fevzi çakmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fevzi çakmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

UŞAĞI CEMAL GRANDA, MUSTAFA ATATÜRK’TEN AKTARIYOR: “PADİŞAH VAHİDEDDİN BENİ İNGİLİZLER’İ VATANDAN KOVMAM İÇİN GÖREVLENDİRDİ”

 








“Bir gün Ankara’da Gazi Orman Çiftliği‘ndeki Marmara Köşkünde sofracı Saip’le oturmuş, konuşuyorduk.”

Atatürk’ün uşağı Cemal Granda konuya böyle girmiş.

Kaynağımız, “Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri: Atatürk’ün Oniki Yıl Hizmetini Gören Cemal (Çelebi) Granda’nın Hâtıraları” adlı kitap.

Yayına hazırlayan, Turhan Gürkan. 

İstanbul’da 1971 yılında Fer Yayınları tarafından yayınlanmış.

Kitabın 164-167’nci sayfaları arası, yazımızın başlığında ifadesini bulan konuyla ilgili.

Evet, Granda, “Bir gün Ankara’da Gazi Orman Çiftliği‘ndeki Marmara Köşkünde sofracı Saip’le oturmuş, konuşuyorduk” diye söze başlıyor.

Devamı şöyle:

Can sıkıntısından konudan konuya atlıyorduk. Kapı aralıktı. Salonda Atatürk, Cevat Abbas‘la derin bir konuşmaya dalmıştı. Onlar kendi âlemlerinde, biz kendi âlemimizdeydik. Saatler ilerliyor, zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu.

Saip her fırsatta Atatürk’ü sevdiğini, O’nun için her şeyi göze alabileceğini ileri sürüyor, bense ona:

— Sen Gazi’yi pilavıyla hoşafı için seviyorsun. Bense kafasına, düşüncelerine, başardığı işlere hayranım… Diye takılıyor, sonra şöyle ekliyordum: Savaşta yararlık gösteren bir sürü paşayı sevmiyorsun da yalnız Ata’yı seviyorsun. Bu doğru mu?

Arkadaşım aksini ileri sürüyor, bense onun dalına basmak için adamakıllı sesimi yükseltiyor, sonra kızışına kıs kıs gülerek bakıyordum.

Biz böyle tartışmaya dalmış çekişe duralım, Atatürk sesimizi duymuş, zile bastı, bizi çağırdı. İçeri girdim :

— İçerde kahvehane mi kurdunuz? Nedir bu gürültü… Diye çıkıştı.

*

Selanikli Mustafa Atatürk’ün çıkışmasının, Granda’nın Kâzım Karabekir’i övmüş olmasından kaynaklandığı anlaşılıyor:

Atatürk, konuşmamızı duyup ta beni çağırdığı zaman hiç durmadan Karabekir Paşa’yı öğüyordum. Bilmem ama, çocukluğumda öğrendiğim bir şarkının etkisiyle bu askere kalben bağlanmıştım. Şarkının, daha doğrusu marşın mısralarının tekrarı, aklımda kaldığına göre şöyleydi:

«Çelik gibi kollu, Tunçtan bilekli – Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?»

Aradan yıllar geçtiği halde bu şarkı hiç aklımdan çıkmamıştı. Aklıma geldikçe mırıldanmadan yapamazdım.

*

Söz konusu marşın sözleri ve bestesi Kâzım Karabekir Paşa’ya ait:

Cihan Harbi yangınından bağrı yanık vatana,

Türk’ü boğmak maksadıyla, girdi düşman askeri,

Kan ve yangın başlamıştır; ırz ve namus kalmıyor;

Tehlikeye düştü vatan, yas içinde her yeri.

 

Kahraman halk! Kalk, silahlan! Ahd ü peymân Tanrı’ya

Vur! Ve haykır! Türklük ölmez, Türk de yılmaz, ileri!

 

Çelik gibi kollu, tunçtan ayaklı,

Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?

Türk yılmaz, Türk yılmaz!

Cihân yıkılsa, Türk yılmaz!

 

Göğsü imanlı, temiz vicdanlı,

Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?

Türk yılmaz, Türk yılmaz!

Cihân yıkılsa, Türk yılmaz!

 

Düşmana salsa, tek bile kalsa

Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı?

Türk yılmaz, Türk yılmaz!

Cihân yıkılsa, Türk yılmaz!

*

Granda, sözlerini şöyle sürdürüyor:

O akşam Çankaya Köşkü’ne döndüğümüzde Atatürk bana :

— Sen benim Büyük Nutkumu okudun mu? Dedi.

— Okumadım efendim. Diye karşılık verdim. Sonra tekrar sordu :

— Kütüphanenin neresinde biliyor musun?

— Biliyorum, bir pırlanta mahfaza içinde olacak.

— Öyleyse al getir…

Hemen yukarı koştum. Kütüphaneye girerek etajerin camını sürüp, Nutku mahfazasından çıkardım, aşağıya indirdim. İçimde ne yalan söyliyeyim, bir korku vardı.

O sırada sofrada bulunan Ruşen Eşref Ünaydın’a Nutku verdim. Ruşen Eşref, Nutkun sayfalarını çevirdi, çevirdi, Kâzım Karabekir’e ilişkin bölüme gelince durdu. Atatürk’ün yüzüne baktı. Ben yukarı gidince, o günkü olayı konuştuklarını anlamıştım. Sonu ne olacak, altından ne çıkacak diye merakla bekliyordum.

