nurettin coşan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nurettin coşan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

LAİKLİĞİN (ŞERİAT’TEN VAZGEÇİLMESİNİN) İSLAM’A AYKIRI OLMADIĞINI KABUL ETMEK, KÜFRÜN, İMANSIZLIĞIN, DİNSİZLİĞİN TA KENDİSİDİR

 



Evet, yazımızın başlığında söylediğimiz gibi, laikliğin (Şeriat'ten vazgeçilmesinin) İslam'a aykırı olmadığını kabul etmek küfrün, imansızlığın, dinsizliğin ta kendisidir.

Dikkat edilsin, "Devlet yönetiminde ya da özel hayatta Şeriat'e aykırı işler yapılması küfrüün, imansızlığın, dinsizliğin ta kendisidir" demiyoruz.

İnsan günah işleyebilir, günahkâr olabilir.. İtikat ile amel aynı şey değildir.

Fakat insan, haramı helal, helali haram kabul etmeye başladığı, yani İslam'ı kendi kafasından (heva ve hevesine göre) "güncelleme"ye kalkıştığı zaman, kâfir olur.

Bunun farkında, bilincinde olmak, kul olarak haddini bilmek önemlidir.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin tabiriyle "büyük alim" (İnsanların kendilerini, veya cahillerin birbirlerini alim vs. ilan etmelerinin bir kıymeti yoktur; alim, ilmi müsellem olan kişilerin alim dedikleri kişidir) Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde Tevbe Suresi'nin (Yahudi ve Hristiyanlar'ın haham ve papazlarını/rahiplerini "rab" ilan etmelerinden bahseden) 31'inci ayetini açıklarken, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile (Hatem-i Taî'nin oğu) Adiyy bin Hatem r. a. arasında geçen bir konuşmayı aktarmaktadır.

Rasulullah s.a.s. ona şunu demişti: "(Rahipleriniz) Allah'ın helal kıldığına haram derler, (siz de Hristiyanlar olarak aynı şekilde) haram tanımaz mıydınız?! Allah'ın haram kıldığına helal derler, siz de helal saymaz mıydınız?! İşte bu, onlara ibadettir."

Birine ibadet etmiş olmak için gidip önünde secdeye kapanmak gerekmiyor.. Selanikli Mustafa Atatürk'ü rab edinip ona kulluk etmek de, yalnız heykelinin ve fotoğraflarının önünde secdeye kapanmak değildir.

Allahu Teala kendisinin indirmiş olduğu ile hükmedilmesini emretmiş (Maide, 5/44) bulunduğu halde Atatürk'ün laikliğini "İslam'a uygun" (helal) kabul edenler, Selanikli'yi "rab" edinmiş durumdadırlar.

Evet, bugün Türkiye'de pekçok siyasetçi, hatta ilahiyatçı, Selanikli'yi rab edinmiş durumdadır.

Ona ibadet ediyorlar.

*

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlığı zamanında Mısır ve Tunus'u ziyaret edip onlara "Şeriat yerine laiklik" tavsiyesinde bulunmuştu.

"Kur'an ve Sünnet'in mesajını bırakın, Selanikli Mustafa Atatürk'ün ilke ve devrimlerini alın" dercesine..

Ve buna karşı Türkiye'deki cübbeli cübbesiz soytarılardan, sözde Ehl-i Sünnetçilerden bir ses çıkmadı.. Ne bir inilti, ne bir sızıltı, ne bir vazıltı, ne bir mırıltı..

Varsa yoksa "dünya lideri, mazlumların umudu, dombıra şahikası" edebiyatı..

Evet, Erdoğan Mısır ve Tunus'taki bu tavsiyesinin İslam'a uygun (helal) olduğunu da ileri sürdü.

Böyle birşey, Selanikli yaptı, Erdoğan da tavsiye edip uygun buldu diye "helal" olur mu?!

*

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) bu hususta Erdoğan'dan daha kıdemli.

Onlar demokratlıklarını ve laikçiliklerini Abant Platformu aracılığı ile çok daha önce ilan etmişlerdi. (Şimdi sürgünde aynı teraneyi tekrarlamaya, Siyasal İslam ve İslamcılık düşmanlığı yapmaya devam ediyorlar.)

Erdoğan'ın Milli Görüş gömleğini çıkarıp laikçiliğini ilan etmesi, FETÖ'ye yetişmesi biraz zaman aldı.

Tesadüfe bakın ki, onun böyle değişim ve dönüşüm türkülerini söylemeye başladığı sıralarda Mehmed Zahid Kotku rh. a. ile Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan merhumun müridanı olduklarını söyleyenler de Sağduyu Partisi adlı bir gecekondu tipi prefabrik parti vasıtasıyla laiklik ve demokrasi havariliğine soyundular.

Yani FETÖ'nün izini takip etme hususunda Erdoğan bunları geçmeyi başaramadı.. İpi birlikte göğüslediler.

Boynuz kulağı geçermiş.. İskenderpaşacılar (Hakyolcular), FETÖ'cülerden daha "şiddetli" bir dil kullanıyorlardı.

"Karşı saflar" oluşturma bakımından "din"i önemsemediklerini, "siyasi konum"larını belirleme bakımından "dinî değerler"e dayanmadıklarını açıkça yazdılar. 

Pervasızca.. Takiyye yapmaya gerek duymadan.. (Hâlâ da aynı hezeyanları yeni vird-i zebanları olarak tekrarlayıp duruyorlar.. Bkz. https://sagduyu.global/)

Dinî (İslamî) değerler dinî değerler olalı böyle bir aşağılanma görmüş müydü?

Yahudiler hahamlarının, Hristiyanlar da rahiplerinin "haram dediğine haram, helal dediğine helal" diyorlardı.. İskenderpaşacılar (Hakyolcular) da Esad Efendi'nin oğlu Nureddin'i aynı konuma oturttular.

Onu rab yapıp karşısında kul olmayı içlerine sindirebildiler.

Gördüğüm kadarıyla hâlâ da ona ibadet etmeye devam ediyorlar.. Kullukta sebatlılar.

Ahirette bu sebatlı ibadetlerinin sevabına nail olacakları şüphesizdir.. Ameller zayi olmaz. 

*

Erdoğan, 1 Şubat 2024 tarihinde "Şeriata düşmanlık esasında dinin bizatihi kendisine husumettir" diyerek hatasını düzeltme yönünde olumlu bir adım attı.

Saygı duyulması gereken önemli bir adım.

Ancak, hatasını telafi açısından yeterli değildir.. Çünkü, laikliğin Şeriat açısından durumuna açıklık getirmiş bulunmuyor.

Merhum Said Ramazan el-Bûtî Yaratıcının Varlığı Yaratılanın Görevi – İslam Akaidi adlı kitabında (çev. M. Yolcu – H. Altınalan, İstanbul: Madve Y., 1986) Allah’tan başkasının hüküm koyma hakkı yoktur” başlığı altında şunları yazmış durumda:

Bu vazife [Şeriat’in uygulanması] Allah’a c.c. kulluğun anlamını ifade eder. O vazifeye bağlı kalanlar, Allah’a c.c. kulluk etmiş, karşı çıkanlar veya onu uygulamamakta ısrar edenler ise, ilahlık taslamış ve tağutun ta kendileri olmuşlardır.

Hakimiyet yalnız Allah’ındır. İnsanın vazifesi yeryüzünde Allah’ın hükmünü uygulamaktır.

… Bu hakikatleri inkâr ederek, dünyada [dünya hayatında] hakimiyetin yalnız insana ait olduğunu, kendi kendisini idare etmek için [Şeriat’le çelişen] kanun koyabileceğini sanmak mümkün olur mu?! Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ın olduğu halde onu insana [millet, halk vs. gibi gösterişli isimlendirmeler eşliğinde kullara] malederek, inkâr ile imanı bir araya getirmek biraz önce izah ettiğimiz hakikatlerin tümünü inkar etmek anlamına gelmez mi?! (s. 379) …

Öyle ise; hakimiyet ancak ve yalnız Allah’ındır. Kullarının dünya ve ahiret işleri ile ilgili olarak da, pekçok sahada kanun koyan O’dur…. Kuracakları her sistemde, hayatları için çıkaracakları her konuda ilk mercileri O olacaktır. Kim bu hakikati kabul etmezse Allah’a ve Resulü’ne karşı gelmiş ve onları inkâr etmiş olur.

