mucize etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mucize etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GEÇ ÖLMEYE BAKIN EY PARLAK ZEKÂLAR, SİZE HASRET BİR ATEŞ VAR!

 






Descartes'ın "Yöntem Üzerine Konuşmalar"da ifade ettiği gibi, insan, Tanrı'nın varlığını kabul etmediği sürece "bilgisinin doğruluğu"ndan emin olamaz.

Zihnimizde oluşan, adına bilgi dediğimiz izlenimin, dış dünyadaki gerçekliğe tekabül ettiğinden, hatta herşeyin bir rüya gibi beynimizde olup bitmediğinden, “gerçek” bir dış dünyanın var olduğundan, ancak, Descartes’ın ifade ettiği şekilde, “mükemmel olduğu için bizi aldatmayacak olan bir Tanrı’ya” iman etmek suretiyle emin olabiliriz.

Bunun başka yolu yok.

Allahu Teala'ya iman etmeyen insan, kendisiyle çelişmemek için görececi ve septik olmak zorundadır.. Varacağı son durak agnostisizmdir/bilinemezciliktir.

Dürüst ve samimi bir septiğin/şüphecinin ve agnostiğin (bilinemezcinin) yapması gereken ise, Spinoza'nın dile getirdiği şekilde hareket etmesidir: Şüpheciye düşen, sükuttur/susmaktır”.

Çünkü, doğru olduğundan kesin emin bulunduğu hiçbir şey yok.

*

Ancak, Türkiye'nin laik demokrat soytarılarına ve (sözde "dogmatik" olmayan) part-time septiklerine baktığımızda tam tersi bir tavır görüyoruz:

Her konuda kesin doğruyu biliyor gibi tartışma çıkarıyor ve muhatapları olan Müslümanlar'dan "dogmatik" olmamasını (yani "kesin doğru" bilgiye ulaşılabileceğini kabul etmemesini) ve bir agnostik ya da septik tavrı sergilemesini, görececi ve de demokrat olmasını istiyorlar.

Hülasa, muhataplarının düşüncesinin yanlış olduğunu bilme iddiasıyla agnostik defterinden isimlerini sildiren angutistik olduklarını ortaya koymaktadırlar.

*

Evet, Descartes'ın ifade ettiği gibi, Tanrı'ya imanın olmadığı yerde doğru bilgiye ulaşma iddiasında bulunmak (epistemolojik açıdan) mümkün değildir. 

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, epistemoloji eksenli bu gerçeği ontolojiye taşıyarak, Allahu Teala'nın varlığının kabul edilmemesi durumunda insanın kendi varlığından da şüpheye düşmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor.

Yani, bu durumda insan, "Evet, ben varım" şeklinde dogmatik (kesin) bir bilgiye sahip olma iddiasında bulunamaz.

Böyle bir bilgiye sahip olduğunu düşündüğünde (Descartes'ın öne sürdüğü gibi) septisizm son bulur.

Ben varsam, var olduğumu şu anda biliyorsam, fakat ayrıca kendi varlığımın ezelî olmadığının farkındaysam, var olduğumu düşünmemin bir başlangıcının olduğunu kabul ediyorsam, benim varlığımı başlatan, beni yaratan bir varlığın, Tanrı'nın varlığını itiraf etmek zorundayımdır.

Eğer yaratanın doğa olduğunu düşünürsem, doğayı Tanrı yapmış, tanrılaştırmış olurum. Materyalistlerin (Ki onlar da dogmatiktir) durumu budur.

*

Doğayı tanrılaştıran (tanrısı doğa olan) bir kişi açısından, hem doğadaki (doğa bilimcilerin yasa diye adlandırdıkları) düzenlilikleri, hem de Dünya’daki canlı yaşamını izah edebilmek için doğaya “bilinç” atfetmek gerekmektedir.

Zaten, doğanın bir parçası olan insan “bilinç”li bir varlık olduğuna göre, cüzdeki özelliğin küll’de de bulunması, doğanın da esas itibariyle bilinçli olması gerekir.

Dünya, milyarlarca yıl önce bir ateş topuyken, soğuyan ateş zamanla bilinç de üretmiş, veya bilince dönüşmüş olamaz.

Bu anlayış çerçevesinde insan, tanrı-doğa’nın (tabiatın) bir parçası olduğu için, tanrısal bir varlık olmaktadır.

Ancak, böyle bir maddî tanrının bir parçası olma özelliği bakımından insan ile lağım faresi arasında bir fark bulunmamaktadır.

Aynı şekilde, sadece elmas, yakut, zümrüt vs. değil, insanın bağırsaklarındaki pislik de, bu durumda, tanrı-doğa’yı oluşturan kutsal hammadde haline gelmektedir.

Ayrıca kurtun kuzuyu, kaplanın ceylanı yemesinde görüldüğü gibi tanrı-doğa’nın bir parçası diğer parçasıyla kavga etmekte, ateş ile su da farklı makamdan şarkı söylemekte, birbiriyle savaşmaktadır.

