içtihat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
içtihat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DEĞİŞEN ZAMAN, VE DEĞİŞMEYEN HEVA, HEVES VE CEHALET







“Müslümanlar dinlerinin külli ve nihai hedeflerini göz ardı etmişlerdir. Halbuki İslam bir çok vesile ile kölelere özgürleşme kapısını aralamıştır. Son hedefi de göstermiştir. Özgürlük kapısını bir daha kapanmamak üzere ardına, sonuna kadar açmak. Bunu açmak ve aşmak Müslümanların elindeydi ve göreviydi. Ama tutuk davranmaları veya donukluklarından veya nasların anlaşılmasında Hazreti Ömer gibi sofistike olmamaları nedeniyle bunu başaramamışlardır. ”

Bu ifadeler, fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan’ın “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısında yer alıyor.

*

Nasstan kasıt, anlamı açık ayet ve hadîsler.

Mecelle’de şu usul ilkesi yer alıyor: “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur.

Yani bir mesele hakkında nass varsa, o konuda ictihad mahiyetinde yeni hüküm verilemez.

İşte bu, “donukluk ve tutukluk” anlamına geliyor.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler gibi.

Allahu Teala’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez emir ve yasaklar vaz’ etmesi tabiîdir, çünkü herşeyi yaratan, herşeye doğasını, tabiî özelliklerini veren, O’dur.

Allahu Teala’nın yarattığı akıl ile Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını sorgulamak, onlar hakkında hüküm vermek ise, akılsızlıktır.

(Akıl, emrin gerçekten Allahu Teala’ya mı ait olduğunu anlama çabasında gereklidir ve işe yarar, fakat böyle olduğu anlaşıldığında ona düşen, teslimiyettir.)

*

İmdi, zamane devletlerinin (kimisi mantıklı, kimisi mantıksız) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümlerini hiç sorgulamayan “müslüman”ların nasslar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında ne demek gerekir?

Zamane devletleri dedik ama aslında devletluları dememiz gerekiyor.

Çünkü devlet, zihnimizde soyutlama yoluyla ürettiğimiz itibarî ve sentetik bir varlıktır, gerçeklikte devlet diye “kendi başına varlığı olan” bir oluşum yoktur.

Zihnimizin dışında devlet değil, sadece üzerinde yaşadığımız vatan (arazi, toprak), millet dediğimiz insan yığını, bu insan yığınına hükmeden örgütlü bir zümre (yani siyasetçi ve bürokratlar topluluğu, devletlular), ve bu devletluların yönetimde esas aldıkları ilkeleri (rejim) vardır.

Hatta o ilkeler (rejim) bile maddî varlığa sahip değildir, itibarîdir, gerçeklikte mevcut olan, devlet adına hareket ettiklerini söyleyenlerin (kimi zaman çifte standart içeren, tutarsız ve keyfî) hareket, tutum ve davranışlarıdır.

*

Söz konusu devletlular topluluğu halktan bazılarını yardımcıları olarak istihdam ederler (memurlar), ve (rejim diye adlandırılan) bir “gütme usulü” ile millete tabiri caizse “çobanlık” yaparlar.. Her çobanın mutlaka köpekleri (güvenlik güçleri) de olur.

Bu “çoban”ların bazısı şefkatli ve merhametlidir, kavalıyla koyunların gönlünü hoş etmeye çalışır, bazısı ise elinden sopayı eksik etmez, sürüde ayrı baş çeken ve rejime (gütme usulüne) aykırı hareket eden oldu mu, bir derdi mi var diye düşünmeden kafasına sopayı merhametsizce indirir.

İnsanların gerçek sahibi Allahu Teala’dır; “çoban”lar O’nun ilkelerine (Şeriat’e) uyduklarında emanete riayet etmiş olurlar.

“Gütme usulü” diye kendi kafalarından icat çıkardıklarında veya aralarından birinin ilke ve (devrim madalyası taktıkları) yeniliklerine (ifsat ve tahribatına) tabi olduklarında, sürünün asıl sahibine ihanet etmiş olurlar.

Buna bir de “Sürünün sahibinin emirleri (şeriati) de ne oluyormuş, nasıl güdeceğime ben karar veririm” şeklindeki azgın isyankârlık eklendiğinde, belalarını eksiksiz biçimde bulurlar.

Çünkü gün akşam olur, Güneş batar, alem ölüm demek olan uykuya yatar, ve ertesi sabah herkes uyanıp ruhları bedenlerine tekrar iade edildiğinde sürünün sahibi, hain çobanları hesap sormak üzere huzuruna çağırır.

*

Mecelle’deki bir başka kural şudur: “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz.”

Yani zamanların değişmesi ve başkalaşması ile hükümlerin değişeceği inkâr edilemez.

Ancak, aynı Mecelle, “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur” da demektedir.

Bu bir çelişki midir?

Hayır!

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın değişmesi sadece içtihadî meselelerde olabilir.

Fakat bu, her hükmün değişebileceği veya değişmesi gerektiği anlamına da gelmez.

Üstelik, içtihadî konularda, zaman değişmeden de farklı hükümler verilebilmektedir.

Ancak, nassın varid olduğu yerde, böyle bir değişiklik (değiştirmeye müeddî bir içtihat) yapılamaz.

Mesela Kur’an’daki miras hükümlerinin durumu budur.. Zaman değişti diye bu hükümler değiştirilemez.

Nass, zamana uydurulamaz, zaman nassa uymak zorundadır.

*

Zamanın değişmesinin bir önemi yoktur; değişen insanlardır, insanların yapıp ettikleridir.

Zamandan bu şekilde bahsetmek, onu, “insanın iradesini geçersiz hale getiren” bir varlık ya da etken haline getirmek olur.

Parlak fakat aldatıcı bir betimlemedir.

İnsanlar, kendi yaptıkları değişiklikleri “zamanın gereği” adı altında değişmez/değiştirilemez bir etken ilan ettiklerinde, yani o değişiklikleri insandan bağımsız ve insan iradesinin etkisinden azade sabiteler olarak gördüklerinde, ve onlara göre hüküm verdiklerinde, onları nass haline getirmiş olurlar.

Bu, kendisinin elinin ürünü olan puta, kendisini yaratan tanrı konumunu layık görmek gibi birşeydir.

Evet bu, insanın kendi yaptığı değişiklikleri “zamanın gereği” etiketi altında bir tür nass ilan etmesi, nassları da (kendi bedenleri ve amelleri gibi) değişebilir şeyler olarak görmesi anlamına gelir.

Bu, insanın kendi amelinin meşruiyetinin delili olarak yine o ameli göstermesi demektir.

*

Ne yazık ki, “Müslümanların dinlerini iyi anlamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını bilmeleri, dinin küllî ve nihaî hedeflerini gözetmeleri” türünden yaldızlı ve parlak laflar edenlerin birçoğu, bu laflarıyla, (Hz. Ali’nin Haricîler için yaptığı “hak söz ile batılı kastetme” tespitini hatırlatacak şekilde) fesat, tahrifat ve tahribatı kastediyorlar.