Atatürk, Ruşen Eşref Ünaydın‘a dönerek :

— Oku… Dedi. Sonra bana baktı:

— Sen de dinle… Diye ekledi.

Ruşen Eşref Ünaydın’ın okuduğu bölümleri büyük bir dikkatle dinliyordum. Atatürk te aynı ilgiyle dinliyor, sanki o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu.

Gözleri değişmeyen bir noktaya saplanmıştı. Okuma işi bittikten sonra bu konu üzerinde Atatürk’le Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı. Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na başlayışının hikayesiydi.

*

Böylece mevzu, Türkiye’de hâlâ tartışılan bir meseleye gelmiş.

Granda’nın tanıklığı önemli.. Selanikli Mustafa Atatürk’ten şunları duymuş:

Atatürk, son Padişah Vahidettin tarafından Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona şu soruyu sormuştu:

— Şu gördüğünüz düşman gemilerini buradan nasıl çıkarabilirsiniz?

— O gördüğünüz zırhlılar karada yürümez.

— Peki bu işi nasıl yapabilirsiniz?

— Emredersiniz.

— Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun

Ve kendisine şu görevi veriyor:

— Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi alınızSamsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdırŞark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun…

Padişah Atatürk’ün elini sıkıyor. O da Saraydan ayrılıyor.

Çürük Bandırma teknesi Karadeniz’in azgın dalgaları arasında yol alırken işgal kuvvetleri işi haber almış, fakat çok geç kalmıştır. İngiliz zırhlıları Bandırma vapuruna yetişemeden Atatürk Samsun’a ayak basmıştır.

Konuşmanın burasına gelince Atatürk bana döndü. Anlaşılan o gün Karabekir hakkında Saip’le yaptığım konuşmayı unutmamıştı :

— Onun yerine Samsun’a çıkıp, askeri elbiselerimi yırtıp, üniformamı attıktan sonra Karabekir Paşa benim tayınımı kesmiştir. Millî Mücadele’ye olan hizmetlerini de bu zaviyeden incelemek lâzımdır…

*

Gerçekte, Selanikli’nin Anadolu’da tutunması Karabekir sayesinde oldu.

Hatta Padişah Vahideddin ve İstanbul hükümeti, bir zaman sonra, Selanikli’nin ikircikli söz ve hareketlerinden dolayı gerçek niyetleri hakkında kuşkuya kapılmış ve yerine bir başkasını görevlendirmeyi düşünmüşlerdi. 

Öyle ki, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında anlattığına göre, Erkan-ı Harbiye Reisi Fevzi Paşa (Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak), Selanikli’yi kulağından tutup İstanbul’a getirmek için Sivas’a kadar gelmişti.

Fakat, Karabekir bunu yapmasına engel olmuştu. Nitekim anılarında anlatmış bulunuyor.

Falih Rıfkı'nın Fevzi Çakmak hakkında bunu yazmış olmasının nedeni, öyle anlaşılıyor ki, onu itibarsızlaştırmak, ve Selanikli’nin ne  büyük zorlukların üstesinden gelmiş “tek kahraman” olduğunu göstermek istemiş olmasıydı.

Birçoklarına göre, Fevzi Çakmak’ın sonraki dönemde Selanikli’ye karşı hep alttan alması ve boynu eğri durmasının nedenlerinden biri, geçmişindeki bu “sabıka”sıydı.

Evet, Selanikli, velinimeti Karabekir’e çok büyük nankörlük yapmıştı.. Vahideddin'e yaptığı gibi..

Karakterinin en bariz vasfı, nankörlüğü.

*

Granda’nın anlattığı (“çıkışma”lı ve Nutuk okumalı) olayın yaşandığı sıralarda Karabekir’in izi tozu kalmamış durumdaydı.

Ne siyasal hayatta, ne sosyal çevrede bir ağırlığı ve etkisi vardı.

Unutulup gitmişti.. Unutturulmuştu..

Fakat, Selanikli Mustafa Atatürk onu unutmamıştı.. Sivil polisler ve ajanlar marifetiyle sürekli olarak takip altında tutuyordu.

Devletin ve milletin imkânlarını, elindeki yetkileri kişisel kaprisleri, tutkuları, kini ve menfaati için kullanıyor, istismar ediyordu.

İzmir Suikasti girişimini bahane ederek Karabekir'i ve arkadaşlarını yargılatmış, idam tehdidini Demokles’in kılıcı gibi başlarının üstünde sallandırmış, arkadaşlarıyla birlikte kurmuş olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (Partisi’ni) ülke için tehdit ve tehlike olmakla suçlayarak kapattırmıştı.

Karabekir yalnızlığa ve sefalete mahkum edilmişti.

Fakat, Selanikli’nin öfkesinin, kininin ve nefretinin dinmesine bu da yetmemişti.

Bu yüzden, 1930’lu yılların başlarında onun aleyhine yayınlar yaptırmış, fakat Karabekir cevap hakkını kullanarak söz konusu yazılara medyada cevap vermeye başlamıştı.

Bir süre sonra cevap vermesi de engellenmiş, fakat bu gelişme, Karabekir’in bütün bildiklerini kitaplaştırma kararı almasına yol açmıştı.

Ancak, bastırdığı kitabı Selanikli tarafından daha dağıtıma verilmeden toplatılacak ve imha edilecekti.