*

Peki ama, özü itibariyle doğanın her parçası tanrısallık bakımından eşdeğer iken, neden insan kendisini lağım faresinden üstün görmektedir?

Neden, “Bütün tanrısallar eşittir” ilkesinden söz edilememekte, küll durumundaki tanrı-doğa, bir cüzünün diğer cüzüne üstünlük taslamasına imkân vermektedir.

Oysa, “bilinç” sahibi olduğuna, bilinçli bir varlık üretebildiğine göre, buna izin vermemesi gerekir.

Demek oluyor ki, bilinç sahibi bir tanrı-doğa yok.

İnsana bilinç vererek onu Arz’da “halife” yapan, doğanın yaratıcısı olan (ve dolayısıyla doğadan müstağnî, zaman ve mekândan münezzeh) bir gerçek Tanrı var.

*

İnsanı ve doğayı/evreni yaratan bir Hakîm’in varlığı aklen zorunludur.

Peygamberlerin tebliği söz konusu olmasa bile, Allahu Teala’nın varlığı akıl sayesinde kesin olarak bilinir.

(Matüridî ve Eş’arîsiyle Ehl-i Sünnet bu konuda hemfikirdir. Mutezile de aynı görüşte..

Akıl, Allahu Teala’nın mahiyetini/künhünü değilse de varlığını ve birliğini anlamada yeterli olmakla birlikte, bu bilgiden dolayı insan için, peygamberlerin ayrıca tebliği söz konusu olmaksızın iman sorumluluğunun doğup doğmayacağı hususunda ihtilaf vardır.

Bu konuda Matüridiyye ile Eş’ariyye fikir ayrılığına düşmüştür. Eş’ariyyenin akla önem vermediğini zannedenlerin cümlesi zır cahildir.)

Allahu Teala’nın varlığı aklen zorunlu olmakla birlikte, insanları uyaran peygamberlerin bulunması aklen zorunlu değildir.

Bunun anlaşılması, peygamberlerin, peygamber olduklarını (doğal düzenliliğe aykırı, başka insanların yapmaktan aciz kaldıkları) mucizelerle ispat etmelerine bağlıdır.

Yani peygamberin peygamberliği, salt akıl yürütmeyle anlaşılamaz, onu destekleyecek (tabiri caizse pozitivistik-materyalistik düzeyde, beş duyu temelinde) “gözlem”e ihtiyaç vardır.

Mesela Hz. Musa a.s.’ın asası mucize olarak yılana dönüşüyordu.. Tarih boyunca hiç kimsenin yapamadığı birşey..

Hz. İsa a.s., mezarında yatan ölüyü diriltiyordu.

*

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in mucizesi ise, esas itibariyle Kur’an’dır.

(Bin kadar mucizesi varsa da, kâfirleri ilzam etmek için gösterilmiş değildir.. Pekçok mucizeyi kâfirler değil, zaten iman etmiş olanlar görmüşlerdir.)

Kur’an, insanlığa, mucizelik (insanları aciz bırakma) noktasından şu şekilde meydan okuyor:

“Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; (hatta bu hususta) Allah'tan başka şâhitlerinizi de çağırın (size yardım etsinler ve iddianızı ispat ettiğinize tanık olsunlar), eğer doğrulardansanız! 

"Yapamadıysanız, ki asla yapamayacaksınız, o halde, yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten sakının! O, kâfirler için hazırlandı."

(Bakara, 2/23-24)

Kâfirler açısından hiç kaçırılmaması gereken bir fırsat..

Sûre dediğin ne ki?! Mesela İhlas Suresi.. Hepi topu bir satır.

Kevser Suresi de aynı durumda; bir satır.

Bu durumda, Arap kâfirlerin ve Arapça’yı sonradan öğrenen “üstün zekâlı beyaz Batılılar”ın hemen oturup bir satır birşey karalayıp Kur’an’ın mucizelik iddiasını balon gibi patlatmaları beklenir değil mi?

Hayır, kimseden tıs yok.. Herkes Kur’an karşısında son derece saygılı, dut yemiş bülbül.

Üstelik şimdi bir de “yapay zekâ” diye birşey çıktı; roman yazıyor, resim yapıyor, film üretiyor, yapıyor da yapıyor.. Yazarı, çizeri, filmcisi, mütercimi/çevirmeni panikte..

Evet, kâfirler “yapay zekâ”yı da yardıma çağırıp buyursun mesela Kevser Suresi’nin bir benzerini getirsinler.

*

İmdi, misal olarak Kanunî’nin meşhur gazelini alalım.

Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” diyen gazelini..

Bâkî, her beytin başına üç mısra ekleyerek tahmîs (beşlikler) yazmış durumda.. İlk beşlik şöyle:

Câme-i sıhhat Hudâ’dan halka bir hil’at gibi

Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi

Var iken baht u saâdet kuvvet ü kudret gibi

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.

Görüldüğü gibi, ses, üslup, konu ve mana uyumu var.

Evet, kâfirin yapması gereken şey de, mesela Kevser Suresi’nin baş tarafına bu şekilde sadece bir satırlık bir ilave yapmaktan ibaret.