Artık bundan sonra o kişinin dili ile Allah’a ve Resulü’ne iman ettiğini iddia etmesi, namaz, oruç ve hac farizalarını yerine getirmesinin hiçbir kıymeti yoktur. Bu konuda aklî ve naklî deliller ittifak etmiş, Kitap ve Sünnet’in delillerinden hareket eden bütün müslümanların da icma‘ı [görüş birliği] hasıl olmuştur. (s. 380) …

İnsanın vazifesi, yeryüzünde sadece Allah’ın c.c. hükmünü uygulamaktır!…O, kendisine indirilen ve uygulanması istenen kanunun, her harfinin tatbikatından sorumludur. Bu konuda o, kendisinden istenenin dışında çalışma yapamaz. İctihad edemez [Dinde "güncelleme" yapamaz]. Hüküm verirken veya herhangi bir görüşü şûra aracılığıyla tercih ederken dahi, onun Kitap ve Sünnet’te açık hükmünün bulunmadığından ve o konuda [daha önce] müslümanların herhangi bir icma’ının da hasıl olmadığından emin olmak zorundadır.

Bu vazife Allah’a c.c. kulluğun anlamını ifade eder. O vazifeye bağlı kalanlar, Allah’a c.c. kulluk etmiş, karşı çıkanlar veya onu uygulamamakta ısrar edenler ise, ilahlık taslamış ve tağutun ta kendileri olmuşlardır…. O insan bu hareketiyle Rabbinin gösterdiği çizgiden sapmış ve O’na kul olmaktan kurtulmaya çaba göstermiş; kendi kendisini, hüküm koyma ve idare etme sahasında Allah’a c.c. ortak koşmuş demektir [Bu, insanları Allah’a değil kendisine itaate çağırması anlamına gelir. Şeriat’i kaldırıp laikliği getirmek ve uygulamak, budur]. (s. 381) …

… insanın mükellef bulunduğu bu [kulluk] vazifesini yerine getirebilmesi için, çok ibadet etmesi, bol bol namaz, zikir ve nafile ibadetlerde bulunması [bile] kâfi gelmez. Eğer bir insan, hayatı için, istediği konuda hüküm koyabileceğine inanıyor ya da Allah Teala’nın hükümlerinden ve emirlerinden herhangi birinin bugünkü insanlığın yararına olmadığına itikad ediyorsa, o adamın tüm bu ibadetlerinin hiçbir kıymeti olmaz. Bütün müslümanların icmaı ile ve kesin delillerle sabit olmuştur ki, böyle inanan birisi mürteddir. İslam dairesinden çıkmıştır. (s. 382)

… İslam toplumunu kurmak ayrı birşeydir, bütün günahlardan arınmak ve masum olmak ayrı birşeydir. İslam toplumu masum değildir. 

Bütün hatalardan günahlardan masum olmak ise, hiçbir zamanda gerçekleşmiş birşey değildir. Ne sahabe devrinde, ne tabiîn, ne de onlardan önce veya sonra gerçekleşmiş birşeydir. İsmet [masumiyet, günahsızlık; toplumun ıslah edilip günahlardan arındırılmış olması], Allah Teala’nın İslamî hükümlerinin yürürlüğe konması ve İslam Şeriati’nin tenfizi [infazı, tatbiki] için ileri sürülen bir şart değildir. (s. 83-84)

*

Evet, merhumun ifade ettiği üzere, müslüman birey günahsız (peygamberler gibi masum) insan demek olmadığı gibi, İslam toplumu da hiç günah işlenmeyen toplum değildir.

Fakat İslam toplumu, hüküm koyma hakkının Allahu Teala’ya ve Rasulü’ne ait olduğuna kalben inanan, lisanıyla ikrar eden (anayasa ve yasalarına yazan) ve gücü yettiğince bununla amel eden toplumdur. 

Kâfir devlet ise, Allahu Teala’ya ve Rasulü’ne (s.a.s.) hüküm koyma hakkı tanımayan devlettir. Böylesi devlet tağuttur, deccalî ve firavunî devlettir.

Geçmişte İslam devletlerinde Şeriat’in tam uygulanmamış, kimi yöneticilerin bazı hükümleri çiğnemiş olmaları ile, bugünkü laiklik savunuculuğunu birbirine karıştırmamak gerekir. 

İlki günahkârlıktır, fasıklık ve zulümdür, ikincisi ise küfürdür, imansızlıktır, irtidattır, İslam’dan dönmek ve İslam’ı tahrif etmektir, dalalettir, sapıklıktır. 

*

Laikliğin İslam’a aykırı olmadığını savunanlar namaz da kılsalar, oruç da tutsalar, hacca da gitseler, kurban da kesseler, küfre düşmüş olurlar.

Gurur ve kibri bir tarafa bırakıp bu düşüncelerinden tevbe etmeleri gerekir.

Şayet böylesi düşünceleri kamuoyu önünde dile getirmişlerse, yine kamuoyu önünde hatalarını düzeltmek zorundadırlar.

Aşikâre günahın tevbesi aşikâre, gizli günahınki gizli olur.


FETÖ, İSKENDERPAŞA, TAĞUT VE DERİN OYUNLAR





Türkiye’deki derin küfür, cepheden saldırarak mağlup edemediği İslam’ı, savunuyormuş gibi yaparak içeriden bozmaya, tahrif etmeye ve reforme etmeye (yeniden biçimlendirmeye, laik rejimin hassasiyetleri doğrultusunda güncellemeye) çalışıyor.

Aparatlarından birisi mevcut AK Parti iktidarının dümeninde yer alan "gizli gündem"liler.

(Bir başka aparat Fethullahçı Takiyye Örgütü idi, fakat onlar mahalli ligde değil küresel ligde oynamaya kalkışınca kavga çıktı.)

Mustafa Özcan’ınNiçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısının ortaya koyduğu gibi, “yandaş yazarlar”, devletin laikliğine (siyasal dinsizliğine) uygun bir İslam yorumu üretmek için kendilerini paralıyorlar.

Ve bunu yaparken bütün bir İslam tarihini aşağılayabiliyor, Hayrettin Karaman gibi Müslümanlar’ın kâffesini dini anlamamakla suçlayabiliyorlar.

Ve bu hengâmede “Nuh’un keleği” olduğu iddia edilen Soner Yalçın’ın (sanki İslam’ın doğru anlaşılması çok umurundaymış gibi) Tağut adıyla kitap yazdığını görüyoruz.

*

Maksat, Kur’an’da geçen “tağut” kavramının içini boşaltmak, bu kavramı laikliğin (siyasal dinsizliğin) emrine vermekten ibaret.

İşin içinde Nuh’ların bulunması ihtimali yüksek. 

(Bu tür işler genelde Nuh’suz, ihalesiz, "görevlendirme"siz olmaz.. Birileri Celal Bayar gibi amatörce hevese kapılıp, "Ben de Yazdım" diyebilmek, "Ben de yazarım" diye hava atabilmek, netameli konulara girip dikkat çekebilmek için bir ya da iki kitap yazabilirler de, heveslerini alınca, ya da kimsenin kendilerini umursamadığını görünce usanırlar.. Devam edemezler.. Bir devamlılık, istikrar ve ısrar varsa, yazarın arkasında sponsorların bulunuyor olması ihtimali yüksektir.. Sponsorsuz idealist binde bir çıkar.)

Evet, Soner'in amacı, "tağut" kavramını sulandırmak, içini boşaltmaktan ibaret.

*

Geçmişte millet ve milliyetçilik kelimeleri laik (siyasal dinsiz) rejimin ideologları tarafından bu şekilde gasbedilmiş durumda.

Millet aslında ümmete karşılık gelir.. Kur’an’daki anlamı böyledir.. Milliyetçilik de “dinselcilik, dincilik” demektir.

