israil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
israil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İSRAİL, ARZ-I MEV’ÛD, VE TARİHSELCİLİK

 






İsrail, Hz. Yakub aleyhisselam’ın lakabı..

Yahudiler’in devletinin adının İsrail olması normal, biz de Türkiye ismini kullanıyoruz, ve Türk, muhtemelen, Türkler’in kâffesinin atası olan şahsın adı.

Arz-ı mev’ûd (vaad edilmiş belde) meselesine gelince..

İnsanlar güçleri yetince vaad edilmemiş topraklara da el koyabiliyor, “Burası artık bizim” diyebiliyorlar.

Mesela Amerika kıtası Avrupalılar’a vaad edilmiş değildi, topları tüfekleriyle gittiler ve oranın asıl sakinleri olan Kızılderililer'e “sonradan gelmiş sığıntı” muamelesi yapmaya başladılar.

*

Arz-ı mev’ûd meselesi Yahudi ve Hristiyanlar’ın elindeki Tevrat ve İncil’de geçiyor.

Kur’ân’da tabir olarak geçmemekle birlikte, böylesi bir vaadde bulunulduğunu gösteren ayetler mevcut.

Mesela Maide Suresi’nin 21’inci ayetinde, Hz. Musa aleyhisselam’ın İsrailoğulları’na şöyle seslendiği bildiriliyor:

“Ey kavmim! Allah'ın sizin için yazdığı kutsal beldeye (el-arza’l-mukaddete’lletî ketebe’llâhu le-küm) girin ve arkanıza dönmeyin; yoksa zarara uğramış kimseler olursunuz.”

Evet, vaad edilmiş bir belde var.. Ve Allahu Teala, A’râf Suresi’nin 137’nci ayetinde bildirildiği gibi, bu vaadini yerine getirmiş durumda:

“Güçsüz düşürülmekte olan kavmi ise, kendisini bereketli kıldığımız yerin doğularına ve batılarına vâris kıldık. Böylece Rabbinin İsrâiloğullarına olan o pek güzel söz, sabretmeleri sebebiyle tamâmen yerine geldi. Fir'avun'un ve kavminin yapmakta olduğunu ve yükseltmekte olduklarını ise, harâb ettik.”

Velhasıl, Kur’ân’a göre, ortada “vaad” olarak da yorumlanacak bir “söz” var, ve bu söz yerine getirilmiş, vaad tahakkuk etmiş, gerçekleşmiş durumda.

Yani olay, olup bitmiş, tamamlanmış, konu kapanmış..

Hz. Süleyman aleyhisselam zamanında İsrailoğulları devleti, onun liderliği altında tüm dünyayı hükmü altına almış durumdaydı.

Böylece vaad, daha iyisi düşünülemeyecek şekilde eksiksiz bir biçimde gerçekleşmiş oldu.  

*

İmdi, Allahu Teala’nın vaadi kıyamete kadar geçerliydiyse, bugünden 100 sene önce, 500 sene önce, bin sene önce neden bir İsrail devleti yoktu?

Allahu Teala’nın sözünden dönmesi, vaadini tutmaması diye birşey olamayacağına göre, ortada böyle “kıyamete kadar geçerli” bir vaad yok.

Vaad vardıysa, vaadin gereği niye yok?. Yahudiler neden Filistin’den defalarca kovuldu, sürgün edildiler?

*

Bu durumda Yahudiler, arz-ı mev’ud davalarını ancak şöyle bir demagoji, mugalata ve kelime oyunu ile savunabilirler: “Evet, bu vaad kıyamete kadar geçerli, fakat tahakkuku Yahudiler’in çabasına bağlı.”

Mesele salt Yahudiler’in çabasına bağlı olunca, bir vaadden söz etmenin anlamı kalmıyor, çünkü aynı çabayı Roma İmparatorluğu (ve Bizans) gösterince o topraklar onların eline geçti.. 

İskender gösterince İskender’in toprağı oldu.. 

Hatta bir ara Persler işgal ettiler. 

Müslümanlar çaba gösterince de buralar Müslümanlar’ın vatanı oldu.

Bu topraklar (kıyamete kadar) özel olarak sadece Yahudiler’e vaad edilmiş olsaydı, onların elinden asla çıkmazdı.. 

Çıkması, vaadin yerine getirilmemesi olurdu. Ki bu Allahu Teala için muhaldir.

*

Kısacası, kıyamete kadar geçerli bir vaadin bulunmadığını, 1948’den önce Filistin’de bir İsrail egemenliğinin bulunmuyor oluşu ispatlıyor.

Demek ki, mesela M. S. 500 yılı için bir vaad söz konusu değil.. 1000 yılı için de.. 1500 senesi için de.. 1900 için de..

Böyle bir vaad söz konusu olsaydı, Allahu Teala vaadinden dönmeyeceği için, gereği gerçekleşirdi.

Demek ki yok.

Yahudiler’in sözünü ettiği vaad, şu anda bile gerçekleşmiş değil.. Çünkü, arz-ı mev’ud olarak gördükleri toprakların çok az bir kısmı ellerinde.. 

Büyük kısım Ürdün, Lübnan, Türkiye, Suriye, Suudi Arabistan, Mısır, İran, Kuveyt ve Irak’ın elinde.

Yani vaad, halihazırda gerçekleşmiş değil.. Gerçekleşmesi Ürdün, Lübnan, Suriye, Kuveyt ve Irak devletlerinin haritadan silinmesine, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve İran’ın ise bazı topraklarını kaybetmelerine bağlı.

