prof. mustafa öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
prof. mustafa öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TARİHSELCİ ŞOVMENİN İLMÎ USULÜ DE KENDİSİ GİBİ FİLMÎ OLUR, “FİLMÎ USUL” OLUR

 




Önceki yazılarda, Ebû Kusur Mustafa Öztürk gibi yoz Türklerin İmam Ebû Mansur Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” tabirini istismar etmelerinin cehalete ve mantıksızlığa, bilgisizliğe ve ahmaklığa karşılık geldiğini; tarihselci kafalardaki yedi yaş zekâsının ve ilkokul düzeyi kavrayışın bile farkına varabileceği bir anlaşılırlık ve açıklık ile izah etmeye çalıştık.

Yine önceki yazılarımızn birinde, ilahiyatbank tosuncuğu dangalak damgalı Mustafa’nın şu sözlerini de aktarmış ve değerlendirmesini yaparak notunu vermiştik (Notu sıfır, eksi not vermek mümkün olsaydı eksi alacaktı):

Allah’a neden inanıyorum? İspatı yok ki. Resulullah mağarada vahyi alırken ben orada değildim ki. İman da zaten güven duygusudur.

Ben Resulullah’ın doğru söylediğine itimat ediyorum. “Beni satmayacak, yolda bırakmayacak” diyorum. İman böyle bir şeydir, hesap yapıp içten pazarlıklı olmak değil.

Bu dangalağa, “Ulan öküz, madem sende böyle güvene dayalı bir iman var, o halde Allah’a, Allah’ın kitabına niye güvenmiyorsun da tarihselcilik numaralarına yatarak inkârcılık yapıyorsun?” diyeceğiz de, bunu dersek öküzlere haksızlık etmiş oluruz.

Zavallı öküzler, böylesi bir adi şahsa benzetilerek aşağılanmayı hak etmiyorlar.

*

İmam Matüridî’nin nesih meselesine nasıl yaklaştığı şu sözlerinden anlaşılabilir:

“Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi bilmektedir.” (Tevbe, 9/115) [Yani] İnsanların yararına olan ve olmayan şeyleri… En doğrusunu Allah bilir ya, sanki bu beyan, şer'i hükümlerde neshin olmayacağını [Allah’ın bir hükmü kaldırıp yerine başka bir hüküm getirmeyeceğini] iddia edenlere yönelik bir reddiye manasındadır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah insanların yararına olan hususları bilmektedir, siz ise bilmezsiniz. [Allah’ın getirdiği] Nesheden hükümde (nasih) onlar için yararlı durumlar vardır; siz bunları bilmezsiniz. Yüce Allah'ın [bir sonra gelen] “Bilesiniz ki göklerin de yerin de hükümranlığı Allah'ındır. Yaşatan O'dur, öldüren O'dur” (Tevbe, 9/116) mealindeki ayeti bu durumu desteklemektedir. Yani sizler O'nun kullarısınız. Kulun efendisine karşı bir şeyi [hükmünü] reddetme hakkı yoktur. Kula düşen efendisine itaat, emirlerine boyun eğme ve yasaklarından kaçınmadır. “Yaşatan O'dur, öldüren O'dur.” Yani dirilttikten sonra öldürebildiği ve ölümden sonra diriltebildiği gibi O'nun kullarını bir durumda bir ibadetle, başka bir durumda başka bir ibadetle mükellef tutması mümkündür.

(Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, C. 6, çev. Fazıl Ayğan, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2017, s. 500.)

Bu tarihselci soytarılar hem okuduğunu anlamaktan aciz ahmak, hem de çarpıtma meraklısı ahlâksızlar oldukları için hemen şunu diyeceklerdir: "İmam Matüridî burada ibadetten söz ediyor. Biz de onu diyoruz, ibadetlerde nesih olmaz, fakat şer’î hükümlerde biz ictihat ile nesih yapabiliriz."

Hayır, İmam sadece ibadetten söz etmiyor, aynı zamanda şunu diyor:

Kulun efendisine karşı bir şeyi [herhangi bir hükmünü] reddetme hakkı yoktur. Kula düşen efendisine itaat, emirlerine boyun eğme ve yasaklarından kaçınmadır.”

Emirler ve yasaklar, bütün şer’î hükümleri içine alır. Emredilmiş olanlar sadece ibadetler değildir.

*

İmam’ın yukarıya aldığımız ifadeleri, insanların Allahu Teala’nın emir ve yasaklarındaki, hükümlerindeki hikmet, makasıd ve maslahatları bilebilmesi iddiasını da yalanlamaktadır:

“Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah insanların yararına [maslahatına] olan hususları bilmektedir, siz ise bilmezsiniz. [Allah’ın getirdiği] Nesheden hükümde (nasih) onlar için yararlı durumlar [hikmet, maslahat] vardır; siz bunları bilmezsiniz.”

Bilip de bu bilginize dayanarak kendi kafanızdan “ictihad ile nesh” densizliğine kalkışmanız bir tarafa, bilemezsiniz bile..

Nerde kaldı ki yeni bir hüküm getiresiniz!..

Maslahat, makasıd, hikmet diye içi boş edebiyat yaparak burnunuz havada palyaçoluk ve  soytarılık yapabilirsiniz, fakat bilemezsiniz. 

Allah bilir, siz bilmezsiniz.

*

Bu noktada şu denilecektir: Peki İmam neden “ictihat ile nesh” tabirini kullanmış?

Kültürümüzde “Arife tarif gerekmez” ve “Arife bir işaret kâfidir” denilmiştir, fakat tarihselci soytarılık ile onun nesebi gayri sahih çocuğu “güncelleme” merakı günümüzde yükselen trend haline gelip irfanı ve arifliği taa Afganistan’a sürgün etmiş olduğu için aynı şeyi döne döne söylememiz gerekiyor:

Herşeyden önce, İmam’ın “ictihad ile nesh”i gündeme getirdiği mevzudaki (Enfal Suresi’nin 67’nci ayetinde geçen Bedir esirleri meselesi) nesih, tarihselcilerin kastettiği anlamda nesih değil.. Ayette dile getirilen diğer seçeneğin (esir almamaya karşılık alma) yürürlüğe konulmasından ibaret.. Bunun şartını ayet “yeryüzünde ağırlığa sahip güç haline gelme” olarak ifade ediyor.