Müslümanlar nassları uyguladıklarında Allah ve Resulü’nün “maksad”ı otomatikman gerçekleşmiş, dinin küllî ve nihaî hedefleri de gözetilmiş olur.

Mesela insan, yaşaması için gereken enerjiye yemek yemesi sayesinde sahip olur.. Düzenli biçimde yemek yediğinde, yemek yemenin asıl işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmese ve üzerinde düşünmese bile, maksat hasıl olmuş olur.

Üç yaşındaki çocuk, yemek yemenin faydası, işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmez, fakat Allahu Teala beslenmeye dünyada peşin bir ödül verdiği, onu zevkli ve tatlı kıldığı, buna karşılık yemek yemeyi terk etmeyi de açlık elemiyle azaplı hale getirmiş bulunduğu için, çocuk bu bilgisizliğine rağmen, yaşaması için gereken enerjiyi toplayacak şekilde amel eder.. Yemek yemenin faydası, maksadı, hikmetleri hakkında bilgili olmanın bu noktada fazladan hiçbir katkısı olmaz.. Böylesi bir bilgisizliğin çok fazla bir zararı da olmaz.

Buna karşılık, bir kimse yemek yemenin maksadı, gayesi ve hikmeti hakkında çok iyi edebiyat paralayıp da yemek yemese, ya da insanın tabiî beslenme düzenini değiştirerek yeni icatlar çıkarmaya çalışsa, bu alanda devrim yapma tutkusuyla mesela vücut için gerekli olan maddelerin damardan zerk vs. gibi yollarla verilmesi türünden yenilikler yapsa, bunu da yemek yemenin küllî ve nihaî hedefleri, maksadı gibi parlak ambalajlar içinde sunsa, fesat çıkarmış olur.

Yemek yemedeki maksad, yani beslenmenin küllî ve nihaî hedefleri, yemek yemenin bizzat kendisinde mündemiçtir.

Yemek yeme alışkanlığını “maksad, küllî ve nihaî hedefler” edebiyatıyla “donukluk ve tutukluk” olarak nitelendirmek, beslenmede sofistike olma çağrısı yapmak, toplumun beslenme alışkanlıklarını “beslenmeyi iyi anlayamamak, beslenmenin nihaî hedefini gözardı etme” diye nitelendirmek ya şuursuzluk ve cehalettir ya da bilinçli sahtekârlık.

*

Evet, dinin maksatları, küllî ve nihaî hedefleri nasslarda mündemiçtir.

Bu nasslar uygulandığında maksatlar/hedefler kendiliğinden gerçekleşmiş olur.

Yemek yenildiğinde, vucudun ihtiyaç duyduğu enerjinin kendiliğinden elde ediliyor oluşu gibi.

Kölelik konusunda da Rasululluh sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabının uygulaması, dinin maksatlarını, küllî ve nihaî hedeflerinin gerçekleşmesini sağlayan uygulamadır.

Diğer konularda da (mesela evlilik yaşı vs.) durum aynıdır.

Mustafa Özcan’ın teklif ettiği “son hedef” (yani köleliğin bir daha geri dönülemez şekilde yasaklanması) ise, nassın (Rasulullah’ın uygulamasının) inkârı ve iptalidir.. Özcan bunun farkında değil, fakat durum bu.

Dinin anlaşılmaması, dinin maksadının, küllî ve nihaî hedeflerinin gözardı edilmesi tam da budur.

*

Mecelle’deki Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” kaidesi ne yazık ki çok istismar ediliyor.

Mecelle’deki ifadeler ne ayettir, ne de hadîs.. O ifadeler, Kur’an ve Sünnet’e uygunlukları ve onlar çerçevesinde anlaşılmaları nisbetinde değerlidirler.

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” diyenlerin kastı ve niyeti çok iyi olabilir, fakat meseleyi ifade ediş tarzları kötü niyetlilerin ekmeğine yağ sürecek şekilde nakıs.

Bunu mutlak şekilde ifade etmek yerine kayıt ve şart getirmeleri gerekirdi.. Mesela “Ezmanın tegayyürü ile bazı ahkâmın (hükümlerin) tegayyürü inkâr olunamaz” denilmesi uygun olurdu.

Mesela yemek yemenin hükmü.. Ramazan ayında gündüz haram, zaman değişip akşam olduğunda ise helaldir.

Fakat, diyelim ki yürüyen bir canlıyla karşılaştık, bizim gibi biri, onun hakkında “insan, Ademoğlu” hükmünü verdik.. Zamanın değişmesiyle bu kişi hakkındaki hüküm değişir mi, beş sene sonra onun için, “Hayır, aslında o bir timsah, zaman değişti, onun hakkındaki hüküm de değişti” denilebilir mi?!

Her hüküm değişmez.. Mesela ölen insanla ilgili “canlılık” hükmü değişir, fakat onun “insan” olduğu hükmü değişmeden kalır.

Değişmeyen hükümler, değişenlere göre daha çoktur.. Değişen hükümler çok azdır.

Dinin hükümleri de böyledir.. Domuz eti zamanın değişmesiyle haram olmaz.. Ama bazen, yiyecek hiçbir şey bulamadığın ve açlıktan ölme tehlikesiyle karşılaştığın zaman, ölçüyü kaçırmamak şartıyla yemen caiz olabilir.

Hükmün aslı olduğu gibi kalır.. Değişen, senin durumundur.

*

Mecelle’deki “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki ifade, en sorunlu, yanlış anlaşılmaya en açık ifadelerden biri.

Hükümlerin değişebildiği durumları aslında herkes bilir.. Fakat bunu bu şekilde sanki “dinî bir kural” gibi söylediğinizde artık herkes kendine göre bir “şâri’ (şeriat koyucu, yasa koyan) zaman” icat edip kafasından hüküm uydurabilir.

Sanki zaman dile gelip konuşuyor, “Şunun hükmü artık şöyle oldu” diyor.

Zaman adına konuşan sensin.. Zamanı bahane ediyorsun.

*

Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında Mecelle’de yer alan “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki düşünceyi de konu edinmektedir.

Sözleri şöyle:

“(Bazıları) İnsanlar arası muâmelelerle alâkalı olan şerî hükümlerin her bir zamanda değiştirilebileceğini zannetmektedirler….