Sonuna yapsa o da kabul.

Üstelik Allahu Teala meydan okumayı sadece bir sureye de tahsis etmemiş.. Seçip beğenip alsınlar, hangi sure olursa..

*

Söz gelimi Mehmed Akif’in, Necip Fazıl’ın, Sezai Karakoç’un, Nazım Hikmet’in bir şiirini seçip “Var mı benzerini yazacak?” deseniz, her çağda bunu yapan dünya kadar şair çıkar.

Fakat, “Şiirlerinden herhangi birini seç, oradaki üç beş mısralık bir parçanın benzerini yaz” deseniz, bunu yapmak için şair olmak bile gerekmez, Türkçe’yi bilmek yeterlidir.

Evet, üslup ve muhteva bakımından orijinal bir şiir yazmak belli bir şairlik becerisi gerektirir, fakat orijinal olanı taklit, özel yetenek gerektirmiyor.

Telefonu, telsizi, televizyonu, radyoyu, interneti, yapay zekâyı vs. ilk icat eden olmak herkesin yapabileceği birşey değil, ama böyle birşey bir kez yapıldığında, benzerini artık herkes yapabiliyor.

Eğer Kur’an sureleri Allahu Teala’nın vahyi değil de Mekkeli ismi Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olan bir insanın icadı olsaydı, bugüne kadar her surenin binlerce benzeri yazılırdı.

Ve öyle olsaydı, böyle bir meydan okuma da zaten daha baştan hiç yapılmazdı.

Üstelik bu meydan okumayı yapan zat, bir şair de değil, ve memlekette o devirde bir sürü meşhur şair ve konuşma sanatında ustalaşmış hatip var.

*

İmdi, mesela Hz. Musa a.s.’ın, Hz. İsa a.s.’ın mucizeleri söz konusu olduğunda “Nerden bilelim bunların yaşandığını?” diyen akılsızlar çıkabilir.

Çıkıyor.

Kur’an’ın meydan okuması onların mucizesi gibi değil, her an, her dakika, her saniye gösterilen bir mucize; şu anda da geçerli..

Bin 400 sene öncesinden söz etmiyoruz, bugünden bahsediyoruz.. Meydan okuyan ayet, yerinde duruyor.

Üstelik “yapay zekâ” da elinizin altında, buyrun, bir surenin benzerini getirin!..

Hangi sureyi isterseniz seçin alın!.. Kevser olmadı mı?.. İhlas’ı alın.. Beceremediniz mi, Kureyş’i deneyin!.. O da mı olmadı, sırada Fil Suresi var; gene mi uymadı, olsun, Asr Suresi var, hepi topu iki satır.

Pehlivan, bin 400 senedir meydanda “Var mı benim karşıma çıkacak ve sadece üç saniyede tuş olmayacak adam?” diyor, fakat pehlivanı yalancılıkla, çağ dışılıkla, geçersizlikle, “tuhaf nostalji nesnesi” olmakla, donuklukla, durgunlukla, sofistike olmamakla, “toplumsal”ın dışında kalmakla, "asr-ı saadet simülasyonu"na hapsolmakla suçlayan uygar doğrucularda tık yok.

Geliştik, ilerledik, güçlendik, yeni teknikler geliştirdik, çağ atladık, ortaçağı geride bıraktık, Ay’a gittik, Mars’a vardık, uçtuk kaçtık diyorlar, fakat pehlivanın karşısına çıkıp dört saniye dayanmaya sıra gelince meydanda kimse yok.

Üstelik, işlerine gelmediği için bu bahsi hiç açmıyorlar.

*

Evet, Einstein zekâsındaki adamları, yapay zekâyı, bulabildiğiniz herkesi, dünyadaki bütün Arap dili ve edebiyatı kürsülerinin akademisyenlerini toplayın ve mesela bir satırlık Kevser Suresi’ne üslup, ses ve konu bakımından benzeyen başka tek satırlık bir metin oluşturun ve bitsin bu kavga!

Kur’an’ın Muhammed’in (s.a.s.) uydurması bir çağ dışı derleme olduğunu böylece herkes anlasın!

Domuz suratlı ibne taşeronların başrolü üstlendiği, bir sürü figüranın eşlik ettiği operasyonel filmler çevirip tepineceğinize, hepi topu bir satırlık birşey yazarak meseleyi kökünden halledin.

Böylece, devletten sürüp attığınız, kitaplara hapsettiğiniz, cuma hutbelerinde bile anılmasına izin vermediğiniz İslam Şeriatı’nı milletin gönlünden de rahatça siler atarsınız ve de “güncelleme, donukluktan kurtarma, sofistikeleştirme” zahmetine girmenize hiç mi hiç gerek kalmaz.

Yapamıyor musunuz, o halde Kur'an ve Sünnet'ten "güncelleme" adı altında yüz çevirmekten, birtakım kişilere "asr-ı saadet simülasyon"lu, "tuhaf nostalji"li, "donukluk"lu yazılar yazdırarak "Allah'ın ipine sarılma" nosyonuyla üstü kapalı şekilde alay etmekten, Şeriat'i dolaylı yollarla aşağılamaktan ve aşağılatmaktan vazgeçin.

