitapçığı ise, ilke ve inkılaplarına bağlı kalınacağına yemin edilen Atakaptan‘dan kalmış.

O kitapçık, kendisindeki rotaya ilişkin temel talimatların değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini ilk sayfasında belirtmiş.

Böyle bir gemide, bizim Mekke yolcusu, Mekke’ye gittiğini iddia eden Şaşkın Hasan, nereye gidebilir?

Böyle biri için “Hasan doğru yolda, Mekke’ye gidiyor, destek olalım arkadaşlar” diyen Karaman koyunları, verdikleri bu “gaz”la gerçekte kimlere destek oluyordur?

Son tahlilde Atakaptan’ın kurduğu “düzen”e mi hizmet ediyordur, yoksa Mekke idealine mi?

Bu Karaman koyunlarının pratikteki kazanımları, kaptanın has adamları olarak ulufeye nail olmak mıdır, yoksa “doğru yol”u göstermek, Hasan’ın Mekke’ye ulaşmasını sağlamak mı?

*

İmam Matüridî‘nin, yaşadığı devirdeki müslüman yöneticiler için adil diyenleri tekfir ettiği biliniyor.

Çünkü, zulme adalet demek, batılı hak, haramı helal kabul etmektir.

Diyanet, genelde doğru işler yapıyor olabilir.

Fakat, tabi olduğu laik rejimi sorgulayabilen bir kurum değil.

Şeriat‘le, tağutla ilgili ayetleri de hutbelerde okuyamaz.

Maide Suresi’nin “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” mealindeki ayeti sanki hiç indirilmemiş gibi davranır.

Yani, hakkı tam ve açık bir biçimde söyleyemez, ancak dolaylı olarak ifade edebilir.

Selefîlik, İslam, cihad ve terör konularında yaptığı açıklamalar ise, mevcut rejimin “dış politika”sı çerçevesinde şekillenmektedir.

O açıklamaları haklılık kırıntıları da içeriyorsa da, belirli ölçüde yanlıştır.

*

Diyanet, laik (siyasal dinsiz) devletin din istismarına da alet olmaktadır.

Olmak zorunda kalıyor.

Öyle ki, Diyanet’in bakış açısına göre, tabi olduğu laik devlet için savaşıp ölen herkes şehittir, yani savaşırken cihat etmiştir. 

Buna karşılık, farklı ülkelerdeki müslümanların cihat olarak adlandırdıkları faaliyetlerini, Batı’nın terör tanımı çerçevesine girdiği, mesela Türkiye'nin NATO'daki müttefiklerinin politikalarıyla çeliştiği zaman, açıkça değilse de dolaylı ifadelerle lanetleyebilmektedir.

Burada referans, Batı’nın terör tanımı haline gelmektedir. Kur’an ve Sünnet değil..

*

Kısacası, laik geminin uysal Hasan’ı konumundaki Diyanet‘in tam olarak doğru yolda olduğunu söylemek mümkün değildir.

İmam Matüridî sağ olsaydı, Diyanet’in doğru yolda olduğunu iddia eden adamın itikadî durumunun ne olacağını ondan sormak isterdim.

İnsanlar, ve insanlardan oluşan kurumlar hatasız ve günahsız olmaz.

“Diyanet’in güzel hizmetleri var. Bu laik düzende elinden ancak bu kadarı geliyor. Doğrularına destek olalım” demek başka birşey, “Diyanet doğru yolda” demek, ve bundan, “Diyanet’in çizgisiyle çelişen bir konumda bulunanların yanlış yolda olduğunun” anlaşılmasını istemek başka birşeydir.

*

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 16 Şubat 2018 Cuma günü okuttuğu hutbe şöyleydi:

Bir sahabî, Peygamberimizin huzuruna gelerek, “Hem sevap hem de şöhret kazanmak için savaşan bir adam hakkında ne dersiniz? Böyle birisinin kazancı nedir?” diye sordu. Allah’ın Resûlü, “Hiçbir şey kazanamaz.” cevabını verdi. Ancak adam, sorusunu ısrarla üç defa tekrarladı. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Hiç şüphe yok ki Allah, sadece kendi rızasını kazanma niyetiyle yapılan samimi amelleri kabul eder.” (Nesâî, Cihâd, 24) buyurdu.

