halife etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
halife etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TARİKATLAR, ŞEYHTANLAR, ZAMANIN İMAMLARI, VE VAZİFELİ KİŞİLER







Zamanın imamı” konulu bir önceki yazıda, İbn Teymiyye’nin “ilgili hadîsin bu ibareyi içeren versiyonunun” uydurma olduğuna dair yemin etmiş bulunduğunu görmüştük.

İbn Teymiyye, sadece İmam Müslim’in Sahîh’inde geçen “… Her kim de boynunda bey’atı olmayarak ölürse cahiliyet ölümü ile ölür (Ve men mâte ve leyse fî ‘unukihî bey’atün, mâte mîteten câhiliyyeten)” şeklindeki rivayeti kabul ediyor (Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 52-3).

Fakat nasılsa, "Zamanın imamını bilmeden/tanımadan ölen kişi, cahiliye ölümü ile ölür" (Men mâte ve lem yaʻrif imâme zemânihî mâte mîteten câhiliyyeten) şeklindeki (yukarıda geçen hadîse benzeyen fakat sahîh/muteber hadîs kitaplarında yer almayan) bir rivayet (Aliyyü’l-Kârî’nin dikkat çektiği üzere) çok daha meşhur hale gelmiş.. Hatta Taftazanî bile Şerhu’l-Akaid’ine bu rivayeti almış.

İşte bu noktada devreye Şiî kurnazlığı giriyor, mesela olayı Aliyyü’l-Kârî’nin iki rivayet arasında mana birliği görüp görmediği meselesi haline getiriyor, ve böylece tartışmanın zeminini (kesin kaybedecekleri bir noktadan alıp) muhataplarıyla berabere kalacakları bir alana taşıyorlar.

İbn Teymiyye’nin itirazlarını da önce Ehl-i Beyt düşmanlığı yaftasıyla şaibeli hale getiriyor, sonra da onun böyle bir hadîsin bulunmadığı yönünde kesin konuşup yemin etmesini dillerine doluyorlar.. İbn Teymiyye’nin mal bulmuş Mağribî gibi üstüne atlayarak istismar ettikleri tavrı aşırılık içeriyor olabilir, fakat bu, söz konusu rivayetin savunulabilir sağlamlıkta olması anlamına gelmiyor.

Rivayetin kendisini bırakıp meseleyi İbn Teymiyye ve Aliyyü’l-Kârî tartışması haline getirmek, cehalet ve idrak yetersizliğinden kaynaklanmıyorsa eğer, ilmî zihniyet ile bağdaşmayan bir taassub ve kurnazlığın varlığını gösterir.

*

İbn Teymiyye’nin, içinde “zamanının imamı” tabiri geçen rivayetin doğru olamayacağı yönündeki kanaati (Ki sahih kaynaklarda bu rivayet yok, sadece Müslim’de “boynunda biat” ifadesini içeren versiyon mevcut), Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği ve “imamsız ve cemaatsiz” zamanlar olacağını gösteren hadîs çerçevesinde düşünüldüğünde tutarlı ve mantıklı görünmektedir.

Diyelim ki o söz gerçekten Rasulullah s.a.s.’e ait, o takdirde onun, ancak Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs çerçevesinde yorumlanması, “zamanının imamı” tabirinden hareketle elçabukluğu ve gözbağcılığı ile “Her zamanın mutlaka bir imamı vardır” şeklindeki mesnetsiz bir çıkarıma vasıta yapılmaması gerekir.

Şîa çürük bir zemin üzerine böyle mesnetsiz bir çıkarım binasını kurduğu gibi üstüne bir de tüy dikiyor, “zamanın imamlığı” için Ehl-i Beyt’ten olma kayıt ve şartını getiriyor, zamanın imamlığını onlara tahsis ediyor.

*

Türkiye’deki şiîleşen (ve ilginç bir şekilde aynı zamanda devletçileşen, Türkiyecileşen, Türkçüleşen, laikleşen, hatta Kemalistleşen ya da boz kurtçulaşan) tarikatçılara ve tarikatımsı gruplara gelince..

Onlar da “zamanın imamı” ilan ettikleri kişiyi Ehl-i Beyt’ten göstermek için onu seyyid veya şerif (Hz. Fatıma’nın soyundan) yapıyor veya böylesi bir özelliği varsa onu dillerine pelesenk ediyorlar..

Tıpkı Nurcular’dan bazılarının merhum Bediüzzaman’ı Mehdî yapmak için onu seyyid ilan etmeleri gibi.

Turpun büyüğü ise (derin devletin “manen don-kilot” Don Kişot’u) Haydar Baş belasının heybesinde.. İngiliz şeyhtanı Lord Curzon'un medeniyet tarikatının Ankara'daki postnişini Selanikli Mustafa Atatürk’ü seyyid ve kutub ilan edip kendisini rezil kepaze etmiş durumda.

*

Meselenin daha iyi anlaşılması için Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîsi de (Prof. İbrahim Canan'ın çevirisiyle) aktaralım:

İnsanlar, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e hep hayırdan sorarlardı. Ben ise, bana da ulaşır korkusuyla hep şerden sorardım. Bir defasında dedim ki:

-- "Ey Allah'ın Resulü, biz bir cahiliyet ve kötülük devrinde yaşadık. Allah bizi bu hayırla, İslam'la müşerref kıldı. Bu hayırdan sonra tekrar herhangi bir şer var mı?"

-- "Evet var" dedi.

Tekrar sordum:

-- "Bu şerden sonra tekrar hayır gelecek mi?"

-- "Evet” dedi, “gelecek. Ancak, bu hayır bulanık [duhan/duman ile] olacak (yani önceki şerrin kalplerde bıraktığı kin, husumet ve itimadsızlık gibi fenalıklar belli bir ölçüde devam edecek.)"

Tekrar sordum:

-- "Bu bulanıklık da ne?" Dedi ki:

-- "(Önceki şerle ortaya çıkan) bir zümre (varlığını devam ettirecek. Bunlar) benim sünnetimden, benim getirdiğim hidayetten ayrılacaklar, başka bir sünnete [ilke ve inkılaplara, yasalara], başka bir itikada [ideolojiye] tabi olacaklar. Sen bunların bazılarını (veya bazı davranışlarını güzel bulur) tasvip edersin, bazılarını (veya bazı davranışlarını kötü bulur) reddedersin."