“Bunlar, [şöyle düşünmektedirler:] “Maslahat ve zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi İslâm’ın itibâr ettiği bir şeydir. İşte bundan dolayı şerîatlardan birçoğunda nesh [hükümlerin kaldırılıp değiştirilmesi] meydana gelmiştir. Meselâ Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin şerîatıyla, Îsâ aleyhisselâm efendimizin şerîatında Allah’ın kanun olarak koyduğu birçok hükümler nesh olmuş, yani birçok hükümler kaldırılmıştır. Bu, ancak zamanın değişmesiyle, (yani) maslahatların değişmesi sebebiyledir. Bununla beraber Îsâ aleyhisselâm efendimizle, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz arasındaki ara 600 seneyi aşmamaktadır. Şu anda ise Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin üzerinde bu müddetin iki katı, hatta daha fazlası geçmiştir. Öyleyse bu kadar uzun bir zamandan sonra maslahatlar nasıl değişemez?!” 

“Böyle diyerek, ebedî olan şer’î hükümlere itirâz etmektedirler."

Merhum Tehanevî onların iddialarını bu şekilde mükemmelen özetledikten sonra şöyle cevap vermektedir:

“Cevâp: Kanunları yapan [şayet] kâmil, son derece bir hikmet sâhibi zât ise ve [gelecek ve sonradan ortaya çıkacak şeyler dâhil olmak üzere] gaybı bilen biriyse, kıyâmete kadar devam edecek olan zamanların maslahatlarının tamamını içine alacak umûmî kanunları yapmak, onun için mümkündür.”

*

Şer’i hükümlerin zaman içinde değişeceğini düşünenler, aslında Allahu Teala’ya cehalet isnat etmekte, (bilerek veya bilmeyerek) O'nu kemal sıfatlarıyla muttasıf kabul etmemektedirler.

İlk düğme yanlış iliklenince, Allah'a iman sorunlu olunca, gerisi de öyle gidiyor.

Merhum Tehanevî yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürmektedir:

“Eğer bir kimseye bu husûs karışık ve içinden çıkılmaz hâle gelir ve “Bizim Şerîat’la amel ettiğimiz zaman şiddetli bir darlığa düştüğümüz müşâhede edilen şeylerdendir. Bu da şu hükümlerin bu zamana münâsip düşmediklerini göstermektedir” derse, biz buna şöyle deriz:

“Bu hükümlerin zor olduğu ancak insanların tamamı onlarla amel etmeye teşebbüs edip de sonra da zorluğa düştükleri zaman sâbit olabilir.

“Bunu da hiçbir kimse isbât edemez. Hâlbuki [mevcut] zorluk için gerçek[ten var] olan bir sebeb şudur: Şerîat’ın hükümleriyle amel edenlerin, amel etmeyenlere oranı cidden çok azdır. Bu azlık [yüzünden] her ne zaman ahkâm-ı şer’îyeyle bir [devlet, toplum veya bireyler tarafından] amel edilirse yeryüzünün sakinlerinin çoğunluğu ona ters düşmekte ve karşı çıkmaktadırlar. Yâhut da onunla amel etmemektedirler. Tabiatıyla [Şeriat’i uygulamak isteyenler için böylece] zorluk ve daralma vâki olmaktadır. İşte bu yüzden zorluğun sebebi bu hükümlerin kendi içlerinde problemli olmaları değil, ancak, içinde yaşadığımız şu ortamdır [kâfir ve münafıkların itirazı, baskısı ve zorbalığıdır].

“Nitekim bir doktor hastaya on ilaç anlatır, [bazen] onlardan hiçbirisi yakınında [yaşadığı beldede] bulunmaz. Öyleyse zorluk, bu vasıftan [ilacın kendisinden kaynaklanan zorluktan] dolayı değil, o köyün tüccarlarının kusuru [ilacı temin etme konusundaki ihmali] sebebiyledir.

“Bazen de olur ki, şer’î bir hükümde herhangi bir zorluk bulunmaz, ancak kişi, âcil şahsî maslahatına [çoğu zaman heva ve hevesine, nefsanî arzularına] bir zarar geleceği [endişesi]nden dolayı bu işi müşkil zanneder. Şunda hiçbir şübhe yoktur ki, umûmun maslahatlarının şahsî/kişisel maslahatlara tercîh edilmesi daha lâyık olandır.

“Hangi kanun vardır ki, umûmun maslahatlarını gözetmekten dolayı, bu gibi şahsî zararlar [dezavantajlar] kendisinde bulunmasın.”

*

Hükümleri güncelleme, değiştirme ve yenileme meraklısı tipler, o hükümleri değil, kendilerini değiştirmeli, yenilemelidirler.

Kendilerini güncellemelidirler. 

Çok akıllılarsa, bu akıllarını Allahu Teala’nın haşa hatalarını düzeltmek için değil de, fen bilimleri, sanayi ve teknoloji alanında gâvurları geçmek için kullanmaları tavsiye olunur.

*

Mecelle şârihlerinden Kuyucaklızade Mehmet Atıf Bey şunları söylüyor:

“Ancak zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir. Yani zamanın değişmesiyle insanların halleri, örf ve adetleri de değişeceğinden bunların üzerine kurulu olan hükümler de değişir. 

“Mesela, eski hukukçulara göre satın alınacak evin bir odasını görmek yeterli olup, ondan sonra satın alan diğer odaları gördüğünde görme muhayyerliği yoktur. Sonraki hukukçulara göre ise her odasını görmek gerekir. Her odasını görmedikçe görme muhayyerliği devam eder. Bu ise delile bağlı bir ihtilaf olmayıp, belki inşaat hakkında örf ve adetin ihtilafından doğmuştur ki eski hukukçular zamanında evlerin her odası aynı olduğundan, bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmuştur. Ancak sonraları evlerin inşa tarzı değiştiği gibi bir evin odaları çeşitli şekillerde yapıldığından, evin bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmamış, her odasını görmek gerekmiştir. Aslında satın alma amacının gerçekleşmesine yetecek seviyede bir bilgi sahibi olmak gerektiğinden, şer’i kural asıl olarak değişmeyip, bunun olaylara uygulanması, zamanın değişmesiyle değişmektedir

“Şahitlerin dürüstlüğü hakkında İmam Ebu Hanife hazretleri ile İmameyn (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) hazretleri arasındaki ihtilaf da zamanın değişmesine dayanır. İmam Ebu Hanife hazretleri kendi asırlarında insanlarda doğruluğa şahit olduğundan, hasmı istemedikçe şahitlerin temize çıkarılmasına lüzum görmeyerek, görünür adalete göre hüküm vermeyi caiz saymıştır. Ancak sonraları İmameyn hazretleri insanların fesada meyillerini hissettiklerinden, hasım istese de istemese de şahitlerin görünür adaletlerine bakılarak hüküm verilmesini caiz saymayıp, şahitlerin gizli ve açık şekilde temize çıkarılmalarının gereğine karar vermişlerdir. 