Cihâd, Allah yolunda harcanan emeğin, Hak uğrunda verilen mücadelenin adıdır. Cihâd, müminin, bütün varlığını seferber ederek Yüce Rabbinin rızasını kazanma çabasıdır. Cihâd, mukaddesatı korumak için beden, dil, fikir ve gönülle kararlılık göstermektir.  

Haksız bir saldırı, yok etme, sömürme ya da zulmetme mücadelesi değildir cihâd. Aksine Müslüman’ın, vatanında şerefi, kimliği ve özgürlüğüyle var olma; imanını, bayrağını, istiklâlini ve haysiyetini muhafaza etme azmidir. Cihâd, zulme ve zalime karşı, bir milletin hukukunu savunma gayretidir. Hakkı tutup kaldırma, yeryüzünde barış, huzur, adalet ve iyiliği yayma gayesidir.

Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a ve Resûlüne iman eden kimselerin mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihâd ettiklerini anlatmaktadır. (Saff, 61/11) Peygamberimiz de “Ellerinizle, dillerinizle ve mallarınızla cihâd ediniz!” (Nesâî, Cihâd, 48) buyurmaktadır. Bu âyet ve hadis göstermektedir ki; cihâd, sadece canı feda etmekle değil, kimi zaman elle, kimi zaman dille, kimi zaman da malla hakka hizmet etmekle olur.

“Mücâhid, nefsiyle cihâd eden kişidir” (Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd, 2) hadis-i şerifi gereği hepimizin cihâdı öncelikle kendi nefsimizde başlar. Nefsin kötülüğe, hataya ve isyana teşvik eden vesvesesi ile mücadele etmek de cihâddır.  Allah’ın dinini en doğru kaynaktan öğrenip en güzel şekilde yaşamak da cihâddır. Bizi fıtratımızdan uzaklaştıracak, uçurumlara sürükleyecek arzu ve isteklere karşı durmak da cihâddır. Ve mümin, eğer kendi nefsi ile olan cihâdında başarılı olabilirse, o zaman İslâm düşmanlarına karşı cihâdında da zafer elde edebilir.

İslam’ın hayat veren ilkelerini yeryüzünde yaymak, haksızlıkların sona ermesini sağlamak için yapılan cihâd, kimi zaman kalemle kimi zaman da kelâmla olur. Mümin, an gelir eliyle, gün olur malıyla Allah yolunda, kelime-i Hak için çalışır, çabalar. Doğruyu anlatmak, iyiye davet etmek, güzelliklere vesile olmak için gecesini gündüzüne katar. İnancı, varlığı, vatanı, bekası ve hürriyeti için silahlı mücadeleye girmesi ise, cihâdın en üst seviyesidir. Daha dün Doğusuyla Batısıyla, Kuzeyiyle Güneyiyle bu aziz vatanı korumak uğruna verdiğimiz mücadele, cihadın en canlı şahididir. Allah’ın yardımıyla muzaffer çıktığımız Çanakkale, varoluş destanının, iman, cesaret ve azmin adıdır.

Cihâd, eline silahı alıp körü körüne masum canlara kıymak değildir. Son yıllarda insaf ve vicdanını yitirmiş cinayet şebekelerinin yaptığı ve Müslümanlara mal edilmeye çalışılan intihar saldırılarının, vahşet ve şiddetin İslâm’ın cihâd anlayışı ile yakından uzaktan alakası yoktur. Çünkü İslam’da cihad öldürmenin değil, yaşatmanın; yok etmenin değil, diriltme çabasının adıdır. Cihâd, ancak insanı yaratılış amacından saptıran her türlü kötülüğü ortadan kaldırmak için yapılır.  Kime karşı ve hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, masum insanlara yönelik saldırılar, İslâm’ın cihâda yüklediği yüce ruh ve ideallerle asla bağdaşmaz. Bunlar, insanlığa karşı hunharca işlenmiş büyük cinayet girişimleridir.

