Bediüzzaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bediüzzaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ALTUN KERPİÇ DEĞİL, AHBUN KERPİÇ, YANİ TEZEK

 




Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde keşf kalpazanının “marifet”lerine dair yazdıklarını okumaya devam ediyoruz.

Bir önceki yazıda Kılıç’ın şu sözlerini aktarmıştık: 

“… İbnü’l-Arabî,  kitaplarının sadece Hakk’ın kendisine keşif yoluyla verdiği ve imlâ ettirdiği şeyleri içerdiğini (a.g.e., I, 64; II, 432, 479), sahip olduğu ilmin vecd sultanının veya vücutta ["varlık"ta, yani Allah'ta] fâni olma halinin kendisinde galebe ettiğinde kalbinde tecelli eden şeylerden ibaret olduğunu ileri sürer (Kitâbü’l-Mesâʾil, s. 6).”

Kılıç’ın şu sözleri ise, İbn Arabî soytarısının su katılmamış has halis bir sahtekâr yalancı, ona masum peygamber muamelesi yapan Kılıç’ın ise “saftirik” (veya “saftirik” görünmeyi “bol kazançlı bir yatırım” olarak gören bir “uyanık”) olduğunu ispatlıyor:

“Tercümânü’l-eşvâ adlı manzum eserinde rabbânî mârifetleri, ilâhî nurları, kalbî ilimleri ve şeriatın hükümlerini cismanî aşk temaları kullanarak anlatma yoluna gittiğini, zira bu tür izahların bazı nefislerin daha çok dikkatini çektiğini söyler (Zeâʾir vel-ʿala, s. 5). Mekke’de iken İsfahanlı âlim Mekînüddin’in Nizâm ismindeki kızının adını kullanarak yazdığı Tercümânü’l-eşvâ’taki şiirler, zâhir ehli tarafından ikisi arasında bir gönül ilişkisi olduğu şeklinde yorumlanınca bu şiirlere bir şerh yazarak meselenin iç yüzünün onların zannettiği gibi olmadığını ve maksadının sadece ilâhî aşkı anlatmak için Nizâm’ı bir sembol olarak kullanmaktan ibaret olduğunu, bunu onun da babasının da bildiğini söylemiştir (a.g.e., s. 2).”

*

Böylece süper şarlatan, yazdıklarının “fena fi’llah” diye adlandırılan bir halin ürünü olmadığını itiraf etmiş oluyor.  

Yalancı şarlatanın aslında fena fi’llah hali ile bir ilgisi yok, “cismanî aşk temalarından hoşlanan (yani şehvetine mağlup) nefislerin dikkatini çekme” arzusunda fani olmuş.

İnsanların büyük ekseriyeti bu durumda olduğu için, potansiyel okur kitlesini büyütmüş oluyor.

Sözde, (Kılıç’ın ifadesiyle) eserlerini herhangi bir müellif gibi düşünüp taşınarak yazmamıştı, bütün eserlerini, ya Allah’tan gelen mevâridin kalbini yaracak ve ciğerlerini parçalayacak hale geldiğinde daha fazla dayanamayıp bunlardan zaptedebildiklerini kaydetmek suretiyle oluşturmuştu, veya hakikatin doğrudan doğruya mükâşefesiyle yahut da bizzat Allah’ın emriyle yazıya geçirmişti.

Fakat aslında yazdıkları heva ve hevesinin ürünü..

Yazdığı doğruların bile, insanların “dikkatini çekme” amacına matuf olduğu anlaşılıyor.

Ve bu arada, kendisinin bu nefsanî ve şehvanî gevezeliğine “rabbânî mârifet, ilâhî nur” vs. madalyası takıyor.

*

Allahu Teala, bu sahtekâra “Bana olan muhabbetini Mekînüddin’in kızı Nizâm’a olan cismanî aşk ve şehevî arzu şeklinde anlat” diye emir vermiş olabilir mi?!

Doğal olarak, alimler, soytarının bu deccalî şarlatanlıklarına tepki göstermişler, bunun üzerine, “kızın adını kullanarak yazdığı Tercümânü’l-eşvâ’taki şiirler, zâhir ehli [alim ve fakihler] tarafından ikisi arasında bir gönül ilişkisi olduğu şeklinde yorumlanınca bu şiirlere bir şerh yazarak meselenin iç yüzünün onların zannettiği gibi olmadığını” anlatmışmış.

Soytarı az uyanık değil..

“İlâhî aşkı anlatmak için kızı bir sembol olarak kullanmış”mış.

Demek ki, adına sembol (remz) deyince her haltı yiyebiliyorsun.

Peki, kitaplarında Şeytan’ı ve Deccal’i anlatmak için kendi şahsını niçin sembol olarak ortaya koymamış, kendi adını bu konuda sembolleştirmemiş?

Öyle ya, hepi topu bir “sembol”den ibaret olduğu için bir zararı yok.

*

İbn Arabî soytarısı sembol meselesini böyle anladığı için, bir şeytan ve deccal olarak sembolleştirilmeyi alnının akıyla hak ediyor. Helali hoş olsun..

Şeytan’a ve Deccal’e olan nefretimizi sembolize etmesi için Endülüslü soytarının adını bu minvalde rahatlıkla kullanabiliriz.

Ancak, bu soytarı, kendisi yerine, İslam ulemasına “deccallik” ve ayrıca “firavunluk” izafe etmiş.

Prof. Nihat Keklik, İslam ulemasının ve özellikle de kadı’ların “İbn Arabî’nin aleyhinde yüzlerce fetva vermiş” olduklarını söylüyor.

Peki kendisi ulemanın bu ikazları üzerine kendisine çekidüzen vermiş mi? Hayır, onları firavunluk ve deccallikle suçlamış..

Bu kadılardan Kurtuba kadısı hakkında ekstradan bir de “domuz” tabirini kullanmış. (Bkz. Nilat Keklik, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî: Hayatı ve Çevresi, İstanbul: Çığır Yayınları, t. y., s. 14.)

Buradan anlaşılıyor ki Endülüs uleması bu deccali daha iyi anlamış ve memleketinde tutunamadığı için doğuya doğru yelken açmış.