Yakılacaktı.

*

Granda sözlerini şöyle sürdürüyor:

Aradan yıllar geçmişti. O sırada gazetelerde Karabekir Paşa’nın anıları yayınlanıyordu. Karabekir bu yazılarında yaptığı hizmetleri sıralıyor «Her şeyi ben yaptım. Ben olmasaydım Türk milleti kurtulamazdı…» gibisinden sözler ediyordu. Atatürk’e de az bir pay bırakıyordu.

O sıralar biz İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayındaydık. Atatürk, gazetelerdeki bu yazılara biraz sinirlenmiş olacak ki, birden şunları söyledi:

— Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım… Eğer bu memleketi bir Karabekir’le bir Mustafa Kemal kurtardıysa çok yazık… Oturup ağlamak lâzım!

*

Evet, şimdilerde Türkiye’de “Atatürk olmasaydı biz olmazdık, şöyle olmazdı, böyle olmazdı” diyen sürü sepet dangalak var.

Atatürk’leri onlar için “Bu şekilde iddiada bulunan adamları akıl doktorlarına göndermek lâzım” demiş.

Bunu yapmak mümkün değil.. 

İmkânsız..

Bu kadar çok dengesiz deli için yeterli sayıda “akıl doktoru”muz yok. Hangi birini göndereceksin?!

*

Granda, Padişah Vahideddin’in Selanikli’ye verdiği paralardan da bahsediyor:

… Atatürk Kurtuluş Savaşı’na başlamak üzere Samsun’a ayak basmıştır….

Sivas ve Erzurum Kongrelerinden sonra Ankara’ya dönüyor. Bu sırada Ali Fuat Cebesoy, bâzı yardımlarda bulunmuştur. Vahidettin’in kendisine vermiş olduğu yollukların da sonu gelmişti. Elde avuçta beş para kalmamıştı.

Nereden para bulunacağı düşünülürken Diyanet İşleri Başkanı Rifat Hoca çıkageliyor [O zamanlar Ankara müftüsü.. Sonradan başkan yapılıyor]. Hemen cebinden bin lira çıkarıyor ve Atatürk’e:

— Paşam, şimdi sizin paraya ihtiyacınız vardır. Bugünlük bu kadar temin edebildim. Kusura bakmayın… Diye parayı uzatıyor.

— Bu parayı hiç unutmam… Der ve Rifat Hoca’dan sırası geldikçe öğünerek sözederdi. (s. 163.)

*

MUSTAFA KEMAL VATAN KURTARMAYI BİLÜR DEDİLER, MUSTAFA KEMAL VAR MUSTAFA KEMAL'DEN İÇERÜ

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI - 3 


Selanikli Mustafa Atatürk'ün Anadolu’da tutunmasının nedeni, Kâzım Karabekir Paşa’nın ona verdiği destekti.

Fakat Selanikli, sonradan Karabekir’e teşekkür kabilinden büyük “kazık attı”.

İzmir suikasti girişimi bahanesiyle onu idam talebiyle yargılattı. Ecel terleri döktürdü. Sonra da daima polis takip ve tarassutu altında bulundurdu.

Uğur Mumcu, Karabekir’in Selanikli’ye olan (hesaba kitaba gelmez azametteki) iyiliğini şöyle anlatır (Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 37-8):

“Paşam, siz askerlikten istifa ettiniz. Benim bundan sonra bu vazifeme devam imkônım kalmadı. Müsaadenizle Kolordu Komutanı Kôzım Karabekir Paşa'dan askeri bir vazife isteyeceğim. Evrakı kime teslim etmemi emrediyorsunuz?”

“Ya öyle mi efendim? Peki efendim. Evrakı Hüsrev Bey’e devir edin efendim.”

Bu konuşma, Erzurum'da bugün «Atatürk Evi» olarak bilinen evde 10 Temmuz 1919 günü Mustafa Kemal Paşa ile Miralay Kôzım Bey arasında geçiyordu.

Mustafa Kemal Paşa ile Samsun'a çıkan 3. Ordu Kurmoy Başkanı Miralay Kôzım Bey (Dirik) Erzurum'da askerlikten çekilen Mustafa Kemal Paşa'ya artık kendisi ile çalışamayacağını bildirmekteydi.

Kâzım Bey, selam verip odadan çıkar. Mustafa Kemal üzgündür, Rauf Bey'e (Orbay) dönerek «Rauf gördün, ben haklı değil mi idim? Devlet makam ve mesnedini [makamın önemini] gördün mü? Dün benimle en yüksek gayret ve şüphe götürmeyecek kadar samimiyetle çalışan bu adamın hareketi beni teyid etmedi mi?» der.

Yaveri Cevat Abbas. telaşla odaya girer ve Kolordu Komutanı Kôzım Karabekir'in geldiğini haber verir.

Harbiye Nazırı [Milli Savunma Bakanı] Şevket Turgut Paşa’nın, Mustafa Kemal ile Rauf Bey'in tutuklanmalarını isteyen emri Karabekir'e ulaşmıştır. Mustafa Kemal, bu yüzden tedirgindir. Rauf Bey'e “Dediklerim doğru değil miymiş” dercesine bakar ve yaveri Cevat Abbas'a “Buyursunlar” der.

Mustafa Kemal, tutuklanmayı beklemektedir.

