velayet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
velayet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ONCE UPON A TIME IN İSKENDERPAŞA

 




Bundan 15 yıl önce, 2009 yılında bir arkadaşımız, bize gönderdiği bir mesajında şunları söylüyordu:

“[Mahmud Esad Coşan] Rh.A Hocamızdan sonra; Rh.A’in cenazesinde de ilan edildiği üzere Nureddin hocamıza bey’at etmiş olduk.. (Ben şahsen Nureddin hocamız demeyi tercih ediyorum, gerçi Nureddin hocamız demişler ki bana hocam değil, Nureddin bey deyin demiş,  elimi de öpmeyin vs. demiş, fakat ben hocaefendi demeyi tercih ediyorum) (Rh.A’den sonra hiç tereddütsüz olarak Nureddin hocamıza bey’at ettik, çünkü Abdülaziz [Bekkine] Efendi (ks)’den sonra nasıl bir takım kimseler MZK [Mehmed Zahid Kotku] (ks) hocamıza intisab etmemişler, edememişler, yine MZK (ks) hocamızdan sonra bir takım kimseler MEC [Mahmud Esad Coşan] (ks) hocamıza intisab etmemişler, edememişlerse, bende aynı duruma düşmekten çok korktuğum için hemen Nureddin hocamıza intisab ettim…. 

“Nureddin hocamızın konuşmalarını,yazılarını takip etmeye çalışıyorum, iskenderpaşa, akradyo, zinde, çeküd, sağduyu, server iletişim vb. internet sitelerini takip ediyorum, cemaatimizle ilgili ve alakalı mail gruplarına da üyeyim, bu yolla da mailleri takip etmeye çalışıyorum; çünkü ben Rh.A MEC hocamızı çok seviyorum.. 

Temmuz 2007 seçimlerinde büyük bir bocalama yaşadım, yapılan ve altında nureddin coşan yazan açıklamaya hiçbir mana veremedim, bu açıklamayı Nureddin hocamız yapmamıştır diyerekten kendimi avutmaya çalıştım, 21.Temmuz gecesi tanıdığım sevdiğim güvendiğim ağabeyleri aradım, açıklamanın ne manaya geldiğini, neden böyle bir açıklama yapıldığını, bu açıklamayı gerçekten de Nureddin hocamızın mı yaptığını elimden geldiğince sordum araştırdım, görüştüğüm ağabeyler çeşitli cevaplar verdiler, fakat ortak nokta ak partiye oy verecek olmalarıydı, bende oyumu ak partiye verecektim zaten, fakat açıklama üzerine tereddütler yaşadım, … ve sonradan kesin olarak öğrendim ki bu açıklamayı Nureddin hocamızın kendisi yapmış..

“Yine Hollanda büyükelçisine verilen cevabı ilk okuduğumda da büyük bir bocalama yaşamış, yapılan açıklamaya hiçbir anlam verememiş, Hocamız nasıl böyle bir açıklama yapar ve üslup kullanır diye düşünmüştüm…. 

“Yad2002, Yad2003, çeşitli zamanlarda yapılan basın açıklamaları, Kuşadasında yapılan açılış konuşması, Hollanda büyükelçisine cevap,13.Mart.2006 yad konuşması ve en nihayet Temmuz2007 seçim açıklaması.. Ben sürekli olarak hüsn-ü zan ettim, bu açıklamaları Nureddin hocamız yapmamıştır dedim, onun yaptığını kabullenemedim, hatta 21.Temmuz.2007 akşamı sizi de aramış ve fikrinizi sormuştum, siz bu konuda konuşmak istememiştiniz bunun üzerine bu açıklamayı gerçekten Nureddin hocamız yapmış mıdır diye size sormuştum, daha sonra ağustos ayında van’da kesin olarak öğrendim ki bu açıklamayı Nureddin hocamız yapmış.. (şimdi kesin olarak öğrendim ve anladım ki aslında olup-biten herşey Nureddin hocamızın kontrolünde, genel merkezin yaptığı faliyetler, proğramlar, çalışmalar hep Nureddin hocamızın yönlendirmesiyle, teşvikiyle, mesela Kur’an-ı Kerim’in mealini güzel okuma yarışması vs.. anlıyorum ki belki en başından beri olup-biten her şey Nureddin hocamızın arzusu üzere gerçekleştirilmiş ve yapılmış, organize edilmiş..)  

“Evrad-ı Şerif konusunda; benim ihvanımın ve benim, dedem kadar vakti yok, Evrad-ı Şerif’te küfre götüren ifadeler var gibi söylemler, dedemle Tasavvufi konularda tartışırdım, çatışırdım gibi ifadaler, [Robert Frager’in] kalp nefs ruh kitabının okunması, okutulması, satılması, yaygınlaştırılması … kab, kad [kritik analitik düşünme], doğal beslenme ve sivil savunma uzmanı olmak, Ramuz El-Ehadisi kütüphanenin en gizli yerine koymak, Rh.A’den gördüğümüz şekilde olan intisabı ortadan kaldırmak vs vs.. gibi tavsiye ve sözlerde aslında hep Nureddin hocamızın ağzından çıkıyormuş, ben ise hep hüsn-ü zan ediyormuşum..

“Yazılarınızın hemen hemen tamamını okudum, hepsini okudum desem doğru olmayabilir, şu sonuca vardım; yazdıklarınıza katılıyorum, hakikati yazmışsınız, fakat şunu çok merak ediyorum; 

“Acaba bu vazife Nureddin hocamıza verildi mi? verilmedi mi?

Ben, Rh.A Mahmud Es’ad Coşan (ks) hocamıza bey’at/intisab edip bağlanmıştım, eğer Rh.A hocamız bu vazifeyi Nureddin hocamıza gerçekten verdi ise şimdi ne yapamamız lazım?