Yani esir alıp almama ile ilgili hikmet/maksat/maslahat noktasını Allahu Teala açıklamış bulunuyor. Sen kendi kafandan bunu belirliyor değilsin.

İmam’ın sözünü ettiği ictihad işte bu noktada devreye giriyor: Esir alıp almama konusunda, "baskın güç haline gelip gelmeme" dışında bir kıstas belirleyememekle birlikte, böylesi bir güç haline gelip gelmediğine, olayların gelişimine göre sen kendin, kendi ictihadınla karar verme durumundasın.

İkincisi, bu ictihadınla Allahu Teala’nın bir hükmünü gerçekte nesh etmiş olmuyorsun. Çünkü, baskın güç haline gelmen durumunda senin için esir alma seçeneğinin gündeme gelebileceğini bizzat Allahu Teala bildiriyor. Böyle hükmetmiş, bu izni vermiş durumda.

Senin ictihadınla yapabileceğin tek şey, sadece bu esir alma (almayıp öldürme yerine alma) zamanının gelip gelmediğine karar vermekten ibaret.

Ve bunun ölçüt ve kıstasını sen kendin belirliyor da değilsin, Allahu Teala bu konuda hükmünü bildirmiş durumda: Yeryüzünde ağırlığa sahip bir güç olma.

*

Bu ahmak Mustafa Öztürk şöyle birşey de diyor:

Kur’an’ın düşmana karşı silahlanmayla ilgili at besleme tavsiyesini nükleer silahlanmaya hamletmekte sakınca görmeyen, ‘İki kadın şahit eşittir bir erkek şahit’ hükmünü lafzî mucibine göre uygulamak gerektiğinde ısrar edip bu ısrarının hangi ilmî usule dayandığını açıklamayan zihniyet…”

Evet, o ilmî usûlü açıklamak gerekiyor.

Bu ahmakta onu anlayacak kafa aslında yok, fakat anlayabilecekler için açıklamak lazım.

Öncelikle şunu söyleyelim, ulema, bu eblehin yaptığı türden kıyaslamalara kıyas mea’l-fârık adını vermişlerdir. Yani elmalarla armutların toplanması gibi birbiriyle ilgisiz iki şeyin kıyaslanması..

Ruslar’ın, Amerikalı misafirlerinin huzurunda hizmete koydukları trenleri çalışmayınca “Ama siz de Kızılderilileri öldürmüştünüz” demeleri türünden bir kıyas ya da karşılaştırma..

*

İmdi, yasaklanmayan birşey, ilke olarak caiz kabul edilir. Silahlar, atlar vs. için de aynı durum geçerlidir. Yasaklanan şeyler tek tek sayılır, yasaklanmayanlar sayılmaz.

Ve, caydırıcılık gereği (Ki bu "korkutup caydırma" olgusu ayet-i kerimede belirtiliyor) modern herhangi bir silah ile silahlanmak; at beslemeyi “norm/kural” düzeyinde hükümsüz bırakan, yürürlükten kaldıran, ona aykırı ve zıt bir uygulama da değildir.

Yani sen istiyorsan at beslemeye devam edebilirsin, kimsenin sana “Ayetin hükmü kalktı, at besleme!” dediği yok.

Ayet açık:

“Onlara karşı gücünüzün yettiği her kuvvetten (mâ isteta’tüm min kuvvetin) ve bağlanıp beslenen atlardan hazırlayın; bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin kendilerini bilmediğiniz, Allah'ın onları bildiği diğer kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda her ne sarf ederseniz, karşılığı size tam olarak verilir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal, 8/60)

Ayet-i kerimede sadece atlardan değil genel olarak güç yetirilen her kuvvetten bahsedildiği için, kuvvet namına ne varsa ayetin hükmüne dahil olur.

Nükleer silahlar da bir kuvvettir. Nükleer silahı olan adamı nükleer silah dışında neyle caydırabilirsin, angut!.. Sapanla mı?!

Lafız, açık..

*

Buna karşılık, ayette açıkça belirtilen “iki kadın ve bir erkek şahit” kaydını yok sayan bir uygulama, ayetin ortaya koyduğu normun yürürlükten kaldırılması, açıkça çiğnenmesi anlamına gelir. Caiz değildir.

Birinde, emre itaatin kapsamının lafız mucibince (“kuvvet” kaydı gereği) genişletilmesi, atlarla sınırlı tutulmaması var, diğerinde ise, emrin çiğnenmesi, itaatin ortadan kaldırılması.

Lafzın yok sayılması..

Ahmaklar taifesinin en şımarığı yoz Türk Mustafa’ya göre ise Allahu Teala haşa boş yere “iki kadın” kaydından bahsetmiş.. Öylesine.. Dolayısıyla lafzı dikkate almamak gerekiyor..

Sanki Kur’an’da geçen lafızlar, edebiyatçıların uydurma roman, hikâye, film ya da dizi senaryolarında rastlanan türden gelişigüzel yazılmış laflar gibi önemsiz, olmasa da olur türrehat..

*

Değil Allahu Teala’nın vahyi, modern (çağdaş) hukukun kul yapısı kanunlarında bile lafza bağlılık kesin olarak istenir. Her bir kelime önem taşır.

Lafzı kendi kafanıza göre “takmama” hakkı size tanınmaz.

Mesela şimdi Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda bir tartışma var, onun şimdiye kadarki cumhurbaşkanlığı iki defa mı sayılacak yoksa bir defa mı diye..

Erdoğancı cenah, “Bir defa sayılır” diyor, fakat, “Anayasa’da ha bir denilmiş, ha iki, ha üç, lafzın ne önemi var” diyemiyorlar.

Diyemezler.

Karşı taraf da, “İşte lafız ortada, iki kaydı var, Erdoğan da iki defa seçilmişti, dolayısıyla yeniden aday olamaz” diyorlar.