Karabekir, odaya girerek Mustafa Kemal Paşa'yı saygıyla selamlar ve şunları söyler:

«Kumandamda bulunan zabitan (subaylar) ve efradın (erlerin) hürmet ve tazimlerini arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de muhterem kumandanımsınız. Kolordu komutanına mahsus araba ile maiyetinize bir takım süvari getirdimHepimiz emrinizdeyiz».

Mustafa Kemal, Karabekir'in üstüne atlayarak bu eski arkadaşının boynuna sarılır ve birkaç kez öper.

Yazgı değişmiştir.

Aslında yazgı değişmedi..

Öyle yazılmış olduğu için öyle oldu.. Bu milletin Selanikli ile olan imtihanı başladı..

Selanikli'yi de yaratan Allahu Teala'yı mı seçeceklerdi yoksa Selanikli'yi mi?

Zorlu imtihan başlamıştı.

Selanikli, Karabekir’i daha sonra da defalarca öpecektir.

En esaslı öpücüğü İzmir suikast girişimi bahanesiyle verecektir.

Bu öpücükler, öldüğü 1938 yılına kadar kesintisiz biçimde devam edecektir.

*

Osmanlı Hükümeti’nin buna tepkisi, Karabekir’i de görevden alma şeklinde olmadı.

Bir süre sonra onu ikna için Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Anadolu’ya geldi.

Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı meşhur kitabında şunları yazıyor:

… Fevzi Çakmak vatanını seven ve onun uğruna her zaman ölecek bir Osmanlı askeri idi. Mustafa Kemal'in ordu müfeƫtişliği ile Anadolu'ya gitmesi tertiplerini hazırlayanlardan biri idi. ()

Fakat Fevzi Çakmak, kafa ve vicdan kuruluşu bakımından muhafazakârdır. Padişaha ve halifeye bağlıdır. Mustafa Kemal'in Anadolu hizmetlerini de bu disiplin çerçevesi içinde görür. O gün, ki Mustafa Kemal askerlikten ayrılarak bir ''ferd-i millet'' olmuştur. Padişah ve halifeye karşı isyan bayrağı açmıştır, Fevzi Çakmak hiç şüphesiz ikiden biri arasında onu seçmez. (…)

Fevzi Çakmak bir aralık padişahtan Heyet-i Nasıha vazifesini, Anadolu'yu İstanbul'a itaat ettirmek ve Mustafa Kemal isyanından ayırmak işini üstüne almıştır. Bunda yabancı devlet menfaatlerini düşündüğü pek uzaktan bile hatıra gelemez. Ona göre devlet ve vatan, padişah ve halifesi ile bir bütündür. O bu bütünün parçalanmasında bir ölüm kaderi görür.

Şimdi rahmetli Kâzım Karabekir'in bir hatırasını dinleyiniz: Kâzım Karabekir bu hatırayı 1946'da İstanbul Milletvekili seçildiği zaman Vali Lütfi Kırdar ve yanındakilere anlatmıştır. Fevzi Paşa dindar tanınmış, iyi konuşur, halk için pek cazibeli bir şahsiyet idi. Sivas'a kadar bir hayli tesir yaparak gelmişti. O vakitler şahsî itibarından başka hiçbir kuvveti olmayan Mustafa Kemal bu yolculuktan kuşkulandı. Fevzi Çakmak'ı daha fazla dolaştırmıyarak İstanbul'a geri göndermesini Kâzım Karabekir Paşa'dan rica eti. Kâzım Karabekir Fevzi Çakmak'a yolculuğunun faydasızlığını söyliyerek birlikte doğuya doğru yola çıkmışlar. Yolda Fevzi Çakmak Karabekir'e:

- Sen vatansever bir askersin. Eğer Mustafa Kemal itaat etmezse onu padişah ve halifenin hükûmetine teslim etmez misin? demiş.

Kâzım Karabekir, aynı olayı Ali Fuad Cebesoy'a şöyle anlatmıştır:

- Fevzi Paşa bana, Mustafa Kemal ve Ali Fuad paşalar ''muhteris'' ve menfaat düşkünüdürlerdayandıkları sensin, şunu bil ki eğer Mustafa Kemal başa geçerse ilk işi seni ortadan kaldırmaktır, hatta en güvendiğin İsmet Bey (İnönü) ve Samsunlu Şefik Bey de bu fikirdedirler, Mustafa Kemal ve Ali Fuad paşaları yakalayıp İstanbul'a götüreceğim, sen mâni olma! demişti.

Fevzi Çakmak işgal tarihine kadar İstanbul'da kaldı. İngilizler devlet merkezine de el koyarak, vatanseverler arasında kendisini de tutacaklarını [tutuklayacaklarını ve muhtemelen Malta’ya süreceklerini] öğrenince Anadolu'ya sığınmaktan başka çare görmedi.

*

Bu noktada “İkinci Adam” İsmet İnönü’nün Cumhuriyet’in ilanının 50’nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecindeki “tarihî” itirafını hatırlamak gerekiyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İşte İngilizler’in Selanikli’ye verdiği “örtülü” desteğin bir ayağını, İstanbul’daki devlet teşkilatını (Meclis-i Mebusan’ı, İçişleri ve Savunma Bakanlıklarını ve Genelkurmay Başkanlığı’nı) yok etmeleri ve çalışamaz hale getirmeleri, böylece Fevzi Çakmak gibi isimlerin Selanikli’nin emri altına girmesinin zeminini hazırlamaları oluşturuyor.

