imam matüridî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
imam matüridî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

EHL-İ SÜNNET’İN İMAMI İMAM MATÜRİDÎ’DEN (İNGİLİZ'İN VE YERLİ-MİLLİ ACENTALARININ PALAZLANDIRMAYA ÇALIŞTIĞI) İBN ARABÎCİLİĞE VE VAHDET-İ VÜCUTÇULUĞA REDDİYE

 







Nasıl İbn Teymiyye ile Muhammed bin Abdülvehhab’ın bazı hatalı ya da yanlış anlaşılmaya elverişli düşünceleri selefîliği itidal çizgisinden uzaklaştırmışsa, İbn Arabî’nin vahdet-i vücutçuluğu da tasavvufu aslî mecrasından koparıp dalalet için verimli bir arazi haline getirmiş durumdadır.

Bu münbit toprağı ekip biçmek isteyen İngilizler’in bir The Muhyiddin Ibn Arabi Society kurup İspanya ve ABD’de şubelerini açmaları, dünyanın parasını harcayıp geniş bir kütüphane kurmaları, periyodik biçimde uluslararası İbn Arabî sempozyum ve panelleri düzenlemeleri, İbn Arabî araştırmaları dergisi yayınlamaları, İslam ülkelerindeki akademisyenleri İbn Arabîci hale gelmeleri için “yemlemeleri” sebepsiz değildir.

Buna bağlı olarak İslam dünyasındaki laikleşmiş yönetimler de İbn Arabî’yi ve kitaplarını gündeme getirmeye uğraşmakta, gizli servislerinin paravan yayınevleri (ya da "angaje" editörleri) vs. vasıtasıyla piyasaya İbn Arabî pompalamaktadırlar.

(Selefî olduklarını söyleyenlerin ardında Suud sermayesini, Humeyni vs. sempatizanlarının gerisinde de İran desteğini görenlerin, örtülü bile değil açık İngiliz, Amerikan, Vatikan vs. desteği söz konusu olduğunda lâl ü ebkem kesilmeleri, Batı kökenli vakıfların [Ki gizli servis bağlantılı olmamaları ihtimali çok çok düşüktür] kültürel faaliyetlerini hoşgörüyle karşılamaları manidardır.)

*

Prof. Dr. Cağfer Karadaş, “Muhyiddin İbn Arabî’nin İtikadı” başlıklı makalesinde, “Yeni Platonculuğun kurucusu Plotinus’un ‘Bir‛, ‚akıl (zeka)‛, ve ‚nefs (ruh)‛ görüşü ile İhvan-ı Safa’nın ontolojik hiyerarşi anlayışları neredeyse İbn ‘Arabî’de aynen tekrarlanmaktadır” diyor. (Bkz. Tasavvuf, yıl: 9 [2008], sayı: 21, ss. 67-94.)

Evet, neredeyse aynen..

Keşf/mükaşefe, ilham, rüya vs., itikadî konularda delil olmamakla birlikte, İbn Arabî’nin metafizik zırvaları aslında, zannedilenin aksine, keşf ürünü de değildir.

Önemli ölçüde, Eflatun‘un izleyicisi Plotinus’a dayanır.. Çorbada İhvan-ı Safa’nın da tuzu var.

İbn Arabî’nin itikadı Ehl-i Sünnet itikadı değildir.

*

Plotinus’un ontolojik hiyerarşisi (varoluşsal aşamalar, varlıksal sıralama) şöyle: Tanrı, Zekâ, Ruh, Madde.

İhvan-ı Safâ Risaleleri‘nde (Eski Yunan düşüncesini de içeren ansiklopedik bir derlemedir), zekâ yerine aynı anlamda “Küllî faal akıl”, ruh yerine de “Nefs-i küllî” kavramı kullanılıyor.

Madde kavramı ise üç başlık altında ele alınıyor: 

Heyulâ (İlk madde), Tabiat, Mutlak Cisim.

(Heyula kavramı da Eski Yunan icadı.)

*

İbnü’l Arabî’de zekâ, akl-ı evvel” oluyor.

İhvan-ı Safâ’nın nefs-i küllî kavramına hiç dokunmuyor, aynen alıyor.

Heyula yerine heba kavramını icat etmiş; tabiat kavramı yerini koruyor, mutlak cisim ise, anlam değişmeyecek şekilde farklı bir isimlendirmeyle cism-i küllî’ye dönüşüyor.

Tekrar edelim, vahdet-i vücutçuluk keşfe/mükaşefeye değil (Ki keşf ve ilham, itikad alanında delil olmaz), Eski Yunan geleneğine dayanan bir felsefeden ya da kuruntudan ibarettir.

Keşf olsaydı bile bir kıymeti yoktu, fakat keşf bile değil.

Batıl bir felsefî geleneğe (ya da kuruntuya) dayanmaktadır.

*

Ehl-i Sünnet, “vücud”u Allahu Teala’nın zatî sıfatları arasında sayar. (Vücud, varlık demektir, beden değil.)

Bir başka zatî sıfatı muhalefetün li’l-havadis’tir, sonradan olan şeylere benzememek..

Sonradan olan şeylere benzememek, Allahu Teala’nın zatı değildir, zatına ait bir sıfatıdır.

Vücud da aynı şekilde Allahu Teala’nın zatı değildir, zatına ait bir sıfattır. 

Vahdet-i vücudçulukta ise, vücud, Allahu Teala’nın sıfatı olmaktan çıkmakta, bizzat kendisi olmaktadır.