Ben tekrar sordum:

-- "Pekala, bu hayırdan sonra da şer var mı?" Cevaben:

-- "Evet,” dedi ve devam etti:

-- "Bunlardan sonra cehennem kapısında durup (bid'ata, küfre) çağıranlar (yani emîrler, reisler, gizli açık teşkilatlar, militanlar, hatipler, yazarlar vs.) var. Çağrılarına uyanları oraya (cehenneme) atarlar."

Tekrar dedim ki:

-- "Ey Allah'ın Resulü, bu çağırıcıların vasıflarını bana bildir (de onları tanıyayım ve çıktıkları zaman uymayayım)."

Dedi ki: 

-- "Onlar bizim bedenimizdendir, soydaşlarımızdır, dindaşımızdır, milletimizin efradındandır."

Tekrar dedim ki:

-- "Onlar bana ulaşacak olsa ne yapmamı emredersin?" Cevaben:

-- "Müslümanların cemaatlerinden ve imamlarından ayrılma" dedi.

Ben tekrar sordum:

-- "Onların cemaatleri ve bir imamları yoksa (ne yapayım?)"

Dedi ki:

-- "O zaman mevcut fırkaların hepsini terk et! Hatta bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş vaziyette bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal" buyurdular.

 [Buharî, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1, (4244, 4245, 4246, 4247); İbrahim Canan, Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İstanbul: Akçağ Y., 2014.]

Huzeyfe r.a.’in rivayet ettiği bu sahîh hadîs şu gerçeği açık bir şekilde ortaya koyuyor: Zamanın imamı olarak nitelendirilebilecek kişi, bütün bir ümmetin başındaki halifeden başkası olamaz. 

Fakat halifesiz ve dolayısıyla cemaatsiz (devletsiz) zamanlar da olacaktır. Yani “zamanın imamı” diye peşinden gidilecek hiç kimsenin bulunmadığı zamanlar gelecektir.

Günümüzde durum budur.. 

“Zamanın imamı” mevcut olsaydı, Gazze meselesi böyle ortada sahipsiz kalmazdı.

Ha, naylon “zamanın imamı” bol.. Onlardan istediğiniz kadar bulabilirsiniz.

(Aklımda kaldığı kadarıyla aktarayım, Mevlana’ya bir beldeden birileri geliyor, kendilerini irşad edecek bir şeyh görevlendirmesini istiyorlar. Mevlana da dönüp Hüsamettin Çelebi’ye şöyle diyor: “Kolay olanı istediler, şayet mürid/derviş isteselerdi ya sen gitmek zorunda kalırdın ya da ben.")

*

Bazıları da bir “zamanın vazifeli kişisi” lafı tutturmuş tekerleme kabilinden tekrarlayıp duruyorlar.

Dünyaya gelen herkes vazifelidir.. Vazifeler de bellidir, farzlar, vacipler..

Mesela emr-i bi’l-marûf nehy-i ani’l-münker (iyilikle emredip kötülükten nehyetme), özellikle eli ve dili güçlü (siyasî veya ilmî otorite durumundaki) kişilerin vazifesidir.

Ancak kimi (derdi makam mevki, şöhret, para pul, alkış, artistlik olmayan) samimi kişilere “Bölük dur, Kandıralı sen de dur!” babından bazen “özel talimat” gelebilir.

Mesela adam ilim sahibidir, büyük hocalar tarafından eğitilmiş, yıllarca medresede dirsek çürütmüştür, zekâsı da parlaktır, fakat gayreti ya da cesareti noksandır, motivasyonu bulunmuyordur; ona mesela rüyada emir verilir, gayrete gelmesi sağlanır.. Bu, onun başkalarına karşı “Ben vazifeli kişiyim” diye afra tafra sergilemesini sağlayacak bir meziyet veya üstünlük alâmeti değildir.. Belki, kusurdur.

Böylesi durumlarda rüya (ya da keramet) dopingi söz konusu olmaksızın harekete geçenler (ihlaslı ve istikamet üzere olmak şartıyla) zahiren daha düşük makamda gibi görünürler, fakat gerçekte onlar daha üstün olabilirler.. Mesela ashab bu durumdadır.. Onlardan çok fazla keramet zuhur etmemiştir. Onların yakîninin kuvveti onları bundan müstağnî hale getirmiştir.

Ayrıca, böylesi “vazife”lilikler, vazifeyi veren makama karşı söz konusu olur..

Yani bir başkasının böyle bir kişiyi “özel vazifeli” olarak tavsif etmesi gerekmez, hatta bu, haddini bilmemesi anlamına gelir.. Onu “özel vazifeli” olarak görmek zorunda da değildir.. Zaten esas olan Şeriat'in yüklediği genel ve ortak sorumluluktur, özel vazife vs. değil.

Ancak, diyelim ki böylesi “özel vazifeli kişi”ye vazife veren makam (Mesela Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem rüyada) sana da “O vazifelidir, ona yardım et, ondan istifade et” diyerek talimat verdi, işte o zaman senin için de böylesi bir özel sorumluluktan söz etmek mümkün olur.

Ancak bu sadece senin kendi şahsî sorumluluğundur, rüyandan hareketle başkalarını da aynı şekilde davranmakla sorumlu görürsen, yani kendi rüyanı başkaları için şer'î delil katına çıkararak onu edille-i şer'iyyenin beşincisi haline getirme hadsizliği sergilersen, büyük cahillik etmiş olursun.

*

Bu tür zamansız “zamanın imamı” palavraları Müslümanlar’ın fırkalaşıp parçalanmasına yol açar, ve gerçekten de Şiîliğin tarihte böylesi bir rolü olmuştur; Fatımîler ve Safevîler’de olduğu gibi.

Müslümanlar'ın seçip biat ederek üzerinde ittifak ettikleri bir halifenin (zamanın imamının) bulunduğu bir zamanda ona biat etmekten kaçınan ve boynunda biat bulunmayan kişi, cahiliye ölümünden haber veren hadîsin muhatabıdır.