Sadece bu da değil.. Anadolu’daki mülkî amirler (valiler, kaymakamlar) ve askerî yetkililer için yeni kurulan TBMM başvurulacak tek mercî haline getirilmiş durumdaydı.

*

Emperyalizmin klasik taktiğinin “Böl ve yönet” (Divide et impera) olduğunu bilmek için Uluslararası İlişkiler öğrenimi görmek gerekmiyor.

Nasıl doğa yasaları denilen düzenliliklerde bir değişiklik yaşanmıyorsa, suyun kaldırma kuvveti gemiler için daima emre amadeyse, bu türden klasik yönetim taktikleri de her devirde geçerliliğini korur.

Eski oluşları ilkel ya da acemice olmaları anlamına gelmiyor, her devrin vazgeçilmezi olmalarından kaynaklanıyor.

İngilizler Arap Yarımadası’nı Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Ürdün, Lübnan, Suriye, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen ve Umman diye bölmüşken, nerde bir kabile reisi varsa ona devlet başkanlığı bağışlamışken, neden Türkler arasındaki İstanbul-Ankara ikiliğini ortadan kaldırarak Ankara’yı tek güç merkezi haline getirdiler?

Cevap basit: İngilizler Mütareke döneminde Selanikli ile gizli anlaşma yapmış durumdaydılar.

Selanikli’ye verdikleri sözlerde durdular.

Selanikli de daha sonra onlara verdiği sözleri tuttu ve İngiliz ilke ve inkılaplarını Atatürk ilke ve inkılapları adıyla Türk varlığına armağan etti.

*

Alfred Rawlinson diye bir İngiliz yarbayı var.

Bu adam, 1922-1923 Lozan görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık eden Lord Curzon’un yeğeni.

Bu şahıs İstanbul’dan Erzurum’a gelip Karabekir’le görüşmüş bulunuyor.

Uğur Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini aktarıyor (s. 41-42):

… ertesi günü İngiliz kaymakamı Rawlinson İstanbul’dan Erzurum'a geldi. Ve beni hemen makamımda ziyaret etti (27.11.1919). Tam bir saat görüştük.

Anlattıklarının hülasası şunlardır, Lord Curzon diyor ki:

“a) Şimdiye kadar sulh (barış) yapmadığımızın sebebi Türkiye'de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir. Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut sulh mukarreratına (kararlarına) mutabık kalsın.

b) Endişemiz Türkiye'nin yine bir gün İngiltere'nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah hükümeti bunu yapabilir. Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. Birçok debdebe ve masraf yerine millet kendi işini kendi gören cumhuriyete taraftardır. Bizim de padişahı hükümet ve siyasete karıştırmayıp halife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmaklığımız.

c) Gerçi İstanbul bir Türk şehri olarak kabul olunmuştur. Ancak Çanakkale İtilaf Devletleri [İngiltere, Fransa ve İtalya] tarafından işgal olunacak --ihtimal İstanbul etrafında İtilaf askeri bulunur--. Zaten Türkiye bir Asya devletidir. İstanbul bir köşedir. Anadolu'nun idaresi ve terakkiye sevki (ilerlemeye yöneltilmesi) İstanbul'dan gayri [İstanbul dışında] mümkündür. .Bu hususta ne düşünüyorsunuz? Mesela Bursa'da olacak bir hükümet serbesttir.”

Uğur Mumcu’nun Karabekir’den naklettiği bu satırlar, Selanikli-İngiliz ilişkilerinin anlaşılması bakımından kritik öneme sahip.

Rawlinson’un söz konusu ziyaretinin yeri, zamanlaması, muhtevası ve muhatabı, tarıhçiler için çok önemli ipuçları sunuyor.

Her ne kadar Karabekir-Rawlinson görüşmesinin tarihi, metinde 27 Kasım 1919 olarak verilmişse de, doğrusu (Rawlinson’un Adventures in in the Near East adlı kitabında belirttiği gibi) Aralık’tır. Burada bir yazım hatası var. (Bkz. Yavuz Özdemir, “İngiliz Yarbayı Rawlinson-Mustafa Kemal Görüşmeleri”, Atatürk Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 1, Şubat 2010, s. 69-70.)

O gün, aynı zamanda Selanikli’nin, açılacak olan TBMM’nin temellerini atmak için Ankara’ya vardığı gündür.

İngiliz'in zamanlaması manidar.

*

Rawlinson neden Ankara’ya değil de Erzurum’a gitmiş ve neden Selanikli ile değil de Karabekir ile görüşmüştür?

Nedeni şu: Selanikli ile bu hususlarda daha önce anlaşmış bulunuyorlar, fakat o gün için Anadolu’da asıl güç sahibi (ve Selanikli’nin mevcut konumunun “bani”si), Karabekir Paşa.

Cumhuriyet'in banisi Selanikli, Selanikli efsanesinin banisi ise Karabekir.. 

Karabekir’in onay vermediği hususlarda Selanikli’nin İngiliz tekliflerine (o gün için) olumlu yaklaşması mümkün değil. 

Çünkü vatanı kurtarmaya çalışan bir kahraman değil, teslimiyetçi bir İngiliz işbirlikçisi gibi görünmesine yol açacaktır.

Zaten kahramanımız vatanı kurtarmak bir tarafa, kendisini bile kurtaramamakta, Karaekir tarafından kurtarılmaktadır.