“Sizin hazırladığınız bu siteyi bilmeden önce de bu konuları sürekli konuşuyor ve düşünüyordum. Yine zinde.info’da çıkan ibrahim ilhan’ın kaleme aldığı iki güzel insan başlıklı yazıdan da çok etkilenmiştim, düşündüm acaba neden çok etkilendim diye, sonra anladım ki; (çünkü bu yazıda Rh.A kendinden sonra Nureddin hocamızın vazife yapacağını, rahmetli Mehmed Ali İyibükücü ağabeye bizzat söylemişler, doğan karaoğlan rivayetiyle anlatılıyor) ben içimden tabi farkında da değilim ama, kendi kendime öyle düşünmüşüm öyle bir kanıya varmışım ki Nureddin hocamıza acaba bu vazife gerçektende verildi mi verilmedi mi diye şüpheye kapılmış, tereddütler geçiriyor olduğumu anlamış oldum. 9.Şubat.2001 günü Fatih camiinde Rh.A hocamızın cenazesi esnasında bu vazifenin Nureddin hocamıza verildiği genele ilan edildi ve bizde hüsn-ü zan ederek tereddütsüz olarak hemen kabul ettik.. Fakat gelinen nokta ortada….

“Rh.A’e intisab etmiş biri olarak şuan ne yapmamı tavsiye ediyorsunuz, bu konuda nasıl düşünmem gerekiyor bilemiyorum, eğer Nureddin hocamıza gerçekten de vazife verilmiş ise benim durumum ne olur, yoksa mürid-i mürted mi olmuş oluyorum, vazife verilimiş ise şuan ki durum da ortada, o halde ben ne yapmalı nasıl davranmalıyım, ne tavsiye edersiniz bana?.... 

“Bildiğim kadarıyla, duyduğum kadarıyla da bu vazifenin Nureddin hocamıza verildiğini zannediyor ve Rh.A hocalarımızı üzmek ve onlara asi gelmiş olmaktan korkuyorum..

Oku emriyle kastedilen sadece arapçasından mı okumaktır vb. reklam bandı hala kuranimiz.net sitesinde yayınlanmaya devam ediyor, yani henüz hatadan dönülmüş değil..

“Zinde.info’da yayınlanan kavramları yeniden anlamak adlı yazıyı okumuş ve bazı yanlış noktalar hemen dikkatimi çekmişti, zaten sizde sitenizde gerekli değerlendirmelerde bulunmuşsunuz, fakat buna rağmen o yazı hala zinde.info sitesinde anasayfa üzerinde durmakta, keza yine yeniden düşünmek adlı yazı (Nevzat Yiğit) hala aynı sitede anasayfada durmakta..

“Rh.A hocamız yabancı kelime kullanmamaya büyük özen gösterirdi, hatta radyoya da ünaldı diyordu galiba, yabancı kelime kullananlara para cezası kesiyordu, fakat başta kritik-analitik kelimesi olmak üzere Nureddin hocaefendinin kullandığı kelimeler hep yabancı..

Ankad.org diye bir site hazırlamışlar, aKADemi ismiyle Ankara kad grubu hazırlamış galiba, bu sitede; hakiki doğal liderin özellikleri, liderlik haritanızı çıkartın gibi yazılar var, sizin yazmış olduğunuz doğal liderlik yazısını okuduğumda durumu daha iyi anlıyorum, ….

Sagduyu.org’tan bahsedecektim fakat siteye bağlanıldığı halde sitenin içerisindeki hiçbir şeye ulaşılamıyor, hosta bağlanılamadı diyor, belki de yanlışlarını düzeltecekler, hatalarından vazgeçeceklerdir….

“…. yapayalnız kaldık, ne yapacağımızı bilmez olduk, bütün bunların üstüne birde bugün gelinen nokta ortada, zaten durumu sitenizde özetlemişsiniz, şimdi ne yapmalıyız, nasıl davranmalıyız, Rh.A Hocamız şehid edildi, fakat yerine vazifeyi devam ettirecek bir şeyh, tebliğ ve irşad çalışmalarını devam edip yürütecek bir postnişin bırakmadı mı? Yoksa Rh.A Hocamız da birçok örneklerde olduğu gibi kendisinden sonraya kimseye vazife vermedi mi? …. Fakat vazife eğer Nureddin hocamıza verilmişse, Rh.A bu emaneti Nureddin hocamıza vermişse, MZK ks hocamızın ve Necati amcamızın rh.a torunu, MEC hocamızın oğlu, yüz hatlarıyla fizikiyle hocalarımızı bize hatırlatan, şimdiye kadar vazifenin kendisine verilmemiş olmasıyla ilgili hiçbirşey duymadığımız Nureddin hocamıza karşı gelmekle hata etmiş olmaz mıyız?

“Bu konularda gerçekten çok zorlandım ve sizinle istişare etmek istedim, yazmış olduğum bu yazıyı ilk defa sizinle paylaşıyorum, size açıyorum.. Nasihat, görüş ve tavsiyelerinizi, uyarı ve tenbihlerinizi bekliyorum….”

*

Yıllar önce bize sorulmuş olan bütün bu soruları şu şekilde basitleştirmek mümkündür:

1. Merhum Es’ad Efendi, Nureddin Coşan’ı yerine bıraktı mı, bırakmadı mı?

2. Bıraktıysa, yaptığı bu makul olmayan açıklamalar karşısında tutumumuz ne olmalıdır? Sorgulamadan tâbi mi olmalıyız?

3. Şayet Es’ad Efendi Nureddin Coşan’ı yerine bıraktıysa, onu terk etmemiz durumunda vebalde kalır mıyız? 

*

Bu sorulara sırasıyla şu şekilde cevap verilebilir:

Birinci soru: Merhum Es’ad Efendi’nin Nureddin Coşan’ı yerine bırakıp bırakmadığı konusunda bende kesin ve açık bir bilgi yok..

Ancak, sözü edilen (İbrahim İlhan’a ait) yazıda iki kişinin Es’ad Efendi’yi ziyaret ettiği ve onun şöyle dediği aktarılıyor:

“Nureddin sadece Server’in başına getirilmedi ki, o aynı zamanda benden sonra vazifeyi devam ettirecek kişidir, ama ben bunu kendi reyimle yapıyor değilim, yolumuzun büyükleriyle sürekli istişare halindeyim. Birçok kişi gelip rüyalarını anlatıyorlar, sahih rüyalar, onlar da bunu işaret ediyor.”

Bu konuda iki kişinin şahitliği (şayet şahitliklerine itibar edilmemesini gerektiren bir durumları yoksa, “adil” iseler) yeterli olabilir.