Fakat mesela iki ayrı halifenin bulunduğu bir dönemde durum değişir.

Onun için, geçmişte ashabtan Abdullah ibni Ömer r.a. gibi isimler, birkaç halifenin birden bulunduğu zamanlarda, herkesin bir imam üzerinde ittifak ettikleri güne kadar hiç kimseye biat etmeyip beklemeyi tercih etmişlerdir.

Yine, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed rh. a., Abdülmelik bin Mervan ile Abdullah bin Zübeyr r. a.’in iki ayrı halife olarak hüküm sürdükleri sırada ikisine de biat etmemiş, ikincisinin öldürülmesinden sonra Abdülmelik bin Mervan’a biat etmiştir.

O, Hz. Ali’nin oğlu olduğu ve Emevîler’in Hz. Ali’ye karşı tutumu bilindiği halde, o gün için “zamanın imamı” sayılan Abdülmelik bin Mervan’a biat etmeyi gerekli görmüştür. Ehl-i Beyt'ten bir zamanın imamından söz etmemiştir. (Mehdî meselesi ayrıdır, ilgili rivayetler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.)

 

KIRAN KIRANA "ZAMANIN İMAMI" SAVAŞLARI

 









Günümüzde “zamanın imamı”ndan söz edenler bilerek veya bilmeyerek İmamiyye Şîasının (Şiîlerin İmamiyye ya da İsnâaşeriyye diye bilinen, 12 İmam inancına sahip büyük grubunun) anlayışını seslendirmektedirler.

Peygamberlik ile imamet arasında bir bağ kuran İmamiyye Şîasına göre imamet, iman esaslarından biri durumundadır. (Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şîası, İstanbul: Selçuk Y., 1984, s. 201.)

Onlara göre imam, Hz. Peygamber s.a.s.’in “umumi velayet”ini haizdir ve bu yüzden imamet, “nübüvvetin (peygamberliğin) devamı”dır.

Yine onlara göre, peygamberlerden sonra onların yerini alacak imamlar atamak, Allahu Teala üzerine vaciptir.

Bu yüzden, onlara göre, her devirde mutlaka bir zamanın imamı bulunmalıdır ve o ancak Allahu Teala’nın vahyi ya da bir önceki imamın tayini ile belirlenir.

Bir başka deyişle imamet “insanların [biati ve] seçmesiyle, istemesiyle olmaz; insanlar dilediklerini imam olarak tayin yahut dilediklerini azl hakkına sahip değillerdir [Bu, Allah’a aittir]”. (Fığlalı, s. 209.)

*

Ehl-i Sünnet nazarında imam aynı zamanda halife demekken, yani hilafet, imamet anlamına gelirken, Şia, Hz. Ali’in Hz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonraki imamlığını tescil edebilmek için bu ikisini birbirinden ayırmıştır.

Onlara göre, Hz. Ebubekir halifelik konumunu haksız olarak (gasp suretiyle) eline geçirdi (ya da Müslümanlar Hz. Ali’nin hakkını gasbedip Hz. Ebubekir’e teslim ettiler), bununla birlikte o, imam değildi, imam, Hz. Ali’ydi.

Çünkü imam, böyle seçimle belirlenemez, nasb ve tayin yoluyla belirlenir. İmam tayini ya bizzat Allah Teala’nın, ya Hz. Peygamber s.a.s.’in, ya da bir önceki imamın belirlemesiyle mümkün olduğu için, ümmetin imamı seçme yetki ve sorumluluğu bulunmamaktadır, sadece kendisine varlığı bildirilen imama itaat mükellefiyeti vardır. Nitekim Hz. Ali, Hz. Peygamber s.a.s. tarafından bu şekilde tayin edilmiş, fakat Müslümanlar O’nun vefatından sonra bu tayin gerçeğini tanımamışlardır. (Bkz. Mehmet Salih Gecit, İslâm Kelâmında Siyâset ve İmâmet Tartışmaları, doktora tezi, Erzurum: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 3012, s. 194, 396.)

Evet, Şîa’nın büyük çoğunluğu böyle inanıyor.

Şiî gelenekteki “imametin nass ve tayinle olması gerektiği” inancı, onları, “çağının/zamanının imamını tanımayan”ların müslüman olarak değerlendirilmesinin mümkün olmayacağı düşüncesine götürmüştür. (Bkz. Ahmet Yönem, “İslam Mezheplerinde Biat Algısının Oluşum Süreci”, F. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. 19, S. 2, Yıl: 2014, s. 126.)

Ya da tersi, sevmedikleri kişileri tekfir edebilmek ya da sapıtmış gösterebilmek için onlara bir “zamanın imamını bilme” ödevi yüklemişlerdir.

Bununla birlikte, bir imam tayinini Allahu Teala’ya vacip kılanlar sadece Şîa değildir, Mutezile’nin bir bölümü de onlara katılmaktadır. (Bkz. Abdullah Ünalan, İmâmü’l-Haremeyn Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî’nin Gıyasü’l-Ümem fi İltiyasi’z-Zulem Adlı Eserine Göre Bey’at ve İmâmet, yüksek lisans tezi, Ankara: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1994, s. 30.)

*

Şiî âlimlerin ve yazar çizerlerin konuyla ilgili ifadelerine gelince..

Mesela Abdulmecid Zehadet “zamanın imamını tanıma/bilme” ile ilgili (hadîs olduğu öne sürülen) rivayet hakkında şu düşünceleri dile getiriyor:

İmamü'l-Haremeyn Cüveynî (öl. 478) de bu hadisi nakletmiştir. Lumatü'l-edille fî kavaidi Ehlisünnet ve'l-cemaat kitabında şöyle yazar: “Hilafetin ikamesi halka farzdır; Allah'a değil. Bu yüzden Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur.” (Said Fude, el-Lemeat fî akaid tavzih li-kitabi lemau'l-edille fî akaidi'l-milleti'l-İmamu'l-haremeyn Cüveynî, s. 12.)