Bunu da mı yapamıyorsunuz, o halde mümkün mertebe geç ölmeye bakın!. 

Çünkü size hasret bir ateş var!


AHMAK MI, MÜNAFIK MI?







Abdülaziz Bayındır diye bir “cumhuriyet ilahiyatçısı” profesör var.

Bazen müslümanca, bazen münafıkça, bazen de ahmakça konuşup yazıyor.

Münafıkça ve ahmakça lafları, ‘çarpan’ etkisiyle, müslümanca sözlerini silip süpürüyor.

Sonsuz bile olsa bir sayıyı sıfırla çarparsanız sonuç sıfırdan başka birşey olmaz.

Bu şahsın durumu da böyle..

Son tahlilde ya su katılmamış bir ahmak ya da münafıklıkta maharet kesbetmiş bir sahtekâr olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Bu ‘aptal’ şahıs (ya da ‘münafık’; ikisinden biri), Zariyat Suresi’nin 47’nci ayetini diline dolamış.

Malum olduğu üzere 100 yıldır astrofizikçiler evrenin hem sınırlı/sonlu olduğunu, hem de genişleyen bir yapıya sahip bulunduğunu kabul ediyorlar.

Böylece, Zariyat Suresi’nin 47’nci ayeti daha iyi anlaşılmış oluyor.

Çünkü ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

Göğü el (kudreti) ile bina ettik ve hiç şüphesiz biz genişleticiyiz.

Evet, ayette “genişleticileriz” (mûsi’ûne) kelimesi geçiyor.

Abdülaziz Bayındır (Bayındır yazılır, fakat belki hayındır okunur) ahmağına göre ise, ayette “genişleticileriz” tabiri geçmiyormuş.

Şunu diyor:

“Zariyat 47’de ‘Evren genişliyor’ diye birşey yazmıyor. ‘Gökleri gücümüzle bina ettik, elbette buna gücümüz yeter’ yazıyor.”

Evet, “Evren genişliyor” diye bir ifade yok, fakat “İnnâ le mûsi’ûn”un anlamı, “Buna gücümüz yeter” midir?!

Tevil edersen, “Bununla şu kastediliyor” filan diyerek bunu söylemen belki mümkün olabilir, fakat ibarenin motamot karşılığı bu değil.

Allahu Teala’nın esma-i hüsnasından biri, el-Vâsi’ü.. Aynı kökten türemiş bir kelime.. Şayet ayette bu isim geçseydi, Bayındır’ın lafına itiraz etmek gerekmezdi.. Fakat ayette, fiilin geçişli (müteaddî) yapılmış biçiminden türemiş ism-i fail var.. Burada ibareye, geçişliliği (teaddîyi) yok sayarak anlam veremezsiniz. Verirseniz anlamı tahrif etmiş olursunuz.

Burada Bayındır, yahudice bir tavır sergiliyor.. Tevrat’ı tahrif eden yahudi bilginleri gibi hareket ediyor.. Onlardan geri kalır bir tarafı yok. Lafzı tahrif edemediği için anlamı tahrif ediyor.. Kıssadaki “Uçsa da, uçmasa da keçi” diyen inatçı adam gibi bile bile hakikati inkâr yolunu seçiyor.

Aynı kökten türemiş kelimeler olmakla birlikte vâsi’un başka, mûsi’un başkadır. İkincisinde geçişlilik var.. Ve bu geçişlilik, ayetin baş tarafında geçen “semâ” (gök) kelimesi ile ilişkilidir.

*

Diyelim ki bir binadan bahsediliyor.

Mesela Cumhurbaşkanlığı Külliyesi..

“Bunu biz yaptık, bunu yapmaya bizim gücümüz yeter” dediklerinde, cümlenin ikinci kısmı sakil durur. Fesahat ve belagat açısından sorunludur.

“Sen yaptıysan, gücün yetmiş ki yapmışşsın, bir de tutup ‘Gücüm yeter’ demenin bir anlamı var mı?! Senin yapmış olduğundan şüphen mi var ki böyle konuşuyorsun?” denilir.

Bu tür ifadeler, geçmiş zaman için kullanılmaz, şimdiki zaman ve gelecek için kullanılır.

Mesela, “İstanbul’da da, Ankara’daki gibi bir külliye yaparız/yapıyoruz/yapacağız, bizim buna gücümüz yeter” denilse, bu, yadırganacak bir ifade olmaz.

Fakat Ankara’daki Külliye için şu söylenebilir: “Bunu biz yaptık ve onu kesinlikle genişletecek, büyüteceğiz.”

*

Bu “mûsi’un” (genişleten, genişletici) kelimesi, Türkçe’de (Osmanlıca’da) kullandığımız ve genişlik anlamına gelen vüs’at ile aynı kökten türemiş bulunuyor.