Kararı Yüksek Seçim Kurulu verecek.. Muhtemelen şöyle diyecekler: “Anayasa maddesi yeni olduğu için, geçmiş seçimler bu madde çerçevesinde bir anlam ifade etmiyor, geçen geçti, Erdoğan bu yeni madde çerçevesinde bir defa seçildi, dolayısıyla ikinci defa aday olabilir.”

Muhtemelen buna benzer birşey söyleyecekler.

Şunu demeyecekleri kesin: “Ne önemi var iki kaydının?!.. İsterse üç defa da, beş defa da aday olabilir. Lafza takılmayalım.”

*

Mustafa’nın ahmaklığı fay hatlarındaki yarıklar gibi derin olduğu için şöyle bir örnek daha verelim..

Diyelim ki İlahiyat’ta okurken Mustafa’dan sözde dinî ilimleri öğrenmek zorunda kalma gibi dehşetli bir felakete uğramış ve bunun sonucunda da beyni çarpılıp yamularak feminist hale gelmiş bir başörtülü, memleketindeki askerlik şubesine gidiyor ve oradaki görevliyle arasında şöyle bir muhavere cereyan ediyor:

-- Selam..

-- Hoş geldin bacım, buyur, nasıl yardımcı olabiliriz?

-- Benim askerlik yaşım geldi de geçti, askere gitmek istiyorum..

-- Ha!.. Ne!.. Askerlik?.. Sen?..

-- Evet ben.

-- Sen erkek misin, görünüşünden çıkaramadım da?

-- Erkek olmak şart mıdır, Türk milleti asker millettir, ben de Türküm. Bir Türk kadını olarak askerlik yapmak, vatan borcumu ödemek istiyorum. Mevzubahis olan vatansa kadınlık da teferruattır.

-- Tesadüfe bak, ben de Türküm.. Türk kadını tabiî ki kahramandır, asker ruhludur, fakat bayanları askere alamıyoruz.

-- Ben gönüllüyüm, erkekleri istemedikleri halde asker yapıyorsunuz da benim gibi bir gönüllüyü niçin geri çevireceksiniz ki?..

-- Bacım gönüllülük meselesi değil, alamıyoruz, kanun müsaade etmiyor?

-- Kanunun lafzı çok mu önemli?!.. Ruhu önemli ruhu!.. Ama siz ruhtan ne anlarsınız, sizin gibi geri kafalı aciz cahiller ruhtan ne anlar! Lafza takılır..

-- Lütfen nezaket sınırlarını aşmayalım bacım.. Talebiniz geri çevrilmiştir, güle güle..

-- Kanunun lafzının önemi yok dedim.. Lafza takılmayalım.. Ben askerlik yapmak istiyorum, yapacağım da.. Kadınlar erkeklerle eşittir, kadınları aşağılayamazsınız.

-- Bacım kadınların başımızın üstünde yeri var, benim anam da kadın.. Lâkin kadın başka, erkek başka.. Askerlik kadın işi değil.. Kadın her yerde erkekle eşit olacak diye birşey yok..

-- Niye olmasınmış?! Ben daha altı yedi yaşındayken mahallemdeki bütün erkek çocukları dövüyordum, sen biliyor musun?! Her gün de bir saat spor yapıyorum şimdi, erkeklerin çoğundan daha güçlüyüm, askerliği onların çoğundan iyi yaparım.. “Kadın asker olamaz”mış.. Bu çağdışı erkek egemen zihniyeti terk edin artık!. Anayasa’daki eşitlik ilkesine de aykırı bu.. Artık kendimizi ve kanunları güncellemenin zamanı geldi.

-- Bacım tamam kendini güncelle de kanunu sen güncelleyemiyorsun, senin haddin değil.. Hem ne biçim konuşuyorsun, sen “paralel devlet” misin?!

-- İşinize gelince kanun diyorsunuz, peki, bu ordunun sahip olduğu silahların hepsi için kanun var mı?! Diyelim ki yeni bir silah icat edildi, ordu o silahla silahlanırken kanunda o silahın adının geçmesini gerekli görüyor mu?! Görmüyor.. O halde kanunda kadın kelimesi geçmese de kadınlar da askerlik yapabilir.. İnsanlar silahlardan daha mı önemsiz, daha mı değersiz?!

-- Bu ikisi aynı şey mi bacım?! Sen havan topu musun, tank vesaire misin, İHA mısın, SİHA mısın, füze misin, nesin sen?! Töbe töbe, şu az(iz) mübarek cuma gününde, şu e’az(zü) mübarek günde ağzımı bozdurma benim. Lütfen!

-- Siz işte böyle cahilsiniz, köşeye sıkışınca hemen kanunun lafzı diyorsunuz. Bu ikisinin farklı olduğunu ilmî usulle açıklayın bana. Ben kimim sen biliyor musun, ben Prof. Mustafa Öztürk’ün talebesiyim, hani şu televizyonlarda gördüğün hocanın.. O bana ilmî usulü öğretti.. Buyur bana ilmî usul ile bu silahlardaki farklılaşma ile erkek-kadın farklılığının farkını anlat..

*

Mustafa yine anlamamış olabilir..

Bu durumda yapılabilecek birşey yok, birisinin çıkıp “İlkokul 1 Düzeyindeki Hevesliler İçin Dinî Bilgiler” adlı bir kitap yazmasını beklemek gerekiyor. (Üzülme Mustafa, dert etme, memlekette en az senin kadar angut, anlayışı seninki kadar kıt, senin kadar Kemalist nice ilahiyatçı pırasasörler, nice cübbeliler, nice vaiz geçinen soytarılar var.)

Zekâ yaşı beş olan İlahiyatbank tosuncuğu tarihselci terbiyesiz Mustafaların asıl hatası, kendilerinin ihtiyacı “anaokulu terbiyesi usulü” iken, (hiç anlamadıkları, kafalarının hiç basmadığı) “ilmî usul”den söz ediyor olmaları..