Nasıruddin Albanî, İbn Teymiyye'yi izleyerek, hadisin “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla sadır olduğunu kesin bir dille inkâr etmiştir. Silsiletü'z-zaife'de şöyle yazar: “Orijinali bu lafızlarla sadır olmamıştır. Nitekim Şeyh İbn Teymiyye, ‘Vallahi Resûlullah böyle söylememiştir.' der.” (Nasırüddin Albanî,  es-Silsiletü'z-zaife, Riyad, 1/525, 5/87.)

İbn Teymiyye Minhacü's-sünnet'inde şunları kaydeder: “Altıncı söz şudur: Resûlullah, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur. Ona şöyle denilir: Bu hadisi bu senetlerle kim rivayet etmiştir? İsnadı nerededir? İsnad zinciri olmaksızın Peygamber'in bu sözü söylediğini ispatlamak nasıl caiz olur? Hadis ehlinin nazarında bu hadisin bu lafızlarla varid olduğu meçhuldür.” (Ahmed b. Abdülhalim İbn Teymiyye, Minhacü's-sünneti'n-Nebeviyye, neşr: Muhammed Reşad Salim, 1406, 1/110.)

Mülahazalar

a) “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin lafız bakımından mütevatir olduğu iddiası, hadisin mazmun ve manada birlik göstermesine dayanır. Hadis bu lafızla İmamî-Şiî olmayan âlimlerin kitaplarında nakledilmiş olsa da eldeki muteber hadis kaynaklarında bulunamamıştır. (Fakat aynı anlama gelen değişik ifadeleri içeren pek çok rivayet mevcuttur; mesela “Boynunda imamın biati olmadan ölen…” vs. gibi)

İhkakü'l-hakk'ın “İkaz ve İzahetu İştibah” başlıklı on dördüncü cildinde, hadisin doğrudan, vasıtasız olarak Müslim'in Sahih'inden nakledilemediği teessüfle bildirilmiş; hadisin Müslim'in Sahih'inden doğrudan iktibası Şeyh Muhyiddin Ebu Muhammed Abdülkadir b. Ebi'l-Vefa'nın (öl. 775) el-Cavehirü'l-madia'sına nispet edilmiştir.

Elbette müellif burada Molla Ali Karî Hanefî'nin (öl. 1014) el-Cevahirü'l-madia fî tabakati'l-Hanefiyye'ye yazdığı hatimeyi kastetmiştir. Fakat Molla Ali'nin hatimedeki ifadeleriyle “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin mazmun bütünlüğünü kastetmesi mümkündür. Böyle düşünmemizi sağlayan şey, Molla Ali'nin Mirkatü'l-mefatih'e yazdığı şerhi Mişkatü'l-mesabih'indeki ifadesidir. Metinde hadis Müslim'in Sahih'inden nakledilmiştir. Molla Ali hadisi şerh ederken şöyle yazar: “Bu mana (hadisin bu varyantı) şöhret bulmamıştır; Sa’d (Sadeddin Taftazanî), Şerhu'l-akaid'inde hadisi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' şeklinde rivayet etmiştir.

Molla Ali'nin bu ifadeleri onun hadisin mazmun ve manada birlik gösterdiğine dair inancını kanıtlamaktadır. “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisini doğrudan Müslim'in Sahih'ine nispet etmeden Sadeddin Taftazanî'ye nispet etmesi, onun hadisi Sahih'e nispet ettiği durumda hadisin mana birliğine olan inancının göstergesidir.

b) Yukarıdaki açıklama göz önüne alındığında, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib kitabında öne sürülen hadisin Müslim'in Sahih'inden hazfedilmiş veya tahrif edilmiş olabileceği ihtimali güçlü bir ihtimal olarak görünmemektedir. Söz konusu kitabın müellifi, Molla Karî'den alıntı yaptıktan sonra şöyle yazar: “Bu söz var olsa ve biz sözden haberdar olsak bile bu sözü iddiamıza delil olarak kullanamayız.” (Ahmed Rahmanî, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib, Tahran, 1417, s. 565.)

c) İbn Teymiyye'nin Allah'a yemin ederek “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin sadır olmadığını iddia etmesi sadece onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesidir; ilmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir. Çünkü “Vallahi Resûlullah böyle bir şey söylememiştir” sözü sadece Hz. Peygamber'e yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz nispet edildiğinde kullanılabilir.

(Abdülmecid Zehadet, “ ‘Zamanının İmamını Tanımak’ ile İlgili Hadisin Sıhhati”, çev. Ertuğrul Ertekin, Tulu Dergisi, Yıl 9, Sayı 34, Kış 1389, s. 121-134.)

Bu ifadeler, ciddî bir literatür taraması gibi görünmesi itibariyle (şekil bakımından) ilmî bir görünüm veriyorsa da, onlardan hareketle yapılan yorumlar ilmîlikten uzak safsatalar durumunda.

Birincisi, burada sorunumuz merhum Molla Ali Karî’nin (Aliyyü’l-Kârî) söz konusu rivayeti nasıl değerlendirdiği sorunu değil..

Mesele, rivayetin sahih/muteber kaynaklarda bulunup bulunmaması meselesi.

Söz konusu rivayet, sahih kaynaklarda yok.

Şayet Ehl-i Sünnet camiası bu konularda Molla Ali Karî’yi son sözü söyleme noktasında bir otorite kabul etmiş olsalardı, onlara karşı Molla Ali Karî’nin kanaati delil olarak öne sürülebilirdi.

Böyle birşey yok.. Mesela Hanefî mezhebinde bile İmam-ı Azam’ın her fetvası “itiraz kabul etmez” doğru olarak görülmemiştir. İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’in onunkine aykırı fetvaları tercih edilebilmiştir.

*

Kaldı ki, Molla Ali Karî’nin dikkat çektiği durum (hadîsin Müslim’deki “boynunda biat” ifadeli versiyonunun değil de Taftazanî’nin kitabına aldığı “zamanının imamı” ifadeli versiyonunun şöhret bulmuş olması vurgusu), merhum Molla’nın ikisi arasında mana birliği bulunduğu kanaatini taşıdığını göstermez.

O, bir durum tesbiti yapıyor.