Mûsi’un (mûsi’), if’âl babından ism-i fail.. Hangi sözlüğe bakarsanız bakın, “vesi’a - yese’u” fiiline “geniş olma” anlamının verildiğini görürsünüz. Mesela Hans Wehr’in Arapça-Almanca sözlüğünde “weit sein” (geniş olmak) ifadesi yer alıyor. Bu sözlüğün İngilizce tercümesinde ise “to be weid” deniliyor. Ve bu fiil, if’âl babında “geçişli” hale geliyor, “genişletme” anlamı kazanıyor.

İmdi, genişlik kelimesi Türkçe’de olduğu gibi Arapça’da da bazen mecazi manada kullanılır.

Mesela Türkçe’de birisi için “eli geniş” denildiği zaman, bundan, o kişinin elinin fizikî anlamda geniş olması anlaşılmaz. Bu, onun maddî/malî/parasal “güc”ünün fazla olmasını ifade eder.

Bu mecazi kullanım, asıl anlamı ortadan kaldırmaz.

Ancak, geçmişte söz konusu ayeti tefsir etmeye, açıklamaya çalışan ulema, yaşadıkları dönemin evren/kâinat anlayışının etkisinde kalarak, burada “genişleticileriz” kelimesine mecazi mana da vermiş durumdalar.

Mesela Kadı Beydavî (ö. 1286) şöyle tefsir etmiş: 

“Musi’ de harcamaya gücü yeten (zengin) demektir ya da göğü yahut onunla yerin arasını veyahut rızkı genişletenleriz, demektir.” (Abdülvehhab Öztürk çevirisi).

Evet merhum Kadı da, mecazi olarak “güç” anlamı vermekle birlikte yine bir “göğü genişleten” kaydı düşmeyi gerekli görmüş.. (Yeri gelmişken belirtelim, Kadı Beydavî, Bakara Suresi’nin 22’nci ayetini tefsir ederken Dünya’nın küre şeklinde olduğunu, fakat hacminin büyüklüğü yüzünden düz gibi göründüğünü söylüyor.)

*

Geçmişte ulemanın bu tür fazladan “tevil”ler yapmış olmaları anlaşılabilir bir durum.. Fakat, şu anda böylesi bir tevile gerek yok.

Ancak, geçmiş ulema hep tevil etmiş, asıl anlamı atlamış diye birşey de yok.. Bazısı, tevil kapısını da açık tutmakla birlikte asıl anlamı vermiş.. 

Kadı Beydavî'nin yaptığı gibi..

Ebussuud Efendi için de aynı durum geçerli.

Şöyle diyor:

“Şu göğü de kendi ellerimizle biz kurduk ve biz hiç şüphesiz onu genişletmekteyiz (ona [genişletmeye] kadiriz).”

Yani biz, göğü, yahut gök ile yer arasını, yahut rızkı genişletmekteyiz. (Ali Akın çevirisi)

Arapça orijinale baktığımızda bu çevirinin Arapça karşılığının aynen böyle olduğunu görüyoruz:

“… le mûsi’ûne’s-Semâe ev mâ beynehâ ve beyne’l-Arzi evi’r-rizki.”

Şimdi bu Bayındır’a gel de şöyle seslenme:

“Ulan öküz, Kadı Beydavî ve Ebussuud Efendi, hiç kimsenin bilim adına kâinatın genişlediğini söylemediği bir zamanda, sırf Kelamullah’ın lafzına sadakat için bunu yazmışlar; sana ne oluyor da bugün (modern bilim de doğruladığı, çağdaş bilim adamları da ayette bildirilen hususun doğruluğuna şahitlik ettikleri halde), Kelamullah’ın lafzına itiraz ediyorsun, tahrifat yapıyorsun?”

Beydavî 1200’lü yıllarda, Ebussuud Efendi de 1500’lü yıllarda modern bilimden etkilenip de mi bunu yazmış?!

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Kur’an’dan başka mucizesi yoktur” diyerek ortaya çıktınız, şimdi de “Kur’an, mucize değildir” demek, diyebilmek için kendinizi paralıyorsunuz.

*

İmdi, “bilim”in etkisi altında kalma bakımından moderninin etkisinde kalma ile eskisinin etkisi altında kalma arasında bir fark bulunmadığını bilmek gerekiyor.

İkisi de aynı kapıya çıkıyor.

En büyük alimlerimizin bile kitaplarında antik/eski bilimin etkisinin bulunduğu görülebiliyor..

Mesela İmam Gazalî, İhya’da, “müminlere cennette şu kadar dünya genişliğinde yer verilecek” şeklindeki haberleri “tevil” ediyor.

Bunun, “keyfiyeti/kalitesi bakımından böyle olması gerektiğini, göğün büyüklüğü dikkate alınırsa, büyüklüğü onunki kadar olan Cennet’te maddî anlamda bu kadar geniş yer olamayacağını” söylüyor.

Bugün yaşıyor olsaydı, böylesi bir tevile gerek olmadığını, Cennet’te boş yer bile kalacağını anlardı. (Ki hadîslere göre, kalacak.)