 

İMAM MATÜRİDÎ NE DİYOR, TARİHSELCİ HAMAKAT NE ANLIYOR

 



Önceki yazılarda müellefe-i kulub konusu, Hz. Ömer’in bu konudaki tavrı ve İmam Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” tabiri üzerinde durmuştuk.

Mustafa Öztürk adlı ilahiyat profesörünün laflarını da aktarmıştık:

Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim. “İlla birini tekfir etmem lazım, yoksa duramam” diyorsanız önce mezhep imamımız Maturidi’yi tekfir edin. Benim suçum ne? İsmimin önünde Ebu Mansur yazmaması mı?

Önceki yazılarımızı okuyanlar, Mustafa’nın cehalet ve mantıksızlığının azameti, derinliği ve cesameti karşısında şaşkınlığa düşmüş olmalıdırlar.

Birincisi, Hz. Ömer, adamlara zekât verilmesine itiraz etmiş değil.. Ortada zekât yok, mesele bir arazi tahsisi meselesi.. Ve Mustafa ile kafadarlarının bundan haberi yok, zekâttan söz ediyorlar.

İkincisi, ayette, hayatında bir defa müellefe-i kulub muamelesi görmüş olanın ebediyen öyle kalacağına, daima o muameleyi görmesi gerektiğine dair bir ifade yok.

Üçüncüsü, Mustafa’nın iddiasının aksine, söz konusu adamlar Hz. Ebubekir’e ya da Hz. Ömer’e müellefe-i kulubla ilgili ayeti hatırlatmış değiller.

Dördüncüsü, bunlar bir “grup” değil, sadece iki kişiler.

Beşincisi, İmam Matüridî “ictihad yoluyla nesh”ten söz ederken nesh kavramını bugün fıkıh usulünde sahip olduğu teknik anlamıyla kullanıyor değil..

Altıncısı, yoz Türk Mustafa, İmam Matüridî ile aynı şeyi söylemiyor. Tipik bir yalancı.. Palavracı..

Yedincisi, İmam Matüridî, tarihselci budalalığın iddiasının aksine, Hz. Ömer’in tavrından hareketle “ictihad ile nesh” kavramına ulaşmış değil, bu kavramı Enfal Suresi’nin 67’nci ayetinin mefhumundan çıkarıyor. Böylece, Hz. Ömer’in söz konusu tutumunun meşruiyeti için Kur’an’dan delil getiriyor. (Aşağıda bu konuya döneceğiz.)

*

Gelelim tekfir meselesine..

İmam Matüridî tekfiri hak eden bir yaklaşım sergileseydi tekfir edilirdi. Fakat öyle birşey yok.

“Hz. Ömer içtihatla ayetin hükmünü iptal etmiş, güncelleme yapmış, biz de başka ayetleri tarihseldirler diyerek iptal edebiliriz, kendi aklımızla hüküm vaz’ edebiliriz” demiyor.

Mustafa Öztürk adlı yoz Türk ve benzerleri İmam Matüridî’yi doğru dürüst biliyor da değiller..

Mesela bu Mustafa Kitabü’t-Tevhîd’i okumuş mudur?

Asla!

Peki, tefsirci geçindiğine göre tefsirini okumuş mudur?

Kesinlikle okumamıştır..

Bunların doğru dürüst bir okuma faaliyeti sadece doktora tezlerini hazırlarken olur..

Daha sonra eğer kitap tercüme ediyorlarsa mecburen onu okurlar.

Bunun dışında bir kitabı baştan sona okuma zahmetine katlandıkları neredeyse hiç olmaz. Çünkü makale yazılırken buna ihtiyaç duyulmaz.. Şurdan iki cümle, burdan beş cümle, mesele biter.

Ondan sonra okurlarsa danışmanlığını yaptıkları tezleri okurlar..

Bazen (hatta genellikle) onları da okumazlar, başına sonuna, ortasına, ilgilerini çeken başlıklara bakıp onay verirler.

O yüzden unvanları cafcaflı, kendileri ise (istisnalar dışında) tam takır kuru bakırdır.

Sonra da kendilerini zamanın İmam-ı Azam Ebu Hanife’si, İmam Matüridî’si, Gazalî’si zannederler.

*

İmam Matüridî, Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayetini tefsir ederken müellefe-i kulub hakkında şunları söylüyor:

Kalpleri kazanılacak olanlar. Daha önce Resulullah'ın (s.a.) münafıkların liderlerine kalpleri bununla kazanılarak müslüman olmaları için sadakalardan verdiğini belirttik. Öyle ki onun falan kişiye yüz deve, falan kişiye şu kadar verdiği rivayet edilmiştir. Yine onun Ali'nin (r.a.) Yemen'den tabaklanmış deri içerisinde göndermiş olduğu bir parça altını Akra' b. Habis ve falan falan kişi arasında paylaştırdığı rivayet edilmiştir!. Bu konuda Resulullah'ın, İslam'ın zayıf olduğu ve müslümanların az olduğu, ötekilerin ise çok ve güçlü kuvvetli oldukları dönemde özellikle onların liderlerine, kalplerini kazandıracak şekilde sadakalardan verdiğine dair hadisler çoktur. Fakat bugün Allah'a hamd olsun, müslümanların sayısı çoğalmış, din güçlenmiş, diğerleri ise zelil olmuştur. Dolayısıyla bu durum ortadan kalkmıştır [Münafıkların liderlerinin gönlünü almak için bağışta bulunmaya ihtiyaç kalmamıştır]. Zira müslümanlar güçlenmişler ve sayıca çoğalmışlardır. Dolayısıyla onlarla [kâfirlerle ve nifakını ortaya koyup bozgunculuk yapan münafıklarla gerektiğinde] müslüman oluncaya kadar savaşılır.

(Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, C. 6, çev. Fazıl Ayğan, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2017, s. 415.)

Görüldüğü gibi, İmam, işi kolay olandan zor olana çeviriyor.

Menfaatperest kâfirler ve münafıklarla barış içinde yaşamak varken savaş (ölme, öldürme) seçeneğini masaya getiriyor.