Ayrıca, iki rivayet arasında mana birliği bulunduğunu düşünüyor olsa bile, bu, “zamanının imamı” ifadesini Şîa gibi yorumladığı anlamına gelmez.

Nitekim Fıkh-ı Ekber Şerhi kitabında dile getirdiği görüşler, Şîa’dan farklı düşündüğünü gösteriyor.

Şayet iki versiyon arasında mana birliği bulunduğu düşünülürse, o takdirde "zamanın imamı" ifadesini, ümmetin belirli bir zamanda "biat edip seçtikleri" imam olarak anlamak gerekir. Şîa'nın iddia ettiği gibi manen seçilmiş bir imam olarak değil.

Öte yandan, Molla'nın Taftazanî'nin kitabındaki ifadelere atıfta bulunması da önem taşımaz. Taftazanî miladî 1300'lerde yaşadı, kitabı hadîs rivayeti açısından delil olarak alınma durumunda değildir.

Ayrıca, Ahmed Rahmanî’nin dediği gibi, bu söz gerçekten var olsa ve biz o sözden sahîh kaynaklar vasıtasıyla haberdar olsak bile (Ki böyle bir durum söz konusu değil), o söz Şîa’nın iddiası yönünde delil olarak kullanılabilecek evsafta bir söz değildir.

*

Yazarın İbn Teymiyye'nin “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” şeklindeki rivayeti reddetmesini, onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesi olarak yorumlamasına gelince..

Bu, ya mantıklı düşünememe ya da kaşla göz arasında kurnazca “zamanın imamlığı” tekelini Ehl-i Beyt’e vererek insanları “Canbaza bak canbaza” numarasıyla aldatma ve onların bu temelsiz varsayımı sorgulamalarına fırsat vermeme katakullisidir.

Şîa’nın “zamanın imamı” inancını kabul etmeyenler bunu sadece Ehl-i Beyt için dile getirmiyorlar ki (yani “Ehl-i Beyt’ten biri zamanın imamı olamaz” demiyorlar ki) böyle bir iddia kabul görsün.

Onlar, “Müslümanlar’ın biatı söz konusu olmaksızın hiç kimse zamanın imamı olamaz” diyorlar.

Bunun Ehl-i Beyt’ten olup olmamayla bir alâkası yok..

*

Yazar ayrıca İbn Teymiyye'nin değerlendirmeleri için “İlmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir” diyor.

Gerekçesi şu: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e isnat edilen bir söz için “Rasûlullah böyle bir şeyi kesinlikle söylememiştir” hükmünün verilebilmesi için, o sözün yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz olması icap eder..

Evet, tevil edilmesi mümkün olmayacak şekilde küfür olan ya da batıl olduğu belli olan bir söz dışındaki sözleri Hz. Peygamber’in (s.a.s.) söylemiş olması ihtimalini dikkate alıp kesin konuşmamak, “Böyle bir hadîs kesinlikle mevcut olamaz” demekten kaçınmak bazen (evet bazen) gerekli olabilir.

Mesela şöyle bir hadîs rivayet edildiğini düşünelim: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Bir zaman gelecek Charlie Chaplin diye bir mizahçı/komedyen çıkacak. O, kendi alanında yetenekli bir adamdır.”

Böyle bir sözün küfür olmadığı açıktır.. Batıl (geçersiz yanlış) olmadığı da tarihî tecrübe ile doğrulanmıştır. Fakat böyle bir hadîsin bulunmadığı kesin olarak söylenebilir, çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem lehviyat kabilinden işler ve boş şahıslar hakkında bilgi vermek için gönderilmemiştir.

Dolayısıyla, İbn Teymiyye’ye bu noktada yöneltilen eleştiride “maksadını aşan” bir kurnazlık bulunduğunu belirtmek gerekiyor.. İbn Teymiyye’nin kesin bir yalanlamaya gitmesindeki aşırılık, reddedilen sözün sabit ve sahîh olmasını gerektirmiyor.

Yani İbn Teymiyye’nin kişisel kusuru, söz konusu rivayete ait bir meziyet gibi sunulamaz.. Bu, köylü kurnazlığını ilim sahasına taşıma hokkabazlığıdır. 


ZAMAN, “İMAM”INI BEKLİYOR, ÖZELLİKLE DE FİLİSTİN’DE

 







“Zamanın imamı” hurafesini tarih laboratuarında deneye tabi tutmak önem taşıyor.

Hz. Ömer radiyallahu anh suikaste uğrayıp ağır yaralandığı zaman ona “Kendine bir halef (yerine geçecek halife) tayin et” dediler, “Zamanın imamı kim, bize bildir de ona biat edelim” demediler.

Hz. Ömer de “Şu kişi zamanın imamıdır” demedi, seçimi “Cennet’le müjdelenenler”den oluşan şûraya havale etti. (Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 41.)

Zamanın imamı” tabirini kullananlar, onları İsrailoğullarının peygamberlerine benzetiyor, “Peygamber varisi” vs. gibi tabirler etrafında idare-i kelam ediyorlar.

Ancak, “Peygamber varisi” arayıp bulmaya meraklı bu adamlar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bu konudaki sözlerini (görüldüğü kadarıyla) umursamıyorlar. Böylece bizzat Hz. Peygamber s.a.s.’i umursamamış oluyorlar.

Fakat “varis”lere meraklılar.

*

Rasulullah s.a.s., bu ümmette halifeler (hulefa) bulunacağını haber vermiş bulunuyor. Ve hadîslerden, bu halifelerin Müslümanlar’ın biatı ile belirleneceği anlaşılıyor.

Eğer bu “zamanın imamı” olma vasfı biatle değil de manevî bir atama ile gerçekleşiyor olsaydı, hadîste (birden fazla halifenin zuhur etmesi durumunda) “ilk biate bağlı kalma” emri verilmez, “Zamanın imamı olan kimseye tabi olun” denilirdi. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 50; Müslim, İmâre, 44; İbn Mâce, Cihad, 42; Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 13-4.)

Evet, “zamanın imamı” düşüncesinin yanlış olduğunu hem hadîsler hem de tarihî tecrübe göstermektedir.