Bu yüzden Türkiye’de birileri ırk ve ırkçılık anlamında milletten, milliyetçilikten bahsetmeye başladığında ulema ve okumuş müslümanlar uyanamamış, bunu zararsız birşey zannetmişler, işin içyüzü ortaya çıktığında ise artık iş işten geçmiştir.

Soner eliyle “tağut” kavramı da böyle bir işlemden geçirilip gasb edilmeye, veya en azından işlevsiz hale getirilmeye çalışılıyor.

Kusura bakma ama, eğer sen, Türkiye’deki en büyük tağutun Selanikli Mustafa Atatürk olduğunu söyleyemiyorsan, söylemiyorsan, tağuttan bahsetmeye hakkın yoktur.

Niyetin, “Canbaza bak canbaza!” numarasıyla dikkatleri başka bir tağuta çekerek, turp heybesindeki asıl büyük tağutu gözlerden saklamak değilse, ne?

*

Odatv.com, Soner’in kitabının reklam mahiyetinde tanıtımını da yapmış.

İlknur Altıntaş imzalı (Neden Sonnur Gümüştaş değil, Soner?) yazıda şu söyleniyor:

“…Buhari yaşamında kitap yazmadı. Buhari'nin kitabı diye bilinen Sahih-i Buhari adlı eseri İbni Hacer derledi. Buhari ile Hacer arasında 596 yıl var! Bu söylendiği zaman kimi ulema der ki, İbni Hacer'in derlemesini bir diğer hadisçi olan El-Khushaymani'ye dayanarak yazmıştır. Yani, Hacer ile Khushaymani arasındaki yıl farkını, 463 yıla düşürürler. Buhari ile Khushaymani arasındaki yıl farkı da 133 yıl. Sonuçta, İbni Hacer'den önce hadis kitabı yok.”

Yazı, Sahîh-i Buharî’nin sahihliğine saldırarak işe başlıyor.

Bunların derdi doğru bilgiye ulaşmak değil de kafa karıştırmak için dikkatleri istismara müsait noktalara çekmek olduğu için, yazılarında çok ciddi hatalar yaparlar, haberleri olmaz.

Soner gevezesinin lafları da böyle.. Baştan sona yanlış.

"İbn Hacer derledi” diyerek Himalayalar büyüklüğünde bir yalanla işe başlamış.

İbn Hacer’in yaptığı şey, kitabı derlemek değil, zaten elde hazır olan kitaba şerh (açıklama) yazmaktan ibaret.

Ve allame-i cihan Soner Yalçın'ın bundan haberi yok.

Kendisinden haberi olmayan adamın bundan haberi olabilir mi?!

*

Hadîsçilerin (geçmişin muhaddislerinin) özelliği, yanlarında hadîs kitabı diye yazılı sayfalar taşımaları, “Hadîs dersi veriyoruz” diyerek söz konusu kitapları açıp okumaları değildi.

Hadîs kitabı mahiyetindeki metinleri ezberliyor, talebelerine de sözlü olarak ezberden aktarıyor, onlara da ezberletiyor, sonra da, ezberlemiş olana icazet (diploma; okutma, rivayette bulunma izni) veriyorlardı.. (Bu ezberleme geleneği bugün de Moritanya gibi ülkelerde devam ediyor.)

Kur’an’ın ve hadîs kitaplarının bozulmadan bize ulaşmış olmasının nedeni bu “ezbere dayalı icazet” sistemidir.

Şayet hiç ezberleyen olmasa da yazılı nüshalara bağlı kalınsaydı, ulaşım ve iletişim teknoloisinin bulunmadığı, sıkı kurallara dayalı bir arşiv geleneğinin oluşmadığı, matbaanın bilinmediği, kitapların elle çoğaltıldığı bir zamanda birileri ekleme çıkarma yaparak kolayca yeni nüshalar üretip metinleri bozarlardı.

Ezbere dayalı icazet sistemi böylesi bir bozulmaya geçit vermemiştir.. Çünkü, “Ben muhaddisim, hadîsçiyim” diyen adamdan binlerce hadîsi ravîleriyle beraber hiç teklemeden ezbere okuması isteniyordu.. Ertesi gün, hafta ya da ayda, aynı metni hiç atlamadan aynı şekilde tekrar söylemek zorundaydı.

Sahîh-i Buharî’nin durumu da budur.. İmam Buharî, kitabını kâğıda değil kafasına yazmış durumda.. Talebeleri de ondan aynen ezberleyip kendilerinden sonraki hadîsçilere ezberletmişler, böylece nesilden nesile aktarılmıştır. (Hiç yazmamış değil, fakat onun bizzat kendisinin yazdığı nüshalar günümüze ulaşmamış durumda.)

Sahîh-i Buharî’nin (yaygın biçimde) sayfalara geçirilmesi ise, cahil Soner’in (ilk nur değil, son er) iddiasının aksine, İbn Hacer’den önce oldu. 

İbn Hacer'in bütün yaptığı, Sahih’e Fethu’l-bârî adlı geniş bir şerh (açıklama, izah) yazmaktan ibaret.

Nitekim, Vikipedi’nin “Sahih-i Buhârî” maddesinde şu söyleniyor:

“Bu kitabın dünya kütüphanelerinde tespit edilebilen eksiksiz en eski tarihli yazma nüshası Ebû Zer rivayetinin ‘Bâcî – Sadefî’ tarikiyle günümüze ulaşan Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Murad Molla, nr. 577) kayıtlı bulunan H. 550 (M.S. 1155) tarihli yazma nüshadır.

O tarihte, İbn Hacer’in dünyaya gelmesi için daha 217 yıl geçmesi gerekiyordu.

Nerde kaldı ki, kitabı o “derlemiş” olsun.

Evet, Türkiye’nin (fırsat bulduğunda Nuh'un keleği olmaktan kaçınmayan) araştırmacı-yazarlarının çapı ve kalitesi işte bu.

Araştırmaz, fakat yazar.

*

Görüldüğü gibi, Soner efendi El-Khushaymani’den bahsediyor.

Elin gâvurunun kitabından isim aktarırsan böyle olur.

Senin El-Khushaymani dediğin kişi, Ebü’l-Heysem Muhammed b. Mekkî el-Küşmîhenî’dir.

El-Küşmihenî de, senin zannettiğin gibi İmam Buharî’nin ruhuyla temas kurmuş değil.. Arada, kitabı ezberden nakleden bir başka alim var: Firebrî.

Sahih’te kilit isim, İmam Buharî’nin talebesi Firebrî’dir.

O, metni eksiksiz olarak ezberleyip nakletmiştir.

Ondan pekçok kişi ezberlemişse de (on kadar meşhur talebesi var) en önemlileri Müstemlî, Hamevî ve Küşmîhenî’dir.

Sonraki dönemde Ebû Zer el-Herevî bu üçünün rivayetlerini birleştirmiş, tek bir rivayet haline getirmiştir.. Ebû Zer’in adı, Vikipedi’den yaptığımız alıntıda geçmişti.

İbn Hacer, şerhini işte bu rivayeti esas alarak yazmıştır.

*

Soner Yalçın ve Tağut’u üzerinde durmaya yeri geldiğinde devam edeceğiz inşaallah.. Şimdi aynı minvalde güncel bir mevzuya geçelim.

Öyle anlaşılıyor ki, Fethullah Gülen “yaşayan ölü” haline gelmiş durumda.. Onunki artık “bitkisel hayat” kabul edilebilir.

Bundan dolayı, Türkiye’de, “FETÖ tabanı”na yönelik bir politika değişikliğine gidilecek gibi görünüyor.. Bu yönde zihin jimnastiği yapılmakta olduğu anlaşılıyor.

Böylesi durumlarda, Fethullah gibi arkasında bir takipçi kitlesi bulunan adamlar, kör bile olsalar, öldüklerinde hemen kömür gözlü hale gelirler.

Fethullah için gelecekte derin devlet, muhtemelen, “Fethullah aslında iyi adamdı, vatanseverdi, yerliydi-milliydi, dinci değil dindardı, yanındaki satılmışlar onu aldattı, şaşırttı ve kullandılar” demeye başlayacak, “FETÖ tabanı”na zeytin dalı uzatacak, onlara “laik devletin sadık bendeleri” olma kapısını açacak.