*

İmam Matüridî rh. a. İbn Arabî’den önce yaşadı. Dolayısıyla onun görüşleri hakkında ona atıfla yapılmış herhangi bir değerlendirmesi yok.

Fakat, İbn Arabî’nin izinden gittiği felsefecilere ve ayrıca benzer görüşleri savunan Batınîlere yönelik eleştirileri var.

Mesela, heyula, akl-ı evvel (birinci akıl) vs. kavramlarını şu şekilde değerlendirmektedir:

… onlar, zatı itibariyle arazlara mahal teşkil etmekten ve cevher statüsünde bulunmaktan münezzeh olan varlığı [Yaratıcı'yı] cevher konumuna getirmişler, sonra ondan bir cevher (birinci akıl), ardından da birden fazla cevherler (ikinci akıl vb.) üretmişlerdir; sonra da bu varlık başlangıç halinden hiçbir eser kalmayacak bir konuma gelmiştir.

Tabiatın yönetiminin kendisine bağlı bulunduğu kadîm [varlığının başlangıcı olmayan, yani Allahu Teala] ve hâdis [sonradan olan] varlıklar namına ortada sadece cevherler ve arazlar kalmış, bu niteliği taşımayan varlık [Allahu Teala] ise silinip gitmiştir.

Bu telakki âlemin aslının faniliğine [yokluğuna] götürdüğü gibi kendi başlarına varlıklarını hissettiremeyen arazların yenişine ve yok edişine maruz kalan bizatihî kadîmin de [kendi zatıyla kadîm olanın, zatı itibariyle başlangıcı olmayanın, Allahu Teala’nın da] imkânsızlığı sonucunu doğurur .

(Ebu Mansur el-Matüridî, Kitabü’t-Tevhîd, çev. Bekir Topaloğlu, 7. b., İstanbul: İSAM, 2015, s. 233.)

Vahdet-i vücutçuların anlayışı çerçevesinde varlığına inanılan (ve arazlara mahal olan, değişime uğrayan) bizatihî kadîm, gerçekte bizatihî kadîm olamaz, bizatihî kadîm olmanın şartlarını taşımamaktadır

“Değişikliğe uğramaktan münezzeh bizatihi kadîm yaratıcı”nın mahluku olmayan bir âlemin kendiliğinden var olması ve bu şekilde ortaya çıkabilmesi de aklen muhaldir.

İmam Matüridî şunu da söylemektedir: 

… Şunu belirtmek gerekir ki bir şeyi zihinde canlandırmak, onu kendisine ait duyunun önceki idraki ile –duyumun halen bulunmaması pozisyonunda- şekillendirmekten ibarettir, bunu yapacak kişi idrak halini zihninde canlandırır, yahut da nesnenin benzerini zihninde şekillendirir.

Yüce Allah duyular yoluyla bilinmeyen, ve tanınan âlem içinde benzeri bulunmayan bir varlık olduğuna göre, O’nun yaratma eylemini zihinde canlandırıp şekillendirmek imkân dahilinde değildir. (s. 266-7)

Mesela gül kokusunu zihnimizde canlandırmayı ele alalım.

Bunun için koklama duyumuza ait daha önceki idrakten yararlanır, bunu zihnimizde tekrar canlandırırız.

Hayatımız boyunca hiç gül kokusuna rastlamamışsak, zihnimizde canlandırmamız mümkün olmayacaktır.

Bir başka örnek: 

Doğuştan kör olan bir insanın renkleri zihninde canlandırması imkânsızdır. 

Bunu yapmayı denediğinde renkleri diğer duyularının (işitme, tatma, koklama, dokunma) algılarına benzetmek durumundadır.

*

İbn Arabî’nin Plotinus’tan arakladığı “sudûr” zırvası ise, mahlukatın yaratılışına “duyulur (duyularla algılanan) âlemde olana benzer” bir açıklama getiriyor.

Yani, onlara göre, yaratmanın mahiyeti sudûrdan ibarettir.

Her ne kadar vahiy yani kutsal kitaplar ve peygamberler bu sudûrdan bahsetmemişlerse de, filozofların vahiyden daha “doğru” olan metafizik  açıklamaları bu “hakikat”i anlamamızı sağlamıştır.. Onlara göre böyle.

Haşa Allahu Teala’nın “Ol!” demesiyle yaratılma diye birşey yoktur. Sudûr vardır.

Haşa Allahu Teala nasıl yarattığını bilmemektedir, bunu bilenler, Eski Yunan'ın müşrik metafizikçileridir.

Bu filozofların yaratmanın mahiyetini anlayamama gibi bir acziyetlerinin olması mümkün değildir.

*

İbn Arabî denilen herzevekil, İmam-ı Rabbanî ile Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin dikkat çekmiş olduğu gibi, (filozof olsun olmasın) insandaki bu acziyetin farkına varmanın bir idrak olduğunu söyleyen Hz. Ebubekir r.a.’i cahillikle suçlayıp aşağılayabilmiş biri.

Kendisi âlim, çünkü Eflatun ve Plotinus’tan “hakikat”i öğrenmiş, hocası Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem olan Sıddîk-i Ekber ise cahil..

Çok mütevazı bir adam olduğu için de, kendisinin altın kerpiç, hatemü’l-evliya vs. olduğunu iddia edebilmiş bir sözde mahviyet abidesi.

Adam ne Hz. Ebubekir'i tanıyabilmiş, ne de kendisini, kendi nefsini.. Allahu Teala'yı nerden tanısın!