Fakat yukarıdaki söz, şahitlerin sayısı bakımından (“adil”, yani sözüne inanılabilecek kişiler oldukları varsayımı çerçevesinde) kuvvetli olmamakla birlikte (Ortada “mütevatir haber” yok) yeterli ise de, aktarılan sözün muhtevası bakımından sorunlu..

Yolumuzun büyükleriyle sürekli istişare halindeyim” sözünden neyin kastedildiği belli değil..

Bununla yaşayanlar mı, yaşamayanlar mı kast ediliyor?

İstişare, yaşayanlarla olur; yaşamayanlar için ancak işaretten söz edilebilir.

Şahsen, Esad Efendi’nin böyle birşey demiş olabileceğine inanmıyorum.

Ahirete intikal etmiş olan zatlarla istişare olmaz, onlar size bazı şeyleri bildirebilir, sizi ikaz edebilir, ya da teselli edebilirler.

*

Ayrıca, bu istişare lafının yanı sıra rüyaların delil olarak gösterilmesine ihtiyaç duyulması kafa karıştırıyor.

Bunlar nasıl rüyalardı, bilmiyoruz..

Ayrıca, herkesin kendine göre rüyası olabilir.

Rüyanın, bir durumun meşruiyetine mi, yoksa onun fiilen gerçekleşeceğine mi delalet ettiği de her zaman kestirilemez.

Yani rüya bazen ihbarî olur.. İnşaî değil..

Mesela, Yezid’in hilafetinden yıllar önce birisinin onu halife olarak görmüş olduğunu düşünelim. Bu, onun fiilen halife olacağını gösteriyor olabilir, fakat hilafeti hak etmiş olduğunu, halifelik makamının onun hakkı olduğunu göstermez.

İhbarî (haber verici) bir rüyaya inşaî (kurucu) anlam yüklenemez.

Rüya ile gerçek hayatı birbirine karıştırmamak gerekir.

Rüyada olan olaylar, gerçek hayatta olan olaylar gibi, yani gerçekten yaşanmış gibi kabul edildiğinde yanlış yorumlanmış olur.

Bir rüyanın nasıl tabir edileceği gören kişiye ve içinde bulunduğu şartlara göre değişebilir.

Birçok rüya, gören kişinin müslüman veya gayrimüslim, genç ya da yaşlı, alim veya cahil, salih veya fasık, erkek veya kadın, zengin veya fakir, sağlıklı ya da hasta, şehirli veya köylü, şu veya bu meslekten olmasına göre farklı anlam taşıyabilir.

Bu tür konularda bizce önemli olan insanların uyanıkken ne söylediği, ne yaptığıdır.

Ama, eğer bir rüya anlatmak gerekiyorsa, 2002 veya 2003 yılında gördüğümüz birini, yorumsuz olarak aktaralım:

Açık bir arazide, merhum Mehmed Zahid Efendi ile Es’ad Efendi’nin kabirleri… Her ikisinin üzerinde de, yaklaşık 70 cm yüksekliğinde sandık biçimli sanduka.. Bu sandukaların dört köşesinde yarım metre yüksekliğinde ağaç direkler var ve bu direklerin üst noktaları arasında floresan lambalar mevcut. Fakat lambaların hepsi yanmış, patlamış; sandukaların üstü ve bu direkler adeta bir yangın sonrasını andırırcasına isli ve kararmış.. Kabirlerin üç beş metre kenarında da, cemaatten biri ayakta duruyor. Rüyama göre, MİT’ten..

O şahsın MİT’ten olduğunu gösteren bir başka rüya daha görmüştüm. (Bu şahıs vefat etti, bugüne kadar ismini hiç kimseye söylemedim. Memleketi Doğu Anadolu Bölgesi sınırları içinde.)

*

Ancak, bu istişare ve rüya mevzuu bir tarafa bırakılarak meselenin salt Es’ad Efendi’nin tensibi, yaptığı bir atama olarak görülmesi mümkündür.

Yukarıdaki şahitlik bu açıdan bir sorun taşımıyor.

Söz konusu kişilerin şahitliklerini düşüren bir özellikleri bilinmedikçe, bu şahitliği geçerli kabul edebiliriz.

Bununla birlikte, Türkiye gibi ülkelerdeki “derin” tezgâhlar dikkate alınırsa, söz konusu kişilerin “tehdit, şantaj veya satın alınma” yoluyla böylesi uydurma şahitlikler yapmayacaklarından veya yapmak zorunda kalmayacaklarından emin de olunamaz.

Nitekim, merhum Esad Efendi’den naklettikleri “istişare” lafı mantıklı değil.

Saçmalığın zirvesi.

*

Ancak, mesele sadece bu değil..

Bu toplulukta (cemaat diyelim) bu konularda yaygın bazı hatalar yapıldığını görüyoruz.

Birincisi, şeyhlik ile velîliğin karıştırılması..

Şeyhlik başka, velîlik başkadır. Nitekim Mehmed Zahid Efendi rh. a., son konuşmasında, “Şeyhlik de boş, dervişlik de.. Mühim olan iyi bir kul olabilmektir” demiştir.

Şeyhlik boş olabilir, fakat velîlik (Allah’ın razı olduğu kul olmak) boş değildir.

Ayrıca, her şeyhin velî olması, her velînin de şeyh olması gibi bir durum yoktur; bunun bilinmesi gerekiyor.

İkinci olarak, şeyhlikle mürşid-i kâmillik karıştırılıyor.

Her şeyhin kâmil bir mürşid olmadığı, Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz gibi örneklerden bellidir.

*

Ancak, şeyhlikleri kendilerinden menkul bu şahısların yanı sıra, gerçekten icazetli şeyhlerin de kâmil bir mürşid olmaları gerçekte nadir rastlanan bir durumdur.

İmam-ı Rabbanî şöyle der:

“Şunu da bilesin ki, bazı ihlas sahibi kimselere icazet verilmesi, dalaletin yayılıp umumileştiği bir zamanda; bir cemaat için Hak yoluna delil (yol gösterici) olup göstermesi içindir. Bunun için kendisine icazet verilmiştir.... İcazet onun için, kemal ve tekmil vehmine düşüren ve esas maksattan olan birşey değildir.”