Tarihselciler ise böylesi durumlarda kolaydan zora asla gitmezler. 

Kolaydan daha kolaya gitmek için kafadan icat çıkarırlar, ve buna "aklın gereği, maslahat, maksat, hikmet" etiketini yapıştırırlar.

İmam'ın akıl yürütüşünün aksine onların akılsızlıklarında "İslam'ın hakimiyeti" asla maksat ve maslahat sayılma onuruna erişemez.

*

Yukarıda aktardığımız ifadeler, İmam’ın ilgili ayetten anladıkları.

Ancak, görüşünü delillendirmek için Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’in uygulamasını kanıt olarak getiriyor.

Sözlerinin devamı şöyle:

Nitekim Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'den, belirtmiş olduğumuz görüşü destekleyen rivayetler gelmiştir. Rivayet edilmiştir ki Akra' b. Habis ve Uyeyne Hz. Ebu Bekir'e gelirler ve "Ey Resulullah'ın halifesi, bizim bölgede yararsız ve hiçbir otun bulunmadığı çorak bir arazi var, bunu bize tahsis eder misin?" derler. O da bu araziyi onlara tahsis etmiş, buna dair bir belge düzenlemiş ve Hz. Ömer bu toplulukta yokken onu şahit tutmuştur.

O ikisi, buna şahit olması için Hz. Ömer'e gitmişlerdir. Hz. Ömer bu yazılı belgede olanları işitince bunu onların elinden almış, içeriğine bakmış ve daha sonra yırtıp yok etmiştir. Bunun üzerine o ikisi kendi kendilerine söylenerek Hz. Ömer'e kötü sözler söylemişlerdir. 

Hz. Ömer onlara şöyle demiştir: “Hz. Peygamber sizin kalplerinizi kazanmak için size ödeme yapıyordu, zira o gün müslümanlar azdı. Bugün ise yüce Allah İslamı güçlendirdi. Gidiniz, gücünüz yettiğince çalışıp çabalayınız. Eğer siz gerekeni yapıp beklerseniz, Allah da sizi gözetir.”

Hz. Ömer r. a., Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in neyi niçin yaptığını bilecek durumdadır. Beraber yaşamış olan o; o bilmeyecek de 14 asır sonra dünyaya gelen Mustafa gibi soytarılar mı bilecek?!

İmam’ın Hz. Ömer’den naklettiği söz şunu ortaya koyuyor: Hz. Ömer, ayette geçen kavramı kullanmakla birlikte, bu adamlara karşı ilgili ayete atıfta bulunmuş değil.. O adamlar da ayeti delil getiriyor değiller.

Ancak, Hz. Ömer’in verdiği cevaptan anlaşılıyor ki, bunlar, “Hz. Muhammed s.a.s. bize ihsan ve ikramda bulunuyordu, sen kim oluyorsun?” gibi şeyler söylemişler. O da, Rasulullah’ın kendilerine niçin öyle davrandığını izah için, ayette geçen kavramı kullanmış.

İmam’ın sözlerinin devamı şöyle:

Biz bu hadisin [Hz. Ömer’le ilgili rivayetin] muhtevasını benimsiyoruz. Çünkü Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'in söylediklerini ve yaptıklarını reddetmemiştir. Dolayısıyla bu, onu onaylaması anlamına gelir. O ikisinin sözü ise [zekât ayetinde geçen müellefe-i kulub kavramına istinaden bu tür adamlara daima ihsanda bulunulması gerekmediğini anlama hususunda] delil olarak bize yeter.

Bizim bu konuda farklı delillerimiz de mevcuttur. 

Bunlardan biri şudur: 

Hz. Peygamber bir toplulukla antlaşma yapıyordu, zira belirtmiş olduğumuz üzere müslümanların sayıca azlığı ve zayıflığı sebebiyle onlara yönelmeye ve onlarla antlaşmaya ihtiyaç duymaktaydı. Allah İslamı güçlendirdiğinde, müntesiplerinin sayısını çoğalttığında antlaşma yapılan kimselerle olan antlaşmaları bozuldu, sonra da onların hepsiyle savaşmak emredildi.

(A.g.e., s. 415-6.)

Görüldüğü gibi İmam yine hüküm bakımından kolaydan zora gidiyor.

Ortada "zorluk", hatta hüküm diye birşey bırakmayan tarihselci soytarılar gibi rahatlık ve laubalilik peşinde değil.

İmam'ın akıldan, makasıd ve maslahattan anladığı, tarihselci soytarıların anladıklarıyla taban tabana zıt.. 

Evet İmam, bu antlaşma meselesini, müellefe-i kulub kabul edilen insanlara karşı her zaman aynı muamelenin yapılmasının gerekmediği yönündeki görüşünü desteklemek için gündeme getirmiş bulunuyor.

Antlaşmanın bozulması hadisesi mesela Hudeybiye Antlaşması çerçevesinde ortaya çıktı.. Mekke müşrikleri ile müttefikleri, antlaşmayı çiğneyerek Müslümanların müttefiklerine saldırıp bazılarını öldürdüler. Fakat antlaşmanın devam etmesini de istiyorlardı, bu yüzden Kureyş’i temsilen Ebu Süfyan Medine’ye gelip antlaşmanın devam etmesini istedi.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bunu kabul etmedi. Çünkü artık Hudeybiye Antlaşması’nın yapıldığı sıradaki güç dengeleri değişmiş, Müslümanlar sayıca artmış ve güçlenmişlerdi.

Buradan anlaşılıyor ki, söz konusu kişiler Müslümanlar’ın zayıf olduğu ve onların yardımına ihtiyaç duyduğu bir zamanda Hz. Ebu Bekir’den o araziyi isteselerdi, Hz. Ömer buna itiraz etmezdi.

İmam’ın sözlerinin devamı şöyle:

[Diğer delillerimizin] İkincisi, Cenab-ı Hakk'ın [Bedir esirleriyle ilgili] şu ilahi beyanıdır: "O yerde gerekli temizliği yapıp hakimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir." (Enfal, 8/67) İslam'ın ikinci durumda içinde bulunduğu hal, [yani] müslümanların güç ve kuvvet kazanmaları, bu hususlarda ilk durumun aksineydi. [İlk durumda esir almak yerine öldürmek gerekirken, ikincisinde esir almakla yetinilebilir.]