*

İmdi, bu Abdülaziz gibi ahmakların (veya münafıkların, bilemem), geçmişte yaşayan ulemaya “isabet ettikleri” hususlarda muhalefet etmelerini, hatalı (veya lüzumsuz) tevillerinde ise onları baş tacı yapmalarını nasıl yorumlamak gerekir?

Bunun ardındaki temel etken nedir, eşek inadıyla beslenen ahmaklık, eblehlik ve budalalık mı, yoksa İblis fitneciliğiyle yeşeren sinsi münafıklık mı?


TARİHSELCİLİK VE AKILSIZ AKILCILIK

 



Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında, dinî meselelerde aklî delil getirilirken düşülen hatalara özlü bir biçimde değinmiş bulunuyor.

Şöyle diyor:

“Onlardan (o hatalardan) birisi aklî delîlin mutlak olarak [her durumda; kayıt ve şart getirmeden] naklî delîle (ayet ve hadîse) üstün tutulmasıdır.”

Aklî ve naklî (Kitap ve Sünnet’ten getirilen delil) ya kat’î/kesin ya da zannî/muhtemel olur.

Bu kat’îlik ve zannîlik de ya sübutta (sabit oluş, mevcut oluş, var oluşta) ya da delalette (anlamda) olur.

Mesela Kur’an ayetleri sübut bakımından kat’îdir. Çünkü bize, tevatürle (yalan üzerinde birleşmesi mümkün olmayan çok sayıda ravînin rivayetiyle) gelmiştir.

Bazen de rivayet sübut bakımından kat’î olmaz, o zaman “sahih” değil “zayıf” olduğunu söyleriz. Bu ancak hadîslerde (Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözlerinde) mevzubahis olur.

Mesela hadîsi rivayet eden kişi güvenilir değilse (hafıza zayıflığı yüzünden olayları ve sözleri karıştırıp yanlış hatırlayabiliyorsa, yahut yalan söyleyebiliyorsa), hadîs, sübut bakımından kat’î olmaz, “Böyle bir hadîs kesin olarak vardır” diyemeyiz. (Mesela Mustafa Kemal Atatürk’ün strateji ya da taktik gereği takiyye yapabildiği, muhaliflerini şaşırtmak için yalan söyleyebildiği, olduğundan farklı görünebildiği bilindiği için, onun mesela Padişah Vahideddin’le olan özel görüşmesine ilişkin olarak söylediği sözler, “sübut” bakımından kat’î kabul edilemezler. Usûl-ü hadîs ilmi açısından onun rivayetleri “sahih” kategorisine hiçbir zaman girmez, Böylesi sözleri ancak Tarih gibi azgelişmiş ve dört başı mamur yerleşik bir usûlü bulunmayan bir bilim dalı kesin delil kabul eder.)

*

Kat’îlik (kesinlik) ve zannîlik ikinci olarak delalette söz konusu olur.

Mesela yolda burnu sargılı bir genç kız ya da delikanlı gördüğümüzü düşünelim. Bu sargılı olma durumu bir estetik ameliyattan da kaynaklanıyor olabilir, bir kavga sonucu burnun kırılmasından da, yahut bir kaza geçirip düşmeden de.. İşte burada delalette zannîlik söz konusudur.

İçtihadî ihtilaflar genelde delaletteki zannîlikten kaynaklanır.. Mesela örneğimizde birisi der ki “Son zamanlarda estetik ameliyat moda oldu, bu olsa olsa bir estetik ameliyatın sonucudur”, diğeri de “Bu kasabada estetik ameliyat yapan çıkmaz, bu olsa olsa bir kazadan kaynaklanıyor” diye düşünür, öbürü de “Buranın halkı çok kavgacı, her gün karakolluk, mahkemelik oluyorlar, bu çok büyük ihtimalle bir kavganın sonucu” diyerek kendince “içtihat”ta buhunur.

*

Bu noktada, merhum Tehanevî'nin dikkat çektiği üzere, aklî ve naklî delillerin kat’î/kesin veya zannî/muhtemel oluşu bakımından birkaç ihtimal var..

Birincisi, kesin aklî delil ile kesin naklî delilin (hem sübutu/varlığı hem de delaleti/anlamı kesin/kat’i naklî delilin) çelişmesidir ki, bu, mümkün değildir.

İkincisi, kesin aklî delil ile (sübutu ve/veya anlamı bakımından) zannî naklî delilin çelişmesidir. Bu durumda zannî naklî delil tevil edilmektedir.

Üçüncüsü, zannî aklî delil ile (ister kesin ister zannî olsun) naklî delilin çelişmesidir. Bu durumda zannî aklî delile itibar edilmez, naklî delil kabul edilir.

*

Merhum Tehanevî’nin aklî delilin kullanımı konusunda dikkat çektiği ikinci hata, tahmin ve teorilerin aklî delîl zannedilmesidir. 

Mesela bilimsel teoriler, adı üstünde bilimsel teoridir, yani kesin aklî delil niteliği taşımazlar, gözlem (müşahede) ve tecrübeye (deneye) dayanan tahmin ve zan durumundadırlar.