(Mektubat, C. 1, çev. A. Akçiçek, İstanbul: Merve Y., s. 467)

*

Burada sorun olarak ortaya çıkan bir başka konu, merhum Es’ad Efendi’nin ve Nureddin Coşan’ın “şeyhlik” kurumuna yaklaşım biçimleriyle ilgilidir.

Başta İmam Gazalî olmak üzere ulema nezdinde şeyhliğin hükmü “muallimlik”tir (öğretmenlik, hocalık). Es’ad Efendi’ye göre ise, şeyhe yapılan biat, siyasal anlamda halifeye yapılan biatle aynı şeydir.

İşte bu görüş çerçevesinde Es’ad Efendi’nin yerine bıraktığı kişiye intisap etmek gibi bir zorunluluk ve sorumluluktan fıkhî açıdan söz edilemez.

Dolayısıyla, bu noktada şu söylenebilir: Es’ad Efendi gerçekten yerine Nureddin Coşan’ı bırakmış olabilir, fakat insanların salt bu nedenle Nureddin Coşan’a intisap etmek gibi bir yükümlülükleri mevcut değildir.

*

Nureddin Coşan’ın konuya yaklaşım biçimi de bir başka soruna yol açmaktadır.

2003 yılında, kendisiyle ilgili “algı, tarif ve beklentileri yeniden yorumlama”ya tâbi tutmak suretiyle, gerçekte kendisine yapılan biat ve sözleşmeyi fesh etmiştir.

Bu açıdan da, onun “doğal liderlik” tanımı ve yaklaşımını kabul etmeyen, yani “yeni tarif”ini benimsemeyenler için onun şeyhliğini kabul etmek gibi bir sorumluluk mevcut değildir.

Bu sorumluluğun ortadan kalkmasının nedeni de bizzat Nureddin Coşan’ın kendi “yeniden yorum”udur.

*

Bu topluluktaki daha ciddi bir hatayı, Şiîlerinkine benzer bir “zamanın imamı” anlayışının savunulmaya başlanmış olması oluşturuyor.

Aslında bu tekkede, Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in şeyhi Ömer Ziyaeddin Dağıstanî rh. a.’in Tasavvuf ve Tarikatlarla İlgili Fetvalar kitabının gösterdiği gibi, halifeye biatle şeyhe intisabı ayıran bir anlayış mevcuttu.

Bu anlayış, Halid-i Bağdadî hazretlerinin mektuplarında da kendisini göstermektedir.

Ayrıca Ehl-i Sünnet ulemasının bu konudaki yaklaşımı bellidir.

Durum buyken, evimize kadar gelip bizi “İmamlar Kureyş’tendir” hadisini söyleyerek “Nureddin’in zamanın imamlığı” konusunda güya irşad etmeye çalışanlar bile çıktı.

Bunu kamuoyu önünde de dile getirdiler.

Mesela zinde.info adlı sitede yayınlanan “Kavramları Yeniden Anlamak” başlıklı yazıda Ehl-i Sünnet’le telifi mümkün olmayan bir anlayış savunuldu:

“Peygamberlere uymayan insanların helak olması gibi, zamanının din önderini, vazifeli insanını bilmeden, onu tanımadan ölmesi de o kişinin helakine, sanki islamdan önce ölmüş gibi imansız gitmesine sebep olabilir.”

(http://www.zinde.info/zduyurular.php?subaction=showfull&id=1261645139&archive=&start_from=&ucat=3,18)

*

İkinci soruya gelince…

Nureddin’e tâbi olmayanlar için onun açıklamalarını dikkate almak gibi bir sorumluluk düşünülemez.

Tâbi olanların da, “Halik’a isyan olan yerde mahluka itaat edilmeyeceğini” akıllarında tutmaları gerekiyor.

Nureddin’in şer’î delilini gösteremediği görüşlerini kimsenin kabul etmesi gerekmediği gibi, Şeriat’e aykırı olan görüşlerini reddetmek de, özellikle onu destekleyenler üzerindeki bir mükellefiyettir.

Sağduyu Partisi’nin açıklamaları açıkça Şeriat’e aykırıdır.

Hatta orada, dinî yani İslamî değerler açıkça tahkir edildi, aşağılandı. Reddedildi.

Aynı tutumlarını bugün de sürdürüyorlar.

Ayrıca Nureddin’in doğal liderlik iddiasının da hiçbir şer’î delili mevcut değildir.

Keyfî ve indî, heva ve hevese dayanan bir yaklaşımdır.

Kullandığı “doğal liderlik” kavramı, “İnsan Kullanım El Kitabı” ifadesi için “user manual”ın referans gösterilmesinde olduğu gibi, Batı’dan ithaldir.

Yani bu konuda Şeriat’e değil, hristiyan Batılılar’ın söylem ve yaklaşımlarına tâbi olunmaktadır.

*

Solduyulu Sağduyu Partisi faciasına gelince..

Vikipedi’de “Sağduyu Partisi” maddesinde şunlar söyleniyor:

“Sağduyu Partisi (SAGDUYU), 4 Eylül 2002 tarihinde Muharrem Nureddin Coşan liderliğinde kurulan, Türk siyasi partisidir. …

“İsmini; içinde barındırdığı evrensel değerlerle, her iyiliğin özünde bulunan; varlığında gerçek mutluluk, eksikliğinde zulüm zuhur eden; her şart ve zamanda vazgeçilmez olan; hem hedeflerini, hem yöntemlerini tek kelimeyle özetleyen bir olgu olan SAGDUYU'dan aldığı ifade edilmiştir. SAGDUYU; özellikle hikmet, adalet ve yüksek ahlâk değerleri üzerinde yükselen bir erdemler bütünü olarak tanımlanmış, SAGDUYU hâkimiyetinin ise yalnızca bağımsızlık şartı ile mümkün olduğu belirtilmiştir. Bu ifade aynı zamanda ‘SAGDUYU = Bağımsızlık x (Hikmet + Adalet + Yüksek Ahlâk)’ şeklinde formüle edilmiştir.”

Saçmalık..

Bu denklem çerçevesinde “bağımsızlık”a sıfır değerini verdiğimizde “sagduyu” denilen “olgu” sıfıra karşılık geliyor. Bağımsızlık sonsuz olduğunda ise “sagduyu” da sonsuz oluyor. (Olgu değil kavram demeleri gerekiyor ya, neyse..)