*

Mesela Hz. Hasan’ın hilafeti Hz. Muaviye’ye bırakmasını alalım, “zamanın imamı” o sırada kimdi?

Hz. Hasan idiyse (Ki Şia’ya göre öyle), ve de imamlık biat sözleşmesi çerçevesinde ortaya çıkan bir olay değil de “manevî bir tayin/atama/belirleme” ile gerçekleşen birşeydiyse, onun “zamanın imamı” olarak hilafeti Hz. Muaviye’ye bırakması emanete ihanet ve münafıkça bir hareket olurdu.

Yine, Şia’nın iddia ettiği gibi Hz. Ali k. v. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra gelen imam idiyse, “zamanın imamı” olarak neden Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerinde ortaya çıkıp “Ben, imamım” dememiştir?

Böyle bir durumda Hz. Osman’ın halife seçildiği şûraya da hiç katılmaması, protesto etmesi, bu şûraya meşruiyet kazandırmaması gerekirdi.

*

Sonra, (Sünnî olduklarını söyleyenler açısından düşünelim) “zamanın imamı” diye bir şey vardıysa, Hz. Ebubekir’in kendisinden sonraki imam/halife olarak Hz. Ömer’i tavsiye etmemesi, “zamanın imamı”nı biliyorsa onun adını vermesi gerekirdi.

Bilmiyorsa bu defa da ona düşen, susmasıydı, Hz. Ömer'in ismini öne çıkarması değil.

Eğer Hz. Ömer’i kendisinden sonraki (manen atanmış) “zamanın imamı” olarak görüyorduysa, o takdirde de, “Zamanın imamı odur, ona tabi olun” diye kesin konuşması, “Bence en uygun odur, fakat ona kefil olamam” anlamına gelen ifadeler kullanmaması icab ederdi.

Bütün bunlardan anlaşılabileceği gibi “Müslümanların biatı/seçimi” dışında bir ameliyeyle belirlenmiş bir “zamanın imamı” mevcut değildir.

Bu, çocuksu bir hurafedir.

*

Nitekim İmam Gazalî’ye de göre de, imamın bu şekilde (“zamanın imamı” olma anlamında) manevî tayinle belirlenmesi durumu söz konusu olsaydı (Müslümanların biat suretiyle seçmeleri söz konusu olmaksızın bir “zamanın imamı” bulunsaydı), Hz. Peygamber s.a.s. mutlaka kendisinden sonra kimin halife olacağını tartışmaya meydan vermeyecek şekilde açıkça belirtirdi.

İmam Gazâlî ayrıca, haklarında böylesi bir tayin iddiası bulunmayan Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın imametleri/halifelikleri konusunda ümmet arasında ihtilaf yaşanmamış olmasına rağmen, Şia’nın imamlığa tayin edilmiş bulunduğunu iddia ettikleri Hz. Ali’nin hilafeti sırasında ihtilaf yaşanmış bulunmasına dikkat çekiyor. (Gazâlî, el-İktisâd, s. 233’ten aktaran s. Muhammet İkbal Şenol, İslam Siyaset Felsefesinde Riyaset-İmâmet Düşüncesi, yüksek lisans tezi, Konya: N. E. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 59.)

Hz. Ali hakkındaki iddia doğru olsaydı, ilk halifeler döneminde ihtilaf yaşanması, Hz. Ali’nin hilafeti sırasında ise ihtilafların sona ermesi gerekirdi.

*

Ayrıca bir de gerçek (nübüvvet/peygamberlik menheci üzere) hilafetin 30 yıl devam etmesi, sonra hilafetin mülke (diktatörlüğe, egemen devlet başkanlığına, hükümranlığa, otoriter yöneticiliğe) dönüşmesi meselesi var.

Ahmed bin Hanbel rh. a.’in Müsned’inde rivayet ettiği üzere Numan b. Beşir şöyle demiştir:

“... mescitte oturuyorduk. Ebû Sa’leb el-Huşeni geldi ve Beşir b. Sa’d’a şöyle seslendi: ‘Hz. Peygamber’in emirler hakkındaki hadisini ezberlemiş misin?’ Ebû Huzeyfe ‘Ben ezberlemişim’ dedi ve Hz. Peygamber’in şu hadisini nakletti: Nübüvvet sizin içinizde Allah’ın dilediği kadar kalacaktır. Sonra onu dilediği zaman kaldıracaktır. Ardından Allah’ın dilediği kadar nübüvveti yöntem (menhec) olarak takip eden hilafet olacaktır. Allah dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Sonra da ısırıcı bir mülk/egemenlik [mülkün adûdun] olacaktır. Allah’ın dilediği kadar sürecek sonra Allah dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Ardından zorba [cebrî] bir yönetim olacaktır. Allah’ın dilediği kadar sürecek ve Allah dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Sonra yine nübüvvet yolunda ve menhecinde bir yönetim olacaktır. Hz. Peygamber bu ifadesinden sonra artık sükut etti.’ ”

Taftâzânî bu hadisten hareketle, otuz seneden sonraki yöneticilerin imam veya halife değil, melik ya da emir olduklarını belirtir. (Mehmet Sever, Sa’dettin Taftâzânî’nin İmamet Anlayışı ve İlk Dönem Siyasi Olayları Değerlendirişi, yüksek lisans tezi, Samsun: O. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012, s. 53.)

Bu durumda, “zamanın imamlığı” diye birşey bulunuyor olsa bile, sadece 30 yıl sürdüğünü, daha sonra onun yerini “zamanın imamsızlığı”nın aldığını kabul etmek gerekir.

Böyle olunca, söz konusu 30 yıldan sonraki dönemde herhangi bir kimsenin “zamanındaki imam”a biat etmemesinden söz edilemeyecektir.

Çünkü ortada “zamanın imamı” bulunmamaktadır, sadece melik (diktatör, kral, padişah) vardır.

Ve bunların melik olmak için senin biatine bir ihtiyaçları bulunmamaktadır. Uç örnek "Devlet başkanlığı ve hakimiyet öyle müzakere ile, seçimle, ilmin icabı şudur filan denilerek alınmaz, kaba kuvvut ve zorla alınır" diyen zorbadır. 