Bir başka hata, fıkhî meseleleri ve şer’î hükümleri akılla isbât etme (varlığını akla, aklın onayına dayandırma) teşebbüsüdür,

Bir diğer hata, aklî delile benzerlik gösteren durumların aklî delîl gibi kabul edilmesidir. Öyle ki, “gözlem ve deney”e (beş duyunun algılarına) dayanan deliller, aklî delil zannedilmektedir.

Mesela, ölümden sonra dirilme, aklen (akıl açısından) mümkün kategorisine girer; yani akıl açısından ne vaciptir/zorunludur, ne de imkânsız/muhal.

Bu, akıl açısından mümkün olmasa, bazı insanların “Belki gelecekte bilim ilerler de yeniden canlanırız” diyerek cesetlerinin dondurulmasını istemeleri delilik kabul edilirdi.

İşte böyle bir meselede peygamberlere “Biz ölülerin dirildiğini görmüyoruz, bizim için ölüleri diriltin ki bu iddianıza inanalım” demek, aklî delilin gerçekte aklî delil olmayan, hissî (duyusal) delil olan benzerini istemek olmaktadır.

Halbuki, bir peygamberin (mesela Hz. İsa a.s.’ın yaptığı gibi) ölüleri diriltmesi, bu konudaki aklî delilin durumunu (yeniden dirilmenin aklen mümkün oluşunu) değiştirmez. Ölümden sonra dirilme akıl açısından yine mümkün olarak kalır. Vacip/zorunlu olmaz. 

Yani Hz. İsa a.s. ölüyü diriltti diye ölümden sonra bir ahiret hayatının var olması ve ölülerin diriltilmesi “aklen” vacip/zorunlu hale gelmez.

Ancak, o mucizeye şahit olan ve onu mütevatir haber olarak işiten insanlar, ölümden sonra dirilmenin mümkün olduğunu gözlem ve tecrübe ile de anlamış olurlar. Aklı iyi kullanan kişiler açısından aslında burada değişen birşey yoktur. Şahit olunan olay sadece Hz. İsa a.s.’ın mucize gösteren (başkalarının yapmaktan aciz kaldığı şeyleri yapabilen) bir peygamber olduğunu gösterir. Buradan hareketle Hz. İsa’nın haber verdiği gibi bir ahiret hayatının var olduğuna inanmak gerekir, fakat salt/saf/mahza akıl açısından ölümden sonra dirilişin hükmü değişmez: O, akıl açısından ne zorunludur/vaciptir ne de muhal/imkânsızdır. Mümkündür.

*

Merhum Tehanevî’nin dikkat çektiği (bir öncekiyle bağlantılı) bir başka hata, ortada (gözlem ve tecrübeye, yani hissî/duyusal/algısal delile ihtiyaç bırakmayan) kesin aklî delil bulunduğu halde duyusal delil istenmesidir. 

Bu hususta en büyük örnek, Allahu Teala’nın varlığını kabul etmek için bazılarının O’nu görmeyi istemeleridir.

Halbuki Allahu Teala’nın varlığı ve birliği beş duyuya (görme, duyma, dokunmaya vs.) dayalı gözlem/müşahede ile değil, ancak akılla bilinebilir.

Çünkü mesela görme, ışığın bir cisme çarpıp gözümüze yansımasıyla gerçekleşir, Allahu Teala ise yarattıklarının bir parçası veya onların içine sığıp yerleşen bir “şey” değildir ki, O'na Güneş ışığı vurup da görülsün.

Allahu Teala’nın varlığı ve birliği, İmam Matüridî’nin Kitabü’t-Tevhîd‘inde, ve diğer kelâm âlimlerinin eserlerinde büyük bir vukufla ayrıntılı biçimde açıkladıkları gibi, aklen zorunludur/vaciptir, yani Allahu Teala vacibü’l-vücuttur, varlığı aklen vacip/zorunlu olandır.

Allahu Teala’nın varlığını ve birliğini kabul/itiraf için O’nu görmeyi istemek veya beklemek ise, kendi duyusal algılarını temel ölçü/ölçüt/kıstas haline getirme cehaleti ve akılsızlığıdır.

Mesela, bütün insanlar sadece dört duyuya sahip olsalardı, görme diye birşey olmasaydı, yıldızların varlığı gözlemle de, akılla da bilinemezdi, ancak (sadık, mucizeyle teyit edilmiş) peygamberlerin haberiyle bilinebilirdi. Akıl bunun mümkün olduğunu söylerdi, fakat fiilen var olduğunu söyleyemezdi. Gözlem ve deney de, görme duyusunun yokluğu nedeniyle bunu isbat edemezdi (varlığını gösteremezdi).

Ancak, yıldızların varlığı böylesi bir durumda akıl açısından (görmeyen için de) mümkün kategorisine girerken, Allahu Teala’nın varlığı akıl açısından her halükârda zorunludur. (Konuyu dağıtmamak için burada detayına girmiyoruz.)