Allahu Teala’nın Yahudiler’e kıyamete kadar geçerli bir vaadi bulunsaydı, tablo böyle mi olurdu?!

Kıyamete kadar geçerli bir vaad yok.. Gerçekleşip geçmişte kalmış, böylece hükmü sona ermiş bir vaad var.

*

Bir defa gerçekleştikten sonra bir daha ortadan kalkmayıp kıyamete kadar devam edecek bir “arz sahipliği” vaadinin bulunmadığını tarihî tecrübe ve mevcut durum ispatlıyor.

Görünen köy kılavuz istemez.. Güneş'in doğduğunu gözünüzle gördüğünüz zaman bunu size haber verecek bir şahide ihtiyacınız kalmaz. 

Bu durumda davalarını haklı göstermek için Yahudiler mugalata kabilinden belki şunu diyebilirler: “Bizim böyle bir süreklilik iddiamız yok, ‘vaad edilen toprak’ elimize bazen geçer, bazen geçmez.”

Bunu dedikleri zaman muhataplarının “O ‘ele bazen geçer’lik geçmişte gerçekleşmiş, geriye kıyamete kadar geçerli olan ‘ele bazen geçmez’lik kalmış olamaz mı?!” deme hakları doğar..

Vaad “bazen gerçekleşen” bir vaad olduğuna göre, o vaad, sadece "geçmişteki bazen"de gerçekleşmiş olmasıyla da yerine gelmiş, geriye sadece gerçekleşmezliği kalmış olabilir.

*

Diyelim ki bir padişah, bir adamına bir çiftlik verme vaadinde bulunuyor. “Falanca çiftlik bir süre sonra artık senin olacak” diyor.

Ve bir müddet sonra veriyor..

Sonra çiftlik bir şekilde adamın elinden çıkıyor.. Ya birilerine peşkeş çekiyor, “Gelin benim ağam olun, ben de yanınızda maraba olayım” diyor, ya da satıyor.

Padişah bunu görüyor, duyuyor, fakat müdahale etmiyor.

Bizimki seneler sonra biti kanlanınca da, “Burası benim çiftliğim, çünkü padişah bana vaad etmişti, ‘Burası yalnız senin’ demişti, defolun gidin, gitmezseniz hepinizi öldürürüm” diyor.

Bu adama, “Padişah senden başkasının olmasına razı değildi de niye sen burayı elinden çıkardın, padişahın lafını niye hiçe saydın? Ayrıca padişah buranın sende kalacağına dair sana bir garanti vermiş, bir vaadde bulunmuş idiyse, senin elinden çıkmasına niçin göz yumsundu?! Padişah, ‘Burası hep şu şahsın elinde kalacaktır, asla başkasına devredilemez’ diye bir ferman niye yayınlamamıştı?!” demezler mi?!

Ve de “Padişah sana verdiği sözü tutmuş, olay bitmiş kapanmış; onu hep sana borçlu yapmaya, malını elinden her çıkardığında onu sana geri vermekle yükümlü gibi görmeye ne hakkın var?” diye çıkışmazlar mı?!

*

Görüldüğü gibi, Yahudiler bu arz-ı mev’ud meselesi için “Tarihseldir” demiyorlar.

Tarihsel olduğu halde bunu itiraf etmekten kaçınıyorlar. (Bazı durumlar ister istemez tarihseldir.. Mesela Mekke döneminde Müslümanlar’ın Mekke’den Medine’ye hicret etmeleri emredildi.. Bu emir, o dönemle sınırlı bir emir.. Bugün Mekke’de yaşayanın Medine’ye hicret etmesi gerekmiyor.)

Bizdeki modernist ilahiyat ukalası, tarihsellik safsatasını Yahudi ve Hristiyanlar’dan öğrenmiş durumdalar.. Fakat o Yahudiler, kendi davaları söz konusu olunca tarihselciliği (gerçekten tarihsel olan için bile) kabul etmeyebiliyorlar.

Onlar için menfaatlerine uygun olan herşey evrensel, uymayanlar ise tarihsel olabiliyor.

*

Ve bizim modernist-tarihselci ilahiyat tufeylîlerinden Yahudi ve Hristiyanlar’daki bu çifte standart konusunda ne bir mırıltı, ne bir fısıltı, ne bir inilti, ne bir vızıltı duyuluyor.

Sanki ölmüş de mezara girmiş gibi sessizler.. Ya da sanki Mars’a göçüp yerleşmişler de dünyada olup bitenden haberleri yok.

Mesela şu prof. unvanını taşıyan tarihselcilik distribütörü ve bayisi Mustafa Öztürk soytarısı.. İslam ve Kur’an söz konusu olunca zehirli dilini yılan gibi tıslatan bu soytarı, neden Yahudi ve Hristiyanlar için iki çift laf etmiyor?

Etmez, çünkü onları eleştirirse mabadında ayak izi çıkacağını biliyor. 

(Bu soytarıların dr., doç., prof. gibi unvanlarına aldanmamak gerekiyor.. Hazırladıkları tezlerin ve yazdıkları makalelerin çoğu “dostlar alışverişte görsün” kabilinden paçavralar durumunda.. Mesleğinin hakkını vermeye çalışanlar var elbette, onlar böyle soytarılıklar yapmadıkları için fazla göze çarpmıyorlar.)

*

Bu tarihselcilerin (yahudisiyle, hristiyanıyla, müslüman görünen münafığıyla), Kur’an’daki bildirimlerin tarihsel olduğunu ispat etme şansları var, fakat nedense yararlanmıyorlar.