“Sonraki hukukçular hep İmameyn hazrtlerinin görüşleriyle fetva vermiş oldukları gibi Mecelle’nin 1716. maddesinde de İmameyn hazretlerinin görüşleri tercih edilmiş olduğundan zamanımızda hakimler bir davada dinledikleri şahitleri gizli ve açık temize çıkarmadıkça hüküm veremez, verirse hükmü nafiz olmaz [infaz edilmez, yerine getirilmez]

“Bunun gibi Mecelle’nin 596. maddesi gereğince gasp eden kimseye gasp ettiği şeyi tazmin etmesi gerekmez. Ancak sonraları hukukçular insanların vakıf ve yetim mallarına hırs ve tama’larını gözlemlediklerinden bu maddenin istisnai fıkrası gereğince vakıf ve yetim mallarını korumak açısından bunlarda tazmin gerektiğine fetva verdiler. 

“Ancak örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan hükümler değişmez. Mesela, zulüm ve yolsuzluk her zaman yasaktır. Bundaki yasaklık hiçbir zaman değişmez.”

Bir, Şeriat'teki adalet hassasiyetine, şahitler konusundaki kılı kırk yaran titizliğe bakın, bir de günümüzün beşer kafası ürünü hukukunun "gizli şahit" bilmem ne alavere dalaverelerine, "kiralık katil" türünden ne idüğü belirsiz "kiralık şahitler"in cenneti haline gelmiş adliyesine. 

Her toplum layık olduğu idareyi ve hukuk düzenini buluyor.

Bu millet layık olsa ve hak etseydi Şerîat-ı Garrâ (Aydınlık Şeriat) ile, Şer'-i Şerîf (Şerefli/Onurlu Şeriat) ile yönetilirdi.

Ama layık değil. O rahmeti hak etmiyor.

Hak etmeyen bir topluma da Allahu Teala böylesi bir rahmeti nasip etmiyor.

*

Evet, merhum Kuyucaklızade’nin ifade ettiği gibi, zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir.

Örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan Şeriat hükümleri değişmez.

Modernist (yani Batı’nın çağdaş/modern halini “nass” kabul eden), Fazlur Rahman’ın sapık mezhebine tabi olan ilahiyatçılara göre ise ayet ve hadîslerle sabit olan hükümler de değişir, değiştirilmelidir.

Nitekim, (derin devlet nezdinde akredite olan bu ilahiyatçılardan) perde arkasında akıl alan Erdoğan altı yıl önce, 8 Mart 2018 tarihinde şöyle konuşma gafletinde bulunmuştu:

"Din adamı diye ortaya çıkıp kadınla ilgili dinde yeri olmayan içtihatlarda bulunuyorlar. Çünkü İslamın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslamın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslamı 14-15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız."

Bir gün sonra ise şunu demişti:

"Biz dinde reform aramıyoruz. Haddimize mi? Ama çıkıp da kadınlarla ilgili, yaşlılarla ilgili konuşmaların İslam'a getirdiği lekeyi görmezden gelemeyiz. Türkiye'de din eğitim ve öğretiminin sağlıklı bir temel üzerinde yaygınlaştırılmasına ihtiyaç var."

Aslında İslam’ın güncellenmesinden söz etmekle dinde reform çağrısı yapmak aynı şeydir.

İbrahim Kalın da, Erdoğan’ın bu açıklamasını tevil ve tefsir babından Mecelle’nin “Ezmanın tegayyürü…” ilkesine atıfta bulunmuştu.

Mesele Arab’ın bin 500 sene önceki örfü olsa sorun değil, fakat olay, Arnavut gâvuru Diamond’un son yaygarasını bahane ederek tağut Soner gibilerin “hadîsler”in (Sünnet’in) ayıklanması, Sahîh-i Buharî’nin çöpe atılması çağrısında bulunmaları gibi, İslam’ın temellerinin inkârı ve yıkılması noktasına vardırılıyor.

*

Yrd. Doç. Dr. İbrahim Özdemir’in bir makalesi bu "tegayyür" konusunu ayrıntılı bir şekilde açıklıyor (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/162864).

Özdemir, makalesini şöyle özetliyor (özetin özeti):

“…  Hükümde değişim kavramı, gerçek anlamda bir değişimi ifade etmemektedir. Bu değişimin ispatı için referans gösterilen tüm argüman ve örnekler bu anlamdaki değişimi değil, hükme konu olan cüz’î hâdiselerdeki değişimi ifade etmektedir. … Karâfî (ö. 684/1285)’den İbn ‘Âbidîn (ö.1252/1836)’e kadar bu konuda söz söyleyen fakihler ahkâmın değişmesinden değil, ahkâma tekabül eden mezkûr durumların değişiminden bahsetmektedirler.”

Makalenin sonuç bölümünde ise şunlar söyleniyor:

“Sonuç olarak diyebiliriz ki, son dönmelerde yaygın bir biçimde tartışılan hükümde değişim, ahkâmın değişmesi vb. kavramlar usûlî temellere bina edilmeden ele alınmaktadır. Hükümde değişimin ispatı sadedinde ileri sürülen tüm argümanlar bu konuya ait olmadığı gibi, konuya dair verilen örnekler de bu alana ait değildir. …

“…  Karâfî’den İbn ‘Âbidîn’e kadar hükümde değişim konusuna yer veren tüm fakihler, günümüzde değişim kavramından anlaşılan anlamı kast etmemişlerdir. Bilakis onlar tagayyür kelimesini farklılık anlamına gelen ihtilaf kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanmışlardır. Başta İbn Kayyim olmak üzere mezkûr bilginlerce yer verilen fetvada değişim kavramıyla örfte değişim kavramı, sanıldığının aksine hükümde değişime tekabül etmemektedir. …

“Fetvanın değişim gerekçeleri olarak zikredilen zaman, mekân, durum, âdet ve niyet gibi tikel vaki durumlar hükmün bağlandığı şer’î illetlere tekabül etmektedir. Her illetin kendine özgü bir hükmü var olduğu gibi, her vaki durumun da kendine özgü bir hükmü vardır. Hükümler varlık ve yoklukta illetlerle birlikte deveran ettiği gibi, cüz’î-vaki durumlarla birlikte de deveran etmektedir. Cüzî-vaki durumları inceleyen tahkîku’l-menât yönteminin işlevi hükümlere bağlanan bu tikel olgusal durumların tespiti noktasında ortaya çıkmaktadır. Fukaha hükümde değişim kavramı yerine fetvada değişim ve illetlerde değişim kavramlarını kullanmaktadır. Günümüzde de aynı kavramların kullanılması usûlî bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

“…  Hükümde değişim kavramı birçokları tarafından müsellem bir hakikat olarak telakki edilip bütün hükümlere teşmil edilmektedir. Son zamanlarda çokça tartışılan ve tüm şer’î-amelî hükümleri kapsayan tarihsellik konusu bu kavrama dayandırılmaktadır. Hangi alanlarda ve nasıl işlev göreceği belirlenmeyen bu fıkhî kuralın, tahkîku’l-menat yönteminden bağımsız olarak ele alınması, İslam hukukunda bir yöntem dâhilinde kabul edilen değişimin aslî mecrasından çıkıp farklı mecralara girmesi ve sonucu kestirilemeyen birtakım yanılgı ve saplantılara yol açması kaçınılmazdır.”