Dolayısıyla İngilizler Karabekir’le de anlaşmak, Selanikli’nin elini güçlendirmek istiyorlar.

Nitekim Karabekir, yukarıya aldığımız metinde Curzon’un “Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz” şeklindeki mesajını aktarmış bulunuyor.

İngiliz dostu Selanikli ile anlaşmışlar, fakat (o gün için) yeterli değil, Karabekir’le de anlaşmaları lazım.

*

Evet, Curzon Karabekir’e şu mesajı veriyor:

“Şimdiye kadar sulh (barış) yapmadığımızın sebebi Türkiye'de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir.”

Bunu diyor ama, zaten mevcut Osmanlı hükümetini güçsüzleştiren, kolunu kanadını kıranlar kendileri.

Ortada henüz bir Ankara hükümeti de yok.. Çünkü daha TBMM bile yok.. 23 Nisan 1920’ye yaklaşık dört ay var.

Fakat Curzon, Anadolu’da güçlü bir hükümet görmek istediklerini söylüyor.

Yani, adamlar Selanikli’nin yol haritasını hazırlamışlar, eline tutuşturmuşlar.

Buna göre, Selanikli’nin önce bir hükümet kurması gerekiyor.. Bunun için de evvela bir meclis toplaması lazım.

Ve bu arada İngiliz, Selanikli’nin hayata geçirmeye başladığı bu projeleri için Karabekir nezdinde “lobi” faaliyeti yürütüyor.

Ona, Anadolu’da kurulacak yeni bir hükümetin (devletin) faziletlerine dair brifing veriyorlar.

Türkler’le bir barış yapmak istiyorlar, fakat karşılarında muhatap olarak Sultan Vahideddin’i ve Osmanlı hükümetini görmek istemiyorlar.

Görmek istedikleri kişi, Selanikli..

Fakat o an için Selanikli “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede” formatında bir emekli Sarı Çizmeli Mustafa Kemal Ağa.

Önce hükümet kurması gerekiyor.. İlk adım, Ankara'da toplanacak olan TBMM..

İngilizler, TBMM'ye oyun alanı açmak ve onu rakipsiz hale getirmek için, İstanbul'daki (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi binasında faaliyet gösteren) Meclis-i Mebusan'ı basıp kapatacaklar, Selanikli'yi adamdan saymayan ağır topları Malta'ya süreceklerdir.. 

68 milletvekili de "doğal üye" sıfatıyla yeni açılacak olan TBMM'ye katılmak üzere Anadolu'ya geçecek, böylece TBMM'nin meşruiyet temelini tahkim edecekerdir.

Fakat, kurulacak yeni TBMM "hükümet"inin de desteğe ihtiyacı vardır..

İngilizler bunun için de ellerinden geleni yapacak, Osmanlı Milli Savunma Bakanlığı'nı ve Genelkurmayı'nı basıp kapatacaklar, İçişleri Bakanlığı'nı işlevsiz hale getirecekler, böylece Ankara hükümetinin önündeki yola asfalt döşeyeceklerdir.

*

Evet, Karabekir’in Curzon’dan naklettiği şu ifade önemli:

“Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut [bulunmaması halinde] sulh mukarreratına (kararlarına) mutabık kalsın.”

Görüldüğü gibi Curzon, “İlla da Mustafa Kemal’i isterem” modunda..

Ancak o gün için Selanikli Anadolu’da yersiz yurtsuz dolaşan bir gariban durumunda..

O kadar ki, Kâzım Karabekir abisinin desteği olmasa kulağından tutulup İstanbul’a götürülecek.

Ortada bir TBMM yok.. TBMM hükümeti yok.. Yok oğlu yok..

Peki Selanikli’nin hiç değilse Anadolu’da düşman “yedi düvel”inden herhangi birine attığı tek bir mermi var mı?

O da yok.. Bol bol nutuk atıyor, kongre toplayıp “Padişah Efendimiz’li, halifeli, İslam’lı” edebiyat yapıyor..

Fakat düşmana sıkılan tek bir kurşun yok henüz.

Ortada bir tek “müstafî (istifa etmiş) asker” olan sıradan vatandaş Selanikli’nin hayalleri ve o hayallerin temel dayanağı Karabekir var.

O yüzden Curzon, Karabekir’le de anlaşmaya çalışıyor.

Fakat, “Biz Mustafa Kemal’le zaten anlaşmış bulunuyoruz” demiyor. Çünkü Karabekir’i (ve de milleti) ürkütmemek, uyandırmamak gerkiyor.

Ancak, Selanikli Mustafa’nın barış görüşmelerinde “tek” muhatapları olmasını, ya bizzat görüşmelere katılmasını, ya da onaylama makamında olmasını istemekten de geri kalmıyor.

Adamlar Selanikli’nin “mutabık” kalmasını çok önemsiyorlar.. Kendilerinin mutabık kalmaları yetmiyor bir de Selanikli’nin mutabık kalmasının derdindeler.

Selanikli’nin avukatı gibi konuşuyorlar.

Niye?

Bu niyenin altında çok şey yatıyor.

*

Evet adamların Türkiye’de “güvenecek dostlar”a ihtiyacı var.

Padişah’a güvenmiyorlar.. Curzon’un mesajı açık:

“Endişemiz Türkiye'nin yine bir gün İngiltere'nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah hükümeti bunu yapabilir.”