(Şu insanlara şaşılır ki, Allahu Teala hakkında ileri geri konuşulmasından rahatsız olmaz, bunu dert etmez, önemli birşey olarak da görmezler de, İbn Arabî gibi "masum" olmayan bir herzevekil kul hakkında olumsuz birşey duyduklarında neredeyse "çarpılacaklarını" zannederler.)

*

İmam Matüridî, meseleyi şu şekilde özetlemektedir:

Tekvinin (yaratmanın) mahiyetini beşer idrakinin kavraması mümkün değildir. Bununla birlikte dile getirilebilecek en kolay anlatımı “ol” demekten ibarettir. …

Ne var ki insanların kavrayış gücü fâilini meşgul edip yormayan [ol demekten ibaret olan] bir tekvin eylemini anlamaktan acizdirBütün güç ve kudret Allah’a aittir. 

Tekvin [konuyla ilgili düşünce] ne kadar derinleştirilirse derinleştirilsin nihai noktasına ulaşılması [anlaşılması] mümkün olmayan bir konudur.

Burada değindiğimiz kadarının zeki ve anlayışlı kimsede bir kanaat meydana getireceğini umarız. (s. 103-4)

İmam Matüridî, geri zekâlı ve anlayışı kıt kimseler için yazmıyor. Onlara İbn Arabî’nin takipçiliği düşüyor.

*

İmam Matüridî şunu da diyor:

“İslam’a mensup olan âlimler kulların (ihtiyarî) fiilleri hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. a) Bazı âlimler kulların fiillerini mecazî olarak kendilerine, hakikat manasında ise Allah’a izafe etmişlerdir; …

“… Bize göre kullara hakikat manasında fiil nisbet etmek gereklidir, bu husus nakil [Kur’an ve Sünnet], akıl ve inkâr edenin ‘gerçeğe karşı bile bile direnen kimse’ durumuna düşeceği zaruri bilgi ile sabittir.” (s. 343-6.)

İmam rh. a.’in sözünü ettiği bu zarurî bilgi ile herkes, kendisinin Allahu Teala’nınkinden ayrı ve gerçek bir varlığının bulunduğunu bilir.

Aynı şekilde herkes, zaruri bir bilgi ile, fiillerinde tercih hürriyetine sahip bulunduğunun, hür iradeye sahip olduğunun farkındadır.

Bu zarurî bilgiden dolayıdır ki hiç kimse, “Ben, ben miyim?” diye sormaz, ve kendisinin kendisi olduğuna dair herhangi bir delil ve şahit aramaz.

Bu, zaruri bilginin ta kendisidir.

*

İmam rh. a. sözlerini şöyle sürdürüyor:

Naklî [Kur’an ve Sünnet’e dayanan] deliller iki gruptur:

(İlki) Fiilin emredilmesi veya yasaklanması, ikincisi de fiile azap veya mükâfat bağlanması….

İhtiyarî fiillerin yüce Allah’a da izafe edilişi onların kullara aidiyetini ortadan kaldırmaz. Fiiller, mahiyetleri itibariyle Allah tarafından yaratılmaları ve bir zamanlar yokken O’nun tarafından icat edilmeleri açısından Cenab-ı Hakk’a, kesbedilmeleri ve işlenmeleri açısından da insanlara aittir….

Birine, kendisine ait fiil bulunmayacak yerde emir ve yasak yöneltmek imkânsızdır….

Muhatapta hakikat manasında fiil işleme fonksiyonu olmadığı halde ona bir şey emretmek mümkün olsaydı, dün veya bir yıl önce yapılmış olması gereken bir işi yahut da yaratıklar icat etmeyi emretmek de imkân dahiline girerdi, …

Aklî delile gelince, taat ile masiyetin, çirkin ve gayri meşru fiilleri işlemenin Allah’a nisbet edilmesi, O’nun [böylece bizzat kendisinin] emirlere ve yasaklara muhatap olup mükâfat ve cezaya konu teşkil etmesi aklen çirkin ve hikmetsiz telakki edilen bir husustur….

Yine, Allah Teala dünyada kendisine itaat edene mükâfat vaad etmiş, isyan edeni cezalandıracağını haber vermiştir. İtaat ile isyan [Allahu Teala’nın] kendi fiili olunca sözü edilen sonuçlara da kendisi muhatap olur.

Böyle değil de mükâfat ve ceza gerçek manada kula aitse bunları doğuran emirlere uyma, yasaklardan sakınma ve benzeri fiiller de kula ait olurBütün güç ve kudret Allah’a aittir.

Bir de birinin, bizzat kendisine emretmesi [ve kendisine] itaatkâr ve âsi olması muhaldir.

İmkânsız olan diğer bir husus da Allah’ın, iradeden yoksun zavallı bir kulu “itaatkâr, asi, isabetsiz iş gören, zalim” diye isimlendirmesidir; halbuki Allah Teala emir ve yasaklarına muhatap tuttuğu kullarını bunların hepsiyle isimlendirmiştir.

Evet, İmam’ın sözleri böyle.

İnsanı hakiki iradeden yoksun görmek, aslında, insanı hayvanla aynı konumda görmektir.

Hayvanlar iradeden gerçekten yoksun oldukları, “doğa”larına göre hareket ettikleri için muti veya isyankâr kabul edilmezler ve onlar için fiillerinden dolayı azap veya mükâfat söz konusu olmaz.

Hayvanların eğitilmeleri bile irade yoksunluğunun bir sonucudur. Kendi iradeleriyle eğitilmiş hale gelmezler.

*

İmam, bunun ardından şunu diyor:

Şimdi, iddia edildiği üzere bu isimler (sıfatlar) gerçekte Allah’a aitse, Rab da kul da, Yaratan da yaratılan da O olur ve ortada başka bir varlık yoktur [demek olur].