Mesela Allahu Teala Yahudiler hakkında şöyle buyuruyor:

“Onlar sizinle topluluk halinde savaşamazlar; ancak korunaklı şehirlerde oldukları halde veya duvarların arkasında bulunuyorken.. Kendi aralarındaki savaşları şiddetlidir. Onları birlik sanırsın; hâlbuki kalbleri dağınıktır! Bu, şübhesiz onların akıl erdirmeyen bir topluluk olmaları yüzündendir.” (Haşr, 59/14)

Yahudiler’in Kur’an’ın Allah kelamı olmadığını, dedikleri gibi “Muhammed’in uydurmaları” olduğunu ispatlama şansları önlerinde..

Halihazırda ordularında 100 bini aşkın asker bulunuyor..

İçlerinden bir subayın çıkıp askerlerine şunu deme imkânı var:

Ey İsrail’in (Yakub’un) seçilmiş çocukları, ey kahramanlar, ey yiğitler, aranızdan benimle ölüme gidecek 500 kişi istiyorum.. Muhammed’in uydurmalarına göre biz Müslümanlar’la açıkta toplu halde savaşamazmışız. Ancak korunaklı şeirlerin içinde bulunuyorken ya da tankların çelik duvarları ardındayken savaşabilirmişiz.. Onlara öyle olmadığını gösterelim, 500 kişi piyade olarak üzerlerine kahramanca yürüyelim, İsrail’in adını yüceltelim.. Belki öleceğiz, fakat kitaplarının uydurma, dinlerinin fasarya olduğunu cümle aleme göstereceğiz, bu gerçeği tarihe kanımızla yazacağız.”

Evet, Kur’an’ı küçük düşürme fırsatı Yahudi’nin elinde, öyle İsveç’te şurda burda yaktırmasına gerek yok.. 

Bu ayet-i kerîmenin onlar için ürettiği "kriz"i eşsiz bir "fırsat" olarak görüp değerlendirebilirler.

Sadece Gazzeliler gibi zayıf bir topluluğun üzerine böyle pürsilah kahramanca piyade olarak yürümeleri, Kur’an’ın bütün “hava”sını indirmeleri, Müslümanlar’ı dinlerinden şüpheye düşürmeleri için yeterli.

Nedense, bunu yapmaktan kaçınıyorlar.

Kim bilir belki de Kur’an’a Müslümanlar’dan fazla inandıkları içindir,

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da böyle yaptılar.

 “Muhammed, biz Araplar’a benzemeyiz, zorlu savaş erleriyiz, bizimle savaşmak başkalarıyla savaşmaya benzemez” filan diyerek “artistlik” yapıyorlardı, fakat Peygamber Efendimiz s.a.s. anlaşmaları bozmaları, hainlik yapmaları ve Müslümanlar’a zarar vermeleri yüzünden üzerlerine yürüyünce kalelerinden başlarını çıkarmaya cesaret edemediler.

Hamas karşısında 7 Ekim’de bozguna uğramalarının nedeni de bu.. Duvar arkasında (tankın vs. içinde) olmadıkları için savaşamadılar.

Yahudiler ancak savaşmayan silahsız sivillerin üzerine piyade olarak yürüyebilir, karşılarında durabilirler.

Bir de düşmanları onlar daha ortada yokken kaçıp gitmişlerse, meydan boşalmışsa piyade olarak yürüyüp gelirler.

*

Yahudiler’in, Kur’an’ın “Muhammed’in uydurmaları” olduğunu göstermek için yapabilecekleri daha kolay, kansız, zahmetsiz, oturdukları yerden rahatça gerçekleştirebilecekleri başka şeyler de var.

Mesela Maide Suresi’nin 13’üncü ayetinde kendileri için söylenenin aksi yönde hareket ederek Kur’an’ın “uydurmalardan ibaret” olduğunu gösterme imkânı ellerinde.

Söz konusu ayet-i kerimede onlar için “İçlerinden çok azı dışında onlardan bir hainlik görme durumun hiç bitmez” (Ve lâ tezâlu tettali’u ‘alâ âinetin minhum illâ kalîlen minhum) buyuruluyor.

Tarihselciler, “Burada Peygamber’e hitap ediliyor, bugün durum değişmiştir” diyebilirler, fakat öyle değil.. Peygamber Efendimiz s.a.s.’in şahsında ümmete hitap ediliyor ve bugün de durum bu..

Yahudi devleti ve hükümetinin (Yahudiler’in azına değil de çoğuna karşılık geldikeri için) hainlikten uzak durmaları mümkün değildir.

Erdoğan’ın bunlarla arasının açılmasının ve “one minute”li bir çıkış yapmasının nedeni de buydu.. Aralık 2008’de İsrail Başbakanı Ehud Olmert Ankara’ya geldi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Erdoğan ile görüştü.. Ardından İsrail Gazze’ye saldırdı, ve sanki İsrail bu konuda Türkiye’nin onayını almış gibi bir görüntü ortaya çıktı.

Erdoğan baktı ki pabuç pahalı, Arap sokağı kendisine lanet okuyacak.. İçeride de eski lideri ve hocası Erbakan “Yahudi hortumu Erdoğan”a ağzına geleni söyleyecek.. O yüzden İsrail’e, “Meğer gözünün üstünde kaş da varmış, yeni farkettim” demek zorunda kaldı.

*

İsrail’in böyle oyunları ve hainlikleri eksik olmaz.. Ve hiçbir zaman verdiği hiçbir sözde durmaz, hiçbir anlaşmaya tam uymaz..