İmdi, sen parti olarak devlete bağımlısın.. Devletin Anayasa’sı ve Siyasal Partiler Kanunu seni bağlıyor.. Onlardan bağımsız olduğunu söyleme imkânına sahip değilsin.. O halde hangi bağımsızlıktan söz ediyorsun?!..

Laik (siyasal dinsiz) devletin otoritesi karşısında senin bağımsızlığın yok hükmünde.. Sıfır.. Dolayısıyla “sagduyu”n da sıfır.

*

Vikipedi’deki ifadelerin devamı şöyle:

“Sağduyu Partisi … Diğer tüm kişi, kurum ve oluşumlardan bağımsız olduğunu; ancak değerlerine uygun konularda iş birliği yapabileceğini ifade etmiştir.

Demek ki balık hafızası ve balık zekâsı ile parti de kurulabiliyormuş.. “Ol mahiler ki derya içreler deryayı bilmezler.” Sen İçişleri Bakanlığı kurumundan bağımsız mısın?!.. Devletin seni denetleyen kurumları yok mu?!.. Onlarla “değerlerine uygun konularda işbirliği” yapmakla mı yetiniyorsun?! Değerlerine uymayan konularda onlara “Hadi lan get!” mi diyorsun?!

Vikipedi ayrıca “İdeoloji” başlığı altında partinin ideolojisi hakkında şu bilgileri veriyor:

“Sağduyu Partisi'ne göre klasik teorilerde siyasi konumlar; devletin ekonomiye ve bireysel yaşantıya ne derecede müdahil olduğuna göre belirlenmektedir. Türkiye'de ise siyasi konumlamanın şimdiye dek; üzerinden ‘millet’ tanımlamasının yapıldığı iki unsura, yani dini değerlere (İslâm) ve milliyetçiliğe (Türk milliyetçiliğine) nasıl baktıklarına göre yapıldığı ifade edilmiştir. Sağduyu Partisi; siyasi partilerin liberal, devletçi, milliyetçi, sağ veya sol olmalarından daha önemli konum belirleyicileri olduğunu düşündüğünü; bunlardan ilkinin bağımsızlıkları, ikincisinin ise kendi düşünce eksenleri içerisinde, bakışlarında ve uygulamalarında ne kadar sağduyulu oldukları olduğunu belirtmiştir.

Evet, partinin internet sitesinde yer alan bu saçmalıklarla söylenmek istenen şu: Biz insanların siyasî konumları hakkında değerlendirme yaparken onların İslamî değerlere nasıl baktıklarını önemsemiyoruz.. Bizim için önemli olan, birincisi, onların (son tahlilde bir masaldan ibaret olan) bağımsızlıkları..

İkinci olarak da onların “kendi düşünce eksenleri” içerisinde (Ki bu düşünce ekseni İslamî değerleri hiçe sayan ateizm de olabilir, dinsizlik de olabilir, bütün milliyetçilikleri yadsıyan kozmopolitizm de olabilir) ne kadar sağduyulu olduklarını önemsiyoruz.

Dedikleri bu.

Şimdi diyeceksiniz ki bunlar “sağduyulu olmak”tan bahsetmekle işi getirip adalet, hikmet ve yüksek ahlâk değerlerine bağlamış oluyorlar, ve bunlar İslamî değerler demek.. İşte, Sağduyu Partililer (onların ardındaki, bağlı ve bağımlı oldukları “üst akıl”) bunu baştan düşünmüş, bu hataya düşmememiz için, daha baştan, insanları değerlendirirken onların İslamî değerlere nasıl baktıklarını önemsemediklerini bilmemizi sağlayacak şekilde bu şerhi itina ile kayda geçirmişler.

Yani bunların sözünü ettiği adalet, hikmet ve yüksek ahlâk değerleri İslam’ın öngürdüğü değerler değil; evrensel (bir laikin, bir dinsizin, yahut evrensel düşünen bir Budistin de kabul edeceği, İslam’ın malı olarak görmeyeceği) adalet, hikmet ve yüksek ahlâk değerleri.. (Nasıl bir evrensellikse?.. Evrensellik babalarının tapulu malı, baba mirası.. Birileri ne yapsa evrensel ve çağdaştır, sen ne yapsan çağdışıdır.)

Bu saçmalıklara karşı “İslamsız adalet, İslamsız hikmet, İslamsız yüksek ahlâk değerleri olmaz” derseniz, Sağduyu Partisi’nin size söyleyeceği şu: Türkiye’de şimdiye dek böyle düşünenler vardı, fakat biz onlardan farklıyız, biz bağımsızlığı ve “kendi düşünce ekseni içinde” sağduyulu olmayı keşfettik..

*

Burada mesele, parti olarak programlarında Şeriatçi olduklarını söyleme meselesi değil, Şeriat’e aykırı beyanda bulunmama meselesi..

Şüpheli ve sanıklara bile sorgu sırasında “susma hakkı” tanınıyor.

İlla da konuşmak, yanlış şeyler söylemek zorunda değilsiniz..

Sağduyu Partisi’nin tutup sitesinde yayınladığı saçmalıklar, söylemek zorunda olduğu şeyler değildi.. Yuvarlak, tevile müsait laflarla işi geçiştirebilirlerdi.

Ortadaki rezaletin makul bir açıklaması yok..

Derinlerde neler döndüğünü, hangi rüzgârların estiğini, hangi dalgaların sahilleri selamladığını ise bilebilecek durumda değiliz.

*

Nureddin’in Hollanda Büyükelçisi’ne yaptığı açıklama da, fıkıhla tasavvuf, Şeriat’le tarikat, hukukla ahlâk arasındaki farkı bilmediğini ve daha kötüsü Şeriat’in önemini kavrayamadığını, ya da önemsiz gördüğünü ispatlamaktadır.

*

Üçüncü soruya gelince..

Nureddin, şapkasından el çabukluğuyla çıkardığı doğal liderlik tavşanına eşlik eden “yeniden yorum”u ile bütün intisapları/biatları fesh etmiş bulunmaktadır.

Olayın takva ile ilgili boyutu bakımından kendisini “aciz bir kardeş” olarak göstermektedir.

Doğal liderliğinin şer’î bir dayanağı bulunmuyor; takvaya çağırma görevi çerçevesindeki “aciz bir kardeş” olma durumu ise, başkalarını sorumlu hale getirmez.