Böylece İmam, tam da vahdet-i vücutçuların saçma görüşlerinin vardığı noktayı dile getirmekte ve ardından şunu demektedir:

Bu ise hem nakil ve hem de akıl açısından kabul edilemez bir husustur. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.

Yine, herkes kendisini yaptıklarında hür, fail ve kâsip [kesb edici, kazanıcı] olarak hisseder ... böylesi bir sonucu … yok saymak mümkün olsaydı duyularla elde edilen bütün bilgileri de –mesela bütün bir tabiata ait bilgi gibi- yok saymak imkân dahiline girerdi, … 

Evet, insan, kendi yaptıklarında hür, fail (yapıcı) ve kâsib olduğunu hissettiği gibi, kendisinin, Allahu Teala’nınkinden ayrı gerçek bir varlığının bulunduğunun da farkındadır.

Eğer insanın bu farkındalığına ve bilgisine itibar edilmezse, o durumda hem tabiata (aleme) ait malumatın, hem de peygamberlerin ve ilahî kitapların mesajının bir gerçekliği kalmamış, onlara dair bilgiler de geçersiz hale gelmiş olur.

*

İmam sözlerini şöyle sürdürüyor:

… bu görüş uzun uzun anlatılmasına ihtiyaç hissettirmeyen [içi boş ve saçma] bir telakki [anlayış, görüş] konumundadır, … tutarlı bir açıklaması da bulunmamaktadır.

Aslında … [bu telakkiyi] benimseyen kişi gerçek manadaki her söz ve fiili kendisinden nefyetmektedir.

Böyle olunca da fikir beyan etme imkânı ortadan kalkar, halbuki ilmî tartışma onunla gerçekleşir.

Sonuçta böylesiyle tartışmaya girmeye vesile teşkil edecek olan vasıta ortadan kalkıp yok olmuştur.

Evet, tartışmanın zemini ortadan kalkmıştır, çünkü, ortada "gerçek" birşey kalmamıştır. 

İnsanın birtakım fikirleri (gerçekliği olan) hür iradesiyle benimseyip savunduğunu, ve tartışma sonucunda hür iradesiyle fikir değiştirebileceğini kabul etmeyen birinin birtakım görüşleri dile getirmesi de, tartışmaya girmesi de aptallık olur.

Böyle bir anlayışı benimseyen kişinin birtakım görüşleri savunması yersiz ve anlamsız hale gelir.

Ayrıca, bu anlayış çerçevesinde, onun statüsü ile ona itirazda bulunanın statüsü eşittir. İki taraf da kendi adlarına "gerçek" birşey yapmamaktadırlar.

*

İmam rh. a., bunun ardından, vahdet-i vücutçu zümrenin akıllarını kullanmayan bir topluluk olduğunu söylüyor:

Bazıları, …, [söz konusu telakkiyi savunanların] “Hakiki fiilin kula nisbet edilmesiyle Halik (Yaratan) ile mahluk (yaratılan) arasında benzeşme meydana gelir” tarzındaki endişesine ilim, vücud, oluşum (kevn) ve diğer kavramlarla mukabelede bulunmuş (… bunlarla da pekala benzeşmenin olabileceğini söylemiştir). 

Evet, onlarda anlayabilecek bir akıl olsaydı böyle bir mukabele yerinde olurdu, ne var ki … müşahede konumunda bulunan [gözlem ve deneye/deneyime dayanan pozitif nitelikteki] bilgiyi [metafizik, ontoloji vs. gibi artistik kavramlarla bilgiçlik taslayarak] inkâr etmişlerdir, bu sebeple de kendileriyle fikrî bir tartışmaya girmek anlamlı bir davranış olmaz. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.

İlk paragrafta söylenmek istenen şu:

Kulları Allahu Teala’ya benzetme endişesi ile, kullardan ne fiillerinin gerçek faili olma niteliği kaldırılabilir, ne vücud (varlık) sahibi olma vasıfları.

Vahdet-i vücutçulara göre ise, yaratılanların gerçek bir vücudu (varlığı) bile yoktur. Vahdet-i vücudçular, İmam’ın burada eleştirdiği mantıksızlık ve akılsızlığı son noktasına taşımışlardır.

Olay, insanın, fiillerinin gerçek faili olmasını inkârla başlamış, varlığının da (vücudunun da) reddedilmesi noktasına varmıştır.

*

Hülasa, İmam, “vücud” gibi sıfatların “mecazi” olarak kullara, “hakikat” manasında ise Allahu Teala’ya izafe edilmesinin nakil (Kur'an ve Sünnet) ve akıl açısından kabul edilemez olduğunu söylemektedir. 


“DEVLETİN DİNİ ADALETTİR” HURAFE, SAFSATA VE PALAVRASI








Temel Karamollaoğlu‘ndan Kılıçdaroğlu‘na, Meral Akşener‘den TBMM eski Başkanı Mustafa Şentop‘a kadar pekçok ismin, Hz. Ali’ye atfederek, “Devletin dini adalettir” diye konuştuklarına şahit olundu.

Bu konuda Recep'in (Recep İhsan Eliaçık'ın) takipçisiler.

Takipçi yerine mürit, tilmiz, şakirt, öğrenci, talebe vs. kelimelerini kullanmak da mümkün.

Zaten laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti siyasetçileri için en uygun hoca ve mürşit de Recep. 