Bugün de millet olarak canımızla ve malımızla bir beka mücadelesi veriyoruz. Mehmetçiğimiz, inancımız, bayrağımız, vatan toprağımız uğrunda hiç çekinmeden varlığımızı feda edebileceğimizi bütün dünyaya bir kere daha gösteriyor. Ömrünün baharında şehadet şerbetini yudumlayan her bir vatan evladı, adeta bizlere Rabbimizin şu müjdesini haykırıyor: “Allah yolunda öldürülenlere sakın ‘ölü’ demeyin. Onlar diridirler. Ancak siz bunu idrak edemezsiniz.” (Bakara, 2/154)

Bu varlık mücadelesinde hepimize sorumluluk düşüyor. Bu sorumluluğun bir gereği olarak geliniz bu mübarek Cuma vaktinde hep birlikte Allah Teâlâ’ya gönülden şöyle niyaz edelim:

Allah’ım! İstiklal ve istikbalimiz, birlik ve beraberliğimiz uğrunda mücadele eden kahraman ordumuzu muzaffer eyle! Huzurumuz ve değerlerimiz uğrunda canlarını feda eden aziz şehitlerimize rahmet, gazilerimize şifalar ihsan eyle! Fitne, fesat ve bozgunculuk peşinde koşanlara, milletimize ve ümmet-i Muhammed’e hile ve tuzak kuranlara karşı bize feraset, basiret, kuvvet ve dirayet lütfeyle! Bizleri cihâdın gerçek anlamını kavrayan, senin yolunda mücahede ve mücadeleden kaçmayan samimi müminler eyle!

Rabbimiz! Sana inandık, sana güvendik, sana tevekkül ettik. Bizleri sensiz, sahipsiz, inayetsiz bırakma!

*

Görüldüğü gibi, hutbenin başı ile sonu birbirinden ayrı telde çalıyor.

Başta, yalnız Allah yolunda savaşmanın şehadeti kazandıracak cihad olacağı belirtiliyor, sonra ise işin içine devlet yetkililerinin “dili” dahil ediliyor.

Böylece vatan, varlık ve beka da denklemde yerlerini alıyor. Hem de baş köşede..

Beka ile, Allahu Teala’nın zâtî sıfatlarından “beka” sıfatına iman değil, devletin ve milletin bekasına iman kastediliyor.

Sanki, İslam’a göre bunlar için beka mümkünmüş ve savunulabilirmiş gibi.

İşte bu, din dilinin laikleştirilmesi, istimlak edilip kamulaştırılması, devletleştirilmesidir.

*

Cihadın en üst seviyesi meselesine gelelim..

Diyanet hutbesi bu noktada da sorunlu.

Resulullah s.a.s., Ebû Saîd el-Hudrî’nin (r.a.) rivayetine göre, şöyle buyurdu:

“Cihadın en üstünü zulmeden devlet başkanına karşı hakkı söylemektir.”

(Ebû Davud, Melahim 17; bk. Tirmizî, Fiten 13; Nesâî, Bey’at 37; İbn Mâce, Fiten 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 19, 61; IV, 314, 315; V, 251, 256. Beyhakî, es-Sünenu’l-kübrâ, X, 91; Beğavî, Şerhu’s-sünne, X, 65-66),

Hep söylüyoruz, Diyanet maalesef, ayet ve hadîslere, mevcut rejimin hassasiyetleri çerçevesinde sansür uyguluyor.

İslam’ı tam ve doğru anlatmıyor. Eksik, hatta bazen çarpık anlatıyor. Çarpıtıyor.

Onun için, Türkiye’de asla Şeriat konulu bir hutbe duyamazsınız.

Tağutla ilgili ayetleri hutbede işitemezsiniz.

Maide Suresi’nin “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” hakkındaki ayetlerini dinleyemezsiniz.

Bu tür ayetlere sansür uygulanır.

Cihatla ilgili ayetleri artık okuyorlar, çünkü laik (siyasal dinsiz) devletin âlî menfaatleri bunu gerektiriyor.

*

Evet, eskiden cihad konulu hutbe de duyamazdınız, ama şimdilerde “milli ve yerli” ihtiyaç hasıl oldu..

Cihad kavramını Türkiye Cumhuriyeti’nin “ulusal çıkar”larına göre istismar ihtiyacı doğdu.

İşte onun için, Diyanet kendi kafasından “cihadın en üst seviyesi” icat ediyor.