Münafıkların durumu da bunun gibidir. Onlara da ilk durumda gönüllerini alacak ve onları susturacak ödemenin yapılması caizdir. İkinci durumda ise sakıncalıdır. [Onları gereksiz yere şımartma ve güçlendirme anlamına gelir.] En doğrusunu bilen Allah'tır.

(A.g.e., s. 416.)

*

Bunun ardından söz, yoz Türk Mustafa gibilerin istismar ettikleri kavrama geliyor:

Ayette, kendisiyle mevcut olan mananın ortadan kalkması dolayısıyla içtihatla neshin mümkün olduğuna delil vardır. Bu durum, neshin farklı şekillerde olabileceğinin bilinmesi içindir. (A.g.e., s. 416.)

İmam, ayet derken, tefsir etmekte olduğu Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayetini mi yoksa daha sonra atıfta bulunduğu Enfal Suresi’nin 67’nci ayetini mi kastettiğini açıklamıyor, fakat kastının ikincisi olduğu hemen anlaşılıyor. 

Çünkü, “yeryüzünde gerekli temizliği yapıp hakimiyet kurma”nın ölçüsü ayette belirtilmiş değil, bu husus içtihada havale edilmiş durumda. 

Dolayısıyla, "yeryüzünde hakimiyet kurma"ya ilişkin bir içtihat neticesinde, "savaşta esir almayıp öldürme" uygulamasının yerini esir yapmanın alması söz konusu olabiliyor. 

İşte İmam, böyle bir karar almayı "içtihat ile nesh" olarak adlandırıyor.

*

Evet, geri zekâlı yoz Türk Mustafa ile kafadarları İmam’ın ifadelerinden hiçbir şey anlamış değiller.

Bu ifadeyi öyle aktarıyorlar ki, sanki İmam şunu demiş: Hz. Ömer, içtihadı ile Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayetini neshetti.

Oysa İmam böyle birşey demiyor.

İmam bu kavramı, Allahu Teala’nın Enfal 67’deki uyarısı bağlamında dile getiriyor.

Ancak, sözlerinin siyak ve sibakından, müellefe-i kulub olarak adlandırılan kişilere muamele konusunda, Enfal 67’deki duruma benzer bir değerlendirmenin (içtihadın) devreye gireceğini düşündüğü anlaşılıyor.

Kendisinin müellefe-i kulub hakkındaki yorumunu, Enfal 67'den çıkan anlamın desteklediğini söylemek istiyor.

Bunu söylerken de, “Hz. Ömer ayeti neshetti” demiyor.

Böyle birşeyi diyebilmesi için insanın yoz Türk Mustafa gibi bir ahmak ve de usul-ü fıkıhtan habersiz bir zır cahil olması gerekir. Halbuki İmam ne cahildir ne de ahmak.. Tam aksine eşine az rastlanacak bir dahidir.

*

Bir defa, nesh kavramını günümüzde usul-ü fıkıhta sahip olduğu teknik anlamda kullandığımızda, içtihat ile ayetin neshedilemeyeceğini söylemek gerekir; çünkü fer’, aslı iptal edemez. (Mesela anayasaya aykırılıktan dolayı bir kanun iptal edilebilir, fakat anayasa maddesi kanuna aykırılıktan dolayı iptal edilemez. Hele bir mahkemenin yahut Yargıtay’ın içtihadıyla anayasa maddesinin iptali hiç mümkün değildir. Fakat anayasa, bir anayasa maddesinin uygulanmasında yürütmeye ya da yargıya takdir yetkisi tanıyabilir, ve bu, anayasının hükmünün iptali değildir.)

Eğer bir ayetin hükmünün anlaşılması konusunda içtihada izin olacaksa (Ki İmam bunu kastediyor), bu iznin yine ayetle verilmiş olması gerekir. İçtihatla, içtihat izni üretemezsiniz. İçtihadın meşruiyeti içtihadın kendisi ile ortaya çıkmaz.

İşte bu yüzden İmam, Enfal 67’de, "bazı hükümlerin uygulanması ile ilgili olarak farklı seçeneklerin dikkate alınması" hususunda (Ki bunu nesh olarak adlandırıyor) içtihadın devreye gireceğini gösteren bir delil bulunduğunu söylüyor. 

Yani “içtihad ile nesh” diye adlandırdığı durum da yine bir nassın (Enfal, 8/67) gereğinin yerine getirilmesi demek oluyor.

Yoksa, İmam şunu diyor değil: “Hz. Ömer’in bu uygulamasında içtihad ile (günümüzde fıkıh usulünde kullanılan teknik anlamında) neshin caiz olduğunun delili vardır.”

Böyle birşey yok..

İçtihat ile bu türden bir nesih söz konusu olmaz, olamaz.

Enfal 67 için de durum aynı.. Burada İmam’ın nesih olarak adlandırdığı şey, ayette belirtilen iki uygulamadan birinin diğerine tercihi.. Ayetin kendisinin neshi değil..

*

Bunu Tevbe 60’a uyguladığımızda şu sonuca varırız: Müslümanların zayıf olup bazı ılımlı kâfirlerin ya da münafıkların yardımına ihtiyaç duydukları zamanda onlara zekât verilebilir, fakat güçlü oldukları zaman buna gerek yoktur.

Nitekim bu ayetin öncesi ve sonrasına bakıldığında, “Zekât mutlaka bu sınıflardan (sayılan sekiz gruptan) her birine verilmelidir, her bir grup mutlaka oluşturulmalıdır” hükmünün getirilmediği, zekâttan pay isteyen hali vakti yerinde münafıklara, “Zekât ancak şu sekiz gruptan birine dahil olanlara verilebilir, verilir, başkasına verilmez” denildiği ortaya çıkıyor.  