Bu konuda farkında olarak veya olmayarak Recep'e intisab edenlerden biri de, eski bakanlardan Prof. Ömer Dinçer.. Haziran 2019’da bu yöndeki sözleri haber olmuştu:

Eski Bakan AKP’li Ömer Dinçer, Sebîlürreşad dergisinin Genel Merkezi’nde düzenlenen Sebilürreşşad Cumartesi Konferansları’na katıldı.

AKP’nin küskünlerinden olan ve Davutoğlu’nun kuracağı partiye katılacağı konuşulan Dinçer, konferansta dikkat çeken bir konuşma yaptı.

Dinçer konuşmasında, üstü kapalı olarak AKP’yi eleştirdi.

Dinçer, konferansta yaptığı konuşmada, “Devletin dini adalet. Adalet mülkün temelidir fikrini daha pekiştiren bir kavram olarak kullanıyoruz. Devletin hiçbir türlü ideoljisi olmamalıdır ve olamaz. O ideoloji ne olursa olsun…” derken, şunları söyledi:

“Eğer devletin kendisine ait bir dini varsa, o din kendi dininin dışındaki herkesi ötekileştiriyor ve ona yaşam hakkı vermiyor. O yüzden devletin dini adalet diyoruz. Adaleti sağlayan devletler yaşayabiliyorlar, adaleti sağlayamayanların yaşamaları sıkıntılı oluyor. Yöneticinin dini de emanet. Yönetici birey olarak Müslüman olabilir veya başka din ve ideolojiden olabilir. Ama yöneticilik yapıyorsa onun da dini emanettir.”

(https://www.odatv.com/guncel/eski-akpli-bakandan-dikkat-ceken-sozler-devletin-hicbir-turlu-ideolojisi-olamaz-o-ideoloji-ne-olursa-olsun-163533)

*

İyi saçmalamış..

Adaletin ne olduğunu bilmeyen adaletçi!..

Allah’tan daha adil kim olabilir?! Allah’ınkinden daha adil kuralları kim koyabilir?!

"Yoksa cahiliye hükmünü mü (hükme'l-cahiliyyeti) istiyorlar? Kesin biçimde iman edecek bir topluluk için hüküm olarak Allah'tan daha iyi kim vardır?!" (Maide, 5/50)

Evet, hükümetler (hükmedenler) için, Allah'tan daha iyi hüküm koyan kim var?!

Daha iyi hükmü, Ömer Dinçer olarak, “hazreti olmayan” Ömer olarak sen mi koyacaksın?!

Ya da, Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde'nin ölmüş, cesedi çürüyüp bozulmuş oğlu mu?!

Dediğine göre, yöneticinin dini de emanetmiş (eminlik, güvenilirlik).

Yani müslümansan yönetici olmayacaksın, illa da İslam'ı terk edeceksin.

Çünkü "müslüman yönetici" olarak "Allah'ın hükmü" ("Allah'ın indirdiği") ile hükmetme ihtimalin var.

"... Artık kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." (Maide, 5/44)

Ömer Dinçer tutarlı adam, Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyen yöneticinin "din" bakımından müslüman kalamayacağının farkında, dolayısıyla "Anadolu irfanı" ile onun için bir din takdir ediyor: Emanet.

"Adamın Allahu Teala’ya, ahirete imanı olmayacak, fakat emin olacak öyle mi, bu nerde görülmüş?!" diyebilirsiniz.

Eh bu kadarcık tutarsızlık kadı oğlunda da olur.

*

“Eğer devletin kendisine ait bir dini varsa, o din kendi dininin dışındaki herkesi ötekileştiriyor ve ona yaşam hakkı vermiyor”muş.

Böyle buyurdu Ömer hazretüşt.

Bunu laiklik (siyasal dinsizlik) de yapıyor..

Laiklik dini”ni kabul etmeyeni ötekileştiriyor, ona (en azından “zihniyet” düzeyinde) hayat hakkı tanımıyor, tanımak istemiyor.

Mesela Türkiye’de, laikçilerin (siyasal dinsizlerin) hoşuna gitmiyor diye Diyanet, cuma hutbelerinde Şeriat’in adını bile ağzına alamıyor.. Almıyor.

Halbuki, Casiye Suresi’nin 18’inci ayetinde müslümanlara, İslam Şeriati’ne tabi olunması emrediliyor.

Ve, Diyanet bunu söyleyemiyor.. Din ve vicdan hürriyeti sözde var ya!..

Önüne gelen Şeriat’e hakaret eder, aşağılar, fakat Diyanet’ten cılız bir tepki bile gelmez.

Yaşım altmış küsur oldu, daha bir defa bile Şeriat konulu hutbe dinleyebilmiş değilim.

*

Dinçer’in beğenmediği İslam devletine gelelim..

Müslüman olmayanların inançlarına karışılmaz.

Mesela, Yahudiler’e “Kitaplarınızdaki arz-ı mev’ud meselesinden bahsetmeyeceksiniz” denilmez.

Hristiyanlar’a “İnançlarınızın bazısını hiç ağzınıza almayacaksınız, kiliselerinizde anmayacaksınız” şeklinde bir dayatmada bulunulmaz.

Ötekileştirmeye gelince.. Adamların “öteki” olmalarına karışılmaz, “Bizim gibi olacaksınız” denilmez..

Bu "öteki, ötekileştirme" lafı da Batılılar'ın bir tuzağı.

Bizimkiler böyle, Kur'an ve Sünnet'te geçen kavramları beğenmezler, fakat Batılının laflarının üstüne mal bulmuş Mağribî gibi atlarlar.