Eğer Diyanet’te gerçek bir İslamî hassasiyet varsa, bu hatasını düzeltir, bir başka hutbede, “Cihadın en üst seviyesi, zalim, cevr ü cefada bulunan sultana karşı hakkı ve doğruyu söylemektir. Bunu Resulullah s.a.s. haber vermiştir. Biz de kendi kafamızdan daha önce birşey söylemiştik, ama yanlış oldu, Allahu Teala’dan af, halkımızdan özür diliyoruz” der.

Der mi?..

Diyanet, devlete ve devlet başkanına ayet ve hadîslerle “ayar” veren hutbe okuyabilir mi?

*

Erdoğan’ın “rabia”sının (dörtlüsünün) ne olduğunu biliyoruz: “Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak.”

Buradaki tek millete, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan (yahudi, hıristiyan, müslüman, ateist, satanist vs.) herkes dahil.

Ve bu milletin adı da, Anayasa’ya göre, “Türk“..

Ve, Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’ya göre “laikdemokratik, sosyal bir hukuk devleti” olma iddiasında..

1924 Anayasası’ndaki “Devletin dini, din-i İslam’dır” maddesinin yerinde yeller esiyor.

(Kendilerini çok zeki, müslümanları da salak zanneden bazıları “Devlet insan mı ki dini olsun?” diyebiliyorlar. A geri zekâlı, devlet insan mı ki dili var?)

*

Evet, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti için savaşıp ölenler, laik Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinAtatürk ilke ve inkılapları için, Erdoğan’ın “tek millet”i için savaşıyorlar.

Savaşabilirler.. Bizden izin isteyecek halleri yok.

Devletler ve milletler, haklı veya haksız, kimi zaman savaşa girebilir, savaş hali yaşayabilirler.

Diyelim ki haklı bir savaşı sürdürüyorlar ve bazı askerlerini bu yolda kaybettiler.. İstiyorlarsa onları “ulusal kahraman, yiğit asker, fedakârlık abidesi” filan gibi tumturaklı sıfatlarla anabilir, haklarında Dombıravari şiirler destanlar yazabilir, sağa sola adlarını verebilir, yaralanıp sağ kalan askerleri vs. de “üstün cesaret madalyası” türünden parlak adlar taşıyan nişanlarla donatabilirler.

Fakat laikliği benimsemiş (bütün dinlere eşit mesafede), tek derdi kendisinin bekası olan, “tek millet”inin “milli iradesi”ni Allahu Teala’nın emir, irade ve fermanına alenen üstün tutan bir devlet, sanki Şeriat‘le yönetilen (Allah’ın emir ve yasaklarını değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilkeler kabul eden) bir devletmiş gibi, savaşta ölenlerini müslümanlara özgü cenaze törenlerinde İslam’ın şehadet kavramı ile kabrine uğurlarsa, işte o zaman, dini istismar etmeye başlamış demektir.

*

Böyle bir devlet adına konuşan siyaset esnafının ve bürokratik ensesi kalınların birtakım kesimlere “din istismarı” suçlaması yöneltmesi ise, perhiz edebiyatı ile lahana turşusunu birlikte götürme uyanıklığı sergilemeleri anlamına gelir.

Daha açıkçası bu, “devletin din istismarını tekeline alma” dayatmasından başka birşey olarak görülemez. “Din istismar edilecekse, onu da biz yaparız netekim” hesabı..

İşin aslına bakılırsa, Türkiye’de “din istismarının kamulaştırılması, devletleştirilmesi ve millileştirilmesi” yönünde ciddi bir mesafe alınmış durumda.

Ancak devlet, bu kamulaştırma faaliyeti sırasında alabildiğine seçici/eklektik, menfaatçi (“ulusal menfaat” hesabı yaparak), pragmatik, oportünist ve esnek (ya da çifte) standartlı davranıyor.

*

Mesela, askerlerinin şehit payesini kazanmasından büyük keyif alıyor, fakat yaşarken mücahit olmalarına, cihadın İslamî hükümlerini kılavuz edinmelerine razı değil.

Bu çelişkiyi aşmak için de “İslam’ın güncellenmesi”ne ihtiyaçları var. Mesela mücahit olmadan şehit olmayı sağlayan bir güncelleme..

Zaten “fiilen” güncellemişler..