*

[Bu 30 yıl konusuna değinmişken parantez açıp bir hususu belirtelim:

İslam tarihçileri bu 30 yıllık süreyi Dört Halife dönemi ile sınırlandırma eğilimi gösteriyorlar, fakat bu yanlıştır.

Buna Hz. Hasan r.a.’in de dahil edilmesi gerekir, aksi takdirde 30 yıldan söz etmek mümkün olmuyor, 29 seneden bahsetmek gerekiyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vefat tarihi 8 Haziran 632.. Hz. Hasan’ın halifelikten feragat tarihi ise 29 Temmuz 661..

Aradaki süre 29 yıl, fakat bunu esas almıyoruz, çünkü şemsî (güneşsel, Güneş takvimine göre) yıl ile kamerî (Kamerî takvime göre) yıl farklıdır.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vefat yaşı Kamerî takvime göre 63, bizim şu anda kullandığımız takvime göre ise 61’dir (571-632).

Demek oluyor ki 30 yılı hesaplarken Kamerî takvime bakmak gerekiyor. Rasulullah s.a.s.’in vefat ve Hz. Ebubekir’in hilafetinin başlangıç tarihi h. 11’inci yılın Rebîülevvel ayının 12’si.. Hz. Hasan’ın hilafeti bırakma tarihi ise 25 Rebîülevvel 41 (29 temmuz 661).

Böylece, hilafet dönemi (kamerî takvime göre) 30 yıl artı 13 gün olmuş oluyor.

Halifelik dönemi beş yıl süren Hz. Ali’nin vefat tarihi altı ay öncesi (27 Ocak 661).

Dolayısıyla hilafet dönemi Hz. Ali ile bitmiş olsaydı, 29 yıldan söz etmek gerekirdi, 30 yıldan değil.]

*

“Zamanın imamlığı” diye birşey olsaydı, Rasulullah s.a.s. 30 yıllık gerçek hilafeti mülk (diktatörlük, otoriter egemenlik, saltanat) döneminin izleyeceğini söylemez, “Ondan sonraki dönemde ‘zamanın imamı’ insanlara hükmedecek konumda ve güçte olmaz, zayıf düşer” gibisinden birşey derdi.

Hülasa, Şiîler’in (ve kendisini Sünnî zanneden Şiîleşmişlerin) zannınn aksine “zamanın imamlığı” diye birşey bulunmamaktadır. Bu iddia delilsiz bir uydurmadan başka birşey değildir.

Bununla birlikte, (İslam tarihi ve ashabın uygulaması aksi yönde olduğu halde) bu hurafeyi savunanlar, şöyle bir hadîs bulunduğunu iddia ediyorlar:

"Zamanın imamını bilmeden/tanımadan ölen kişi, cahiliye ölümü ile ölür."

İfadenin Arapça’sına bakıldığında (Men mâte ve lem yaʻrif imâme zemânihî mâte mîteten câhiliyyeten), tercümenin, “zamanın imamına” değil “zamanının (kendisinin zamanının) imamına” diye yapılmasının gerektiği ortaya çıkıyor.

Peki, kişinin kendisinin zamanında (Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîste geçtiği gibi) bir imam bulunmuyorsa?..

İmdi, ortada bir imam varsa, kimse için onu “bilmek” diye bir sorun bulunmaz, herkes bilir.. Hz. Ebubekir’in hilafeti zamanında onun imamlığını “bilmeyen” mi vardı?! İnsanlar için Güneş’in varlığından haberdar olmama, Güneş’i bilmeme diye birşey söz konusu olabilir mi?!

Mesela Türkiye’de Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının bilinmesi bir sorun mudur?.. Bilmeyen mi var?!

Bilmeyen var da, üç dört yaşındaki çocuklar.

Fakat asıl sorun şu: Böyle bir hadîs sahih kaynaklarda yok..

Sadece şöyle bir hadîs var:

“… Her kim de boynunda bey’atı olmayarak ölürse cahiliyet ölümü ile ölür (Ve men mâte ve leyse fî ‘unukihî bey’atün, mâte mîteten câhiliyyeten).”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, s. 52-3.)

Evet, mesele biat meselesi.. Ortada bir imam varsa onu zaten herkes bilir, varlığından herkes haberdar olur.

Dikkat edilirse Sahîh-i Müslim’deki hadîs “kişinin zamanındaki imam”dan söz etmiyor, kişinin “boynunda biat” bulunmasının gerekli olduğunu ortaya koyuyor (Tabiî Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîsin gösterdiği gibi ortada cemaat ve imam varsa).

Bu aynı zamanda, Müslümanlar’ın (ümmetin) mutlaka “kendilerinden olan ulu’l-emr” etrafında birleşip devletleşmeleri gerektiği anlamına gelmektedir.

Evet, Müslümanlar’ın “boynunda biat” bulunması meselesi, devletleşme meselesidir. (Sofuoğlu Nisa Suresi’nin “sizden olan ulu’l-emre itaat” ve “emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi” emirlerini içeren 58 ve 59’uncu ayetlerinden hareketle şunu diyor: “Bu iki ayette devlet kurumunun ve İslam idare hukukunun en esaslı hükümlerine işaret olunmuştur ki İslam ümmetinin ilk ve en önemli vazifesi kendisine ehliyetli ve [adaletle hükmedecek] kudretli bir devlet başkanı seçmesi ve bu suretle devlet idaresi kurmasıdır.” Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, s. 31, dn. 12.)

*

Günümüzde, “Bu devirde yaşayan bir peygamber yok, fakat insanlar her devirde peygamberlerin irşadına muhtaçtır, o halde bu devirde de Son Peygamber’in vekili olan bir ‘zamanın imamı’ bulunuyor olmalıdır” şeklinde akıl yürütenlere de rastlanıyor.

Bu şekilde (ilgili hadîsleri hiç nazar-ı dikkate almadan) akıl yürütmede bulunmak ve bu akıl yürütme ile (tabi olunması gereken) zamanın imamı makamlığı icat etmek, fıkıh usulüne aykırı olarak çıkarımda bulunmak demektir.