*

Kılıç, onun “üslubu” konusundaki sözlerini şöyle sürdürüyor: 

“Öte yandan dile getirdiği konulara dair cümleler arasında mertebelerin değişmesine bağlı olarak yer yer tezatlı [çelişkili] durumlar da ortaya çıkar. Bu paradoksal ifadeler bu tür literatürün yapısal özelliklerindendir. Meselâ, “İlim aynı zamanda cehalet demektir” (el-Fütûḥât, I, 728); “Vücûd [varlık] adem [yokluk] olarak idrak edilebilir” (a.g.e., III, 362); “Hürriyet köleliktir” (el-İʿlâm, s. 8); “Doğru irşad hem yakınlaştırmak hem de uzaklaştırmak demektir” (el-Fütûḥât [nşr. Osman Yahyâ], IV, 262); “Sen O değilsin; belki sen O’sun” (Fuṣûṣ, s. 91) gibi ifadeler ancak onun düşünce sistemi bağlamında anlaşılabilir.”

Bunlar lüzumsuz gevezelik.. Adamın sağ kulağını tutmak için sol elini kullanması, bunu yaparken de elini sağ bacağının altından dolaştırması gibi şaklabanlıklar. Çocuksu artistlikler.

Okura bulmaca çözdürme ukalalık ve artistliğinin anlamı yok.. Güya bu soytarı bunları millete nasihat için yazmış. Nasihat böyle mi olur?!

Bu tür sözlerin bir kısmı tevil edilebilse bile bir kısmı düpedüz zırva olmaktan kurtulamaz.

Fakat, bir sözün doğru anlaşılması için tevili gerekiyorsa, o sözü söyleyenin meramını anlatma bakımından yetersiz ve yeteneksiz olduğu, maksadını doğru dürüst ifade etmekten aciz olduğu anlaşılır.

Milletin işi gücü yok da senin zırvalarını tevil etmek için vakit mi öldürecek?!

(Edeben ve maslahat gereği bazı şeyler üstü kapalı söylenir, o ayrı.)

*

Kılıç, İbn Arabî şarlatanının “üslubu” konusuna bu şekilde değindikten sonra “Genel Düşünce Tarihine Yönelik Görüşleri” başlığı altında başka bir bahse geçiyor.

Bu başlık altında yazdıkları, İbn Arabî’nin Eski Yunan filozoflarının etkisi altında olduğunu ispatlıyor.. “Bilgi” adı altında söylenen herşeyi kaydetmeyi marifet zanneden İhvan-ı Safa’nın Risaleler’inden de yararlanmış.

Ancak buralardan çalıp çırptığı şeylere “keşf” damgasını vuruyor.

Okuyalım:

“İbnü’l-Arabî ulûhiyyet [tanrılık, tanrısallık] konusunda keşif ehlinin bütün din, mezhep, mektep [ekol] ve kültürler, hatta bu konuda söylenmiş bütün sözler hakkında umumi görüşleri olduğunu, bu hususta onlara bir şeyin saklı kalamayacağını söyler (el-Fütûḥât, III, 398). … bunları … nakleder. Meselâ âlemin yapı taşlarını izah ederken dört rüknün (erkân-ı erbaa) aslı olan bir beşinci mevcuddan (mevcûd-ı hâmis) bahseder ve bunun Hakîm’in Üsṭuḳussât adlı eserinde de geçtiğini belirtir.”

Dört rükun dediği, Eski Yunan düşüncesindeki dört unsur: Su, hava, ateş, toprak.

Şarlatan biraz erken yaşamış olduğu için bunları “keşfen” öğrenmiş.. Bu yüzyılda yaşasaydı “elementler tablosu”nu “keşf” edecek, bu dört unsur lafazanlığını keşfle vakit öldürmeyecekti, yazık olmuş.

*

Kılıç’ı dinlemeye devam edelim:

“Bazı felsefî terimlerin tarihî süreç içerisindeki anlam kaymalarına örnek olarak ademin (yokluk) sırf şer olması konusunu gösterir. … Bunun böyle olduğunu mütekaddimîn ve müteahhirîn ulemâsından muhakkik kimseler de söylemişler, fakat sadece lafzını esas alıp mânasını ifade edememişlerdir (a.g.e., I, 212). Bu konudaki bir diğer örnek de onun eski filozofların, bütün cisimlerin ilk maddesi olarak var saydıkları şey karşılığında kullandıkları Grekçe kökenli “heyûlâ” (hyle) kelimesine dair yazdıklarıdır. … İbnü’l-Arabî ise heyûlânî cevherin [özün] aslında nefes-i ilâhî olduğunu söyleyerek felsefî terminolojinin tasavvufî anlamını vermiş olur (Fuṣûṣ, s. 144). “Mutlak iyi” (hayr-ı mahz) ve “ilim-mâlûm” irtibatı konusunda Aristo’nun Metafizika’sı ile Yeni Eflâtuncu bir eser olan Liber de Causis’in doğrudan İbnü’l-Arabî’ye rehberlik ettiği düşünülemez, ancak onun bu kavramlardan habersiz olmadığı da bir gerçektir. Bunlar, dönemin ilim ve fikir çevrelerinde yaygınlık kazanmış kavramlar olması dolayısıyla İbnü’l-Arabî tarafından da kullanılmıştır. Meselâ ademden “mutlak kötülük” (şerr-i mahz), hakikatten “mutlak nûr” (nûr-ı mahz) ve “muhal”den de “mutlak karanlık” (zulmet-i mahzâ) olarak bahsetmesi, onun filozofların kullandığı hikmete dair bazı terimlere kendine has anlamlar yükleme teşebbüsüdür. … Bununla beraber sırf fikir yolundan gidenlerin -bunlar ister filozof ister kelâmcı isterse diğer ehl-i nazar gruplarından olsun- ilâhiyyât meselelerinde yanlışlarının doğrularından fazla olduğunu da söyler.

Ademin (yokluğun) mahza (sırf) şer olması meselesi boş bir mesele.. İslam uleması Eski Yunan filozoflarının bu boş laflarını ciddiye almasalar daha iyiymiş. (Konumuz bu olmadığı için bu bahse girmiyoruz.)

Görüldüğü gibi, İbn Arabî soytarısı, gelmişi geçmişi, selefi halefiyle bütün İslam ulemasını bu meseleyi anlamamakla suçluyor.