“Aciz bir kardeş” olduğu unutulmamalıdır.

*

Söz konusu arkadaşın mesajında Ramuz el-Ehadîs’e, Evrad’a (dua ve virdler kitabına) ve Robert Frager’in “Kalp, Nefs ve Ruh” kitabına da atıfta bulunuluyor.

Nurettin’in Ramuz ve Evrad hakkındaki sözleri tuhaf..

Üç kişilik bir heyete (Yanlış hatırlamıyorsam Mikdat Kutlu, Zühtü Ünal ve Hür Mahmut Yücer’den oluşuyordu) yeni bir evrad siparişi verdiğini de duymuştum. Sonunun ne olduğunu bilmiyorum.

Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a.’in hazırladığı hadis kitabı ile Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in tertip ettiği Evrad’ı beğenmeyen Nurettin’in beğendiği, cemaate hararetle tavsiye ettiği, övdüğü kitap, Frager’in Kalp, Nefs ve Ruh’uydu.

Tavsiye ile yetinmediler, cemaat olarak bu kitabın satış ve dağıtımını bir kampanyaya dönüştürdüler.

Halbuki bu kitap itikadî hatalar içeriyordu.

Her ne kadar Allah’ın kelamı dışında kusursuz kitap bulunmasa da, itikadî hatalar ile mesela tarihî bilgilerle ilgili hatalar ve dünyevî bilgi yanlışları aynı kefeye konamaz.

Üstelik bu tip kitaplara eleştiri yöneltildiğinde şöyle bir tepki alınmaktadır: “Ama o kitabı Hocamız tavsiye etti”.

Frager’in kitabı hakkındaki değerlendirmelerimiz “Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf” adlı kitabımızda (https://archive.org/details/haramilerce-yagmalanan-tasavvuf) “Modern Batılı Tasavvuf” başlığı altında dercedilmiştir.

Ramuz için gösterilen hassasiyetin daha fazlasının Frager’in kitabına karşı gösterilmesi gerekmez miydi?!


İBRAHİM MİLLİYETÇİLİĞİNDEN ATATÜRK (ÇAĞDAŞ YAHUDİ-HRİSTİYAN UYGARLIĞI) MİLLİYETÇİLİĞİNE

 


Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde Makdîsî’nin bazı görüşlerini aktarıyor:

…  El-Makdîsî; günümüzde Müslümanların takip etmesi gereken yolu, (menhec) Kuran’da geçen “Millet-i İbrahim” tabirinden ilham alarak İbrahim Milleti olarak isimlendirmiş ve bu isimle bir kitap telif etmiştir. O, İbrahim Milleti’nin niteliklerini zikrettiği bu kitabında Mumtehine Suresi’nin 4. ayetindeki Hz. İbrahim’in kavmine karşı hitap tarzından ilham alarak İslamlaşma yolunda aleniliğin Kurani bir metot olduğunu göstermeye çalışmıştır.

Bu ayetin tefsiri için geleneksel selefi ulemanın görüşlerine başvuran el-Makdîsî, düşmana karşı düşmanlığın ana akım İslamcıların yaptığı gibi gizli ve tedrici bir yolla değil aleni bir şekilde yerine getirilmesinin gerekli olduğu sonucuna ulaşmıştır. …

Makdîsî’nin atıfta bulunduğu ayetin meali şöyle:

İbrâhîm'de ve onunla berâber bulunanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Hani kavimlerine şöyle demişlerdi: “Doğrusu biz, sizden ve Allah'tan başka tapmakta olduklarınızdan uzak kimseleriz! Sizi tanımıyoruz; artık (siz) tek olarak Allah'a îmân edinceye kadar, sizinle bizim aramızda ebedî olarak düşmanlık ve kin başlamıştır.”(Ve onlar şöyle duâ ettiler:) “Rabbimiz! Ancak sana tevekkül ettik ve sana yöneldik; dönüş de ancak sanadır!”

Ancak, bu ayetin, aynı surede yer alan diğer ayetlerle birlikte değerlendirilmesi gerekir:

“Olur ki Allah, sizinle onlardan (Mekkelilerden) düşmanlık içinde bulunduğunuz kimseler arasında (onlara hidâyet vererek) bir dostluk meydana getirir. Çünkü Allah, (herşeye) hakkıyla gücü yetendir. Ve Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

“Allah, din husûsunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten ve onlara karşı âdil davranmaktan sizi menetmez. Şübhesiz ki Allah, adâletli olanları sever.” (Mümtehine, 7-8)

Burada dikkat edilmesi gereken hususlardan biri şu: Dostluk diye tercüme edilen kelimenin Kur’an’daki aslı “meveddet”tir.. Bu dostluk, “velayet” anlamındaki dostluktan farklıdır. 

(Mesela bir İslam devleti duruma göre Avrupalı devletlerle de meveddet ilişkisi içinde olabilir, fakat Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasında olduğu gibi “velayet”ini AB kurumlarına verme, onların “kriter”lerini benimseme ve iç hukukunu onların kararları doğrultusunda revize etme türünden bir dostluk yapamaz.)

*

Makdîsî’nin yaptığı “İslamlaşma yolunda alenîlik” vurgusu önem taşımakla birlikte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamberliğinin ilk üç yılında daveti gizlice yaptığı unutulmamalıdır.

Ancak bu gizlilik, aşikârede gidip putlara tapma ya da önlerinde saygı duruşunda bulunma, Mekke’nin müşrik kodamanlarına “Mekke’nin birlik ve beraberliği, ulusal çıkarları” ekseninde dostluk arzetme anlamına gelmiyordu.

Evet, (fetihten önce) putlara saldırılmıyor, kırılmasına kalkışılmıyordu; fakat putların önünde saygı duruşunda da bulunulmuyor, mesela “Hübel putçuluğu ilkeleri”ne bağlılık yemini edilmiyordu.

Bu nokta önemlidir..

Söz konusu üç yıldan sonra ise tebliğ alenî yapılmaya başlanmış, putlar aleyhindeki ayetler müşriklerin yüzüne karşı uluorta okunmuştur.

*

İş o raddeye gelmişti ki, Bilal-i Habeşî gibi kölelere ve Yasir ailesi gibi zayıflara ağır işkenceler yapılıyordu. 