Zaten o taban da buna yatkın.

*

Derin devlet böyle çalışır.

Mesela Nazım Hikmet ölür, ardından hemen “Böyük şairdi, şöyleydi böyleydi, aslında çok iyi adamdı, Türkçe’ye çok hizmet etti” derler, iade-i itibar yapar, hatta ölüsünü vatan topraklarına taşırlar.

Böylece Nazımcılar’a göz kırpılır, “Gelin kucaklaşalım” denilir.. “Bak biz devlet olarak Nazım’ı kucaklıyoruz, siz de devleti kucaklayın” mesajı verilir.

Derin devlet, insanı “ölü” olarak kucaklamada uzmanlaşmıştır.

*

Türkiye’de can güvenliğinin bulunmadığını düşünerek taa Avustralya’ya yerleşen merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca öldüğünde de benzer bir tiyatro yaşandı.

Göstermelik bir hükümet kararnamesi çıkarılarak Süleymaniye Camii haziresine, hocasının (Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in) yanına gömülmesi izni verildi, fakat bu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildi.

Böylece “Devletimiz Esad Coşan Hocaefendi Hazretleri’ne karşı değildi aslında, ama içimizde bazı aşırı din düşmanları var, herşey onların başının altından çıkıyor” mesajı verildi.

Burada kötü polis rolü Ahmet Necdet’in payına düştü.

Onun da zaten, İskenderpaşacı iki üç tane tarikatçı tarafından kötü bilinmeyi umursadığı yoktu.. Rolünü büyük memnuniyetle oynadı.

Onun da katkısıyla tiyatro başarıyla sergilendi, İskenderpaşacılar’ın ağzına bir parmak bal çalındı, Esad Efendi’nin naaşı ile birikte davasının da Eyüp Kabristanı’na gömülmesi yönünde muazzam bir adım atıldı.

Esad Efendi’nin yokluğunda İskenderpaşa Cemaati’ne, laiklik (siyasal dinsizlik) ve demokrasi havarisi bir Sağduyu Partisi rezaleti hediye edilebilir, ve şaman dansı eşliğinde boş kurtçu MHP’lilik çığlıkları attırılabilir, ırkçı ve laik (siyasal dinsiz) cezbe yaşamaları sağlanabilirdi.

*

28 Şubat sürecinde Esad Coşan Hoca sorunu, tereyağından kıl çekilir gibi kolayca halledildi.

Ancak, Fethullah, Esad Efendi gibi "sahipsiz" değildi, arkasında CIA vardı, Vatikan vardı, ABD vardı, dolayısıyla birilerinin boğazına kılçık gibi oturdu.

Şimdi derinler, İskenderpaşa karşısında sergiledikleri numarayı FETÖ karşısında da sergileme yönünde kıpırdanmaya başlamış durumdalar.

Ancak, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

Dolayısıyla Doğu Perinçek gibi “deprem alarm sistemleri” de harekete geçmiş durumda.

Şunu aklınıza yazın: 

Perinçek birşeyi savunuyor gibi yapıyorsa, arkasındaki güç aslında tam aksi yönde bir politika izliyor, Perinçek ile o “savunucu” kitleyi ya aşırılığa meyettirerek çıkmaz sokağa sürüklemek ya da kafalarını karıştırmak suretiyle çalışmalarını yürütemez, ne yapacağını bilemez, yerinde sayar hale getirmek istiyordur.

*

Evet, derinlerin FETÖ karşısında işi, İskenderpaşa karşısında olduğu kadar kolay değil.

Çünkü, Türkiye’nin derinleri, Esad Efendi’ye karşı ABD ve CIA ile birlikte hareket etmişlerdi.

Daha önemli bir fark şurada: Esad Efendi yurtdışına çıkıp devletin (görünüşte) elini uzatamayacağı bir yere gitmiş idiyse de, şehzade (şeyhzade, şıhzade) Nureddin, Türkiye’de cemaate, onun namına hükmediyordu.. Devletin elinin altında..

Esad Efendi’nin Türkiye’de cemaatte olan biten hiçbir şeyden haberi yoktu.. Nureddin ona sormadan, haber vermeden aklına eseni yapıyordu.

Mesela cemaatin bir televizyon kanalı vardı ve Nurettin kapatmıştı, fakat Esad Efendi radyoda yayınlanan cuma vaazlarında televizyonun başarısı için dua etmeye devam ediyordu.. Kimse de ona, “Hocam dünya aleme rezil oluyoruz, yok böyle bir televizyon” diyemiyordu, çünkü herkes Nurettin’in şerrinden korkuyordu.  

Muhtemelen Esad Efendi, oğluyla telefonda görüştüğünde “Şu iş ne durumda, televizyon ne halde?” filan diye sorduğunda Nureddin, “Babacığım dualarınız sayesinde herşey güllük gülistanlık” diyor, onun yüreğine su serpiyordu.

*

FETÖ olayında böyle bir durum yok.. Yani, Fethullah adına tam yetkili bir şahıs yurtiçinde, devletin gözetimi ve kontrolü altında The Cemaat üzerinde hakim konuma gelmiş değil.

Böyle biri bulunsa, derinlerin işi çok kolay olurdu.. Tıpkı İskenderpaşa’da olduğu gibi.

Böyle bir şehzadeye önce elense çeker, sonra onu sırasıyla tek çapraz ve çift çapraza alır, ardından önce tek dalma sonra çift dalma ile ayaklarını yerden keser, akabinde sarmada çoban bağı vurarak dinlendirir, ve nihayet şark kündesi ile yere yapıştırırlardı.  

Evet, FETÖ olayında derinlerin işi zor.. Fethullah’ın ölmesi veya bitkisel hayata girmesi meseleyi çözmeye yetmiyor.

Sorun, Türkiye’de derin devletin sıcak kolları arasında keyfine bakan “varis” bir şehzadenin bulunmuyor olması.

Dünya böyle, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

*

Esad Efendi vefat ettiğinde önce Süleymaniye Camii Haziresi’ne defnedilmesi için hükümet kararnamesi çıkarılması, sonra bunun Cumhurbaşkanlığı’nca iptal edilmesi bir tiyatroydu, danışıklı dövüştü, 28 Şubat’ın ruhuna uygun bir aldatmacaydı.

Esad Efendi’yi sevenlerin kafasını karıştırmak için sergilenen bir iyi polis – kötü polis numarasıydı.

Proje ibne Diamond bilmem ne domuzunun oynadığı oyundan da böyle bir kötü polislik kokusu geliyor.

Bu tür “kötü domuz”lar üretilir, onlara cevap veriyor ayağından Soner gibiler “kurtarıcı” olarak devreye konulur.

Benzer şekilde bir Cübbeli Zahmet çıkar ona yarım ağız tepki gösterir, böylece prim yapar..

Halbuki hepsi de aynı derin devletin Atatürkist mabedinde hiç ara vermeksizin sürdürülen Selanikli’yi kutsama ayininin müdavimi durumundalar.

Aralarında Atatürkist tüzük kardeşliği var.

Derin Millî Görüşcü Elazığlılar’ın “Bakın Diamond sapığına karşı İslam’ı Soner abimiz nasıl da savunuyor” babından çığlıklar atmaları sebepsiz değildir.

Aslında o Elazığlılar, Soner, Diamond vs., aynı mabedin yaptırma ve yaşatma derneğinin üyeleri durumundalar.

Oyun icabı karşı saflarda, farklı yerlerde görünüyorlar, fakat satranç oyunu bittiğinde anlaşılacak olan, aslında bütün taşların aynı kutuya ait olduklarıdır.