Erdoğan'ın suç ortağı gibi gösterilmek istendiği o saldırının yaşandığı sırada televizyonda zamanın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kahırlı bir konuşmasına şahit olmuştum.. Suriye ile İsrail’i barıştırmak için Türkiye olarak sürdürdükleri üç yıllık gizli diplomasinin bu saldırı ile berhava edildiğini söylüyordu.

Batılılar’ın uluslararası ilişkiler teorilerini ezberleyerek “evrensel” bilim adamı olmaya çalışmak yerine Kur’an’ı iyi anlayarak “tarihsel” müslüman olmaya çalışsaydı böyle ham hayallerle vakit öldürmez, üç yıl boşuna nefes tüketmezdi.

Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) hayalleri, hayalci dış politikası..

*

Evet, Yahudi devletinin Kur’an’ın Allah kelamı değil de “Muhammed’in uydurması” olduğunu kendileriyle ilgili ifadeler çerçevesinde ispatlama şansları var.

Müslümanlar’la olan ilişkilerinde bir kez olsun hainlik yapmayarak, “Söz, namustur; verilen sözden dönülmez, çark edilmez, hile yapılmaz” diyerek, doğruluk ve sadakat sergileyerek Kur’an’ın “hava”sını indirebilirler.

Ancak, “Biz hain olmaya razıyız, yeter ki Kur’an’a laf gelmesin” modunda hareket ediyorlar.

Çok fedakârlar.


ESKİ YOLDAŞI, ERDOĞAN'A FENA ÇAKMIŞ














İSRAİL'İN SÖZDE DÜŞMANI, ÖZDE (NATO VS. ÜZERİNDEN BİLİNÇSİZ VE ŞAŞKIN) DOSTLARI, MİLLETİ ALDATMAK İÇİN PARMAKLARIYLA İRAN'I GÖSTERİP "CANBAZA BAK, CANBAZA!" VAVEYLASI KOPARTIYORLAR.

BUNLARIN BİR KISMI "DÜZEN"BAZ DOLANDIRICI, BİR KISMI AHMAK, BİR KISMI DA MENFAATLERİNE HALEL GELMESİN DİYE BİLEREK SALAĞA YATAN SAHTEKÂR.

KENDİLERİYLE BİRLİKTE "İSRAİL NE Kİ, ASIL DÜŞMAN İRAN" MODUNA GİRMEYENLERİ İSE SULUKULE AHLÂKI, TERBİYESİ, ADABI, GÖRGÜSÜ VE NEZAKETİ İLE NEREDEYSE İRAN AJANI İLAN EDECEKLER.

KAMERALAR ÖNÜNDE HENİYE VE MEŞAL İLE KUCAKLAŞARAK MEDYA ŞOVU YAPMAK, NETANYAHU'YA SÖVÜP SAYMAK, KÜRECİK-İSRAİL-İRAN DENKLEMİNİN AKLA GETİRDİĞİ SORULARI UNUTTURMAK İÇİN ÇOK ZEKİCE BİR TAKTİK, FAKAT GAZZE'DEKİ MAZLUMLARA BİR FAYDASI YOK.

ONA KALIRSA HENİYE VE MEŞAL İLE HAMANEY DE KUCAKLAŞIYOR.

FAKAT İRAN'DA BİR İNCİRLİK VE KÜRECİK YOK.

İSRAİL SENİN DEĞİL İRAN'IN GENERALLERİNİ ÖLDÜRÜYOR.. SENİN DEĞİL İRAN'IN BÜYÜKELÇİLİĞİNİ BOMBALIYOR.

VE İSRAİL'E İHA VE FÜZELERLE SALDIRAN DA SEN DEĞİLSİN, İRAN..

İSRAİL'E MÜHİMMAT TAŞIYAN GEMİLERİ HEDEF ALAN DA SENİN KUZEY KIBRIS DEVLETİN DEĞİL, YEMENLİ HUSİLER..

ÜSTELİK, İSRAİL'LE TİCARETİNİ "SIFIRLAYAMIYORSUN" BİLE.. SADECE BİRKAÇ KALEMİ DEVRE DIŞI BIRAKIYORSUN..

İRAN KENDİ TOPRAKLARINDA İNCİRLİK VE KÜRECİK GİBİ ÜSLER KURARSA, "EL KÂRDA GÖNÜL YARDA" HESABI İSRAİL'LE TİCARET YAPIP KASASINI DOLDURURKEN BİR YANDAN DA BİZE DAVA VE CİHAT NUTUKLARI ATARSA, O ZAMAN GEL HEP BERABER İRAN'A ÇULLANALIM..

FAKAT ŞİMDİ KENDİ GÖZÜNDEKİ KÜRECİK VE İNCİRLİK BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ, İSRAİL'E GİDİP GELEN GEMİLER CESAMETİNDEKİ MERTEKLERİ UNUTTURMAK İÇİN "İRAN'IN GÖZÜNDEKİ ÇÖP" EDEBİYATI YAPARAK BİZİM MEZHEBÎ HASSASİYETLERİMİZİ İSTİSMAR EDİP KULLANMAK İSTERSEN, KUSURA BAKMA AMA, SANA, "LÜTFEN BU İLLÜZYONİST HOKKABAZ MARİFETLERİNİ BİZİM GÖRMEYECEĞİMİZ BİR YERDE İCRA EDİNİZ, BİZ BU BAYAT NUMARALARDAN BIKTIK USANDIK, CANIMIZA YETTİ" DENİLİR.