Böylece kendi nefsini iyiden iyiye şişiriyor.

Eski Yunan’ın “heyûlâ”sını “nefes-i ilâhî” olarak adlandırmasından ise şu iki sonuç çıkar (Eski Yunan filozoflarının “hyle” kelimesi tercümeler yoluyla Arapça’ya geçmiş, heyula şeklini almıştır):

Birincisi, adam Eski Yunan paradigması (kavramsal çerçevesi) ile düşünüyor, onların izleyicisi. Temel kavramlarını onlardan alıyor.

İkincisi, bu kavramlara İslamî literatürden karşılıklar uydurarak onları meşrulaştırıyor, tasdik ediyor.

İdrak fakiri Mahmut Erol Kılıç cahili de buna “felsefî terminolojinin tasavvufî anlamı” madalyası takıyor.

Tasavvuf buysa, en büyük mutasavvıflar ve en büyük “ehl-i keşf”, Eski Yunan’ın filozofları demektir.

Adamlar “nefes-i ilahî”yi keşfetmişler, daha ne olsun!

Aynı durum, ademin (yokluğun) mahza (sırf) şer olması konusunda da geçerli.. Bunu İslam uleması değil, Eski Yunan filozofları “keşfetmişler”, İslam uleması ise, bunu keşfedememek bir yana, keşif sahiplerinden doğru bir şekilde öğrenmeyi bile becerememişler.

Meseleyi Eski Yunan’ın keşf ehli büyük mutasavvıfları gibi doğru anlayan tek “müslüman alim ve mutasavvıf” ise, Endülüs’ün soytarısı.

*

Endülüslü şarlatan, Eski Yunan’dan “mutlak iyi” (hayr-ı mahz), “mutlak kötülük” (şerr-i mahz) ve“hakikat” gibi kavramları da almış, fakat, Eski Yunan’ın basit bir takipçisi gibi görünmemek için bunlara anlamsız kuyruklar takmış; “hakikat” “mutlak nûr” (nûr-ı mahz), ve “muhal” de “mutlak karanlık” olmuş. (Mutlak nur’un zıddı mutlak karanlık olabilir de, hakikatin zıddı muhal değildir, butlandır. Muhalin zıddı aklî vücub/zorunluluktur.)

Kılıç’a göre, İbn Arabî soytarısına Aristo’nun Metafizika’sı ile Yeni Eflâtuncu bir eser olan Liber de Causis’in doğrudan rehberlik etmesi düşünülemezmiş.

Doğrudan rehberlik etmemiştir, fakat onlardan yapılan tercümeler “vasıtasıyla” rehberlik ettiği açık.

*

Soytarının “sırf fikir [akıl] yolundan gidenlerin -bunlar ister filozof ister kelâmcı isterse diğer ehl-i nazar gruplarından olsun- ilâhiyyât meselelerinde yanlışlarının doğrularından fazla olduğunu” söylemesine gelince..

Turpun en büyüğü bu..

Kelamcıların (ehl-i nazarın) en başta gelenleri İmam Matüridî ile İmam Eş’arî’dir.

Soytarıya göre, ilahiyyat meselelerinde Ehl-i Sünnet’in bu iki büyük imamının yanlışları doğrularından fazlaymış.

Yani itikaden Matüridiyye veya Eş’ariyye mezheblerinden olmak, ilahiyat meselelerinde doğrudan çok yanlışa inanmak anlamına geliyor.

Niye? Çünkü sırf fikir (akıl) yolundan gidiyorlar.. Akılları (fikirleri) onlara, bazı bilgilere akıl, bazı bilgilere de sağlam duyular (beş duyu) ve doğru haber (nakil, rivayet) yoluyla ulaşılacağını söylüyor.

Durum bu.. Nitekim, Matüridiyye’nin en temel itikad kitaplarında (mesela Nesefî Akaidi’nde), bilgiye “akıl, sağlam duyular ve doğru haber” vasıtasıyla ulaşılabileceği, keşf ve ilhamın “kesin bilgi kaynağı” olmadığı belirtilir.

Evet, Ehl-i Sünnet’e göre, keşf ve ilham, ne itikadda, ne de şerî hükümlerde delil olarak kullanılabilir.

(Keşf ve ilham, Kur’an ve Sünnet’e uygun olmak kaydıyla kişinin imanının kuvvetlenmesine, yakîn sahibi olmasına hizmet edebilir, fakat Kur’an ve Sünnet’le, akla ve nakle dayanan “zahirî bilgi” ile çelişen batınî bilgi olarak boy gösterdiğinde Şeytan’ın iğvasından başka birşey değildir. 

İslam itikadı ve Şeriat hükümleri, keşf ve ilhamdan müstağnîdir.)

*

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gümüş kerpiç, kendisini altın kerpiç ilan eden İbn Arabî soytarısı gerçekte ahbın kerpiçtir.. Yani tezek.

Tezek sadece yakıt olarak kullanılabilir.. Başka da bir işe yaramaz.

*

[Risalehaber.com’da şu başlığa sahip bir yazı yer alıyor: “Muhyiddin-i Arabi ve Said Nursi, Karanlık Madde'yi çözdü”. (https://www.risalehaber.com/muhyiddin-i-arabi-ve-said-nursi-karanlik-maddeyi-cozdu-326563h.htm)

Elin gâvuru, evrenle ilgili araştırmalarında kullandığı formüllerin batağa saplandığını görüyor, formülü çöpe atmamak için ona, mahiyetini bilmediği bir “x” ekliyor, adını da “karanlık madde” koyuyor.

“Biz göremiyoruz, ölçemiyoruz, tespit edemiyoruz, fakat formülümüz böyle birşeyin mevcut olmasını gerektiriyor, yoksa hesapların hepsi çöküyor, bilim değirmenini sel alıp götürüyor” diyor.

Bunlar da hemen onların peşine takılıp “Bizimkiler zaten bunu keşfetmişlerdi” diyerek kutlama yapıyor.

Peki bu formüllerde meleklere bir yer var mı?

Yok!

Dolayısıyla, fizik formülleri evrenin gerçek bir fotoğrafı değildir.