İslam’ı “güncellenmiş” haliyle benimsiyor ve savunuyorlar

(İş, bu güncellemeyi resmiyete dökmeye kalmış. Rutin bir işlem.. Yeni MİT yasasını çıkardıkları sırada Beşir Atalay, “Bunlar zaten fiilen yapılan şeyler, sadece yasal düzenleme haline getiriyoruz, resmîleştiriyoruz” demişti.)

Fakat, bu arada birtakım “yobazlar” devreye giriyor (“milli ve yerli dalkavuklar” böyle adlandırıyor), aykırı sesler çıkarıyor, devletluların keyfini kaçırıyorlar.

Laik demokrasilerde çare tükenmez netekim.. Onları yola getirmek için de sağlam meşeden “din istismarı sopası” hazırlanıyor.

Ya susacaklar ya da kafa göz gidecek.. İhtimal bazı kafalar yarılacak.. Devletlular da bu hürriyet ortamında  İslam’ı keyiflerine göre “fikri hür, vicdanı hür” biçimde güncelleyecekler..

*

Şu laik devlet için şehit olma mevzuuna tekrar dönelim.

Resulullah s.a.s. şöyle buyuruyor: “İslâm, câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır.” (Buharî, Ahkâm: 4)

Türkiye Cumhuriyeti Devleti davası gütmek, devleti (Allahu Teala’nın dinine hizmet ve insanlar arasında adaleti hakim kılmak gibi) daha yüce amaçlar için araç değil de bizatihî amaç haline getirmek (böylece putlaştırmak, Allahu Teala yerine kulluk edilen bir mercîe dönüştürmek), bunu da “devletin bekası” gibi süslü laflar eşliğinde savunmak, ve de Türkiye Cumhuriyeti’nin “tek millet”çiliğini ilke edinmek, işte bu, cahiliyyet ırkçılık ve kabileciliğidir.

İslam’a göre böyle.. Ama, devlet laik olduğu için, İslam’ın bu değerlendirmelerine itibar etmek zorunda değil. Bütün bunlar, onun kabul ettiği “çağdaş uygarlık düzeyi” hedefi çerçevesinde aydınlanma, ilerleme, çağdaşlaşma ve uygarlaşma anlamına geliyor.

Gelsin.. Devlet, çağdaşlaşmasını da alsın ve gitsin, dinden elini çeksin, güncellemeye kalkışmasın.

Devlet nasıl kendisinin dine uydurulmasına razı değilse, İslam da kendisinin güncelleme adı altında devlete uydurulmasına razı olmaz.

*

Şehitlik bahsine devam edelim.

Hadîs-i şerîf şöyle: 

“Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran bizden değildir; ırkçılık için savaşan bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen bizden değildir.” 

(Müslim, İmare: 53.)

Mesela PKK‘nın durumunu ele alalım.

Davaları ırkçılık (Kürtçülük) olduğu için, bizzat kendilerinin de itirafı ile, İslam’la bir ilgileri bulunmamaktadır. Ve ölüleri, İslam nazarında şehit kabul edilmez. Batıl bir davanın savunucularıdırlar.

Fakat, aynı şey, bozkurt işareti eşliğinde Türk milleti için savaşma davası güdenler için de geçerlidir. Kürşat vs. gibi “ulusal kahraman” ilan edilebilirler, madalyaya layık görülebilirler. Fakat şehit değildirler. İslam açısından, cahiliye ölümü ile hayata veda etmişlerdir.

Bir başka hadîs-i şerîf: 

“Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe (asabiyet) çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, câhiliyye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür.” 

(İbn Mâce, Fiten: 7.)

İsteyen Kürtçülük, isteyen Türkçülük, isteyen de Arapçılık için ölebilir. Kendi keyifleri bilir.

Ancak bu, İslam Şeriati (kanunları) nazarında şehitlik değil, cahiliyye ölümüdür.