MERHUM NECMETTİN ERBAKAN SAĞ OLSAYDI SİZİN İÇİN REPERTUARINDAKİ DEĞİŞMEZ NAĞMELERLE "YAHUDİ HORTUMU, İSRAİL UŞAĞI" FİLAN DİYEBİLİRDİ, BİZ DEMİYORUZ, FAKAT EV SAHİBİNİ BASTIRMAK İÇİN YAVUZ HIRSIZ MODUNA GİREREK ÖNÜNÜZE GELENİ UTANMADAN İLLÜZYONİST ABRAKADABRA VE ELÇABUKLUĞU İLE İRANCILIKLA SUÇLAMANIZ DA SABIR TAŞINI ÇATLATIYOR.


*

AKP’nin günahı kebairi, Kürecik

Ekrem Şama

Millî Gazete, 29 Nisan 2024

 

Yıl 2011 idi.

İsrail yine azgın ve katliamcı yüzünü yansıtıyordu. Suriye’de de iç savaş başlatılmıştı. İran yine İsrail’e laf atıp duruyordu. Vururuz, haritadan sileriz, gibilerinden. NATO yetkililerinden bir açıklama geldi.

“Türkiye topraklarına balistik füzeler için bir erken uyarı sistemi kuracağız.” Erdoğan bu açıklamaya karşı şöyle bir çıkış yapmıştı:

“Bizim ülkemize karşı bir füze tehdidi yok ki böyle bir sisteme ihtiyaç duyalım.”

Kısa süre sonra anlaşıldı ki, Erdoğan daha önceden bu sistemin kurulmasını talep edip imza atmış. Espri bile yapılmıştı bazılarınca; “sakın NATO yetkilileri Erdoğan’ın imzasını taklit etmiş olmasınlar” diye. O sistem derhal Kürecik’e kuruldu ve ilaveten patriot bataryaları da getirilerek İran sınırına yakın yerlere konuşlandırıldı. O zaman yoğun bir şekilde Kürecik İsrail’i İran’dan korumak için yapıldı, diye haberler yaygınlaşmıştı. O günden bu güne kadar İsrail ne zaman Filistin’e tecavüz etmeye ve katliam yapmaya kalkışsa, kamuoyu bu Kürecik tesislerinin kapatılarak İsrail’in kör ve sağır edilmesi gerektiğini dillendirirdi. İktidar yanlısı Yeni Şafak ve diğerleri bile bu konuda aynı söylemi dillendiren manşetler atarlardı. Ne Erdoğan, ne de diğer yetkililer ve MSB (Milli Savunma Bakanlığı)  bu söylemleri yalanlayıcı tek bir cümle bile etmezdi. Bu da gösteriyor ki, Kürecik İsrail’i İran’dan korumak için kurulmuş.

Filistin Mücahitlerinin Aksa Tufanı atağından sonra İsrail’in başlattığı menfur katliamlar sürerken, kamuoyu yine Kürecik ve İncirlik üslerinin kapatılması ve İsrail’in kör ve sağır edilmesi yönünde yoğun protestolara giriştiği aylarda Erdoğan’dan bir açıklama geldi. “Gerekli gördüğümüzde Kürecik’i de İncirlik’i de kapatırız.” 2019 da da aynı söylemi dillendirmişti. Kürecik kurulup devreye girdiğinde NATO yetkilileri bu tesisin yönetiminin Türkiye’ye devredildiğini defalarca açıklamışlardı. Koskoca Cumhurbaşkanı “yalan söyleyecek” değil ya. Buradan da anlaşılıyor ki, İncirlik de, Kürecik de Türkiye’nin kararı ile kapatılabilir. Bu yetki var.

Gelelim günümüze.

İran’ın Şam’daki menfur İsrail saldırısına misilleme yapacağını açıklaması üzerine bütün gözler bölgeye çevrildi. İran geçtiğimiz günlerde bu misilleme hakkını kullandı. İlk saatlerde yüzde 99 oranında başarısız olduğu açıklansa da, sonradan İsrail’in iki hava üssünün büyük hasar gördüğü ve şu kadar askeri personelinin öldürüldüğü ve yaralandığı anlaşıldı.

Bizim kamuoyunda ise İran’ın attığı füzelerin Kürecik tesislerince İsrail’e anında haber verildiği ve bu yüzden başarısız olduğu dillendirilmeye başladığında, MSB yetkilileri acil bir açıklama ile bu tür haberlerin asılsız olduğu, Kürecik’in bir NATO tesisi olduğu, buradan İsrail’e herhangi bir bilginin verilmediği, bu tür asılsız haberlerin kamuoyunu yanıltıcı bir dezenformasyon olduğu bildirildi.

Tam herkes buna inanmışken, emekli askeri uzmanlar konuşmaya başladılar. (Mesela emekli Kurmay Albay İhsan Sefa, TSK’nın kritik noktalarında görev yapmış, halen emekli, başka uzmanlar da ifade ettiler) Bu uzmanlara göre, İran son harekatta İsrail’e 120 balistik füze fırlatmış, bunların yarısından fazlası Kürecik’in Avrupa üzerinden İsrail’e aktardığı bilgi ve veriler neticesinde havada imha edilmiş. Şayet Kürecik bu bilgileri vermese imiş, İsrail’e çok büyük kayıplar verdirilmesi mümkün imiş.

Bu durumda akla takılan sorular şunlar:

*Kürecik tesisleri kime karşı kuruldu, Türkiye’nin savunmasına katkısı var mı?

*İktidar yetkilileri NATO’dan bu tesisin kurulmasını hangi sebeple talep ettiler?