*

Risalehaber’in söz konusu yazısına göre, İbn Arabî soytarısı Fütuhat-ı Mekkiye’sının 8. cildinin 107. kısımında şunu diyerek karanlık maddeyi tarif etmişmiş:

"Sonra tümel karanlık cevheri öğrenir. Bu cevherde parça olmadığı gibi bir suret de bulunmaz. Bu, âlemin maverasındaki her şeyden gizlidir. Oradan, cisimler âlemine nurlar ve aydınlıklar çıkar. Bunlar, bu cevherden soyutlanmış bileşik ruhlardır.”

Bediüzzaman ise 12. Lem’a’da (eski filozofların “esir” kavramını kullanarak) şunu demiş:

“Birinci kaide: Fennen [fen bilimlerince] ve hikmeten [felsefeye göre] sabittir ki, bu haddi yok feza-yı âlem, nihayetsiz bir boşluk değil, belki “esir” dedikleri madde ile doludur.”

Sabit değil.. Nitekim söz konusu yazıda bu söz aktarıldıktan sonra şu denilmiş:

Önceleri “Esir” maddesi adıyla anılan ve kainatın temel maddesi olarak tahayyül edilen bu gizemli madde, Modern Fizik tarafından reddedilmiş gözükse de, aslında farklı terimlerle yaşamaya devam etmektedir.

Yapılan sadece basit bir kelime değişikliğidir, maharetli bir illüzyondur. Eskilerin “Mavi Madde” (Esir) dediğini şimdiki bilim adamları, “Kara Madde” (Karanlık Madde) olarak adlandırmaktadır.

Bediüzzaman’ın “esir”i ile İbn Arabî’nin tümel karanlığı (küllî zulmeti) aynı şey değildir.

Nitekim İbn Arabî hem parça (zerre) olmamadan, hem de suretsizlikten (şekilsizlikten) söz ediyor. Bediüzzaman’a göre ise “esir” hem parçacıklardan oluşuyor hem de sureti var (29. Lem’a):

"Hem nasıl ki cevâhir-i ferd üzerine esir zerrâtıyla [zerreleriyle] bir Kur'ân-ı hikmet [görünmez kevnî ayet] yazmak, semâvat sayfaları üzerine yıldızlar ve güneşler mürekkebiyle bir Kur'ân-ı azîm [görünür kevnî ayet] yazmaktan cezalet itibarıyla daha aşağı değildir.”

Söz konusu yazıda, bu alıntının ardından şu söyleniyor:

Bu tefsirinde Bediüzzaman açık bir şekilde “esir zerratıyla” tabirini kullanarak “Esir” maddesinin zerrelerden (parçacıklardan) oluşan bir madde olduğunu da ortaya koymuş olur.

Suret meselesine gelince.. Bediüzzaman’ın şu sözünü aktarmış bulunuyorlar:

“Madde-i esiriye, esir kalmakla beraber, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülâta ve ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tecrübeten sabittir.”

Tecrübeten sabit olma, gözlem ve deney konusu olma anlamına gelir.

*

Görüldüğü gibi, modern fizikçiler, İbn Arabî ve Bediüzzaman birbiriyle ilgisiz şeyler söylüyorlar.]


"ASRIN FELÂKETİ": 1951'DE TOHUMLARI ATILDI, 1971'DE YEŞERDİ, 2004'TEN SONRA "İSLAMCI ŞERİAT'E SIRT ÇEVİREN LAİKÇİ SÖZDE MÜSLÜMANLIK (ÖZDE KÜFÜR)" OLARAK MEYVE VERDİ

 



Türkiye'de bir sürü Nurcu grup olduğu biliniyor.

Ne yazık ki hepsinde birtakım arızalar mevcut.

En sağlam görüneni bile bakıyorsunuz bazı gerçekleri söylemekten imtina ediyor. Bilerek veya bilmeyerek milleti oyalıyorlar.

Bu noktada Muşlu Molla Muhammed hocayı (Mehmed Doğan) takdirle anmak gerekir. 

Diğer Nurcuların görmezden geldiği kimi gerçeklere dikkat çektiği görülen bu zatın Risale-i Nurlar için yazdığı şerhlerin, merhum Bediüzzaman'ın doğru bir biçimde anlaşılmasını sağlayacak mahiyette olduğu görülüyor. 

Evet, birtakım gerçeklere dikkat çektiği için Tahşiye Davası kapsamında FETÖ'nün gadrine de uğramış durumda. (Bu işin ardında da "derin"lerin bulunduğunu, FETÖ'cülerin kulağına onların kar suyu kaçırdıklarını tahmin etmek zor değil. "Derin"ler çok sevdikleri "İti ite kırdırma" mottosu çerçevesinde kimi kime karşı nasıl kullanacaklarını, bir düşmanın enerjisi ile bir başka düşmanı nasıl ezeceklerini, maşa varken el yakmamanın ne demek olduğunu iyi bilirler.)

Molla Muhammed Kersî'nin kitaplarına şu sitelerden ulaşılabilir:

https://www.nurmend.com

https://www.heybil.com

https://www.semendel.com

*

Aşağıdaki yazı, Molla Muhammed hocanın Risale-Nurları şerh ederken dikkat çektiği, herkesçe bilinmesi gereken çok önemli bazı hususları içeriyor.

(Kaynak: https://www.nurmend.com/kitap/detay/18-1971-fitnesinin-mahiyeti)


1971 FİTNESİNİN MAHİYETİ

Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, “Meyve Risâlesi” isimli eserinde Felak Sûresi’nin ba’zı gaybî işâretlerini beyân ederken şöyle buyurmaktadır:

“Nasıl bu sûre, beş cümlesinden dört cümlesiyle bu asrımızın dört büyük şerli inkılâblarına ve fırtınalarına ma’nâ-yı işârî ile bakar. Aynen öyle de, dört defa tekraren  شَرِّ  ( şedde sayılmaz) kelimesiyle, Âlem-i İslâmca en dehşetli olan Cengiz ve Hülâgu fitnesinin ve Abbâsî devletinin inkırâz zamânının asrına dört defa ma’nâ-yı işârî ile ve makám-ı cifrî ile bakar ve parmak basar. “Evet, şeddesiz  شَرِّ  beş yüz (500) eder; مِنْ doksandır (90). İstikbâle bakan çok âyetler, hem bu asrımıza, hem o asırlara işâret etmeleri cihetinde istikbâlden haber veren İmâm-ı Ali (ra) ve Gavs-ı A’zam (ks) dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler.
َاسِقٍ اِذَا وَقَبَ kelimeleri bu zamâna değil, belki غَاسِقٍ  bin yüz altmış bir (1161) ve اِذَا وَقَبَ sekiz yüz on (810) ederek, o zamânlarda ehemmiyetli maddî ma’nevî şerlere işâret eder. Eğer berâber olsa, Mîlâdî bin dokuz yüz yetmiş bir (1971) olur. O târihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsûlü ıslâh olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.”1

İşte bu “Dördüncü Mes’ele”, 1951 târihinde atılan o tohumlar ve onların 20 sene sonra, yâni 1971 târihinde verdiği ve hâlâ günümüze kadar devâm eden mahsûlleri hakkındadır.