Peygamberler esas itibariyle Allahu Teala’nın varlığını haber vermek için değil, salt akılla bilinemeyecek hususları (insanları sorumlu tuttuğunu, öylesine başıboş yaşasınlar diye yaratmadığını, ibadet yükümlülüğü getirdiğini ve bir ahiret hayatının mevcut bulunduğunu) bildirmek için gönderilirler.

*

Merhum Tehanevî'nin dikkat çektiği bir diğer hata, (yine önceki hatalarla bağlantılı olarak) olması aklen zaten mümkün olan işlerde ayrıca aklî delîl istenmesidir.

Olması aklen mümkün olan şey için ayrıca aklî delil istemek, aklî delilin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanan bir anlayış eksikliği ve cehalettir.

Bir başka hata, birşeyin varlığını veya gerçekleşmesini hayatın olağan akışı bakımından akla uzak bulmayı, akıl bakımından muhâl oluşa yani imkânsızlığa delîl saymaktır.

Mesela Dünya’da kanatlı kaplanın varlığı akla uzaktır, fakat böyle bir canlının varlığı akıl bakımından imkânsız değildir; nitekim evrimciler zaman içinde evrimle böylesi canlılar oluşmasını akla aykırı bulmazlar, aynı şekilde bilimi önemseyenler de genetik biliminin vs. gelişmesi ile bu tür canlılar meydana getirilebilmesini aklen imkânsız kabul etmezler. 

Fiilen var olmamak başka birşey, aklen imkânsız olmak başka birşeydir.

*

Bir diğer hata ise, yukarıdaki hataya benzer şekilde, doğa yasası diye adlandırılan düzenlilikler (âdet) ile aklı birleştirmektir.

Âdeten imkânsız görünen şey, aklî imkânsızlık dairesi içine girmez. Mesela ateşin Hz. İbrahim’i yakmaması âdete aykırıdır, akla değil.

Akıl açısından ateşin yakması mümkündür, ne zorunlu ne de imkânsız. Yaktığı zaman, o “mümkün” olan, fiilen gerçekleşmiş olur. Fakat akıl açısından onun hükmü yine “mümkünlük” olarak kalır. Zorunluluk katına çıkmaz.

Eğer burada aklî zorunluluk söz konusu olsaydı, Hz. İbrahim a.s.’ı ateşin yakmaması muhal olurdu. Ateşin yakması âdeten zorunludur, aklen değil.

Mucizeler çerçevesinde aklen imkânsız olan şeyler değil, âdeten imkânsız olan şeyler gerçekleşir. Mesela bir sopanın yılana dönüşmesi âdeten imkânsızdır, aklen değildir. O, aklen mümkündür.

*

İşte bu noktada tarihselcilerin akılsızlığı devreye girmektedir.

Aklen imkânsız ile âdeten imkânsızı birbirine karıştırdıkları için mucizeleri tevil etmeye kalkışıyorlar ve peygamber kıssalarını günümüz roman ve hikâyeleri gibi (ibret olsun diye) uydurulmuş şeyler gibi göstermeye çalışıyorlar.

Yani aklın hududunu, beş duyu ile muttali oldukları âdet (doğa yasası adını verdikleri düzenlilik) çerçevesinde belirliyorlar. 

Fakat burada (kendi duyusal algılarını baz ya da kıstas alarak) sınırlandırdıkları şey, sadece aklın hududu değil, aynı zamanda Allahu Teala'nın güç ve kudretini de sınırlandırıyorlar.

Allahu Teala, yarattığı âdet'in hâkimi değil, mahkûmu haline geliyor.

Bunun anlamı, âdet'in aklen mümkün bir durum olmaktan çıkıp vacip/zorunlu hale gelmesi demektir.

Mahlukattaki âdet'i (düzenliliği) vacip/zorunlu kabul etmenin bir sonucu olarak, Allahu Teala'nın onu gücü ve kudretiyle değiştirmesini muhal/imkânsız görmeye başlıyorlar. 

Buna bağlı olarak da mucizeleri inkâr ediyorlar.

Ancak, bu inkârlarını doğrudan lafza (metnin kendisine) yöneltmiyor, yorum düzeyinde ifade ediyorlar. Yani "Bunlar ibret olsun diye anlatılmış mecazî kıssalardır" türünden şeyler söylüyorlar.

*

Yahudi ve Hristiyanlar’ın buna ihtiyaçları var, çünkü onların rivayetlerinde (gerçekte yaşanmamış) birtakım uydurmalar mevcut ve bunlar ortaya çıkmış durumda.. O uydurmaların onurunu kurtarmak için geçmişteki gerçek mucizeleri de onlara katıyor, hepsine birden “uydurulmuş ibret verici kıssalar” muamelesi yapıyorlar.

Yerli-milli laik tarihselci ilahiyatçılar da, onları taklit etmek suretiyle “Batı standartlarında ilahiyatçı” olmayı başardıklarını düşünüyorlar.

Aslında başardıkları tek şey, taklitçilikte maymunları geçmeleri, ve onların yapamadığı birşeyi yaparak taklitçiliği davranışla sınırlı tutmayıp zihniyet alanına taşımalarından ibaret.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...