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Zâhid Kevserî” maddesinde verilen bilgiler de önemli:

“… Kevserî’nin bu alandaki temel görüşleri şöyledir: ... Muâmelâta ilişkin dinî hükümleri diğerlerinden ayrı tutup değişebilirliğini ileri sürmek tutarsızlıktır. … 

“Sahâbe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn fukahasının Kitap ve Sünnet’ten Arap dili kurallarına göre anladığı şey ne ise dinî ahkâm odur. Sonraki asırlarda yaşayan fakihler (müteahhirîn) öncekilerin Kitap ve Sünnet’ten çıkardıkları şeylere muhalefet edemez, sadece onların hüküm vermediği veya sonradan ortaya çıkan hususlarda hüküm verebilir; onların ihtilâf ettiği meselelerde tercihte bulunabilir [İttifak ettikleri, icma bulunan hususlarda yeni görüşler ortaya atılamaz]. 

“Bu çerçevede örf ya da maslahat, hükümlerin değişmesine gerekçe yapılamaz. Bu gerekçelerle bazı şer‘î hükümleri yürürlükten kaldırmak ise ahkâm neshetmektir, bu ise insanın teşrî‘ [“şeriat / dinî hüküm” oluşturma] alanına müdahalesi anlamına gelir [Tanrılık/rablik taslamaktır]. Teşrî‘ alanı münhasıran Allah’a aittir [şerik/ortak, paralel tanrı kabul etmez] (Maķālâtü’l-Kevŝerî, s. 108, 111, 113-116). … 

“Kevserî’ye göre akılla tesbit edilen dünyevî maslahatın şer‘î delillerle çatışabileceğini söylemek Allah’ın kulların maslahatını bilmediği anlamına gelecektir. … İbadetlere dair olanların aksine muâmelâta dair hükümlerin zamanın gereği doğrultusunda değişebileceği de söylenemez; çünkü bu doğrudan doğruya insana teşrî‘ yetkisi tanımak demektir. … (a.g.e., s. 118-119).”

İnsana teşrî’ yetkisi tanımak ise, (merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken belirttiği gibi) onu “rab” edinmektir.

Şirktir, küfürdür.


LAİK DEMOKRASİNİN SAHTE HOŞGÖRÜSÜ KARŞISINDA ŞER’-İ ŞERÎF’İN (ŞEREFLİ ŞERİAT’İN) GERÇEK ADALETİ

 










Demokrasiye iman etme eğilimi gösterenlerin gözde kavramı, (köken olarak IV. Henri'nin ilan ettiği "Nantes Buyruğu”na kadar giden ve Voltaire tarafından yaygınlaştırılan) “hoşgörü”dür.

Öyle ki, hoşgörü ve görecelik (herşeyin sana bana göre farklı yorumlanabilmesi) demokrasinin paradigmasıdır.

Yargıtay eski Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk şöyle diyor:

Demokrasinin paradigması, hoşgörü ve göreceliktir. Bilgi, görüş, eylem, ahlak açısından gerçekler görecedir. Bunu ayakta tutan da hoşgörüdür. Çünkü hoşgörü ötekinden nefret etmeme bilincini kazandıran erdemdir. Bu yüzden, demokraside çoğunluğun kararı, hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir. Sadece tartışmayı geçici olarak sona erdiren çaresizliğin çaresidir.”

(http://www.angelfire.com/pq/bulent/yargitay.html)

Selçuk, meseleyi çok güzel özetlemiş.

*

Hoşgörü kavramı “görecelik”ten ayrı düşünülemez. Prof. Dr. Gilles Veinstein şunları söyler:

“... 18. yüzyıldaki Aydınlanma filozoflarına göre, hoşgörü şöyle tanımlanabilir; başkalarının fikirlerine saygı göstermeliyiz, çünkü biz kendimizin düşüncemizin doğruluğundan emin değiliz, öyleyse kendimizin yanılabileceğimiz ihtimalini göz önünde bulundurarak, o zaman belki de başkaları haklı olabilirler, bunu tam olarak bilmediğimiz için de böyle bir şüpheli durumda bütün farklı düşüncelere yer vermek gerekir. Bu durum doğal olarak kesinlikle [Osmanlı İmparatorluğu'na hükmeden] padişahın tavrı olamaz, zira o hiçbir zaman [inandığı Şeriat’in] haksız olabileceğinden şüphe içerisinde olamazdı. O halde nasıl oluyor da tebaasının bazılarının başka dinden olmasını kabul edebiliyor? Bu sadece ‘zimmi’ kavramı, yani liberal İslam geleneği; hatta bu İslam cereyanını İslam’ın en yaygın şekli olarak da kabul edebiliriz.” (www.filozof.tripod.com/osmanli1.html)

Veinstein’ın sözünü ettiği “hoşgörü” gerektiren fikir ayrılığı İslam’da içtihadî meselelerde (hak mezhepler arasındaki ihtilaflarda) söz konusu olmaktadır.

Hakkında nass (anlamı açık ayet ve hadîs) bulunan konularda içtihat yapılamaz: “Mevrîd-i nassta içtihada mesağ yoktur.” (Mecelle, 14. kaide)

Ancak bu, içtihat diye ortaya atılan (çağdaş “güncelleme”ler gibi) tahrifat, tağyirat ve tahribatın hoşgörüyü hak etmesi anlamına gelmemektedir.

Hoşgörüyü hak eden içtihat, yanıldığını anladığı zaman (kendi imajını yerle bir etme pahasına da olsa) hemen hatasını itiraf edebilen, hakkın hatırını herşeyden yüce bilen ilimde rüsuh sahibi (ehliyet ve liyakati bulunan) müttekî müçtehitlerin nasslardan hareketle “usûl”üne uygun olarak yaptıkları içtihattır.

Yoksa, Batılılar’a şirin görünülsün, çağdaşlaşılsın, “toplumsal”laşılsın ya da laik (siyasal dinsiz) devletin devletlularından aferin alınsın diye yapılan güncel budalalıklar değildir.

*

Felsefe tarihi, "bilgi felsefesi" (epistemoloji) alanında esas itibariyle "dogmatikler" (doğru bilgiye ulaşılabileceğini kabul edenler) ile septikler (şüpheciler) arasındaki tartışmanın tarihidir.

Bu noktada demokrasi  görececiliğin/göreciliğin (rölativizmin) ve dolayısıyla septisizmin yanında durur. Aksi takdirde "doğru"ları çoğunluğun takdirine bırakamaz.

Bununla birlikte demokratlar da, insanın "tartışılamaz, vazgeçilemez hak ve hürriyetleri"nin bulunduğunu kabul etmek zorunda kalmaktadırlar.

Yani hayatın gerçekleri onları görecilikten vazgeçmeye, septisizmden dogmatizme yatay geçiş yapmaya mecbur etmektedir.