Evet, bu âyet-i kerîme, ma’nâ-yı sarîhiyle “Her tarafı karanlığıyla kapladığı vakit gecenin şerrinden Allah’a sığınmayı” emrederken, ma’nâ-yı işârîsiyle bütün Âlem-i İslâm’ı kaplayan ma’nevî bir geceden, yâni Âlem-i İslâm’ı nûrlandıran şems-i Kur’ân’ın küsûfa tutturulmaya çalışıldığı ve Müslümanların hidâyet-i Kur’ân’dan mahrûm edilip bid’at ve dalâlet karanlıklarında bırakıldığı zamânlardan haber vermektedir. Müellif (ra)’ın beyân ettiği gibi bu âyet-i kerîme, Hülagu fitnesi ve Abbâsî devletinin yıkılışı ile Âlem-i İslâm’ın içine düştüğü o karanlık ve dehşetli zamâna makám-ı ebcedî ve ma’nâ-yı işârîsiyle baktığı gibi; 1951 târihinde tohumları atılan ve 1971 târihinde mahsûl vermeye başlayan ve hâlâ da devâm eden fitnelerden de haber vermektedir. Mes’eleyi hakkıyla anlayabilmek için bidâyetinden günümüze kadar hâdisâtın seyrini bilmek lâzımdır. Müellif-i muhterem (ra), kâfirlerin  nûr-i Kur’ân’ı söndürmeye çalıştıklarını beyân eden Tevbe Sûresi’nin 32. âyet-i kerîmesinin işâretlerinden bahsederken bu fitnelerin seyrini çok güzel ifâde etmiştir. Şöyle ki

“Sûre-i Tevbede: يُرِيدُون أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونََ

(...)

“Şimdi İslâmlar içinde nûr-i Kur’ân’a muhâlif hâletlerin ekserisi, o sû-i kasdların ve Sevr Muâhedesi gibi gaddârâne muâhedelerin vahîm netîceleridir. Eğer şeddeli ‘mim’ dahi şeddeli ‘lâmlar’ gibi bir sayılsa, o vakit bin iki yüz seksen dört (1284) eder. O târihte Avrupa kâfirleri devlet-i İslâmiyyenin nûrunu söndürmeğe niyet ederek on sene sonra Rusları tahrîk edip Rusun doksan üç (1293) muhârebe-i meşûmesiyle Âlem-i İslâmın parlak nûruna muvakkat bir bulut perde ettiler. Fakat, bunda Resâili’n-Nûr şâkirdleri yerinde Mevlâna Hâlidin (ks) şâkirdleri o bulut zulümâtını dağıttıklarından bu âyet bu cihette onların başlarına remzen parmak basıyor. Şimdi hatıra geldi ki; eğer şeddeli ‘lâmlar’  ve ‘mim’ ikişer sayılsa, bundan bir asır sonra zulümâtı dağıtacak zâtlar ise, Hazret-i Mehdînin şâkirdleri olabilir.* Her ne ise... Bu nûrlu âyetin çok nûrânî nükteleri var. القطرة تدل على البحر  sırrıyla kısa kestik.”

Evet, bu âyet-i kerîmenin işâret ettiği ve Müellif-i muhterem (ra)’ın da  ifâde ettiği gibi; bütün dünyâda dinsizliği tervîc eden ve vahy-i İlâhînin nûrunu söndürmeye çalışan gizli bir ecnebî komite, Tevrat ve İncil’in nûrunu söndürdürdüler, yâni tahrîf ettiler. Daha sonra  Kur’ân’ın nûrunu da söndürmek istediler. Bu niyetle meş’ûm 93 Harbini, daha sonra da Birinci Cihân Harbini çıkarıp Âlem-i İslâm’ı evvelâ esâret altına aldılar. Fakat, baktılar ki Müslümanları esâret altında tutmakla Kur’ân’ın nûrunu söndüremiyorlar ve onu ortadan kaldıramıyorlar; o vakit başka bir plan çevirdiler. O da, Müslümanları Kur’ân’dan soğutmak planıydı. Hattâ, İngiliz Meclis-i Mebûsânında Müstemlekât Nâzırı, elinde Kurân-ı Kerîm’i göstererek söylediği bir nutukta; “Bu Kurân, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kurânı onların elinden kaldırmalıyız; yâhut Müslümanları Kurândan soğutmalıyız” diye meş’ûm bir  hitâbda bulunmuştu.

İşte o gizli ecnebî komite, bu plan gereği Âlem-i İslâm’ı ayrı ayrı küçük devletçikler hâline getirip zâhirî birer hürriyet verdiler. Ammâ, bu verdikleri hürriyet, şu beş şart ile mukayyed idi:
1)  Medreselerden Kur’ân ve Hadîs kaldırılacak.
2) Tekyelerden de Kur’ân ve Hadîs kaldırılacak. (Aslında bu iki şarta, yâni medreselerden ve tekyelerden Kur’ân ve Hadîsin kaldırılmasına bu târihten çok daha evvel muvaffak olmuşlardı. Fakat, bu devletlere hürriyetlerini verirken yine bunları şart koştular.)
3)   Okullarda dine dayalı tedrîsât usûlü olmayacak.
4)   Medya, dine dayalı olmayacak ve dinin aleyhinde serbest neşriyat yapabilecek.
5)   Mahkemelerden Kur’ânın ahkâmı kaldırılacak.