 

“… O (Allah) sizi, gerek yerden yarattığı zaman, gerekse siz analarınızın karnında bir cenin iken en iyi bilendir. O hâlde nefislerinizi temize çıkarmayın! O, takvâ sâhibi olanı en iyi bilendir.” (Necm, 53/32)

“Kendilerini temize çıkarıp duranları görmedin mi? Bilakis Allah dilediğini temize çıkarır ve (onlar) kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa, 4/49)

“De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Allah, göklerde olanları ve yerde bulunanları bilir. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurat, 49/16)


TEK ADAMLIK VE TEKELCİLİK

 









Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin KaramanDiyanet’in itibarı ve Kutlu Doğum” başlığını taşıyan 4 Mayıs 2017 tarihli yazısında şöyle diyordu:

Üzerine yükletilen “halkı din yönünden aydınlatma vazifesini” bihakkın yerine getiren, vakfı bir yandan kendi bir yandan yurt içinde ve yurt dışında yaptığı hizmetlerinin listesi (yalnızca başlıkları) kitap teşkil edecek kadar büyük olan bir kurumumuzu itibardan düşürmek için hem sahih İslam karşıtları hem de kendilerini doğrunun tek temsilcisi zanneden “bizim ormanın ağaçları” yıllardır taşlıyorlar; ama bu taşlamalar ne altın kâsenin itibarını zedeleyebildi ne de taşlayanlara ve taşa itibar kazandırdı. Bu sebeple “adam aldırma da geç git” demek gerekiyor ama az da olsa kafası karışanlara yardımcı olmak üzere her ilgilinin bildiklerini açıklaması da gerekiyor.

Eh, ilgili olunca ne yapsın, Hayrettin efendi de bizleri bilgilendirmek için kaleme sarılmış.

Ancak, Diyanet’in vazifesini “bihakkın, hakkıyla yerine getirdiğini” söyleyerek, laik devletimizin bu siyasetin vesayeti altındaki güdümlü kurumunu peygamberler seviyesine çıkarmış.

Palavracılığın cılkını çıkarmış.

*

Şu yaşıma geldim, Türkiye’de mesela Uğur Mumcu’nun ölümü gibi bahanelerle meydanlarda “Şeriat kahrolsun!” naralarının atıldığını gördüm. Fakat Diyanet, bir kez olsun, Şeriat konulu cuma hutbesi okutmadı.

Okutamadı.

Halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın” yerine getirme bu mudur?

Ama mesela o zaman merhum Prof. Dr. M. Esad Coşan hoca İslam dergisindeki bir başyazısı ile buna tepki göstermişti.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal da “Böyle diyenler Şeriat’in ne olduğunu bilmeyenlerdir” diyerek bir vazifeyi yerine getirmişti.

Bunu söyleyen, kürsü yumruklayan bir vaiz, kalemiyle dünyaları (daha doğrusu saf gençlerin gönüllerini) fetheden bir "müslüman yazar düşünür/taşınır", ya da "maneviyat menbaı ekran bülbülü" değildi.

Devletin en tepesindeki şahıstı..

Bunu siyasî hesaplarla da söylemiyordu.

O günlerde önümüzde bir seçim de yoktu; milletin maneviyatına seslenip oyları alma, seçimden sonra da "Tekkeye mürit aramıyoruz" makamından şarkı terennüm etme hesapları içinde olması beklenemezdi.

Böyle olmakla birlikte, kendisinden önceki ve sonraki hiçbir cumhurbaşkanının yapmayacağı, yapamayacağı şekilde Şeriat'e saygısını ortaya koymuştu.

Diyanet’ten ise hiç ses seda çıkmamıştı.

*

Diyanet'in, Karaman'ın sıraladığı hizmetlerine gelince..

Ardında devlet bulunan, devasa bir bütçeye, hadsiz hesapsız imkâna ve sayısız personele sahip bir kurumun bunları yapması, övünülecek birşey midir?!

“Bizim ormanın ağaçları”nın eleştirileri de olmasa, Diyanet kim bilir ne hale gelir? Getirilir?

Tamam hizmeti çok, fakat bunları da yapmayacaksa niçin var?

*

Elbette aramızda (Karaman'ın dediği gibi) kendisini doğrunun tek temsilcisi zannedenler de vardır.

Fakat, kimi zaman aramızdan bazılarının, doğruları tek başına söylemek zorunda kaldığı da bir gerçektir.

Eğer onları yalnız bırakıyorsan, doğrunun tek sözcüsü konumuna düşürüyorsan, onlara bu acıyı yaşatıyorsan, bu senin ayıbındır.