Benzer şekilde "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" diyen Türkiye Cumhuriyeti de, anayasasına “(millet tarafından bile) değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" maddeler dercederek, hem “hakimiyetin millete kayıtsız şartsız ait olduğu” yönündeki iddiasına (halkı aldatmak için söylenmiş) palavra muamelesi yapmakta, hem de "milletin beğenisi"nden bağımsız (görece olmayan, mutlak; değişiklik kabul etmeyen) doğrular bulunduğunu söylemek suretiyle demokratik göreceliğin kalbine sivri mızrağı zerre kadar merhamet göstermeden saplamaktadır.

*

Evet, demokrasinin paradigmasının görecelik ve hoşgörü olması, epistemolojik açıdan septisizme/şüpheciliğe yaslanıyor olmasından kaynaklanıyor.

Bu şüphecilik, Tanrı’nın varlığı başta olmak üzere dinî konuları da kapsıyor.

Allahu Teala’nın varlığı ve birliği aklen zorunlu olmakla birlikte, insanların akıllarını kullanması zorunlu değil.. O yüzden, insanların birçoğu bu aklî zorunluluğu reddedebiliyor ve hatta buna bazen aklını kullanma adını verme kalpazanlığı da sergileyebiliyorlar.

Ancak, bu aklî zorunluluğu kabul etmedikçe (Descartes gibi düşünürlerin ifade ettiği gibi) agnostisizmden (bilinemezcilikten) ve septisizmden (şüphecilikten) kurtulmak mümkün değil.

Agnostik ve septiklere düşen mantıklı tavır ise, Spinoza’nın dile getirdiği gibi, “susmak”tan ibaret.

Onlardan beklenebilecek tek mantıklı ve tutarlı tavır bu. 

Çünkü demokrasi, bilgi, eylem ve ahlâk bakımından Allahu Teala’nın vahyine değil, çoğunluğun tercihlerine (heva ve hevesine, tutkularına ve dünyevî çıkar hesaplarına) dayandığı için, savunduğu değerlerin “mutlak doğru” olduğunu söyleme hakkına sahip değil.

*

O yüzden, demokrasi savunuculuğu bilgi felsefesi (epistemoloji) açısından septisizme, siyaset felsefesi açısından ise göreceliğe sarılmak zorunda.

Bununla birlikte demokrasi, (içilen rakının şişede durduğu gibi durmamasına benzer şekilde) bir defa bir şekilde siyasî hayata hakim olma fırsatı yakaladığında, kitap sayfalarında durduğu gibi durmuyor.

Thomas Paine’nin ifade ettiği gibi kâfirce tanrılık davasına kalkışıyor, müminler üzerinde istibdat kuruyor, kendisini “mutlak doğru” ilan ediyor.

Göreceliği (ve buna bağlı olarak güncellemeciliği) “din”de mutlaka görmek istiyor.

Kendisi ise bundan vazgeçiyor.. “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler icat ediyor, falan ya da filan ölünün ilke ve inkılaplarına gökten inmiş vahiy muamelesi yapıyor.

İnsanları, Allahu Teala’yı bırakıp bir kula (diktatöre) ya da kullar topluluğuna (millete, halka) kayıtsız ve şartsız, mutlak biçimde tapmaya çağırıyor.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken dile getirdiği kulları “rableştirme” şirki, demokrasinin ayrılmaz bir parçası, zorunlu sonucu, laızm-ı gayri mufarıkı durumunda.

*

Sağduyu” adlı kitabıyla (Adı “dünyayı değiştiren kitaplar” arasında anılır) ABD’nin bağımsızlık hareketine yaptığı katkı sonucu ün kazanmış olan Thomas Paine, demokratik göreceliğin mütemmim cüzü olan hoşgörü kavramına karşı çıkar.

Ona göre hoşgörü, hoşgörüsüzlüğün zıddı değil, onun sahtesidir. Kendisini hoşgörü olarak gösteren hoşgörüsüzlük ve istibdattır, zorbalık ve diktatörlüktür:

“Müsamaha, müsamahasızlığın zıddı değil, onun sahtesidir. Her ikisi de müstebitliktir. Biri kendinde vicdan hürriyetini vermemek hakkını, öbürü de onu bahşetmek hakkını var sanır.”

(Thomas Paine, İnsan Hakları, çev. Mehmet Osman Dostel, 2. b., İstanbul 1988, s. 83.)

Paine’ye göre, hoşgörü (ve dolayısıyla demokrasi), aslında Tanrı’nın yetki alanına küstahça ve kâfirce bir müdahaledir:

“... müsamaha dediğimiz hoşgörürlük, insan ile insanın değil, kilise ile kilisenin de değil, herhangi iki din arasına da değil, Allah ile insan arasına, yani kul ile Tapılacak [Allahu Teala] arasına girer; ve insanın ibadetini yapmasına göz yumarken takındığı aynı fuzuli, o hiç yeri olmayan gereksiz yetkilerle, küstahçasına ve kâfircesineUlu Tanrı’nın bu ibadeti kabul etmesine müsamaha etmeye kalkışır.” (A.g.e., s. 84.)

Paine, akıllı ve gerçekten bilge bir adamdı.

George Washington, kendisini ABD’nin bağımsızlığı mücadelesine ikna edenin Paine’nin Sağduyu kitabı olduğunu söylemişti.

Görüldüğü gibi, Türkiye’de Elmalılı, ABD'de Paine olmak fark etmiyor, aklını kullananlar aynı kanaate sahip oluyor.

Çünkü aklın yolu birdir ve Bir’e götürür.

*

Evet, Allahu Teala’ya iman etmeyenlerin bilgi felsefesi noktasından agnostik ve septik, siyaset felsefesi açısından da en iyi ihtimalle görececi/göreci olması kaçınılmazdır.

Ancak bu görecelik sahte bir göreceliktir, hoşgörüsü de, Paine’nin ifade ettiği gibi, sahte bir hoşgörüdür.

Görecelik maskesinin altında dogmatik bir “mutlak doğruluk” iddiası ve ona eşlik eden bir istibdat, hoşgörüsünün altında da (“anlarsın ya” babından örtük bir şekilde hal diliyle ifade ettiği tanrılık iddiasının onaylanmasını şart koşan) bir hoşgörüsüzlük vardır.

Cemal Bali Akal’ın tabiriyle kendisini “Sivil Toplumun Tanrısı” olarak gören çağdaş laik demokratik devletler, kendilerine tanrılık/rablik imtiyazı tanınmadığında, ve gerçek Tanrı’ya, Allahu Teala’ya itaat düşüncesi fikir hürriyeti bağlamında dile getirildiğinde, maskelerini hemen indirir, sopalarını ellerine alırlar.