Demek, o gizli ecnebî komite, harbler ve ihtilâller vâsıtasıyla Kur’ân’ı, Âlem-i İslâm’dan kaldıramayınca, bu yeni planla Müslümanları Kur’ân’dan soğutmayı ve uzaklaştırmayı hedef ettiler. Bu zikrettiğimiz şartlarla Müslümanlara ayrı ayrı devletler kurma hakkını verdiler. Dine dayalı devleti yasak, ırka dayalı devleti ise serbest ettiler. Dini esâslardan tecerrüd eden o devletlerle mücâdele eden binlerce ulemâyı da ya şehid ettiler; ya da sürgün etmek sûretiyle susturdular.

Sonra o gizli komite baktılar ki, bu şekilde Müslümanlara cebir kullanmakla Kur’ân’ın Nûrunu tamamıyla söndüremediklerini anlayınca bu sefer bir başka planı devreye soktular. “Mâdem  Müslümanları Kur’ân’dan soğutamıyoruz. O vakit Kur’ân’ı doğru anlamalarına mâni’ olmalıyız” diyerek, gayr-i Müslimlerden İslâm’ı iyi bilen yazarların --ki onlara “müsteşrik” denilir-- İslâm aleyhinde senelerden berî hazırladıkları Kur’ân ve hadîs tefsîrlerini ve fıkıh aleyhindeki kitâblarını, Âlem-i İslâm içerisinde İlâhiyat Fakültelerine ve ba’zı büyük medreselere soktular. Başta “Şaht” [Schacht, Joseph], “Cold Tesihir” [Goldziher, Ignaz] ve “Gaston Vit” [Gaston Wiet] olmak üzere bu müsteşriklerin kitâbları pek çok hurâfe, cerbeze ve iftirâlarla doludur. 

Tamâmen İslâm’ı tahrîf etmek için yazılan bu kitâblarda pek çok hîlelere başvurulmuştur. Bu konuda ba’zan hadîs uydurulmuş; ba’zan büyük İslâm âlimlerinin isimleri kullanılarak, “Onlar bu mevzu’da şöyle demişlerdir” diyerek iftirâlarda bulunulmuş; ba’zan şaz olan ve şartlarla mukayyed fetvâlar mutlak olarak zikredilerek cumhûr-i ulemânın caddesi çürütülmeye çalışılmış; ba’zan her biri hakíkatin bir cephesini beyân eden ulemânın kavilleri birbirini nakz ediyormuş gibi gösterilerek, sofestâî gibi birinin delîliyle ötekini, ötekinin delîliyle de diğerini çürütmeye çalışmak sûretiyle zihinler dinî mesâilde şüphe içinde bırakılmıştır.

O gizli komitenin en çok istîmâl ettikleri hîlelerden birisi de mensûh olan âyetleri nesh olmamış gibi göstermeleridir.

Meselâ:  لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ “Sizin dininiz size, benim dinim bana!”1 âyeti veyâ  وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ  “Ey mü’minler! Sizinle mukátele eden düşmanlarınızla i’lâ-yi kelimetullâh ve rızâ-yı Bâri’yi tahsîl için siz de mukátele edin!”2 âyeti gibi mensûh olan ba’zı âyetleri delîl tutarak cihâd-ı dinîyi inkâr etmekte ve dinde serbestiyet olup zorlamanın olmadığını; Müslümanlara saldırmadıkları müddetçe kâfirlerle savaşılmayacağını; cihâdın sâdece müdâfaadan ibâret olduğunu ve adetâ İslâm’ın küfrü ve bütün günâhları hoş gören bir din olduğunu iddiâ etmektedirler.

Daha bunlar gibi pek çok hîleli oyunlar, cerbezeler ve yalanlarla dolu olan bu kitâbların ve onların yazarları olan müsteşriklerin ve onların yetiştirdiği veyâ te’sîrleri altında kalan ulemâ-yı sû’un en büyük hîleleri de şudur ki; “Selef-i Sâlihîn olan ulemâ-i İslâm, dini anlamamışlar, dini yeniden yorumlamak şekliyle bir reform yapmak lâzımdır” dediler. Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın “Yirmi Yedinci Söz” de müctehidin-i izâmın caddesini beyân ettiği ve o caddeyi terk edenin dinin zincirini boynundan çıkardığını ifâde ettiği gibi; müctehidîn ve sahabeye denklik iddiâ ederek ve edille-i şer’ıyyenin esâsâtını bertaraf ederek Kur’ân’ın âyâtını birbiriyle açıklamak yerine  mücmel bir âyeti veyâ mücmel bir hadîsi ortaya atarak, kendi hevâlarına göre tefsîr ettiler ve bununla pek çok Müslümanı dalâlete sürüklediler.

Hem dinsizliği tervîc eden bu gizli komite, bununla da yetinmeyip Kur’ân ve hadîs hakkında tahrîfât ve te’vîlât yaptıkları gibi; Şeyh Muhyiddin-i Arabî, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ve Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî gibi ulemâ-i İslâm’ın ba’zı muğlak cümlelerini de asıl maksadlarından tahrîf ederek, âdetâ o zâtlar bu bâtıl ma’nâları kasd ediyorlarmış gibi göstererek, ümmetin içinde o muharref te’vîlâtı yaymayı planladılar, bu planlarını da tatbîk edip ba’zı Müslümanları sırât-ı mustakímden saptırdılar.

Sonra bununla da yetinmediler, Pakistan ve Mısır gibi ülkelerde bir kısım sofileri ve ulemâyı elde ettiler. Bu âyet ve hadîslerin hurâfevârî fâsid te’vîllerinin tatbîki için uydurma ba’zı tarîkatları kurdular.

İşte, Üstâd Bedîüzzamân’ın haber verdiği 1951 târihinden i’tibâren bu zikrettiğimiz planlar, bütün dünyâdaki Müslümanlar içerisine sokulmaya başlandı. Müsteşriklerin yanlış ve bâtıl te’vîlleri, hîleli fikir ve kitâbları Âlem-i İslâm’da yayıldı ve resmî olarak İlâhiyat Fakültelerinde ders verildi.