ONCE UPON A TIME IN İSKENDERPAŞA

 




Bundan 15 yıl önce, 2009 yılında bir arkadaşımız, bize gönderdiği bir mesajında şunları söylüyordu:

“[Mahmud Esad Coşan] Rh.A Hocamızdan sonra; Rh.A’in cenazesinde de ilan edildiği üzere Nureddin hocamıza bey’at etmiş olduk.. (Ben şahsen Nureddin hocamız demeyi tercih ediyorum, gerçi Nureddin hocamız demişler ki bana hocam değil, Nureddin bey deyin demiş,  elimi de öpmeyin vs. demiş, fakat ben hocaefendi demeyi tercih ediyorum) (Rh.A’den sonra hiç tereddütsüz olarak Nureddin hocamıza bey’at ettik, çünkü Abdülaziz [Bekkine] Efendi (ks)’den sonra nasıl bir takım kimseler MZK [Mehmed Zahid Kotku] (ks) hocamıza intisab etmemişler, edememişler, yine MZK (ks) hocamızdan sonra bir takım kimseler MEC [Mahmud Esad Coşan] (ks) hocamıza intisab etmemişler, edememişlerse, bende aynı duruma düşmekten çok korktuğum için hemen Nureddin hocamıza intisab ettim…. 

“Nureddin hocamızın konuşmalarını,yazılarını takip etmeye çalışıyorum, iskenderpaşa, akradyo, zinde, çeküd, sağduyu, server iletişim vb. internet sitelerini takip ediyorum, cemaatimizle ilgili ve alakalı mail gruplarına da üyeyim, bu yolla da mailleri takip etmeye çalışıyorum; çünkü ben Rh.A MEC hocamızı çok seviyorum.. 

Temmuz 2007 seçimlerinde büyük bir bocalama yaşadım, yapılan ve altında nureddin coşan yazan açıklamaya hiçbir mana veremedim, bu açıklamayı Nureddin hocamız yapmamıştır diyerekten kendimi avutmaya çalıştım, 21.Temmuz gecesi tanıdığım sevdiğim güvendiğim ağabeyleri aradım, açıklamanın ne manaya geldiğini, neden böyle bir açıklama yapıldığını, bu açıklamayı gerçekten de Nureddin hocamızın mı yaptığını elimden geldiğince sordum araştırdım, görüştüğüm ağabeyler çeşitli cevaplar verdiler, fakat ortak nokta ak partiye oy verecek olmalarıydı, bende oyumu ak partiye verecektim zaten, fakat açıklama üzerine tereddütler yaşadım, … ve sonradan kesin olarak öğrendim ki bu açıklamayı Nureddin hocamızın kendisi yapmış..

“Yine Hollanda büyükelçisine verilen cevabı ilk okuduğumda da büyük bir bocalama yaşamış, yapılan açıklamaya hiçbir anlam verememiş, Hocamız nasıl böyle bir açıklama yapar ve üslup kullanır diye düşünmüştüm…. 

“Yad2002, Yad2003, çeşitli zamanlarda yapılan basın açıklamaları, Kuşadasında yapılan açılış konuşması, Hollanda büyükelçisine cevap,13.Mart.2006 yad konuşması ve en nihayet Temmuz2007 seçim açıklaması.. Ben sürekli olarak hüsn-ü zan ettim, bu açıklamaları Nureddin hocamız yapmamıştır dedim, onun yaptığını kabullenemedim, hatta 21.Temmuz.2007 akşamı sizi de aramış ve fikrinizi sormuştum, siz bu konuda konuşmak istememiştiniz bunun üzerine bu açıklamayı gerçekten Nureddin hocamız yapmış mıdır diye size sormuştum, daha sonra ağustos ayında van’da kesin olarak öğrendim ki bu açıklamayı Nureddin hocamız yapmış.. (şimdi kesin olarak öğrendim ve anladım ki aslında olup-biten herşey Nureddin hocamızın kontrolünde, genel merkezin yaptığı faliyetler, proğramlar, çalışmalar hep Nureddin hocamızın yönlendirmesiyle, teşvikiyle, mesela Kur’an-ı Kerim’in mealini güzel okuma yarışması vs.. anlıyorum ki belki en başından beri olup-biten her şey Nureddin hocamızın arzusu üzere gerçekleştirilmiş ve yapılmış, organize edilmiş..)  

“Evrad-ı Şerif konusunda; benim ihvanımın ve benim, dedem kadar vakti yok, Evrad-ı Şerif’te küfre götüren ifadeler var gibi söylemler, dedemle Tasavvufi konularda tartışırdım, çatışırdım gibi ifadaler, [Robert Frager’in] kalp nefs ruh kitabının okunması, okutulması, satılması, yaygınlaştırılması … kab, kad [kritik analitik düşünme], doğal beslenme ve sivil savunma uzmanı olmak, Ramuz El-Ehadisi kütüphanenin en gizli yerine koymak, Rh.A’den gördüğümüz şekilde olan intisabı ortadan kaldırmak vs vs.. gibi tavsiye ve sözlerde aslında hep Nureddin hocamızın ağzından çıkıyormuş, ben ise hep hüsn-ü zan ediyormuşum..

“Yazılarınızın hemen hemen tamamını okudum, hepsini okudum desem doğru olmayabilir, şu sonuca vardım; yazdıklarınıza katılıyorum, hakikati yazmışsınız, fakat şunu çok merak ediyorum; 

“Acaba bu vazife Nureddin hocamıza verildi mi? verilmedi mi?

Ben, Rh.A Mahmud Es’ad Coşan (ks) hocamıza bey’at/intisab edip bağlanmıştım, eğer Rh.A hocamız bu vazifeyi Nureddin hocamıza gerçekten verdi ise şimdi ne yapamamız lazım?

“Sizin hazırladığınız bu siteyi bilmeden önce de bu konuları sürekli konuşuyor ve düşünüyordum. Yine zinde.info’da çıkan ibrahim ilhan’ın kaleme aldığı iki güzel insan başlıklı yazıdan da çok etkilenmiştim, düşündüm acaba neden çok etkilendim diye, sonra anladım ki; (çünkü bu yazıda Rh.A kendinden sonra Nureddin hocamızın vazife yapacağını, rahmetli Mehmed Ali İyibükücü ağabeye bizzat söylemişler, doğan karaoğlan rivayetiyle anlatılıyor) ben içimden tabi farkında da değilim ama, kendi kendime öyle düşünmüşüm öyle bir kanıya varmışım ki Nureddin hocamıza acaba bu vazife gerçektende verildi mi verilmedi mi diye şüpheye kapılmış, tereddütler geçiriyor olduğumu anlamış oldum. 9.Şubat.2001 günü Fatih camiinde Rh.A hocamızın cenazesi esnasında bu vazifenin Nureddin hocamıza verildiği genele ilan edildi ve bizde hüsn-ü zan ederek tereddütsüz olarak hemen kabul ettik.. Fakat gelinen nokta ortada….

“Rh.A’e intisab etmiş biri olarak şuan ne yapmamı tavsiye ediyorsunuz, bu konuda nasıl düşünmem gerekiyor bilemiyorum, eğer Nureddin hocamıza gerçekten de vazife verilmiş ise benim durumum ne olur, yoksa mürid-i mürted mi olmuş oluyorum, vazife verilimiş ise şuan ki durum da ortada, o halde ben ne yapmalı nasıl davranmalıyım, ne tavsiye edersiniz bana?.... 

“Bildiğim kadarıyla, duyduğum kadarıyla da bu vazifenin Nureddin hocamıza verildiğini zannediyor ve Rh.A hocalarımızı üzmek ve onlara asi gelmiş olmaktan korkuyorum..

Oku emriyle kastedilen sadece arapçasından mı okumaktır vb. reklam bandı hala kuranimiz.net sitesinde yayınlanmaya devam ediyor, yani henüz hatadan dönülmüş değil..

“Zinde.info’da yayınlanan kavramları yeniden anlamak adlı yazıyı okumuş ve bazı yanlış noktalar hemen dikkatimi çekmişti, zaten sizde sitenizde gerekli değerlendirmelerde bulunmuşsunuz, fakat buna rağmen o yazı hala zinde.info sitesinde anasayfa üzerinde durmakta, keza yine yeniden düşünmek adlı yazı (Nevzat Yiğit) hala aynı sitede anasayfada durmakta..

“Rh.A hocamız yabancı kelime kullanmamaya büyük özen gösterirdi, hatta radyoya da ünaldı diyordu galiba, yabancı kelime kullananlara para cezası kesiyordu, fakat başta kritik-analitik kelimesi olmak üzere Nureddin hocaefendinin kullandığı kelimeler hep yabancı..