Kendini ve sahiplendiğin yapıyı altın kâse, muhataplarını ise taş olarak nitelendirmek ne eşssiz bir tevazu, ne eşsiz bir “kendini doğrunun tek temsilcisi görmeme” alicenaplığı..

*

Devam ediyor Hayrettin efendi:

“Ben bugünün Türkiyesi’nde Diyanet İşleri Başkanlığı, ilahiyat fakülteleri ve imam hatip okullarının, -farkında oldukları kusurlarını giderme gayreti içinde olduklarını da bilerek- din hizmetinde en sağlıklı ve güvenilir kurumlar olduğunu düşünüyorum.”

Yani laik devletin laik siyasetinin doğrudan vesayetinin altında olan kurumlar en sağlıklı ve en güvenilir kurumlar..

Doğrunun en sağlıklı ve güvenilir tek kurumları bunlarmış.

Laik devletin güdümünde olmayan sivil medrese ve tekkeler ise yeterince sağlıklı ve güvenilir değil. 

(Gerçi devlet onları da MİT’i vasıtasıyla sağlıklı ve güvenilir hale getiriyor, laikleştiriyor, böylece Atatürkçü/Kemalist ya da yerli-milli hale geliyorlar, gelmekteler, ama yeterli değil tabiî.)

*

İşin aslına gelince..

Türkiye’de din hizmetini “en sağlıklı ve güvenilir” biçimde yürütecek “kurum”ların mevcut olması, bugünkü siyasal düzen, yasal çerçeve ve “derin” oyunlar çerçevesinde mümkün değildir. 

Hakkı ve hakikati söyleyenler tek başına ve yalnız kalmaya mahkumdur.

*

Hayrettin efendi, sözlerinin devamında bu sağlıklılık ve güvenilirlik konusuna açıklık getirmeye çalışıyor:

Niçin?

Çünkü bu kurumlarda ilim ve edep üreten insanlar “âdeta peygamberleştirilmiş, hatadan ve günahtan berî bir tek adama” bağlı değiller. Bu kurumlarda ortak akıl var, danışma var, denetim var, açıklık-şeffaflık var, seçim var… 

Yazıya, Diyanet’in halkı din yönünden aydınlatma vazifesini “bihakkın yerine getirdiğini” iddia ederek başlamıştı.

Böylece bu kurumu hatadan ve günahtan berî ilan etmiş olmuyor mu?!

Bihakkın yerine getirmek, hatasız ve günahsız olmak değil midir?!

Değilse nedir?

Altın tas diyerek bu iddiayı pekiştirmekten de geri kalmıyor.

Diyanet’e atfedilen ortak akıl, danışma, denetim, açıklık-şeffaflık ile seçim meziyetleri de, hatasızlık ve günahsızlık iddiasını zirveye taşıyor.

Vatandaş ne yazdığının farkında bile değil..

*

O “resmî” (laik devletin doğrudan kontrolü altındaki) kurumların fazilet ve meziyetleri bitti mi?

Hayır!

Hayrettin efendi saymaya devam ediyor:

“Bu kurumlar tekelci değil, müspet manada değişim ve gelişime açık, kardeşlik çerçeveleri de İslam kadar geniştir.

Aslında tekelci..

Devlet, Diyanet’i bir tekel olarak kurmuş kurumda.

Mesela bugün tarikatlar “resmen” yasaktır.

Aynı şekilde medreseler de “resmen” geçersizdir.

Kendi kendilerini medrese olarak adlandırabilirler fakat akredite değildirler, resmî bir tanınırlıkları ya da statüleri bulunmamaktadır.

*

Hayrettin efendi sözlerini şu vecizesi ile süslüyor:

“Bugün Türkiye’de mevcut diğer din eğitim ve öğretimi kuruluşlarına (medreseler, tarikatlar ve diğer dini toplulukların mensuplarına) da bu kurumlar açık olduğu için hem Diyanet hizmet kadrosunda hizmet yapan hem de okullarımızda okuyan, mezun olduktan sonra öğretmen ve öğretim üyesi olan yüzlerce kardeşimiz vardır.”

Aksi zaten mümkün değildir. Öyle yaparsa kendini toplumdan izole etmiş olur.

Bunun bir meziyet olarak söylenmesi anlamsızdır.