İşte bütün bu planların arkasında o gizli komite bulunmaktadır. Bu komitenin en fazla korktuğu ve üzerinde durduğu Üstâd Bedîüzzamân (ra) ve Risâle-i Nûr eserleridir. (...)

Fakat maalesef, o zâtın vefâtından sonra, husûsan Amerika, Almanya, İngiltere ve İtalya’daki müsteşrikler, Risâle-i Nûr eserlerini ele alıp içerisindeki cümleleri maksadından kaydırarak ma’nâsını tahrîf etmeye başladılar. Ba’zı mücmel cümlelere yanlış ma’nâ vererek bunu kendilerine malzeme yapıp neşrettiler. Hattâ, o hâle getirdiler ki, siyâsî bir adam hakkında yazılmış bir mektûb bile uydurup, gûyâ Üstâd Bedîüzzamân o mektûbu yazmış gibi gösterdiler ve nice insânları o siyâsînin peşinden senelerce sürüklediler.

O gizli ecnebî komite bu bâtıl te’vîlâtı, sâdece Risâle-i Nûr’da yapmakla kalmadılar. Tarîkatlarda dahi aynı oyunu oynadılar. Hattâ, para ile ba’zı adamları tutarak ba’zı sahte şeyhlerin kerâmetlerini anlattırmak sûretiyle onlara revâc verdiler ve ba’zı tarîkatların başına geçirdiler.
Hem içinde bulunduğumuz şu günlerde de Suudî Arabistan, Pakistan, Mısır ve Kuveyt’teki ilâhiyat fakültelerinde eski tedrîsât usûlünü kaldırıp yeni bir düzenlemeye gittiler.

Hattâ, o gizli ecnebî komite, şu günlerde kendilerince mukaddes kabûl ettikleri muharref yeni bir kitâb yazdılar ve onu bütün dünyâda ders vermeye teşebbüs ettiler.
İşte, mevzu’muzu teşkîl eden Felak Sûresinin bu âyetinin işâretinde
Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri; “Eğer 1951’de tohumları atılan ve 1971’de mahsûl vermeye başlayacak olan ve Âlem-i İslâm’daki Kur’ân güneşini perdeleyip hidâyet gündüzünü geceye çevirecek olan Kur’ân, Hadîs, Risâle-i Nûr ve tasavvuf kitâblarının ba’zı ifâde ve cümlelerini tahrîf, tebdîl ve tağyîr etme  fitnesinin önü alınıp bu ifsâdât temizlenmezse, tokadı dehşetli olacak” demektedir.

Peki o dehşetli tokat nedir?
O tokat, Âlem-i İslâm’ın Kur’ân’ın caddesinden uzaklaşıp bid’at ve dalâlet yollarına sülûk etmesi, bâtıl i’tikádlar ile irtidâda düşmesi sebebiyle âhirette Cehennem azâbına müstehak olması; dünyâda da Müslümanların izzet ve şereflerinin mahvolmasıdır. Bu noktadan dolayı Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, Felak Sûresi’nin bu işâretiyle Kur’ân nâmına ümmeti meâlen şöyle îkáz ve inzâr etmektedir:

“Ey Müslümanlar! Şu ecnebî komite, 1951’de hakíkí İslâmiyyetle alâkası olmayan ve hurâfe-âlûd bir dinin tohumlarını atmaya başladılar ve bu tohumlar 1971’de mahsûl vermeye başlayacaktır. Eğer bu tohumlar ıslâh olmazsa, tokadı şiddetli olup Âlem-i İslâm’da büyük irtidâdlar vukú’ bulacaktır. Büyük kitleler, izzet ve şerefimizin  kaynağı olan İslâmiyyeti terk edecek; ya dinsizlik ve zındıkaya düşecek veyâhut Hıristiyan dinine girecektir. Böyle ma’nevî gadab tokatları yiyeceğiniz gibi; bu hal maddî felâket ve helâketlere, zillet ve sefâletinize ve küffârın Âlem-i İslâm’ı işgál edip esâret altına girmenize de sebeb olacaktır. Kısaca, din ve dünyânız berâberce mahvolacaktır.”

Evet, 1951’de atılan o tohumlar ıslâh olmadı. 1971’de mahsûl vererek o gizli cem’ıyyetin tedbîriyle bir misyoner hey’eti, başta Türkiye olmak üzere İslâm devletlerine gelerek bilfiil bir kısım tarîkatlara, medreselere, Risâle-i Nûr okuyucularına, Diyanet Riyâsetinin bir kısım hocalarına ve bir kısım İlâhiyatçılara yanaşmışlar ve onlara ba’zı vaadlerde bulunarak İslâm dinini tebdîl ve tağyîr etmek husûsunda aldatmışlardır. Böylece bir kısım Müslümanlar, ma’nevî bir gece içinde bırakılıp irtidâda sevk edilmişlerdir.

O gizli ecnebî komitenin bu planlarıyla Müslümanlara, pek çok kanaldan pek çok telkínâtta bulunulmaktadır. Ezcümle, “Evvelki âlimler dini anlamamışlar, biz de onlar gibi ictihâd edebiliriz; şu zamânda maddî cihâd yoktur, hoşgörü ve diyâlog vardır; Yahûdî ve Hıristiyanlar da ehl-i Cennet’tir veyâ haşr-i cismânî yoktur, haşir rûhen olacaktır” gibi bâtıl propagandalarla efkâr-ı ümmet idlâl edilmektedir. Bu propagandalar ve telkinlerle Âlem-i İslâm’da binlerce saf ve câhil Müslüman Hıristiyan olmuş, hattâ sâdece Kazakistan’da beş yüz bin Müslüman, Hıristiyanlığa geçmek sûretiyle mürted olmuştur. Türkiye’de ve sâir İslâm beldelerinde de bu gibi hâdiseler çokça duyulmaktadır. Târihte, İslâmı hakkıyla bilen kimselerden --nâdirât hâric-- Hıristiyanlığa veyâ başka dinlere geçen  olmamıştır. Fakat, câhil ve saf, sâdece adı Müslüman olan kişiler elbette bu propagandalara aldanmaktadır. Çünkü,  yüz seneden beri dinî esâslara  dayalı devlet olmadığı için, din anlatılmamaktadır.