Onlardan istenen, Lât, Uzzâ, Menât ve Hübel gibi putlara saygı duyduklarını söylemeleriydi. (Lât, cömert bir “ata Arab”ın lakabı..  Hübel, Menât ve Uzzâ ise kökeni eski çağlara dayanan ithal putlar.)

Fakat Müslümanlar, bu putlara saygı göstermiyor, “Bütün inançlar saygındır, sizin bu inançlarınız da saygındır, putlarınıza da en derin saygı ve sevgilerimizi sunarız” dememekte diretiyorlardı.

Ölümü göze alacak kadar.

Nitekim, Yasir r. a. ile hanımı Sümeyye r. a. şehit edildiler (Ammar bin Yasir r. a.’in ana ve babası).

Onlardan beklenen, “Lât ve Uzzâ inancı, Muhammed’in dininden daha iyidir” demeleriydi.. Demediler. (Bugün birilerinden, "Laiklik Şeriat'ten iyidir" denilmesinin istenmesi ve onların da sözde müslüman olarak bunu söylemeleri gibi.)

Günümüz Türkiye’sine gelince.. Gökten bir taş düşse, “Laiklik Şeriat’ten daha iyidir” diyen ve kendisini hâlâ müslüman zanneden bir salağın başına isabet eder..

O kadar çoklar.

*

Makdîsî’nin kullandığı “millet-i İbrahîm” tabirine gelelim..

Bu ifade Kur’an’da yer alıyor:

“Kendini bilmeyenden başka kim İbrâhîm'in milletinden (an milleti İbrâhîme) yüz çevirir? And olsun ki (biz,) onu dünyada (peygamber olarak) seçtik. Doğrusu o, elbet âhirette de sâlih kimselerdendir.” (Bakara, 2/130)

Milletin Arapça’daki asıl anlamı “din”dir.. Irk ve ulusları ifade için kullanılan kelimeler ise kavim ve "şâ’b"dır. “Millî”, “dinî” demektir. Milliyetçilik de aslında dincilik anlamına gelir. Böyle olduğu için Arap milliyetçileri (ırkçıları) için (şâ’b kelimesinden hareketle) şuûbî denir.. Onlar, kendi batıl davalarını ifade için şuûbiyye(t) tabirini kullanırlar.

Türkiye’de ise ırkçılar (kavmiyetçiler) “kavramsal kapkaççılık” yaparak millet ve milliyetçilik kavramlarını gasbetmiş durumdalar.

Prof. Recep Şentürk, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Millet” maddesinde şunları söylüyor:

İslâmî literatürde millet kelimesinin, “Allah’ın kulları için kitaplarında ve peygamberlerinin diliyle koyduğu esaslar” şeklinde yer alan tanımıyla din ve şeriatla eş anlamlı olduğu belirtilmekte, ancak bakış açısına bağlı olarak aralarında fark bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Allah’ın koyduğu kurallar bakımından millet, onları yerine getirenler bakımından din kelimesinin kullanıldığı, ayrıca millet tabirinin Allah’a veya diğer insanlara değil sadece onu tebliğ eden peygambere nisbet edildiği, dolayısıyla “Allah’ın dini, Zeyd’in dini” denildiği halde “Allah’ın milleti, benim milletim, Zeyd’in milleti” denilmeyeceği (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “mll” md.), millet ve şeriatın Allah’ın kullarından yapmalarını istediği, dinin ise Allah’ın emrinden dolayı kulların yaptığı şey olduğu (Kurtubî, II, 93), şeriata kendisine uyulması bakımından din, üzerinde birleşip bir araya gelinmesi bakımından millet adı verildiği (Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Şerḥu’l-Mevâḳıf, I, 14; et-Taʿrîfât, “dîn” md.), Allah’ın koyduğu prensiplerin bunları O’nun adına bildiren kimseye nisbetle millet ve bunlarla amel eden kimselere nisbetle din diye anıldığı (Ebüssuûd Efendi, V, 149) söylenmiştir.

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca da, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Bakara Suresi’nin 120’nci ayetini tefsir ederken “millet” kavramı üzerinde durmaktadır.

Ayetin meali şöyle:

Milletlerine (milletehüm) tâbi olmadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden aslâ hoşnût olmayacaklardır. De ki: “Hiç kuşkusuz Allah'ın gösterdiği yol, gidilecek asıl doğru yoldur!” Celâlim hakkı için, eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, Allah'a karşı sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır!

Merhum Elmalılı Hoca, bu ayet hakkında, “Bir âyet öncesinde son derece okşayıcı ve güven verici bir ifade kullandığı Peygamber’ine, onun arkasından bu sert uyarıyı irâd buyurması ne kadar mânâlıdır. Bu ihtarın Peygamber’den ziyade ümmetine yapılmış olduğuna şüphe yoktur diyor.

Evet, bu ihtar, Türkiye Müslümanları eğer kendilerini “Peygamber Efendimiz s.a.s.’in ümmetinden” kabul ediyorlarsa (Ki, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ gibi ümmet düşmanlığını yüksek sesle dile getiren, ümmetten olmayı zül addeden kendini bilmez ırkçı beyinsizler bu ülkede hiç de az değil), bu ihtar onlara..

Bu tehdit, laiklik adı altında Yahudi ve Hristiyanlar’ın milletlerine (inançlarına, kanunlarına, felsefelerine, dünya görüşlerine, devlet anlayışlarına) tabi olanlara.

Laikçiler ve laikleşen “eski İslamcılar” şunu bilsinler ki, onlar için “Allah’a karşı ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır”.