Bunu yapmayacağı garanti olan, Selanikli’nin “padişahsız hükümet”i..

O yüzden barış görüşmelerine ya bizzat katılması ya da mutabakatını bildirmesi gerekiyor.

Fakat bunun için önce bir hükümet kurması lazım.. Ve de hükümete meşruiyet kazandıracak bir meclis..

*

Curzon’un sözleri bundan ibaret değil. Şu da var:

“Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. Birçok debdebe ve masraf yerine millet kendi işini kendi gören cumhuriyete taraftardır.”

Hayır, bunu İngiltere Kralı için söylemiyor.

El kesesinden cömertlik yaparak Osmanlı için söylüyor.

Türk milletinin neye taraftar olup olmadığına da “Türk millet adına” Lord cenapları karar veriyor.

Evet, Karabekir’e verdikleri akıl bu..

İmdi, Selanikli’nin İstanbul’da, İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yaptığını, halvet olduğunu biliyoruz.

Ayrıca, Anadolu'ya geçtikten sonra Rawlinson’la da müteaddit görüşmeler yapmış durumda.

Soru şu: Karabekir’e böylesi telkinlerde bulunan İngilizler, aynı şeyleri Selanikli’ye de söylemiş olabilirler mi?

Tersinden soralım: Söylememiş olabilirler mi?

Karabekir Curzon’un anlaşma talebini ve mesajlarını açıkça yazmış olduğu için, ona yapılan teklif ve telkinleri biliyoruz.

Selanikli ise bu konularda ketum mu ketum..

Ve bu ketumiyet bizi hiç de şaşırtmıyor.

*

Olay açık: 

Karabekir’e söylenenler İstanbul’dayken Selanikli’ye de söylendi.. Ve Selanikli “Bana fırsat verin, beni destekleyin, bu istediklerinizi eksiksiz olarak yaparım” dedi.

İşte, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıkladığı “saltanatı kaldırma, cumhuriyet ilan etme, tesettüre savaş açma, Latin harflerini alıp bin yıllık alfabeyi yasaklama, millete şapka dayatmasında bulunma” gizli gündeminin ardındaki gerçek bu.

Şurası kesin: Karabekir’e yukarıda aktarılan mesajları verip anlaşma teklifinde bulunan İngiliz’in aynı şeyi Selanikli’ye de yapmamış olması imkânsızdır.

İmkânsızdır imkânsız.

Ve Kongre gecesi hempalarına gizli gündemini açıklayan Selanikli’nin aynı şeyleri İngilizler’e de söyleyerek onlara teminat vermemiş olması da imkânsızdır.

Buradan (matematiksel bir kesinlikle) varacağımız sonuç şudur: 

Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi olan Selanikli Mustafa Atatürk, o gün için İngiliz İstihbaratı ile anlaşıp kendi devletinin (Osmanlı Devleti’nin) temellerine dinamit koyan bir işbirlikçidir.

İsteyen ajan da diyebilir.

Osmanlı Devleti zaviyesinden bakıldığında bu, “devlete, millete ve vatana ihanet”tir.. 

Hainliğin daniskasıdır.

*

İngilizler’le anlaşıp Osmanlı’ya oyun oynama bakımından Şerif Hüseyin ile Selanikli Mustafa Kemal Atatürk arasında bir fark yok.

İngilizler Şerif ailesine Hicaz’da, Ürdün’de ve Irak’ta devlet kurma izni verdiler.. Hicaz’ı Abdülaziz bin Suud liderliğindeki Vehhabî Bedevîler onların elinden aldı. Irak ise 1958 darbesiyle Şerif ailesinin elinden çıktı.. Fakat Ürdün’de tutunmayı başardılar, orada Şerif sülalesi kral olarak hakimiyetini sürdürüyor.

Evet, Şerif Hüseyin ve oğulları şirketine devlet kurma izni veren İngilizler Anadolu’da da Selanikli’ye devlet kurma izni verdiler.

Yani Selanikli ile Şerif arasında önemli bir fark yok.. 

Şöyle küçük bir fark var: Şerif’in şeriflik karizmasından dolayı ona krallığı uygun gördüler, Selanikli için uygun olansa cumhurbaşkanlığıydı.. 

Bir de şu: Şerif İngilizler’le açık işbirliği yaptı, Selanikli ise (durum gereği) gizli..

*

Ancak, bu gizlilik üzrindeki örtüyü 1973 yılında İkinci Adam İsmet İnönü biraz araladı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Adam daha ne desin?.. 

Bu bir katre sözün içinde umman gizli.

Anlayana sivrisinek saz.. 

Arif olana bir işaret kâfidir diye bir söz de var.. 

Yine, “Lafın tamamı ahmağa söylenir” diye bir atasözümüz de mevcut..

İsmet İnönü’nün bu sözü bilinçsizce ağzından kaçırmış olduğunu zannedenler, onu tanımıyorlar.

Celal Bayar’dan daha zeki ve dürüst olduğu kesindir.

*

Görüldüğü gibi Curzon “Gerçi İstanbul bir Türk şehri olarak kabul olunmuştur” diyor.

Böyle olduğu için, Yunan’a karşı zafer kazanıldıktan sonra İngilizler’le herhangi bir çatışma yaşanmadı.. 

İngiliz donanması İstanbul’dan sessiz sedasız çekilip gitti.

Çünkü İstanbul’da petrol yoktu.. Petrol Musul ve Kerkük’teydi..