Devam ediyor Hayrettin efendi:

Devlete, millete, dine, diyanete hainlik etmedikçe kimsenin buralardan dışlandığı veya kendilerine ayrımcılık yapıldığı da yoktur ve olmamalıdır.”

Devlete ihanetmiş..

Bunu söyleyen, güvenlik bürokrasisinden bir at gözlüklü değil..

“Devlet”e ihanet etmemek ne anlama gelmektedir?

Mesela 28 Şubat’ta Diyanet, “Devlete ihanet etmemek için” nasıl bir rol üstlenmiştir?

O sırada Albay Oğuz Kalelioğlu Diyanet’te danışman olarak çalışmaya başlamıştı. Görevi neydi, nasıl bir danışmanlık hizmeti veriyordu?

28 Şubat Darbesi’ni hazırlayan Müslüm-Fadime faciası yaşandığı sıralarda Selam gazetesinde, Refahyol’u yıkmaya yönelik bu gibi tertipleri askeriyeden O. K. ile Emniyet’ten C. S.’nin organize ettiği ileri sürülmüştü. 

Adı geçen O. K., Oğuz Kalelioğlu muydu, bilmiyoruz. 

Fakat mahkemede görülen 28 Şubat Davası’nda bir başka O. K.’nın değil de bu O. K.’nın adının gündeme gelmiş olması, insana bazı şeyleri düşündürüyor.

*

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

Diyanet İşleri Başkanlığı yapılan başvuru ve talep üzerine bazı kitaplar ve konular hakkında inceleme, araştırma ve okumalar yaptıktan sonra açıklama ve değerlendirme de yapar. Eski zamanlarda daha dar kadrolu danışma kurulları vardı, şimdi seçimle gelen, daha geniş ve yetkili bir Din İlleri Yüksek Kurulu var. Bu kurula bağlı çalışan uzmanlar var.

Bir dini konuda Diyanet’in yaptığı açıklama ve değerlendirmede, farklı içtihadın ve yorumun caiz olmadığı bir alanda yapılmış olup ümmetin icmâ’ına aykırı bulunma ihtimali sıfırdır. Muhal farz olarak bulunsa bile bunda ısrar mümkün değildir. 

Bu, doğru olabilir.

Ancak, Diyanet’in sorunu, her doğruyu söylemiyor, bazı doğruları nisyana terk ediyor oluşudur:

"Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, ‘Onu (Kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz’ diye sağlam söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü, arkalarına atıp onu az bir karşılığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür!” (Âl-i İmran, 3/187)

*

Karaman şunu da diyor:

“Kendilerini müftü ve din âlimi yerine koyan, halbuki usulüne uygun bir din eğitim ve öğretimi görmemiş bulunan bazı köşe yazarlarının din konusunda yazdıkları ve söylediklerine ise güvenmek ve bunlara göre bilgi ve kanaat sahibi olmak en azından ihtiyatsız bir davranış olur.”

Bu doğru.. Herkesin yazdıklarına karşı ihtiyat üzere olmak gerekir.

Ancak bu, Diyanet için de geçerlidir.

Hayrettin efendi için haydi haydi geçerlidir.

*

Karaman şunu da söylüyor:

“Kendilerini doğrunun tek temsilcisi yerine koyan tek adamlarla onlara bağımlı olanların yazdıkları ve söyledikleri ise daha ziyade ihtiyatla yaklaşılması gereken kısımdır.”

Karaman’ın bu yazdıkları da, Diyanet’i doğrunun tek temsilcisi yerine koyma anlamına gelmektedir.

Ama farkında değil.

Tek adamlara bağımlı olmaya gelince..

Kelin köre diyeceği birşey olamaz..

Diyanet de tek adama bağlıdır. Laik (siyasal dinsiz) devletin "Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmiş" bir siyasetçisine, politikacısına.. 

Özerk bir kurum değildir.

*

Siyasetçiler, dinî konularda bir sürü yanlış laf söylüyor.. Hayrettin Karaman’ın yerin dibine batırdığı tek adamlardan bu yanlışlara itiraz edenler ara sıra çıkıyor.. Çıkabiliyor.

Diyanet’ten ise tık yok.

Neden?

Çünkü bu kurum, siyasetin tek adamlarına bağlı.

Özerk değil.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...