Bugün Batılılar, kendi ülkelerinde yaşayan Müslümanlar’a “Öteki olmayın, entegre olun” diyor, entegrasyon adı altında asimilasyonu dayatmaya çalışıyorlar.

Kendilerine benzemek istemeyenleri, kendilerine karşı “ötekileştirici” davranmakla suçluyorlar.

*

Devletin dini adalettir” şeklindeki söz Hz. Ali’ye aitse, o takdirde (ravîler / rivayet edenler silsilesine sahip, hadîs terminolojisi ile konuşmak gerekirse “sened“i olan) bir “kaynak”ta geçiyor olması lâzım, fakat kimsenin kaynak gösterdiği, gösterebildiği yok.

Bu sözün (son tahlilde devletin dinsizliğini/laikliğini savunan, adaletin yanında dinin/dindarlığın öneminin bulunmadığını söylemek isteyen birileri tarafından) uydurulup Hz. Ali’ye atfedilmiş olduğu kanaatini taşıyorum.

Bu sözün Hz. Ali’ye ait olması mümkün değildir.

İmkânsızdır.

*

Devlet/devle Arapça bir kelimedir, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiştir.

Ve bu kelime, Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde, bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

Nitekim, Kur’an‘da şu şekilde geçmektedir:

Allah´ın, (fethedilen) ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaz (“.. key lâ yekûne dûleten beyne …”). Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah´tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.”

(Diyanet Vakfı Meali, Haşr, 59/7)

Evet, Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde devlet kelimesi, bugün anladığımız manada kullanılmıyordu.

Şayet Hz. Ali “Devletin dini adalettir” gibi birşey söylemiş olsaydı, insanlar ona güler, “Saçmalıyor” derlerdi.

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme aldığı “Devlet” maddesindeki bilgiler, meselenin anlaşılmasını sağlayabilir:

Arapça’da devlet veya dûlet “değişmek, bir halden başka bir hale dönmek; nöbetleşe birbiri ardınca gelmek, dolaşmak; üstün gelmek, zafer kazanmak mânalarına gelir. Çoğulu düveldir. Bazı dilciler, kullanım bakımından iki kelime arasında fark bulunmadığını söylerken bazılarına göre devlet savaşla, dûlet ise malla ilgili olarak kullanılır ve ilki zaferin taraflar arasında el değiştirmesini, diğeri ise servet ve zenginliğin elden ele dolaşımını ifade eder. …

Kur’ân-ı Kerîm’de “dvl” kökünden gelen kelimeler, “dönüşümlü olmak” ve “elden ele dolaşan mal” anlamlarına işaret edecek tarzda iki yerde kullanılmaktadır. İlki, Uhud Gazvesi’nde nisbî yenilginin acısını tatmış olan müslümanlara ilâhî bir sünnetin beyanı sırasında geçer ve müslümanların zaferiyle sonuçlanan Bedir Gazvesi hatırlatılarak şöyle denilir: “Biz o günleri [zafer günlerini] insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz” (Âl-i İmrân 3/140). İkincisi ise ganimetlerin çeşitli kesimler arasında taksiminin hikmetini vurgulamak üzere, “Böylece o mallar, içinizden yalnızca zenginler arasında dolaşan bir servet (dûle) olmaz” (el-Haşr 59/7) meâlindeki âyettir. … Kelime her iki anlamıyla bazı hadislerde de geçmektedir (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “dvl” md.).

... Devlet kelimesinin siyasî bir kavram haline gelmesinin ilk safhasında kazandığı anlam “zafer, güç” veya “hâkimiyetin dönüşümlü olarak el değiştirmesi” şeklindedir. ... İkinci safhada devlet kelimesi hâkimiyetin değişmesinden çok sürekliliğini ifade eden bir kavram haline gelmiş, nihaî siyasî otorite ve yapı için kullanılmaya başlanmıştır. … Üçüncü safha ise devlet kelimesinin çağdaş siyaset literatüründeki kullanımında kendini gösterir. Bu safhada kavram tamamıyla millet-devlet (nationstate) esasına dayalı “milletlerarası sistemin her bir unsuru” anlamını taşımaktadır.

Devlet kelimesinin geçirdiği bu anlam değişikliğinin son safhası, Batı dillerindeki state, staat, état, stat, stato kavramlarının tercüme karşılığıdır.

*

Bernard Lewis de The Political Language of Islam adlı kitabında devlet kelimesinin bugünkü anlamını akla getirecek şekilde Abbasîler döneminde, sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren kullanılmaya başlandığını söylüyor.. Fakat, Davutoğlu'nun işaret ettiği gibi, kelimenin bugünkü anlamına kavuşması zaman almış.

Kısacası, devlet kelimesi, Hz. Ali’nin yaşadığı dönemde şahısların (bazen de ailelerin/grupların) üstünlük/”yüksek statü” ve zenginliği için kullanılıyordu, bugünkü anlamda devleti ifade etmiyordu.

Fakirler, “devlet” sahibi olmayan (devletsiz) insanlardı. (İsterseniz burada “devlet” kavramına bugünkü anlamını da yükleyebilirsiniz.)

Ancak, Lewis’in belirttiği gibi, Miladî 700’lü yılların ortalarından itibaren, yani Hz. Ali’nin şehadetinden 100 yıl kadar bir zaman sonra, Abbasî sülalesinin/hanedanının üstünlük ve zenginliği için kullanılmasıyla birlikte, daha dar ve özel bir anlamda (salt siyasal iktidar sahibi ailelerin gücü, statüsü ve zenginliği anlamında) kullanılır hale gelmiştir.