Fakat daha önemlisi, İstanbul’un Batılı devletler arasında paylaşımı büyük bir sorundu.. İstanbul, komünistlerin eline geçen Rusya için de önemliydi.

Ancak, Curzon’un Karabekir’e yaptığı tekliften, Çanakkale’ye göz koydukları ve Karabekir’in bu konuda vereceği tepkiyi ölçmeye çalıştıkları anlaşılıyor. 

“İstanbul’u size veririz, fakat karşılığında Çanakkale’nin bizde kalmasına razı olun” der gibi konuşuyorlar.

Ancak, İstanbul’un başkent olarak kalmasına razı değiller.

Başkent, Anadolu’daki bir şehir olmalı.

Karabekir’e “İstanbul bir köşedir, köşebaşıdır. Anadolu'nun idaresi ve kalkınması İstanbul dışında da mümkündür” diyor ve."Bu hususta ne düşünüyorsunuz?” diye soruyorlar.

Yani kurulacak yeni devletin planı, şeması, krokisi hazır: Osmanlı saltanatına son verilecek, cumhuriyete geçilecek, padişah yerine cumhurbaşkanı bulunacak, başkent Anadolu’daki bir kent olacak, İstanbul olmayacak.

Şu cümle önemli: “Mesela Bursa'da olacak bir hükümet serbesttir.” 

Doğrudan Ankara deseler fazla açık konuşmuş olacaklar.

Mesajlarının Türkçesi şu: 

“Biz İngilizler, sizin Anadolu’daki bir şehirde yeni bir hükümet kurmanızı istiyoruz.. Size yeni bir hükümet kurmak serbest.. İzin veriyoruz. Güle oynaya kurun, hayırlı uğurlu olsun.. Tabiî bu hükümet bir cumhuriyet hükümeti olacak, Osmanlı Padişahı’nın ocağına incir dikecek.”

Karabekir’e fikrini soruyorlar: “Bu hususta ne düşünüyorsunuz?” 

Selanikli’ye sormuyorlar.. 

Ama ne düşündüğünü bildikleri kesin.. 

*

Fakat, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyen Selanikli ne düşündüğünü millete zaten Erzurum’da açıklamış.. 

O gün için millet sadece iki kişiden oluşuyor: Mazhar Müfit Kansu ve Süreyya Yiğit..

Sonraki süreçte millet efradında çoğalma görülecektir.. 

Çünkü “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”.. 

Kafalar kesilmeyi istemedikleri için hepsi Mazhar Müfit ile Süreyya gibi millete dönüşeceklerdir.

*

Curzon’un Karabekir’e bir başka teklifi ve telkini şöyle:

“Bizim de padişahı hükümet ve siyasete karıştırmayıp halife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmaklığımız.”

Yani padişahlık kalkacak, hükümete ve siyasete karışmayan bir halifelik devam edecek.

Bu formül aynen uygulandı.

Buradan da anlaşılabileceği gibi Selanikli’nin akıl hocası İngilizler.. Plan ve projeyi hazırlamışlar, yol haritasını belirlemişler, Selanikli’ye sadece verilen rolü oynamak kalmış..

Allah var, rolünün hakkını iyi verdi, pot kırmadan ve falso yapmadan mükemmelen oynadı..

Gizli gündemini kimlere açıklayacağını da, kimlerin saflığından yararlanacağını da, kimlerin başına ne zaman sopayı indireceğini de, nerede nasıl yalan söyleyip sular seller gibi yalan yeminler edeceğini de iyi biliyor.

Eğer bu bir deha ise, dahi olduğu söylenebilir.. Fazlasıyla..

*

Ancak, kusursuz deha olmuyor, bu da bir hata yapıyor.

O da şu: İşin padişahlık yerine cumhuriyet, padişah yerine cumhurbaşkanı kısmı tamam da, hırslarını dizginleyemeyen Selanikli deha halifeliğe de göz koyuyor.

Balıkesir hutbesi filan bu hevesinin ürünü.

Ancak, bu arzusu İngiliz’in yazdığı senaryoyla uyuşmuyor.

Çünkü İngiliz, “hükümete ve siyasete karışmayan” etkisiz ve yetkisiz bir halife istiyor.. 

Kanatları koparılmış, tüyleri yolunmuş, Nasrettin Hoca'nın hindisi gibi sadece düşünüp kaşınan bir kuş halife resmi çizmişler.

Selanikli ise hem cumhurbaşkanı hem de halife olmak istiyor.. 

Böylece, siyasî güç (hükümetlik) ve halifelik (dinî liderlik) yine tek bir şahısta birleşmiş olacak.

Tamam, Selanikli’ye güvenebilirler de, o ölüp de yerine bir başkası geçince ne olacak?

İşte bu yüzden Selanikli’nin bu teşebbüsüne izin vermediler ve o da (Karabekir’in ayrıntılı biçimde anlattığı gibi) birden bire 180 derecelik bir dönüş yaparak dinsiz imansızlığın ve namussuzluğun propagandasını yapmaya başladı.

Öyle anlaşılıyor ki, İngilizler Selanikli’nin bu hevesinden dolayı endişeye kapıldıkları için “hükümetsiz halife” formülünden de vazgeçtiler ve (Cumhurbaşkanı Özal’ın açıkladığı üzere beş yıl süre vererek) hilafetin tümden kaldırılmasını istediler. 


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...