*Kürecik’in yönetimi NATO’nun dediği gibi Türkiye’de mi?

*Kürecik’in kapatılma yetkisi Erdoğan’ın açıkladığı gibi Türkiye’de mi?

*Erdoğan’ın “Şartlar oluşunca İncirlik’i de Kürecik’i de kapatırız” açıklaması yapıldıktan sonra, 30-40 bin bebek, çocuk, kadın ve sivil, Katil İsrail tarafından hunharca ve suç işleyerek öldürüldüğüne göre, bunlar o şartları oluşturmadı mı?

*İran’ın fırlattığı balistik füzeler Kürecik tarafından verilen bilgiler doğrultusunda mı imha edildi?

*İsrail’e büyük kayıplar verdirilmesinin önlenmesi Türkiye’ye ne kazandırdı?

*İsrail ile ticaret yapıldığı önce inkar edilip, sonra itiraf edildiği gibi, AKP iktidarı Kürecik konusundaki gelen bu bilgileri inkar mı edecek, itiraf mı edecek?

Şayet ortaya çıkan bu bilgiler, delilleri ile birlikte açıklığa kavuşturulmaz ise AKP’nin en büyük bir günahı, yani günahı kebairinden biri değil midir?

Tarih bunun hesabını bu iktidardan sormayacak mı?


(https://www.milligazete.com.tr/makale/20012035/ekrem-sama/akpnin-gunahi-kebairi-kurecik)

 

İSRAİL’İ BIRAKIP İRAN’LA SAVAŞMAK





İsrail ile İran arasında bir sıcak çatışma yaşanıyor.

Nedeni, İsrail’in İran’ın iki generalini ve birkaç başka subayını öldürmüş olması.

İran intikamdan, yakıp yıkmaktan söz ediyor, fakat ABD ve Avrupa’dan korktuğundan göstermelik bir karşılık vererek incinen gururunu kurtarma derdinde.

Bizim medyatörlere gelince, bazıları İsrail’i bırakmış İran’la savaşıyorlar.

Bunlardan biri, Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan..

Bugünkü (19 Nisan 2024 tarihli) yazısı “İran tehlikesinin boyutlarını kavrayabilmiş değiliz!” başlığını taşıyor.

Tam da İran İsrail’le bir şekilde karşı karşıya gelince..

Tamam, sana göre Türkiye için bir İran tehlikesi bulunuyor olabilir, fakat bundan bahsedilecek zaman şimdi mi olmalı?

Tam da İsrail’le karşılaştığı sırada..

Dışarıdan bakan, işin evveliyatını bilmeyen bir kişi bu durumda şu iki ihtimali düşünür:

Birinci ihtimal, böyle bir yazıyı tam da şimdi yazan kişinin kendisini çok iyi kamufle eden bir İsrail işbirlikçisi olması..

İkinci ihtimal ise, etrafına sızmış İsrail ajanları tarafından dolmuşa bindirilen aşırı saf bir vatandaş olması.

*

Kaplan yazısına şöyle başlamış:

“Gazze’de soykırım bütün hızıyla devam ediyor! Ama biz bir haftadır bir tiyatro izliyoruz İsrail ile İran arasında! İsrail-İran valsini.

“Altını çizerek hatırlatıyorum yeniden: İsrail’in İran’ın Şam Büyükelçiliği’ni bomba-lamasını şiddetle kınamak gerekiyor!

“Ama bunun bir oyunun parçası olabileceğini de aslâ gözardı etmemek önemli.”

Diyelim ki şimdi Ermenistan Türkiye’nin Azerbaycan’daki büyükelçiliğini vurdu, iki generalimizi ve başka subaylarımızı öldürdü.

Böyle ağır ve aşağılayıcı bir saldırı, “bir oyunun parçası” olarak “tiyatro” kabilinden sergilenebilir mi?

Bu tiyatroysa, savaş nedir, nasıl birşeydir?

Bu arkadaşlarımız ne yiyip ne içiyorlar da kafaları bu hale geliyor, anlamak mümkün değil.

*

Yusuf Kaplan, bunun ardından bombayı patlatıyor:

“Çok büyük bir tehlike var: İran tehlikesi bu. Şiilik üzerinden yayılan Fars emperyalizmi projesi.”

İran’ın Şiî topluluklar üzerinden bölgede mevzi kazanmaya çalıştığı bir sır değil.

Elini her tarafa uzatıyor.

Ve sen onun bu agresif politikasından endişe duyuyorsun.

Haklısın.

Fakat olaya bir de İran açısından bak..

Tıpkı hırsızın durumu gibi.. İnsanlar hırsızlardan korkarlar, fakat meseleye bir de hırsız açısından bakıldığında görülür ki, bütün dünya ona düşmandır. Hırsız evin sahiplerinden korkar, komşulardan korkar, bekçiden korkar, polisten korkar; tüm dünya ona karşı ittifak halindedir. Ve hırsız, bütün bu devasa düşman bloğuna karşı tek başınadır.

İran da kendisi açısından aynı durumda.. Ülkesinde, başka devletler tarafından kullanılabileceğini düşündüğü Sünnî kitleler var. Halk sadece Farslar’dan oluşmuyor, Türk-Türkmen, Kürt, Beluc vs. bir sürü etnik topluluk mevcut. İran, ülkesi dışındaki bütün Şiî topluluklara her hususta her zaman güvenebilecek durumda da değil, çünkü Fars/Pers (İranî) değiller, kimisi Arap, kimisi Türkmen.