Bununla birlikte, mesela Kanunî‘nin meşhur beytinde bile devlet kelimesi bugünkü anlamda "vatanı/toprağı ve milleti ile bağımsız bir siyasal örgütlenme"yi değil, Arapça’daki asıl anlamı çerçevesinde bir şahsın üstünlük/statü ve zenginliğini ifade etmektedir:

“Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi,

“Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

Bir insanın bütün bir makam/mevki ve serveti, bir nefescik sağlığına denk olmaz. Kanunî, “Ben bir nefes miktarı sağlıklı olayım da, Osmanlı Devleti varsın olmasın” demek istemiyor. Kendisinin “kişisel” makam/mevki/iktidar ve servetinin (Osmanlı Devleti’nin değil, kişisel devletinin), sahip olduğu veya olmak istediği sağlık nimeti karşısında önemsiz olduğunu dile getiriyor.

*

Kısacası, Hz. Ali‘nin, “Devletin dini adalettir” demiş olması mümkün değildir.

İmkânsızdır.

Çünkü onun yaşadığı dönemde devlet kelimesi bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

Nitekim Hz. Ömer, “Adalet devletin temelidir/esasıdır” değil, “mülkün temelidir/esasıdır” demiş bulunuyor.

Evet, o dönemde devlet için “mülk” kelimesi kullanılıyordu.. Aynı kökten türeyen “melik” de “devlet başkanı” anlamına geliyordu.

Ancak, Hz. Ali’ye atfedilen bu sözün bu kadar çok müşteri bulması, siyasetçilerimizin bilgi ve tefekkür açısından perişan durumda olduklarını belgeliyor.

Sloganlarla düşünüyorlar. (Buradan, toplumumuzun durumu anlaşılabilir. Her toplum layık olduğu yöneticileri/siyasetçileri buluyor. Kel başa şimşir tarak olmaz.)

Adalet, devletin temeli olabilir, fakat dini olamaz.

Bir defa, dinsiz (ed-Dîn’siz, İslam’sız, Şeriat-ı Muhammediye’siz) adalet olmaz. Zulüm olur.

Yani devlet, ancak dine (Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına) yapıştığı zaman adaleti gerçekleştirmiş olur.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Mâtürîdî" maddesinde, İmam Mâtürîdî'nin "zalim olduğu kesinlik derecesinde sübut bulan zamanının sultanına âdil diyen ve dolayısıyla zulmü adaletle vasıflandıran kimsenin küfre girdiği yolunda kanaat" belirttiği, fetva verdiği belirtiliyor.

Çünkü "Zulme adalet demek küfrü gerektireceğinden zalim bir sultana âdil diyen dinden çıkar". (Aynı madde)

Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî k. s. şöyle diyor:

"Bezzâziyye’de şöyle denilmiştir: Zalime adil diyen kimse kâfirdir. Zamanımızdaki zalimlere de adil diyenler kâfirdirler. Çünkü bunların adaletsizliği yakînen bilinmektedir. Zulmü, adalet diye isimlendiren kimse kâfirdir.

"İmam Ebu Mansur Matüridî şöyle demiştir: “Zamanımızın sultanı adildir” diyen kimse kâfir olur. Çünkü bunların zulmünde şüphe yoktur. Zulmün haram olduğu ise kesindir. Yakînen haram olan bir şeye helal veya adalet demek küfürdür." (Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, çev. A. Kabakçı ve F. Günel, 7. b., İstanbul: Bedir Y., 1996, s. 159.)

"Adalet, cüz’î bir [kaç] meselede tatbik edilmekle yerine getirilmiş sayılmaz. Şeriatı halk üzerinde tatbike devam etmek sureti ile ancak adalet yerini bulur." (Gümüşhanevî, s. 159, dn. 185.)

Evet, işte Ehl-i Sünnet itikadı, Matüridiyye mezhebi bu!..

Şeriat'e aykırı hükümlere adalet diyen, kâfir olur.

Peki, bir adam "adalet"in şartı olarak dinsizliği gösteriyorsa, Kur'an ve Sünnet hükümlerinin terk edilmesini adaletin şartı kabul ediyorsa, onun durumu ne olur?

İmam Matüridî rh. a. vefat etmiş, aranızda değil ya, onun adına saçmasapan Ehl-i Sünnetçilik yapıyorsunuz.

Aranızda olsaydı bunları ben yazmak zorunda kalmazdım, size haddinizi bildirirdi. 

*

Devletin dini olmamalıysa, demek ki (eski İslamcı, çiçeği burnunda Atatürkistlere göre) Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem din esası üzerine devlet kurmakla yanlış yapmış.

Ashabına “Devlet işleri ayrı, din işleri ayrı, devlet işlerine Kur’an’ı karıştırmayacağız” mı demeliydi?!

Veda Hutbesi’nde, “Aman ha, devlet işlerine Allah’ın kitabını ve benim sünnetimi karıştırmayın, böyle yaparsanız birilerini ötekileştirip zalim hale gelirsiniz, sakın yapmayın” diye mi konuşmalıydı?!

*

“Devletin dini olmaz, devletin dini adalettir” diyen bir adam için “Bu adamın bir dini var, bu adam müslüman” denilebilir mi?

İmam Matüridî'nin izinden giden Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi alimler, laikliği benimseyip savunanların kâfir olacaklarını söylüyorlar.

Hayır, bu isimler ne Selefî ne de Vehhabî.. Ehl-i Sünnet uleması.