Akıl (içtihat seviyesindeki akıl), yeni meseleler için kıyas yoluyla ayet ve hadislerden hüküm çıkarabilir, fakat böyle öncülleri ayet ve hadislere değil de varsayımlara dayalı çıkarımlarda bulunamaz. (Bu noktada keşf ü keramet, rüya vs.’nin de delil olmayacağını hatırlatmaya bile gerek yoktur.)

Ne yazık ki bu hataya özellikle tasavvuf erbabı düşüyor. Mesela İsmail Hakkı Bursevî “Kim ki zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliyye ölümü üzere ölür” diye yazmış (Tefsîru Rûhu’l-Beyân, 5, 272) ve şu açıklamayı yapmış: İmam’dan murad, Kutub’dur. Bu Kutub da şeyhimizdir. Kim onun kutbiyyetini tanımaz ve kendisine tâbi olmazsa, kötü hâl üzere ölür.” (Halis Ece, “Zamanın imamını tanımadan ölenler…”, https://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/3137-zamanin-imamini-tanimadan-olenler.html)

Bu noktada büyük Hanefî fakihi ve Nakşbendî şeyhi Eşref Ali et-Tânevî’nin şu açıklamalarına göz atmakta yarar var:

“Bey’at’in ve bey’atleşmenin bir hakikati bir de sûreti vardır. Hakikati mürşid [irşad eden] ile müsterşid [irşad olmak isteyen] arasındaki akit (sözleşme) olmasıdır. Mürşide düşen ta’lim [öğretim], müsterşide düşen ise ittibadır. Bu ikisi arasındaki [ilişki] nübüvvet ve ümmet ilişkisi olsaydı bu akit peygamber açısından tebliğ, ümmet açısından da iman etmek olurdu. Bu şekliyle [peygambere iman anlamında] yapılan akitten hasıl olan, İslam hükümlerinin tamamına yapışmaktır. Bu ölçü bunun gerçekleşmesinde yeterlidir. Şayet sahih ve sabitse ‘şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır’ diyen kimsenin sözü buna [Peygambere imana] hamledilir. Yoksa (sahih değilse) müslümanlardan hiçbir kimse bunu tasdik edecek değildir. Bu [Peygamber’e olan] bey’at da farzdır. …

“Eğer mürşid ve müsterşid her ikisi de ümmetten olursa [Mürşidin peygamberliği söz konusu olmadığında] -ki nübüvvet zamanından sonraki durum buydu- onlar arasındaki akit bugün şeyhlik ve müridlik olarak bilinen bey’atin kendisidir. Bu bey’at yine yukarıda zikredilen ikinci şekilde olduğu gibi İslamî ve imânî ahdin ve … sünnete uymanın takviyesidir. Bu bey’atin farz veya vacip yahut sünnet-i müekkede olmasına dair delil yoktur. Ne var ki o, nübüvvetin varlığından/sevgili Peygamberimizden sâbit ve sahih olmuştur ki müstehabdır. Her kim ‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın’ ayetinden istidlalle o bey’at farzdır veya vaciptir derse bu da delilsiz bir söz ve re’ye dayalı bir tefsirdir. Vebteğû ileyhi’nin doğru tefsiri taatlerle yakınlaşmaktır [şeyhlerin şahsıyla, onlara biatle değil]. Yine [bu tarz] bey’at müekked sünnettir denemez çünkü Allah resulünden bu [tür] bey’ati devamlı yaptığı sabit olmamıştır. Onun zamanında binlerce müslüman vardı ve onlar bu özel bey’atle ona bey’atte bulunmamışlardır.” (Tânevî, Enfâsü Îsa, s. 437-438.)

[Şâh Muînuddîn el-Hâşimî – Cüneyd Ahmed el-Hâşimî, “Eşref Alî (Tehânevî) Tânevî’nin Reformist Düşüncesinde Tasavvuf”, çev. Yakup Yüksel – Muhammet Ali Tekin, Namık Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 2, Yıl: 2017, s. 354-5.]

*

Evet, insanlar her devirde vahyin ve nübüvvetin irşadına muhtaçtır, o yüzden de (Tevrat ve İncil’in aksine) Kur’an korunmuş bulunmaktadır.

Aynı şekilde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti de bize sahih bir şekilde intikal etmiş bulunuyor.

Bundan dolayıdır ki, Veda Hutbesi’nde belirtildiği gibi, Kitap ve Sünnet, ümmeti dalaletten koruyacaktır:

Size iki şey bırakıyorum. (Bunlara tutunursanız) asla dalâlete düşmezsiniz: Allah’ın Sitabı ve Sünnetim. Bu ikisi (kıyamette) havz(ı Kevser’in yanın)a kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir.”

Günümüzün Sünnet’i önemsemeyen, (mevzu ve zayıf olanları tespit edilmişken) neredeyse hepsini uydurma olmakla suçlayan sünnetsizleri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği bu gerçeği yalanlamış oluyorlar. Onlara göre, Allah’ın Kitabı ile Sünnet ayrılmış, Sünnet kaybolmuştur. Geriye sadece Kitap kalmıştır. Yani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem pratikte iki şey değil sadece bir şey bırakmıştır.

Konuya dönersek, alimlerin veresetü’l-enbiya olduklarını bildiren hadîste alimlerin Peygamber’in (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in) değil, “peygamberlerin” varisleri oldukları belirtiliyor.

Ayrıca bu verasetin/varisliğin “ilim”le sınırlı olduğu bildiriliyor.

Dolayısıyla bu hadisten hareketle alimleri (Ki yeterli ilmi olmayanların varislikle hiç alâkası yoktur) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vekili ya da halifesi ilan etmek ve bu vekalet ya da halifelik üzerinden onlara “siyasal” (muallimlik, irşad ve ilim öğretmenin dışında) otorite (imamlık) izafe etmek doğru olmadığı gibi, verese durumundaki alimler topluluğunu tek bir alime indirgeyip ona “zamanın imamı” unvanını vermek de büyük hatadır. 

Bu, fıkıh (anlayış) eksikliği ve fıkıh usulünden habersizlik demektir. (Ulemanın ulu'l-emr kapsamında görülmesi meselesi ayrı bahis.)

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."