Neden bu münafıklara müellefe-i kulub muamelesi yapılmıyor, istedikleri verilmiyor?.. Şundan: Bunların toplumda bir ağırlığı yok, "özgül ağırlık"ları sıfır denilecek durumda. Bunların gönüllerinin kazanılmaya çalışılması ile çalışılmaması arasında Müslümanlar açısından bir fark bulunmuyor.

İslam devleti güçlenip Müslümanlar kuvvetli hale gelince ve eskinin müellefe-i kulubu da artık diğer münafıklar gibi "etkisiz eleman"lara dönüşünce, tıpkı onlar gibi muamele görürler.

*

İmam’ın aktardığımız şu son cümlesi de önem taşıyor: “Bu durum, neshin farklı şekillerde olabileceğinin bilinmesi içindir.”

İşte burada neshin (bir önceki yazıda işaret etmiş olduğumuz) günümüz fıkıh usulü literatüründe kullanılan teknik anlamından farklı “şekiller” ortaya çıkıyor: Âmmın tahsisi, mutlakın takyidi ve beyan gibi.

Bu nesh, tarihselcilerin kastettiği “Bu hüküm tarihseldir, at gitsin!” tarzı bir nesih değil. Buradaki nesih, duruma göre farklı iki tavrın sergilenmesine izin verilmiş olduğu karîne ile anlaşılan hususlarda birinin diğerine tercihinden ibaret.

*

Devam edeceğiz inşaallah.


TARİHSELCİLERİN İMAM MATÜRİDÎ İSTİSMARI

 



Önceki yazılarımızın birinde, Dr. Yüksel Macit’in 2009 yılında yayınladığı “Hz. Muhammed’den Sonra Nesh Meselesi” başlıklı makalesini konu edinmiştik.

Makalenin, yazarın kendi yaptığı özetini de aktarmıştık:

İslam alimleri genelde Peygamberden sonra neshi kabul etmezler, ancak birkaç alim Kur'an'dan bir hükmün kıyas ve icma ile neshini caiz görmüştür. Daha önemlisi imam Maturidi (ö333/944) Te'vilatu Ehli's-Sünne kitabında ictihad ile neshten bahsetmektedir. O, Hz. Ömer'in Kur'an'da geçen müellefe-i kuluba zekat vermemesini ictihad ile nesh olarak değerlendirmiştir. Biz de onunla aynı görüşteyiz. Peygamberden sonra nesh caizdir, çünkü şartlar değişiyor. Bu bir değerlendirmedir, başkaları başka değerlendirme yapabilir. Konu tartışmaya açıktır.

Yine yoz Türk pırasasör Mustafa Öztürk’ün laflarını da aktarmıştık:

Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim. “İlla birini tekfir etmem lazım, yoksa duramam” diyorsanız önce mezhep imamımız Maturidi’yi tekfir edin. Benim suçum ne? İsmimin önünde Ebu Mansur yazmaması mı?

Görüldüğü gibi bu adamlar, müellefe-i kulûbla ilgili ayetten hareketle birşey söylüyor değiller.

Herhangi bir hadîs-i şerîfe de dayanmıyorlar.

Hatta Hz. Ömer r. a.’in söz konusu uygulamasına da dayanıyor değiller.

Dayandıkları şey, İmam Matüridî rh. a.’in Hz. Ömer’in (devlet başkanı Hz Ebubekir r. a. tarafından onaylanan) görüşünden hareketle yaptığı bir kavramsallaştırmadan/isimlendirmeden ibaret..

İmam Matüridî’nin kullandığı kavram, “içtihad ile nesh”..

Evet, bu kavramı alıyorlar, sonra, Hz. Ömer’in görüşüyle hiç ilgisi olmayan ve de İmam Matüridî’nin bu kavramı kullanırken hiç kastetmediği hususları, bu kavramı bahane ederek “yutturmaya” çalışıyorlar: “Biz de Hz. Ömer gibi içtihat yapabilir ve Kur’an’daki hükümleri neshedebiliriz.

Dedikleri bu..

Ancak, birincisi siz Hz. Ömer değilsiniz..

İkincisi, sizin yaptığınız içtihat değil..

Üçüncüsü, sizin nesh kavramından anladığınız şey, İmam Matüridî’nin neshten kastettiği şey değil.

*

Evet, Yüksel Macit, İmam Matüridî için, O, Hz. Ömer'in Kur'an'da geçen müellefe-i kuluba zekat vermemesini ictihad ile nesh olarak değerlendirmiştir” diyor.

Bir defa, Hz. Ömer Kur’an’da geçen müellefe-i kulûba zekât vermemiş değil.

Çünkü, Hz. Ömer’in isteklerini geri çevirdiği şahıslar, “Kur’an’da adı geçen müellefe-i kulûb” değil.. Kur’an’da kimsenin adı geçmiyor..

Kur’an’da sadece müellefe-i kulûb kavramı geçiyor.

İkincisi, adamların istediği ve Hz. Ömer’in vermediği şey, zekât değil.. Adamlar bir arazi parçasını istiyorlar..

İslam devletinin arazileri zekât olarak toplayıp dağıtması diye birşey yok.

Yüksel Macit’in anlayış, idrak, fehm ve fıkıhtan nasibinin ne kadar olduğunu anlamanız için bu kadarı yeterlidir..

Adam, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûba zekât vermediğini söylüyor. Olaya vukufu bu kadar.

Bu haliyle kalkıyor İmam Matüridî’nin sözlerini bahane ederek laga luga yapıyor.

Makalesindeki akıl yürütüş biçimi de şöyle: "Falan şöyle dedi, filan böyle dedi, filanca da şöyle demişti, ama o sanki şöyle demek istiyor gibi de diyemiyor, o halde nesh her zaman caizdir."

Makalesine tekrar döneceğiz inşaallah.

*

Macit’in yukarıya aldığımız cümlesini şu lafları izliyor:

“Biz de onunla (İmam Matüridî ile) aynı görüşteyiz. Peygamberden sonra nesh caizdir, çünkü şartlar değişiyor.”

Görüşünü ispatlamak için ileriye sürdüğü argüman bu: “Çünkü şartlar değişiyor.”