Ankad.org diye bir site hazırlamışlar, aKADemi ismiyle Ankara kad grubu hazırlamış galiba, bu sitede; hakiki doğal liderin özellikleri, liderlik haritanızı çıkartın gibi yazılar var, sizin yazmış olduğunuz doğal liderlik yazısını okuduğumda durumu daha iyi anlıyorum, ….

Sagduyu.org’tan bahsedecektim fakat siteye bağlanıldığı halde sitenin içerisindeki hiçbir şeye ulaşılamıyor, hosta bağlanılamadı diyor, belki de yanlışlarını düzeltecekler, hatalarından vazgeçeceklerdir….

“…. yapayalnız kaldık, ne yapacağımızı bilmez olduk, bütün bunların üstüne birde bugün gelinen nokta ortada, zaten durumu sitenizde özetlemişsiniz, şimdi ne yapmalıyız, nasıl davranmalıyız, Rh.A Hocamız şehid edildi, fakat yerine vazifeyi devam ettirecek bir şeyh, tebliğ ve irşad çalışmalarını devam edip yürütecek bir postnişin bırakmadı mı? Yoksa Rh.A Hocamız da birçok örneklerde olduğu gibi kendisinden sonraya kimseye vazife vermedi mi? …. Fakat vazife eğer Nureddin hocamıza verilmişse, Rh.A bu emaneti Nureddin hocamıza vermişse, MZK ks hocamızın ve Necati amcamızın rh.a torunu, MEC hocamızın oğlu, yüz hatlarıyla fizikiyle hocalarımızı bize hatırlatan, şimdiye kadar vazifenin kendisine verilmemiş olmasıyla ilgili hiçbirşey duymadığımız Nureddin hocamıza karşı gelmekle hata etmiş olmaz mıyız?

“Bu konularda gerçekten çok zorlandım ve sizinle istişare etmek istedim, yazmış olduğum bu yazıyı ilk defa sizinle paylaşıyorum, size açıyorum.. Nasihat, görüş ve tavsiyelerinizi, uyarı ve tenbihlerinizi bekliyorum….”

*

Yıllar önce bize sorulmuş olan bütün bu soruları şu şekilde basitleştirmek mümkündür:

1. Merhum Es’ad Efendi, Nureddin Coşan’ı yerine bıraktı mı, bırakmadı mı?

2. Bıraktıysa, yaptığı bu makul olmayan açıklamalar karşısında tutumumuz ne olmalıdır? Sorgulamadan tâbi mi olmalıyız?

3. Şayet Es’ad Efendi Nureddin Coşan’ı yerine bıraktıysa, onu terk etmemiz durumunda vebalde kalır mıyız? 

*

Bu sorulara sırasıyla şu şekilde cevap verilebilir:

Birinci soru: Merhum Es’ad Efendi’nin Nureddin Coşan’ı yerine bırakıp bırakmadığı konusunda bende kesin ve açık bir bilgi yok..

Ancak, sözü edilen (İbrahim İlhan’a ait) yazıda iki kişinin Es’ad Efendi’yi ziyaret ettiği ve onun şöyle dediği aktarılıyor:

“Nureddin sadece Server’in başına getirilmedi ki, o aynı zamanda benden sonra vazifeyi devam ettirecek kişidir, ama ben bunu kendi reyimle yapıyor değilim, yolumuzun büyükleriyle sürekli istişare halindeyim. Birçok kişi gelip rüyalarını anlatıyorlar, sahih rüyalar, onlar da bunu işaret ediyor.”

Bu konuda iki kişinin şahitliği (şayet şahitliklerine itibar edilmemesini gerektiren bir durumları yoksa, “adil” iseler) yeterli olabilir.

Fakat yukarıdaki söz, şahitlerin sayısı bakımından (“adil”, yani sözüne inanılabilecek kişiler oldukları varsayımı çerçevesinde) kuvvetli olmamakla birlikte (Ortada “mütevatir haber” yok) yeterli ise de, aktarılan sözün muhtevası bakımından sorunlu..

Yolumuzun büyükleriyle sürekli istişare halindeyim” sözünden neyin kastedildiği belli değil..

Bununla yaşayanlar mı, yaşamayanlar mı kast ediliyor?

İstişare, yaşayanlarla olur; yaşamayanlar için ancak işaretten söz edilebilir.

Şahsen, Esad Efendi’nin böyle birşey demiş olabileceğine inanmıyorum.

Ahirete intikal etmiş olan zatlarla istişare olmaz, onlar size bazı şeyleri bildirebilir, sizi ikaz edebilir, ya da teselli edebilirler.

*

Ayrıca, bu istişare lafının yanı sıra rüyaların delil olarak gösterilmesine ihtiyaç duyulması kafa karıştırıyor.

Bunlar nasıl rüyalardı, bilmiyoruz..

Ayrıca, herkesin kendine göre rüyası olabilir.

Rüyanın, bir durumun meşruiyetine mi, yoksa onun fiilen gerçekleşeceğine mi delalet ettiği de her zaman kestirilemez.

Yani rüya bazen ihbarî olur.. İnşaî değil..

Mesela, Yezid’in hilafetinden yıllar önce birisinin onu halife olarak görmüş olduğunu düşünelim. Bu, onun fiilen halife olacağını gösteriyor olabilir, fakat hilafeti hak etmiş olduğunu, halifelik makamının onun hakkı olduğunu göstermez.

İhbarî (haber verici) bir rüyaya inşaî (kurucu) anlam yüklenemez.

Rüya ile gerçek hayatı birbirine karıştırmamak gerekir.

Rüyada olan olaylar, gerçek hayatta olan olaylar gibi, yani gerçekten yaşanmış gibi kabul edildiğinde yanlış yorumlanmış olur.

Bir rüyanın nasıl tabir edileceği gören kişiye ve içinde bulunduğu şartlara göre değişebilir.

Birçok rüya, gören kişinin müslüman veya gayrimüslim, genç ya da yaşlı, alim veya cahil, salih veya fasık, erkek veya kadın, zengin veya fakir, sağlıklı ya da hasta, şehirli veya köylü, şu veya bu meslekten olmasına göre farklı anlam taşıyabilir.

Bu tür konularda bizce önemli olan insanların uyanıkken ne söylediği, ne yaptığıdır.

Ama, eğer bir rüya anlatmak gerekiyorsa, 2002 veya 2003 yılında gördüğümüz birini, yorumsuz olarak aktaralım:

Açık bir arazide, merhum Mehmed Zahid Efendi ile Es’ad Efendi’nin kabirleri… Her ikisinin üzerinde de, yaklaşık 70 cm yüksekliğinde sandık biçimli sanduka.. Bu sandukaların dört köşesinde yarım metre yüksekliğinde ağaç direkler var ve bu direklerin üst noktaları arasında floresan lambalar mevcut. Fakat lambaların hepsi yanmış, patlamış; sandukaların üstü ve bu direkler adeta bir yangın sonrasını andırırcasına isli ve kararmış.. Kabirlerin üç beş metre kenarında da, cemaatten biri ayakta duruyor. Rüyama göre, MİT’ten..

O şahsın MİT’ten olduğunu gösteren bir başka rüya daha görmüştüm. (Bu şahıs vefat etti, bugüne kadar ismini hiç kimseye söylemedim. Memleketi Doğu Anadolu Bölgesi sınırları içinde.)

*

Ancak, bu istişare ve rüya mevzuu bir tarafa bırakılarak meselenin salt Es’ad Efendi’nin tensibi, yaptığı bir atama olarak görülmesi mümkündür.

Yukarıdaki şahitlik bu açıdan bir sorun taşımıyor.

Söz konusu kişilerin şahitliklerini düşüren bir özellikleri bilinmedikçe, bu şahitliği geçerli kabul edebiliriz.

Bununla birlikte, Türkiye gibi ülkelerdeki “derin” tezgâhlar dikkate alınırsa, söz konusu kişilerin “tehdit, şantaj veya satın alınma” yoluyla böylesi uydurma şahitlikler yapmayacaklarından veya yapmak zorunda kalmayacaklarından emin de olunamaz.