Dolayısıyla İran (Fars unsuru), böyle bir dünyada, misalimizdeki hırsız gibi kendisini bir düşmanlar ittifakı ile kuşatılmış hissediyor.

*

Mesela Suriye’yi alalım..

İran’ın Şiîlik’ten dolayı Suriye’ye bir yakınlığı vardı, fakat Türkiye, geçmişte Esed’le çok iyi ilişkiler kurdu.. İran buna ses çıkarmadı veya çıkaramadı.. Fakat Türkiye, (dönemin Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı gibi) ABD’nin dolmuşuna binerek Suriye’ye müdahale etti..

Bunun üzerine İran, tümden Batı bloğunun kontrolü altına girecek bir Suriye görmek istemedi.. Rusya ile birlikte olaya dahil oldu..

Doğal olarak Türkiye bundan fena halde rahatsızlık duydu..

*

Bunun yanı sıra, sadece İran değil, (laik, yani siyasal dinsiz) Türkiye de bölge ve genel olarak İslam dünyası üzerinde etkili olmaya çalışıyor ve dolayısıyla sahada İran’la rekabet etme durumuna düşüyor.

Ancak Türkiye’nin derdi aslında Sünnîlik değil, “ulusal çıkar” dedikleri menfaat..

Nitekim Erdoğan’ın geçmiş yıllarda dilinden düşürmediği sloganlardan biri şuydu: “Ben ne Sünnîyim, ne Şiîyim, müslümanım.”

Erdoğan için Sünnîliğin bir önemi yokmuş.. Biz demiyoruz, kendisi diyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne gelince... Müslüman bile değil.. Laik, yani siyasal dinsiz..

*

Kaplan yazısını şöyle bitiriyor:

“İran nükleer güç olunca, İran’ı kimse durduramaz artık. O yüzden Türkiye’nin de derhal nükleer güç olma hazırlıkları yapması lazım.

“İslâm dünyasını nefes alabilmesi için, İran’ın kendi doğal sınırlarına çekilmesi, işgallerine son vermesi, işgal ettiği yerlerden de çıkarılması kaçınılmaz.

“Vesselâm.”

Aleykümselam gardaş..

Türkiye’nin nükleer güç olmasını istemen iyi de, niye bunu İran’a karşı istiyorsun?

Niye aklına mesela İsrail, ABD vs. hiç gelmiyor?

Sizdeki bu kafa neyin kafası?

Allah akıl fikir versin!

Amin!

*

Bir diğer heyecanlı yazarımız Mustafa Özcan..

O da fikriyat.com’da İran’a olanca kahramanlığıyla savlet etmiş.

Yazısının başlığı şöyle: “Farezdek ile Mirbe kavgasından günümüze yansıyanlar”.

Bu yazarımız da İran ile İsrail için “Birbirlerini savaş halinde bile gözetiyorlar” diyor.

Birbirlerini gözetmiyorlar dostum, kavganın kontrolden çıkmasını istemiyorlar.

Mesela iki kişinin yumruk yumruğa dövüştüğünü düşünelim.. Her iki taraf da bilir ki kendisi bıçağa davranırsa karşı taraf da aynısını yapacak ve iş kontrolden çıkacaktır. Artık göz mü çıkar, böğür mü delinir, orasını baştan tahmin etmek mümkün değildir. Biri mezara, diğeri hapse gidebilir. Dolayısıyla iki taraf da yumrukla işi kapatmaya çalışır. Bu, karşı tarafı gözetmekten değil, herkesin kendisini gözetmesinden ve sonunun nereye varacağı belli olmayan bir maceradan uzak durma arzusundan kaynaklanır.

Tesadüfe bakın ki, bu yazarımız da, ağız birliği etmiş gibi Yusuf Kaplan’la aynı türküyü “çığırıyor”, İran’ın Pers İmparatorluğu’nu diriltmesinden söz ediyor.

Bizimkiler de bir zamanlar Ortadoğu’da yaprak kımıldasa haberlerinin olduğunu, bütün kılcal damarlara girdiklerini, kendilerinden habersiz hiçbir şey yapılamayacağını, bölgesel güç haline geldiklerini, hatta küresel güç olma yolunda olduklarını anlatıyorlardı..

Demek ki İranlılar da aynı bölgesel ve küresel rüyalara kendilerini kaptırmışlar. Ne demişler, hacı hacıyı Mekke’de, holigan holiganı statta bulurmuş..

*

Peki Ortadoğu’daki Sünnî rejimler?..

Mustafa Özcan, onlardan (haklı olarak) “işbirlikçi Arap rejimler” diye söz ediyor.

“Bu aldatıcı hatta hain bir tabir. Bunlar Sünni değil işbirlikçi rejimler” diyor.

Ve şu hükmü veriyor: “… onlara Sünnîlik kisvesi yakışmadığı gibi Araplık veya İslamlık kisvesi de beyhudedir.

Haklı olabilir.. Belki de liderleri, Erdoğan gibi “Ben Sünnî değilim” demişlerdir.

Muhtemelen anayasalarına da (laik yani siyasal dinsiz Türkiye Cumhuriyeti’nden esinlenerek) “Biz müslüman değiliz.. Biz atamız ölmüş falan şahsın ilke ve inkılaplarına iman ettik, onun yılmaz savunucularıyız” diye yazmışlardır.

Yazmışlarsa, tekfiri hak etmişler, üzerlerindeki İslamlık kisvesinin beyhude olduğu ortaya çıkmıştır.

Bu durumda onları İslamlık’tan ihraç eden Mustafa Özcan değildir, kendileridir.