*

Bilgi felsefesi açısından septik ya da agnostik, siyaset felsefesi açısından da sahte görececi ve sahte hoşgörülü demokrat olma durumundaki laik-seküler zihniyet, hukuk ve ahlâk felsefeleri açısından da tutarlı ve mantıklı bir temelden yoksunluğun derin fukaralığıyla meşbudur.

Çünkü, laik demokratik zihniyet üzerine kurulu hukuk ve ahlâk felsefelerinden söz etmek, deniz dalgalarının üzerine taş ve tuğlayla inşa edilmiş muhteşem sarayların varlığından bahsetmekten farksızdır.

Allahu Teala’ya ve onun vahyi sayesinde bilinen “mutlak doğru”lara inanılmaması durumunda görece olmayan (kaypak ve ilkesiz olmaktan uzak, "güc"ün karşısında şekilden şekile, renkten renge girmeyen bir katılık ve donukluğa sahip) bir hukuk ve ahlâktan söz etmek mümkün olmaz.

Göreciliğin olduğu yerde adaletten söz edilemez.

Bu görecelik düşüncesi, çağımızın seçkin siyasetçi, düşünür, sanatçı, yazar ve çizerlerinin mutlu olup daha nitelikli eserler vermeleri için, (değersiz birer hayvandan farksız görülen) kız çocuklarının Epstein Adası’nda onlara hizmet yolunda feda edilmesini akla ve mantığa uygun bulmaya elverişlidir.

Bütün mesele, kamuoyunun buna razı edilmesi, halk çoğunluğunun bunu makul bulup onaylamasından ibarettir.

Nitekim Türkiye’de de Manukyan’ın vergilendirilmiş kazancı kutsaldı.. Hem hukuka uygundu, hem de ahlâkîlikte zirveye tırmanarak kutsal hale gelmişti.

Vahye dayalı hukuk ve ahlâk ise, ne görecelik tanır, ne de seçkinlik.. Vahiy açısından her helal olan bile kutsal değildir.

*

İmdi, vahye teslimiyeti kabul etmediği için elinde görecelik ve hoşgörü edebiyatı dışında sarılacağı malzeme kalmayan laik demokratların eşcinsel evlilikler, zina, LGBT vs. gibi hususlarda ahlâkı hiç hatırlamazken İslam’daki âkil baliğ olmuş yaşı küçüklerin evliliği meselesi etrafında gürültü koparmalarını nasıl yorumlamak gerekir?

Normalde bunların olaya doğa bilimleri (biyoloji, anatomi vs.) ekseninde bakmaları gerekir.. Bu durumda, âkil baliğ olmuş bir kişinin cinsel arzu duyuyorsa istediği kişiyle evlenmesini (veya ilişkiye girmesini), ateist veya agnostik bir görececi demokrat olarak en azından hoşgörü ile karşılamaları gerekir.

Aksini de “özgürlüğü kısıtlayan tabulara teslimiyet” olarak yorumlamaları beklenir.

Ama hayır, bu noktada (İslam'ın nikâh izni söz konusu olduğunda) ahlâk edebiyatı yapmaya başlıyorlar.

Birer ahlâk abidesi kesiliyorlar.. Ahlâktan anladıkları da Karadenizli Dursun’ın “Temel anasını görmesin!” şeklindeki son arzusu türünden bir devasız İslam karşıtlığı.

*

Halbuki, Şeriat’in birtakım mükellefiyetler yükleyerek topluma ilan şartıyla verdiği (ve toplumun denetimine açık hale getirdiği) nikâh izni ile yapılan şeyler, laik demokratik düzende, hiçbir yükümlülük altına girilmeden, hiçbir bedel ödenmeden kitabına uydurulmak suretiyle gizli kapaklı biçimde rahatça yapılabiliyor.

Eksik gedik bir bedel ödenmesi ise “Allah’ın şaşırtması”na bağlı.

Takvimler 31 Mayıs 2024'ü gösterirken, Milliyet gazetesinde şöyle bir haber yer almıştı:

ATV ekranlarında yayınlanan Müge Anlı ile Tatlı Sert programına çıkan Selahattin Yalnız adlı şahıs, evden kaçan üvey kızlarına ulaşmak için yardım istedi. 14 gün sonra bulunan genç kızlar ise üvey babaları tarafından yıllardır istismar edildiklerini söyledi. Görüntüleri izleyen Müge Anlı, canlı yayında üvey babaya ateş püskürdü.

Canlı yayında görüntülü olarak Selahattin Yalnız'a bağlanan Müge Anlı " Sen utanmadan nasıl benim stüdyoma geldin? Allah seni şaşırttı mı, yanılttı mı ne oldu? Senin bu kızlara neler yaptığının videoları elimde, ahlaksız! Sen bundan sonra bana değil savcı ve hakime söyleyeceksin. Sen bu kızları istismar edip nasıl gelip bir de ararsın? Ben gözüme mi inanacağım sana mı? Bütün videoların elimde" dedi.

Hakkındaki iddiaları yalanlayan Yalnız, asıl mağdurun kendisi olduğunu söyledi. Üvey baba, "Ben böyle bir şey yapmadım. O videolar bize de geldi. Biz konuştuk, anlaşmaya çalışıyoruz. Ne anlatayım? Beni uyutup yaptıklarını mı? Beni uyutarak istediklerini yaptılar" ifadelerini kullandı.

(https://www.milliyet.com.tr/gundem/son-dakika-canli-yayinda-uvey-baba-skandali-kayip-dedigi-kizlari-istismar-ettigi-ortaya-cikti-7135178)

Evet, haberde yer alan ifadelerin bir kısmı böyle.

Zavallı kızlar dertlerini anlatacakları bir makam, bir yetkili bile bulamamışlar, adamın Müge Anlı’nın programına çıkacağı tutmuş, yoksa laik demokrasinin özgürlük ortamında evlat edineceği başka kız çocukları da bulabilir, laik ve demokrat insanseverliğine yine devam edebilirdi.

İmdi, bu Selahattin adlı adamın adı Mustafa Cemal, soyadı da Hatatürk olsaydı, ve bu adam bütün devlet kurumlarının, bütün devlet erkânının, karşısında iki büklüm olduğu bir konumda bulunsaydı, ağzından çıkan laf kanun sayılsaydı, o kızlar evden kaçabilirler miydi, kaçtılar diyelim, sığınacak yer bulabilirler miydi?!

Ve de adam ölürken bu kızlara mirasından pay ayırsaydı, bunlar Mustafa Cemal’in kızları olmaları hasebiyle toplumda ayrıcalıklı muamele görselerdi, durum ne olurdu?

O kızlar hakkında hangi gerçek ne kadar bilinebilirdi?

*

Batılılar’ın demokratik “hoşgörü”sünün, çağdaşlığın (güncelliğin, zamanın ruhunun, modernliğin) izin verdiği sınırlar içinde kaldığını görmekteyiz. 

Böylece modernlik (çağa uygunluk), dogmatik (mutlak doğruluğa sahip, şüphe konusu olmayan) bir karakter kazanıyor.