Nitekim, merhum Esad Efendi’den naklettikleri “istişare” lafı mantıklı değil.

Saçmalığın zirvesi.

*

Ancak, mesele sadece bu değil..

Bu toplulukta (cemaat diyelim) bu konularda yaygın bazı hatalar yapıldığını görüyoruz.

Birincisi, şeyhlik ile velîliğin karıştırılması..

Şeyhlik başka, velîlik başkadır. Nitekim Mehmed Zahid Efendi rh. a., son konuşmasında, “Şeyhlik de boş, dervişlik de.. Mühim olan iyi bir kul olabilmektir” demiştir.

Şeyhlik boş olabilir, fakat velîlik (Allah’ın razı olduğu kul olmak) boş değildir.

Ayrıca, her şeyhin velî olması, her velînin de şeyh olması gibi bir durum yoktur; bunun bilinmesi gerekiyor.

İkinci olarak, şeyhlikle mürşid-i kâmillik karıştırılıyor.

Her şeyhin kâmil bir mürşid olmadığı, Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz gibi örneklerden bellidir.

*

Ancak, şeyhlikleri kendilerinden menkul bu şahısların yanı sıra, gerçekten icazetli şeyhlerin de kâmil bir mürşid olmaları gerçekte nadir rastlanan bir durumdur.

İmam-ı Rabbanî şöyle der:

“Şunu da bilesin ki, bazı ihlas sahibi kimselere icazet verilmesi, dalaletin yayılıp umumileştiği bir zamanda; bir cemaat için Hak yoluna delil (yol gösterici) olup göstermesi içindir. Bunun için kendisine icazet verilmiştir.... İcazet onun için, kemal ve tekmil vehmine düşüren ve esas maksattan olan birşey değildir.”

(Mektubat, C. 1, çev. A. Akçiçek, İstanbul: Merve Y., s. 467)

*

Burada sorun olarak ortaya çıkan bir başka konu, merhum Es’ad Efendi’nin ve Nureddin Coşan’ın “şeyhlik” kurumuna yaklaşım biçimleriyle ilgilidir.

Başta İmam Gazalî olmak üzere ulema nezdinde şeyhliğin hükmü “muallimlik”tir (öğretmenlik, hocalık). Es’ad Efendi’ye göre ise, şeyhe yapılan biat, siyasal anlamda halifeye yapılan biatle aynı şeydir.

İşte bu görüş çerçevesinde Es’ad Efendi’nin yerine bıraktığı kişiye intisap etmek gibi bir zorunluluk ve sorumluluktan fıkhî açıdan söz edilemez.

Dolayısıyla, bu noktada şu söylenebilir: Es’ad Efendi gerçekten yerine Nureddin Coşan’ı bırakmış olabilir, fakat insanların salt bu nedenle Nureddin Coşan’a intisap etmek gibi bir yükümlülükleri mevcut değildir.

*

Nureddin Coşan’ın konuya yaklaşım biçimi de bir başka soruna yol açmaktadır.

2003 yılında, kendisiyle ilgili “algı, tarif ve beklentileri yeniden yorumlama”ya tâbi tutmak suretiyle, gerçekte kendisine yapılan biat ve sözleşmeyi fesh etmiştir.

Bu açıdan da, onun “doğal liderlik” tanımı ve yaklaşımını kabul etmeyen, yani “yeni tarif”ini benimsemeyenler için onun şeyhliğini kabul etmek gibi bir sorumluluk mevcut değildir.

Bu sorumluluğun ortadan kalkmasının nedeni de bizzat Nureddin Coşan’ın kendi “yeniden yorum”udur.

*

Bu topluluktaki daha ciddi bir hatayı, Şiîlerinkine benzer bir “zamanın imamı” anlayışının savunulmaya başlanmış olması oluşturuyor.

Aslında bu tekkede, Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in şeyhi Ömer Ziyaeddin Dağıstanî rh. a.’in Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar kitabının gösterdiği gibi, halifeye biatle şeyhe intisabı ayıran bir anlayış mevcuttu.

Bu anlayış, Halid-i Bağdadî hazretlerinin mektuplarında da kendisini göstermektedir.

Ayrıca Ehl-i Sünnet ulemasının bu konudaki yaklaşımı bellidir.

Durum buyken, evimize kadar gelip bizi “İmamlar Kureyş’tendir” hadisini söyleyerek “Nureddin’in zamanın imamlığı” konusunda güya irşad etmeye çalışanlar bile çıktı.

Bunu kamuoyu önünde de dile getirdiler.

Mesela zinde.info adlı sitede yayınlanan “Kavramları Yeniden Anlamak” başlıklı yazıda Ehl-i Sünnet’le telifi mümkün olmayan bir anlayış savunuldu:

“Peygamberlere uymayan insanların helak olması gibi, zamanının din önderini, vazifeli insanını bilmeden, onu tanımadan ölmesi de o kişinin helakine, sanki islamdan önce ölmüş gibi imansız gitmesine sebep olabilir.”

(http://www.zinde.info/zduyurular.php?subaction=showfull&id=1261645139&archive=&start_from=&ucat=3,18)

*

İkinci soruya gelince…

Nureddin’e tâbi olmayanlar için onun açıklamalarını dikkate almak gibi bir sorumluluk düşünülemez.

Tâbi olanların da, “Halik’a isyan olan yerde mahluka itaat edilmeyeceğini” akıllarında tutmaları gerekiyor.

Nureddin’in şer’î delilini gösteremediği görüşlerini kimsenin kabul etmesi gerekmediği gibi, Şeriat’e aykırı olan görüşlerini reddetmek de, özellikle onu destekleyenler üzerindeki bir mükellefiyettir.

Sağduyu Partisi’nin açıklamaları açıkça Şeriat’e aykırıdır.

Hatta orada, dinî yani İslamî değerler açıkça tahkir edildi, aşağılandı. Reddedildi.

Aynı tutumlarını bugün de sürdürüyorlar.

Ayrıca Nureddin’in doğal liderlik iddiasının da hiçbir şer’î delili mevcut değildir.

Keyfî ve indî, heva ve hevese dayanan bir yaklaşımdır.

Kullandığı “doğal liderlik” kavramı, “İnsan Kullanım El Kitabı” ifadesi için “user manual”ın referans gösterilmesinde olduğu gibi, Batı’dan ithaldir.

Yani bu konuda Şeriat’e değil, hristiyan Batılılar’ın söylem ve yaklaşımlarına tâbi olunmaktadır.

*

Solduyulu Sağduyu Partisi faciasına gelince..

Vikipedi’de “Sağduyu Partisi” maddesinde şunlar söyleniyor:

“Sağduyu Partisi (SAGDUYU), 4 Eylül 2002 tarihinde Muharrem Nureddin Coşan liderliğinde kurulan, Türk siyasi partisidir. …

“İsmini; içinde barındırdığı evrensel değerlerle, her iyiliğin özünde bulunan; varlığında gerçek mutluluk, eksikliğinde zulüm zuhur eden; her şart ve zamanda vazgeçilmez olan; hem hedeflerini, hem yöntemlerini tek kelimeyle özetleyen bir olgu olan SAGDUYU'dan aldığı ifade edilmiştir. SAGDUYU; özellikle hikmet, adalet ve yüksek ahlâk değerleri üzerinde yükselen bir erdemler bütünü olarak tanımlanmış, SAGDUYU hâkimiyetinin ise yalnızca bağımsızlık şartı ile mümkün olduğu belirtilmiştir. Bu ifade aynı zamanda ‘SAGDUYU = Bağımsızlık x (Hikmet + Adalet + Yüksek Ahlâk)’ şeklinde formüle edilmiştir.”

Saçmalık..

Bu denklem çerçevesinde “bağımsızlık”a sıfır değerini verdiğimizde “sagduyu” denilen “olgu” sıfıra karşılık geliyor. Bağımsızlık sonsuz olduğunda ise “sagduyu” da sonsuz oluyor. (Olgu değil kavram demeleri gerekiyor ya, neyse..)

İmdi, sen parti olarak devlete bağımlısın.. Devletin Anayasa’sı ve Siyasal Partiler Kanunu seni bağlıyor.. Onlardan bağımsız olduğunu söyleme imkânına sahip değilsin.. O halde hangi bağımsızlıktan söz ediyorsun?!..