Böylece şartlar, hükmün kendisi haline geliyor. Daha doğrusu “hüküm koyucu” olma konumuna yükseliyor.

Hükmü koyan Allahu Teala olmaktan çıkıyor, “şartlar” haline geliyor.

Peki şartlar nedir, canlı mı cansız mı, yenir mi yenmez mi?

Şartlar denilen şey, insanlar arası ilişkilerin seyrinden başka birşey midir?!..

*

Mustafa Öztürk’ün lafları daha eğlenceli.. O şöyle diyor:

Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. 

Görüldüğü gibi Mustafa da Macit gibi aynı “zekât” hikâyesini anlatıyor.. 

Aslında yok birbirlerinden farkları, fakat bu, yoz Türk..

İdrak ve anlayış bakımından aralarında önemli bir fark bulunduğu söylenemez.. 

Tarihselci olabilmesi için insanın öncelikle belli bir ahmaklık ve gabavet düzeyini tutturması gerekiyor, o da bunlarda fazlasıyla mevcut.

Ancak, "zekât"tan söz etmeleri, idrak kıtlığından değil de olayın aslını bilmiyor olmalarından da kaynaklanıyor olabilir.

Fakat bu, kendileri açısından önemli bir hata, kusur ya da eksiklik sayılmaz.. Çünkü, dertleri olayı anlamak değil salt İmam Matüridî'nin sözünü istismar etmek olduğu için, meselenin aslını bilmeleri gerekmiyor.

Elde İmam'a ait istismar edilmeye müsait bir söz bulunması yeterli..

Ayrıca, bu konuda cesur olmaya ihtiyaçları var, bunun için de "Cahil cesur olur" fehvasınca cehalete muhtaçlar..

Olayın aslını bilirlerse cahillikleri azalacağı için cesaretleri de azalabilir, bu da tarihselcilik için bir kayıp demektir..

*

Evet, bu iki ilahiyatçı arasında idrak zaafiyeti ve bilgi eksikliği bakımından fazla bir fark yok.. Tarihselciliğin gerektirdiği formasyona tamamen sahip oldukları kesin.

Ancak, Mustafa'nın edebiyatı Macit'inkinden iyi, olayı bir romancı ya da hikâyeci gibi süslüyor, hayal gücünden faydalanıyor.. 

Hayal gücünün daha aktif olması, cehaletinin Macit'inkinden fazla olmasından da kaynaklanıyor olabilir, bilemem.. 

Nitekim, olayın kahramanları iki kişi olduğu halde bu, "grup" kelimesini kullanabiliyor. Sanki 30-40 kişiler..

Hakkını yemeyelim, romancı, hikâyeci filan olsaymış yoz Türk edebiyatına eğlenceli katkılar sunabilirmiş, fakat hangi akla hizmetse züccaciye dükkânına giren fil gibi tutup ilahiyat alanına dalmış..

Zararı çift katlı, böylece hem ilahiyat alanını masal bahçesine çevirmiş, hem de Türk edebiyatının, hayal dünyası geniş yetenekli bir masal anlatıcısını yitirmesine neden olmuş.

Evet, bu şahıs, romancılığını konuşturarak söz konusu "grub"un Hz. Ömer’e müellefe-i kulûbla ilgili ayeti hatırlatmasından, "zekât" istemesinden söz ediyor.

Halbuki böyle birşey yok..

Adamların ayet filan hatırlatması söz konusu değil.. 

Fakat, Mustafa’nın hayal dünyası geniş, edebiyatı coşkun, kolaysa tut!..

*

Olayı anlatacak, kahramanlarını tanıtacağız inşaallah, fakat önce ilgili ayetleri hatırlamak gerekiyor (Tevbe Suresi):

58. İçlerinden (münafıklar arasından) sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar.

59. Eğer onlar Allah ve Resûlü’nün kendilerine verdiğine razı olup, "Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resûlü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah'a rağbet ederiz" deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.

60. Sadakalar (zekâtlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlar (müellefe-i kulûb) ile (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İmdi, mesele sadece müellefe-i kulûb değil, zekât verilecek kesimler arasında mesela köleler de yer alıyor.

Bu ayet-i kerimeden dolayı o gün birtakım köleler Hz. Ebubekir’e gelip, “Hani bize zekâttan pay?” mı diyorlardı?!

Bu ayetten hareketle zekâtlar hemen kölelerin azat edilmesi için mi harcanıyordu?!

Sonra bu ayet, zekât bu sekiz sınıfın hepsine mutlaka verilmelidir, hiçbiri hiçbir zaman eksik bırakılmamalıdır diye bir hüküm mü getiriyor, yoksa, bu sekiz sınıfın dışındaki kesimleri hariç tutmayı mı hedefliyor?

*

Bu tarihselci taife biraz angut olduğu için müşahhas/somut örnekle izah edelim:

Diyelim ki bir zengin İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gitti, “Alın size şu kadar para, devletin ilköğretim okullarının yoksul öğrencilerine yardım edin. Ancak bu parayı altı, yedi ve sekiz yaşındaki öğrencilere verebilirsiniz” dedi. Müdürlük de tuttu altı yaşındaki çocuklara dağıttı..

Bu, bağışçı zenginin talimatının çiğnenmesi anlamına mı gelir?!

Mesela on yaşındaki öğrencilere de yardım edilseydi bu söylenebilirdi, fakat öyle bir durum yok.

Diyelim ki ertesi sene olay tekerrür etti, bu defa sekiz yaşındakilere dağıttılar, bu durumda önceki senenin altı, o günün yedi yaşındaki bir öğrencisi kalkıp, “Ama bağışçı zengin yedi yaşı da sayıyor, hem geçen sene bize de vermiştiniz, yine vermelisiniz. Siz bağışçının talimatını yürürlükten kaldırdınız, uygulamadınız” diyor.

Böyle bir yedi yaş üstün zekâsına öğretmenleri ne derse Hz. Ömer de arazi isteyen söz konusu ahmak ve açgözlü istismarcı şahıslara onu demiş.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."