Çağa uygunluk (yani hiçbir konuda “tuhaf bir nostalji” bağımlısı olmamak, “asr-ı saadet simülasyonları”na takılıp kalmamak) Batı’nın kendisine ait olan şeylere taktığı madalya olduğuna göre, modernlik (çağdaşlık); pratikte Batılılaşmak, daha müşahhas biçimde ifade etmek gerekirse, Fransızlaşmak, İngilizleşmek, Amerikanlaşmak olarak anlaşılmalıdır.

Ancak, Batılılaşmayı çağdaşlaşma (çağa uygunluk) diye adlandırma uyanıklığı sergilediğinizde, onu bölgesel (salt Batı’ya ait) birşey olmaktan çıkarmış, “evrensel” hale getirmiş oluyorsunuz.

Böylece Batılılaşma, çağdaşlaşma gibi “nötr” bir kavramı maske yaparak, Batı etnosentrizmini ve egosantrizmini/benmerkezciliğini örtmekte, gözlerden saklamaktadır.

*

International Encyclopedia of The Social Sciences’a göre, sömürgecilik döneminde sömürge halklara, geleceklerinin imaj veya tasvirleri, Batılı sömürgeciler tarafından sunuluyordu.

Mesela Hindistan’dan söz edilirken İngilizleşiyor, Cezayir’den söz edilirken Fransızlaşıyor deniliyordu.

Daha sonra bu deyimler kullanılmaz oldu, “Avrupalılaşma”dan söz edilmeye başlandı.

İkinci Dünya Savaşı Avrupa devletlerinin zayıflamasına ve Amerikan nüfuzunun yayılışına yol açınca Batı dilleri yeni bir kelime ile zenginleşti: Amerikanlaşma.

Bu defa Avrupa’nın kendisi bile Amerikanlaşıyordu. Ama, dünyanın diğer ülkeleri söz konusu olunca kullanılan yeni tabir “Batılılaşma” idi.

Ancak bütün bu kavramlar tabiri caizse sömürgecilik kokuyordu. Böylece, sömürülenleri avutup uyutmak için “modernisation” (modernleşme, çağdaşlaşma) kelimesi kullanılmaya başlandı. (İzzet Er, Din Sosyolojisi, Ankara: Akçağ Yayınları, 1998, s. 209.)

Evet, sömürgeciler, iddialarına göre, sömürdükleri toplumları uygarlaştırıyor ve çağdaşlaştırıyorlar, yani çağdaş uygarlık düzeyine taşıyorlardı.

Çağdaşlaşma ise, siyasal düzeyde (esasları Batı tarafından belirlenmiş) laik demokrasiyi benimsemek demekti.

*

İslam’da hoşgörü değil, adalet vardır. 

Bir İslam devletinde zimmîlere tanınan haklar, onlara karşı sergilenmiş bir hoşgörü örneği değildir, olay adaletin yerine getirilmesi, onların haklarına saygı gösterilmesinden ibarettir.

Hoşgörüyle çelişen adalet fikri, Türkiye’de hoşgörü kavramı için referans olarak görülen Mevlana’da da vardır:

"Padişah dedi ki: Hayır, yerinde yapılırsa iyidir. Yerinde bir hayırda bulunursan bu, doğru bir harekettir.

"Ruh yerine şah sürmek, işi harab etmektir. Şah yerine atı sürmek de bilgisizliktir.

"Şeriat'ta ihsan da var, ceza da. Padişah, baş köşeye geçer; at, ahıra bağlanır.

"Adalet nedir? Birşeyi layık olduğu yere koymak. Zulüm nedir? Layık olmadığı yere koymak.

"Tanrı'nın yarattığı hiçbir şey abes değildir. Kızgınlık, hilim, öğüt, hile.. hepsi doğrudur.

"Bunların hiçbiri mutlak olarak hayır değildir. Aynı zamanda mutlak olarak şer de değildir.

"Her birinin yerinde faydası vardır, yerinde de zararı. Onun için bilgi vaciptir, faydalıdır.

"Yoksula yapılan öyle cezalar vardır ki sevap bakımından ekmekten de yeğdir, helvadan da.

"Çünkü helva, vakitsiz yenirse safra yapar. Halbuki helva verilecek yerde ona bir sille vurulsa kötülükten kurtulur.

"Vurmak hakikatte kötü huyadır. Kilim döğülmez, tozu döğülür.

"Meclis de var, zindan da. Her ikisi de lazım. Meclis ihlas sahibi olana, zindan ham kişiye.

"Yarayı deşmek lazım. Deşeceğin yerde üstüne merhem korsan pisliği kökleştirmiş olursun.

"Yaranın altındaki eti yer. Yarı bir faydası olsa elli tane ziyanı olur."

(Mevlana, Mesnevî, C. 4, çev. V. İzbudak, İstanbul 1990, s. 205.)

Mevlana, Kur’an’da belirtildiği üzere Hz. Musa’ya verilen “Firavun’a yumuşak konuş!” emri ile ilgili olarak da şu yorumu yapar:

“Yumuşak söyle ama sakın doğrudan gayri bir şey söyleme.. yumuşak sözlerle vesveseler satmaya kalkışma!

“Toprak yemeyi adet edinmiş adama bozuk düzen bir yumuşaklık göstererek toprak verme.. şeker daha iyidir de!”

(A.g.e., C. 4, s. 305.)

*

Evet, demokrasinin paradigması hoşgörü, Şeriat’in (İslam’ın) paradigması adalet, “hukuk devleti” olamamış ulus-devletlerin paradigması da egemenliktir.

İslam’ın paradigması “el-Adlü esasü’l-mülk” der, yani “Adalet, mülkün/egemenliğin temelidir.

Makyavel’in tavsiye ettiği gibi misyon olarak “hakimiyetin devamı”nı (devletin bekasını) seçen ve bu amaçla adaleti çiğneyenlerin, eylemleriyle kendi amaçlarını tahrip ettiklerini tarih göstermektedir.

Uluslararası ilişkilere, insan hak ve hürriyetlerine, devlet ve birey ilişkilerine (kuruluş dönemindeki Osmanlı gibi) Şeriatçı misyon ve vizyon çerçevesinde yaklaşanlar, devletin bekasına da hizmet etmiş olurlar.

Türkiye'de, 1920’li ve 30’lu yıllara ait laiklik (siyasal dinsizlik), çağdaşlık (çağ kaderciliği), devletçilik (devleti sivil toplumun tanrısı yapma), halkçılık ("Uydum kalabalığa" diyerek toplumu putlaştırma), milliyetçilik (kolektif kibir, enaniyet ve bencillik) ve uygarlık (kendi eserine uygarlık adı verip secde etme) gibi kavramlara takılıp kalanların bugün ve gelecek için söyleyebilecekleri hiçbir şey bulunmamaktadır.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...