Müslümanlardan bir kısmı da Hıristiyan olmasa da, “Yahûdî ve Hıristiyanların ehl-i Cennet olduğuna inanmak, onların küfürlerine karşı hoşgörülü olmak veyâ haşr-i cismanîyi inkâr etmek ve ahkâm-ı diniyyeye taraftâr olmamak” gibi i’tikádlara sâhib olmakla küfür ve dalâlet yollarına düşmektedirler.
İşte, Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın Meyve Risâlesi’nde bahsettiği tokat, bu ma’nevî tokattır. Yâni, Müslümanların kitleler hâlinde irtidâd etmeleri ve hak olan dinlerini terk etmeleridir. Bu ma’nevî tokatlar ise, maddî tokatları ve felâketleri celb etmektedir. Âlem-i İslâm’ın şu anki vaz’ıyyet-i perîşânesi ve esâreti ve başına gelen semâvî ve Arzî musîbetler bu gerçeği isbât etmektedir.

Ne kadar acîb ve ne kadar elîmdir ki, şu fesâd tohumlarının mahsûl verdiği vahîm netîcelerden biri olarak, bin sene Âlem-i İslâm’a bayraktârlık yapan ve Yahûdî ve Hıristiyanlara karşı husûsan Haçlı seferlerinde İslâm’ı ve Müslümanları muhâfaza edip kendi milliyetini İslâmiyyet milliyeti içinde eriterek “dâhilde Müslümanlara karşı zelîl ve hâricde küffâra karşı azîz ve şiddetli” olan şu vatan evlâtlarından nice kimseler, şimdi Müslümanlara karşı sert ve haşin; Yahûdî ve Hıristiyanlara karşı ise yumuşak ve hoşgörülü olmuş ve onların bid’at ve dalâlet fikirlerine kapılıp ecdâdının tâbi’ olduğu selef-i sâlihînin ve umûm ümmetin cadde-i kübrâsından ayrılıp bâtıl yollara sülûk etmiştir. Ecdâdımızın hâliyle şimdiki hâlimiz mukáyese edilirse, şu ecnebî komitenin içimize attığı fesâd tohumlarının ne gibi vahîm netîceler mahsûl verdiği ve nasıl tokatlar yediğimiz âşikâre görülecektir.
Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri bu konu hakkında bir eserinde şöyle buyurmaktadır.

“İşte, ey ehl-i Kurân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbâsîler zamânından beri, bin senedir Kur’ân-ı Hakîm’in bayraktârı olarak bütün cihâna karşı meydan okuyup Kurânı i’lân etmişsiniz. Milliyetinizi Kurâna ve İslâmiyyete kale yaptınız. Bütün dünyâyı susturdunuz, müthiş tehâcümâtı defettiniz.

 فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ âyetine  güzel  bir  mâsadak  oldunuz.   Şimdi   Avrupanın  ve  frenk-meşrep  münâfıkların desiselerine  uyup   şu  âyetin  evvelindeki  hitâba  mâsadak  olmaktan  çekinmelisiniz  ve korkmalısınız.”

Âyetin evvelindeki hitâbdan murâd ise, مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ  ,
yâni “Sizden kim dininden dönüp irtidâd ederse” hitâbıdır.

Âyetin tamamı şöyledir:


يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

Meâli: “Ey îmân edenler! Sizden kim dininden dönerse, (onun dinden dönmesi sizi mahzûn etmesin. Zîrâ) Allâhu Teâlâ onların yerine bir başka kavmi getirir ki; o kavme Allâhu Teâlâ muhabbet eder ve o kavim de isti’dâdı miktarınca Allah’a muhabbet ederler. Ve o kavim mü’minler üzerine mütevazı’  ve şefkat sâhibi ve kâfirlere karşı sert ve şiddet sâhibi olurlar. Allâhu Teâlâ’nın irtidâd eden kavmin yerine getirdiği o kavim, i’lâ-yi kelimetulllah için Allah yolunda mücâhede ederler ve levm edenlerin levm ve itâbından korkmazlar. İşte onlar için bu evsâfı hâiz olmak Allâhu Teâlâ’nın lütuf ve ihsânıdır. Ve Allah bunu dilediği kullarına verir. Allah’ın ihsânı geniştir ve O  her şeyi bilendir.”

İşte burada Müellif (ra), yukarıda beyân edildiği üzere

فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ Yâni, “İrtidâd eden o kavmin arkasından Allâhu Teâlâ öyle bir kavim getirir ki, onlar mü’minlere karşı mütevazı’, kâfirlere karşı ise şiddetlidir ve Allah yolunda cihâd ederler” âyetine mâsadak olmakla, Kur’ân’ın medhine mazhar olan şu vatan evlâdlarını; şimdi Avrupanın ve frenk-meşrep münâfıkların desîselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitâba, yâni  مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ   ‘Sizden kim dininden irtidâd ederse, yâni mü’minlere karşı sert, kâfirlere karşı da hoşgörülü olmakla ve maddî cihâdı inkâr etmekle ve ecnebîlerin te’sîri altında kalarak bâtıl i’tikádlarla dinden irtidâd ederse’ hitâbına mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız” diyerek bu âyetin tehdîdiyle îkáz etmekte ve bununla, yukarıda beyân edilen 1971 Hâdisesinin netîcesi olan irtidâddan tahzîr etmektedir.

Evet, bu âyetin evveli, Kur’ân’a hizmeti sebkat eden bir kavmin irtidâdını haber vermektedir ki, bunda umûm Âlem-i İslâm’a bir tehdîd vardır. Zîrâ, bu âyetin evvelinin ebcedî değeri 2004’tür ki, Mîlâdî olarak 2004 yılına bir işârettir. 1951’de tohumları atılan ve 1971 yılında mahsûl vermeye başlayan fitne ve fesâdın 2004 yılında bütün Âlem-i İslâm’da büyük irtidâdlara sebebiyyet vereceğini haber vermektedir. Bu âyet-i kerîmenin tafsîlâtlı bir sûrette îzâhı, “Rahle Yayınevi” tarafından neşredilen ve Mâide Sûresi’nin 51-56. âyetlerinin îzâh edildiği “Rumûzü’l-Kur’ân” adlı eserde mevcûdtur. O esere mürâcaât olunsun.

Kaynak:Rahle Yayınları; Reddu’l-evham-1

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...