Laik (siyasal dinsiz) devletin otoritesi karşısında senin bağımsızlığın yok hükmünde.. Sıfır.. Dolayısıyla “sagduyu”n da sıfır.

*

Vikipedi’deki ifadelerin devamı şöyle:

“Sağduyu Partisi … Diğer tüm kişi, kurum ve oluşumlardan bağımsız olduğunu; ancak değerlerine uygun konularda iş birliği yapabileceğini ifade etmiştir.

Demek ki balık hafızası ve balık zekâsı ile parti de kurulabiliyormuş.. “Ol mahiler ki derya içreler deryayı bilmezler.” Sen İçişleri Bakanlığı kurumundan bağımsız mısın?!.. Devletin seni denetleyen kurumları yok mu?!.. Onlarla “değerlerine uygun konularda işbirliği” yapmakla mı yetiniyorsun?! Değerlerine uymayan konularda onlara “Hadi lan get!” mi diyorsun?!

Vikipedi ayrıca “İdeoloji” başlığı altında partinin ideolojisi hakkında şu bilgileri veriyor:

“Sağduyu Partisi'ne göre klasik teorilerde siyasi konumlar; devletin ekonomiye ve bireysel yaşantıya ne derecede müdahil olduğuna göre belirlenmektedir. Türkiye'de ise siyasi konumlamanın şimdiye dek; üzerinden ‘millet’ tanımlamasının yapıldığı iki unsura, yani dini değerlere (İslâm) ve milliyetçiliğe (Türk milliyetçiliğine) nasıl baktıklarına göre yapıldığı ifade edilmiştir. Sağduyu Partisi; siyasi partilerin liberal, devletçi, milliyetçi, sağ veya sol olmalarından daha önemli konum belirleyicileri olduğunu düşündüğünü; bunlardan ilkinin bağımsızlıkları, ikincisinin ise kendi düşünce eksenleri içerisinde, bakışlarında ve uygulamalarında ne kadar sağduyulu oldukları olduğunu belirtmiştir.

Evet, partinin internet sitesinde yer alan bu saçmalıklarla söylenmek istenen şu: Biz insanların siyasî konumları hakkında değerlendirme yaparken onların İslamî değerlere nasıl baktıklarını önemsemiyoruz.. Bizim için önemli olan, birincisi, onların (son tahlilde bir masaldan ibaret olan) bağımsızlıkları..

İkinci olarak da onların “kendi düşünce eksenleri” içerisinde (Ki bu düşünce ekseni İslamî değerleri hiçe sayan ateizm de olabilir, dinsizlik de olabilir, bütün milliyetçilikleri yadsıyan kozmopolitizm de olabilir) ne kadar sağduyulu olduklarını önemsiyoruz.

Dedikleri bu.

Şimdi diyeceksiniz ki bunlar “sağduyulu olmak”tan bahsetmekle işi getirip adalet, hikmet ve yüksek ahlâk değerlerine bağlamış oluyorlar, ve bunlar İslamî değerler demek.. İşte, Sağduyu Partililer (onların ardındaki, bağlı ve bağımlı oldukları “üst akıl”) bunu baştan düşünmüş, bu hataya düşmememiz için, daha baştan, insanları değerlendirirken onların İslamî değerlere nasıl baktıklarını önemsemediklerini bilmemizi sağlayacak şekilde bu şerhi itina ile kayda geçirmişler.

Yani bunların sözünü ettiği adalet, hikmet ve yüksek ahlâk değerleri İslam’ın öngürdüğü değerler değil; evrensel (bir laikin, bir dinsizin, yahut evrensel düşünen bir Budistin de kabul edeceği, İslam’ın malı olarak görmeyeceği) adalet, hikmet ve yüksek ahlâk değerleri.. (Nasıl bir evrensellikse?.. Evrensellik babalarının tapulu malı, baba mirası.. Birileri ne yapsa evrensel ve çağdaştır, sen ne yapsan çağdışıdır.)

Bu saçmalıklara karşı “İslamsız adalet, İslamsız hikmet, İslamsız yüksek ahlâk değerleri olmaz” derseniz, Sağduyu Partisi’nin size söyleyeceği şu: Türkiye’de şimdiye dek böyle düşünenler vardı, fakat biz onlardan farklıyız, biz bağımsızlığı ve “kendi düşünce ekseni içinde” sağduyulu olmayı keşfettik..

*

Burada mesele, parti olarak programlarında Şeriatçi olduklarını söyleme meselesi değil, Şeriat’e aykırı beyanda bulunmama meselesi..

Şüpheli ve sanıklara bile sorgu sırasında “susma hakkı” tanınıyor.

İlla da konuşmak, yanlış şeyler söylemek zorunda değilsiniz..

Sağduyu Partisi’nin tutup sitesinde yayınladığı saçmalıklar, söylemek zorunda olduğu şeyler değildi.. Yuvarlak, tevile müsait laflarla işi geçiştirebilirlerdi.

Ortadaki rezaletin makul bir açıklaması yok..

Derinlerde neler döndüğünü, hangi rüzgârların estiğini, hangi dalgaların sahilleri selamladığını ise bilebilecek durumda değiliz.

*

Nureddin’in Hollanda Büyükelçisi’ne yaptığı açıklama da, fıkıhla tasavvuf, Şeriat’le tarikat, hukukla ahlâk arasındaki farkı bilmediğini ve daha kötüsü Şeriat’in önemini kavrayamadığını, ya da önemsiz gördüğünü ispatlamaktadır.

*

Üçüncü soruya gelince..

Nureddin, şapkasından el çabukluğuyla çıkardığı doğal liderlik tavşanına eşlik eden “yeniden yorum”u ile bütün intisapları/biatları fesh etmiş bulunmaktadır.

Olayın takva ile ilgili boyutu bakımından kendisini “aciz bir kardeş” olarak göstermektedir.

Doğal liderliğinin şer’î bir dayanağı bulunmuyor; takvaya çağırma görevi çerçevesindeki “aciz bir kardeş” olma durumu ise, başkalarını sorumlu hale getirmez.

“Aciz bir kardeş” olduğu unutulmamalıdır.

*

Söz konusu arkadaşın mesajında Ramuz el-Ehadîs’e, Evrad’a (dua ve virdler kitabına) ve Robert Frager’in “Kalp, Nefs ve Ruh” kitabına da atıfta bulunuluyor.

Nurettin’in Ramuz ve Evrad hakkındaki sözleri tuhaf..

Üç kişilik bir heyete (Yanlış hatırlamıyorsam Mikdat Kutlu, Zühtü Ünal ve Hür Mahmut Yücer’den oluşuyordu) yeni bir evrad siparişi verdiğini de duymuştum. Sonunun ne olduğunu bilmiyorum.

Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a.’in hazırladığı hadis kitabı ile Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in tertip ettiği Evrad’ı beğenmeyen Nurettin’in beğendiği, cemaate hararetle tavsiye ettiği, övdüğü kitap, Frager’in Kalp, Nefs ve Ruh’uydu.

Tavsiye ile yetinmediler, cemaat olarak bu kitabın satış ve dağıtımını bir kampanyaya dönüştürdüler.

Halbuki bu kitap itikadî hatalar içeriyordu.

Her ne kadar Allah’ın kelamı dışında kusursuz kitap bulunmasa da, itikadî hatalar ile mesela tarihî bilgilerle ilgili hatalar ve dünyevî bilgi yanlışları aynı kefeye konamaz.

Üstelik bu tip kitaplara eleştiri yöneltildiğinde şöyle bir tepki alınmaktadır: “Ama o kitabı Hocamız tavsiye etti”.

Frager’in kitabı hakkındaki değerlendirmelerimiz “Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf” adlı kitabımızda (https://archive.org/details/haramilerce-yagmalanan-tasavvuf) “Modern Batılı Tasavvuf” başlığı altında dercedilmiştir.

Ramuz için gösterilen hassasiyetin daha fazlasının Frager’in kitabına karşı gösterilmesi gerekmez miydi?!


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."