Suriye ulemasından Said Ramazan el-Bûtî de bunu açıkça yazmış durumda.. “Bu konuda icma var, İslam alimleri arasında görüş birliği mevcut” diyor.. (Cahiller arasında da aksi yönde icma var.. Mesela şu anda Türkiye'de FETÖ, AK Particiler, ve Gümüşhanevî k. s.'nun, Mehmed Zahid Kotku rh. a.'in yolundan sapan yeni İskenderpaşacılar/Hakyolcular bu durumda.)

*

Dinin ne olduğu Kur’an ve Sünnet’le bellidir.

Peki, adalet nedir?

Adalet, bazen baskı ve zorbalıkla, bazen de oy çokluğuyla (“Biz sizden daha kalabalığız, sizi döveriz” hesabı) çıkarılan ve keyfe göre yap-boz tahtasına çevrilip sürekli değiştirilen kanunların uygulanması mıdır?

*

Evet, “Adalet, her hak sahibine hakkının verilmesidir” şeklinde genel bir tarif var.

Ancak, burada, kimin hangi hakka ne kadar sahip olduğu sorusu ortaya çıkmaktadır.

Kimin hangi hakka ne kadar sahip olduğuna kim karar verecektir?

İşte meselenin düğüm noktası burası.

Basit bir misal, toplumun temeli olan aileye temel teşkil eden "evlenme hakkı".. Kimlerin kimlerle hangi yaşlarda evlenebileceğine, bu konuda insanların sahip oldukları haklara neye göre karar verilecektir?

Bir başka misal: Miras meselesi.. Kimin mirasta ne kadar hak sahibi olduğunu kim belirleyecektir?

İçi boş adalet edebiyatı yapmak, maval okumak kolay.. Bu sorulara cevap verin!

*

Merhum Erbakan, “Adil Düzen” teorisinde bu “hak” meselesine sürekli vurgu yapıyor, Batılılar’ın hak anlayışının şu dört temel üzerine kurulu olduğunu söylüyordu:

Bir: Kuvvet hak kaynağıdır, kuvvetli olan haklıdır. (“Zayıfların canı cehenneme.”)

İki: Çoğunluk, hak kaynağıdır. Çoğunluktaysanız, kendiniz için “demokratik yoldan” birtakım haklar icat edebilir, azınlıkta kalanları da bunlardan mahrum bırakabilirsiniz.

Üç: İmtiyaz/ayrıcalık: Bazı kesimlere birtakım imtiyazlar tanınır. Mesela bazılarının “dokunulmazlığı” olur. Devletin memurları ile sıradan vatandaş aynı hak ve sorumluluklara sahip olamaz. Hatta memurlar da aynı haklara sahip olamazlar, bir tür kast sistemi ile bazılarına ayrıcalıklar verilir. (Mesela birçok ülkede diğer memurlar gizli servis çalışanlarından ürker ve korkarlar, “rica”larını geri çevirebilmek bir tarafa, onlara kendilerini beğendirmeye çalışırlar. Hitler’in Gestapo’sunu, Sovyetler’in KGB’sini hatırlayalım.)

Dört: Menfaat/çıkar. Mesela ABD, kendi ülkesine göre dünyanın öbür ucu demek olan yerlere, “Benim orada ulusal çıkarım var, siz ulusal çıkarlarıma zarar veriyorsunuz” diyerek müdahale etme “hak“kına sahip olduğunu ileri sürer.

İmdi, böylesi bir hak anlayışı çerçevesinde gerçekleştirilen “adalet”, adalet midir?!

*

Türkiye‘ye gelelim..

Her hak sahibine hakkını veren, adaleti sağlayan bir devlet, Allahu Teala’nın hakkını tanımaya öncelik verir.

Buharî ve Müslim‘de yer alan sahih bir hadîste, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile Muaz b. Cebel r. a. arasında geçen bir konuşma aktarılıyor:

– Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu bilir misin?

– Allah ve Resulü bilir.

– Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, Ona ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır. …

*

Devletin (yani devlet yöneticilerinin) adil olması, öncelikle Allahu Teala’nın kendileri üzerindeki hakkını kabul edip bu hakkın gereğini yerine getirmeleriyle mümkün olur. 

(Devlet yöneticilerinin, “Allahu Teala’nın bizim gibi seçkin yöneticiler üzerinde hakkı yoktur, yönetilme durumundaki sefil yaratıklar üzerinde vardır” deme “imtiyaz“ı İslam’da yoktur.)

Devleti (yani halkı) yönetirken Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına (Şeriat-ı Muhammediye‘ye) uydukları zaman, Allahu Teala’ya ibadet etmiş ve O’na şirk koşmamış olurlar.

Fakat, “Hayır, bizim için Atatürk’ün hakkı önde gelir. Allahu Teala’nın emirleri ile Atatürk ilke ve inkılapları çeliştiği zaman tercihimiz Atatürk’ten yana olacaktır” derseniz, evet böyle konuşursanız, böyle inanırsanız, Allahu Teala’nın hakkını çiğnemiş, resmen şirk koşmuş ve küfre düşmüş olursunuz.

Böyle konuşmaksızın bu minval üzere hareket ederseniz, o takdirde de, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde dile getirdiği gibi “amelî şirk” sergilemiş olursunuz.

Yani ameliniz, her halükârda zulüm ve haksızlıktır.

Adalet değildir! (İslam’a göre böyle.. Bu ifadelerimizin muhatapları “Müslümanız” diyenler.. Müslüman olmayanlar üzerlerine alınmasınlar.)

*

Sözlerimizi, “İktidar yozlaşır, mutlak iktidar mutlaka yozlaşır” diyen Lord Acton’ın bir cümlesiyle bitirelim:

That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himself, which proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.

Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."