*

Merhum Hoca’nın “millet” kavramı hakkında söyledikleri ise şunlar:

... Zemahşerî'nin "Esas"ta beyanına göre; asıl mânâsı "tutulup gidilen yol" demektir ki, eğri veya doğru olabilir. İşte bu anlamdan alınarak din ve şeriat mânâsında kullanılmıştır. Şehristanî'nin "el-Milel ve'n-Nihal"deki beyanına göre din, şeriat, millet denilen şeyler hadd-i zatında hep aynı şeylerdir. Ancak itibar edilen ve gözetilen mânâya göre, yine de her biri bir başka yönden diğerinden farklı bir anlam kazanır. İtikat ve iman bakımından din, amel ve tatbikat bakımından şeriat, sosyal bakımdan, yani sosyal realite bakımından millet denilir. Gerçekte itikad edilen ne ise, amel edilen de odur. Amel edilen ve uygulanan ne ise esas itibariyle üzerinde ittifak edilen şey de odur. Şu halde millet, bir cemiyetin etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, diğer bir deyişle, ictimaî duygu ve telakkilerinin tabi olduğu ve kitlesinin bağlı bulunduğu hakim ilkeler ve takib edilen gidişattır, sülûk edilen yoldur. Bu yolun hak olanı, hak olmayanı, eğri olanı, doğru olanı vardır. Şu kadar var ki, yolun hak olanı güzel sonuca, hak olmayanı da hüsrana ve kötü akibete götürür. Demek ki millet, sosyal kurul dediğimiz toplumun kendisi değildir. Ona cemaat, kavim, ümmet veya ehl-i millet denilir. Mesela Yahudilik ve Hıristiyanlık birer millettir fakat yahudiler ve hıristiyanlar ehl-i millet, sahib-i millettirler, diğerleri de öyle... Bununla beraber "millet" kelimesi "ehl-i millet" mânâsına da mecaz olarak kullanılmaktadır. Mesela; "millet şöyle yaptı, millet böyle yaptı" denilir ki bu, kavim demektir. Müteallikı (taalluk edeni, ilgili olanı) zikredip, müteallakı (kendisine taalluk olunanı) murad etmek kabilindendir veya doğrudan doğruya mecaz-ı hazfîdir. Nitekim âyette "İbrahim milleti" tamlaması, her iki mânâya da tefsir edilebilir. Âyette "heva ve hevesleri" buyurulması, gösteriyor ki, yahudi ve hıristiyanların takip ettikleri din ve millet, yukarıdan beri, inkar edilemez delil ve burhanlarla isbat edildiği üzere, kendi heva ve hevesleriyle, gönüllerinin keyfince uydurulmuş hurafeler, din adına ortaya konulmuş bozmalardır. Bunlar hakka değil, keyiflerine tabidirler; milletleri, peygamberlere indirilen kitaplardan ve hak yol olan tevhidden, İslâm ve ihsan esaslarından çıkmış, bambaşka bir şey olmuştur. Cenab-ı Allah, bütün bu eski dinlerin temel ilkelerini Kur'ân'da açıklamış, bunları tasdik ve teyid edip yeniden onaylamış ve o ilkelerden ayrılanların, gerçek dine değil, kendi hevalarına uyduklarını göstermiştir. Bunların din dedikleri şeylerin aslında hevadan ibaret bulunduğunu hatırlatarak Peygamber’ini bunlara uymaktan şiddetle sakındırmıştır....

Evet, şiddetle sakındırmıştır, gel gör ki bugünün Türkiye’si tam da bunu yapmaktadır.

Merhum Hoca’nın “Millet, bir cemiyetin etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, diğer bir deyişle, ictimaî (toplumsal) duygu ve telakkilerinin tabi olduğu ve kitlesinin bağlı bulunduğu hakim ilkeler ve takib edilen gidişattır” şeklindeki açıklaması dikkate alındığında, Türkiye’nin bugün gittiği yolun “İbrahim milleti”ne değil “Atatürk milleti”ne karşılık geldiği anlaşılır.

*

Bu açıdan bakıldığında bugünkü Anayasa’da geçen “Atatürk milliyetçiliği” lafının çok yerinde bir seçim olduğu söylenmelidir. 

Anayasa’nın “Başlangıç”ının beşinci paragrafı şöyle:

“Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;”

Ancak, Atatürk’ün “medeniyetçiliği” (çağdaş uygarlıkçılığı, muasır medeniyetçiliği) dikkate alınırsa, işin gelip Yahudi ve Hristiyan milletine dayandığı görülür.

Hülasa, Türkiye toplumu Atatürk’ün peşinde yani Atatürk milliyetçisi, Atatürk de (milliyetçiliğin Arapça’daki anlamı itibariyle) Batı milliyetçisi.. Fakat burada milliyetçilik değil “medeniyetçilik” kelimesi kullanılıyor. Medeniyet ise Batı demek..

Evet Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa (Ki sonradan Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını kullanmaya başlamış bulunuyor) sayesinde Türkiye toplumu İbrahim’in milleti”ne değil, çağdaş uygarlığın mucidi ve sahibi Yahudi ve Hristiyanlar’ın “millet”ine tabi olmuş durumda.

Anayasa böyle diyor.

*

Bu toplum, Millî Görüş diye bir hareket başlatan Erbakan’ın millet pusulasını yeniden Hz. İbrahim aleyhisselama çevireceğini umarken, 28 Şubat sonrasında kendisinden ayrılıp yeni bir parti kuran ve sırasıyla önce başbakan sonra da başkan (cumhurbaşkanı) olan Erdoğan’ın “İslam dünyası laiklik ile bağı niye geciktirdi anlayamıyorum” diye konuştuğuna şahit oldu.

Laik, yani Şeriatsız (yani, İslâm Ansiklopedisi'nden ve Hak Dini Kur'an Dili tefsirinden yaptığımız alıntılar ışığında düşünülerse, "din"siz, İslamsız) bir İslam dünyası..

Adı İslam dünyası, kendisi İslamsız dünya..

Üstelik Erdoğan Atatürk'ün laikliğine imanını kalb ile tasdik ve dil ile ikrarla sınırlı tutmadı, amel ile kemale erdirmeye çalıştı, Mısır ve Tunus’a laiklik ihraç etmeye kalkıştı.

Ne günlere kaldık ey Gazi Hünkâr!

*

Diyanet’in cuma hutbelerinde bu yazıda geçen ayetleri de okuyabildiği günlerin gelmesi dileğiyle yazıyı bitirelim..

Milletlerine (milletehüm) tâbi olmadıkça, Yahudi ve Hristiyanlar senden aslâ hoşnût olmayacaklardır. De ki: “Hiç kuşkusuz Allah'ın gösterdiği yol, gidilecek asıl doğru yoldur!” Celâlim hakkı için, eğer sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, Allah'a karşı sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır!

(Bakara, 2/120)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...