Bu rejimler laik (siyasal dinsiz) olduklarını söylüyorlarsa Mustafa Özcan onları nasıl müslüman yapabilir ki?!

*

İran hassasiyetleri zamansız ve tuhaf biçimde depreşen bu yazarlar, İran-İsrail ilişkilerinin nasıl olmasını isterlerdi?

Şu anki Türkiye-İsrail ilişkileri gibi olması onları “keser miydi”?

Belki de onlara göre tek eksik, İran Cumhurbaşkanı’nın İsrail Cumhurbaşkanı ile bir panele katılıp “One minute!” diyerek onun sözünü kesmemiş olmasıdır.


"MESELE VATANSA FİLİSTİN'DEKİ İSRAİL ZULMÜ TEFERRUATTIR"



İstediği savaşı aldı.


Ara sıra medyada, falanın filanın, falan partinin filan kliğin sosyal medya trol ağlarından söz edildiğini görüyoruz.

En son İçişleri Bakanlığı'nın Emniyet Genel Müdürlüğü kapısı önündeki canlı bomba hadisesi üzerine bu konu gündeme geldi.

Süleyman Soylu'nun trollerinin yeni bakan Ali Yerlikaya'ya karşı dakikalar içinde harekete geçtikleri söylendi, yazılıp çizildi.

İmdi, asıl ilgi alanı ya da çalışma sahası psikolojik savaş ve algı operasyonu olmayan kurum, kuruluş ve şahısların bile böylesi trol ağları kurdukları bir ülkede istihbarat teşkilatlarının, mesela MİT'in bir trol ağının bulunmadığını, kamuoyu oluşturmak için geniş sosyal medya ağları oluşturmadıklarını ve sosyal medya fenomeni ya da meraklısı gibi görünen elemanlarının bulunmadığını düşünebilir miyiz?

Şüphesiz düşünebiliriz.. MİT'teki beyefendi ve hanımefendilerin hiç çalışmadıklarını, yan gelip yattıklarını kabul edersek..

*

Milli Gazete'nin internet sayfasındaki haberin başlığı şöyle: "Oğuzhan Uğur’dan çok konuşulacak İsrail paylaşımı: Filistin halkı diz çökecek".

Spotta ise şu söyleniyor: 

"Yaptığı siyasi programlarla adını sıkça duyduğumuz sosyal medya fenomeni Oğuzhan Uğur Filistin ve İşgalci İsrail arasında yaşanan çatışmayla ilgili çok konuşulacak bir paylaşım gerçekleştirdi."

Oğuzhan Uğur'un MİT'çilerin sosyal fenomeni olup olmadığını ben bilemem..

Fakat eğer olsaydı, MİT'çilerin Milli Gazete'deki adamlarından birine, eleştiriyormuş ayağından Oğuzhan Uğur'un mesajının yayılması direktifinin verilmiş olduğunu düşünürdüm.

Her neyse.. Haberin metni şöyle:

Sıkça siyasi meselelere dair programlar yapan ve geniş bir takipçi kitlesine sahip olan sosyal medya fenomeni Oğuzhan Uğur, Filistin ve İşgalci İsrail arasındaki çatışma hakkında dikkat çeken bir paylaşım yaparken “Filistinliler, açgözlü dedelerinin sattıkları topraklar üzerine kurulmuş İsrail’e intihar saldırısı yaptı.” Sözleri büyük tepki topladı.

“İSRAİL FİLİSTİN HALKINA DİZ ÇÖKTÜRECEK”

İsrail’in Filistin halkına diz çöktürene kadar saldırılara devam edeceğini belirten Uğur İsrail’in dünyanın desteğini de alacağını belirtti.

 Oğuzhan Uğur skandal paylaşımında şunları ifade etti.

Filistinliler, açgözlü dedelerinin sattıkları topraklar üzerine kurulmuş İsrail’e intihar saldırısı yaptı. Bu defa kaybettikleri yalnızca üzerine bombalı yelek giydirdikleri fedaileri de olmayacak. İsrail bu defa bölgesel operasyonun ötesinde, dünyanın desteğini de alarak Filistin halkına diz çöktürene kadar saldıracak.

Haberin sonuna söz konusu paylaşımın tamamı yerleştirilmiş.

Şöyle:

 


*

İsrail’in Filistinliler’e cevap vereceği doğrudur..

Fakat bu, İsrail’in de yeni cevaplar almasına yol açacaktır.. Nihayetinde de yıkılacaktır.

Oğuzhan Uğur’un mantığına ve diline gelince.. Adam sanki gazetecilik heveslisi bir sosyal medya meraklısı değil de Türkiye’nin dış politikasından sorumlu bir bürokratmış gibi yazıp çizmiş.

İmdi, siyaset denilen yalan dolan sanatında iktidar ya da muhalefet olmanıza göre diliniz değişebilir.. Muhalefetin sırtında yumurta küfesi bulunmadığı için daha rahat konuştuğu görülür.. Nitekim Kılıçdaroğlu açıkça Filistin’e destek verirken dünya lideri, mazlumların umudu, “Dünya beşten büyüktür” filozofu Erdoğan taraflara itidal tavsiye ederek topu taca attı..

Böyle bir ortamda bir sosyal medya borazanının kullandığı dile bakın..

Bu tür durumlarda aslında iktidarın dış politikada manevra alanı kazanması ve dünyaya karşı “kamuoyu tepkisi” bahanesinin ardına sığınabilmesi için muhalefetin ve medyanın hamasi duruş sergilemesi istenir.

Muhalefetin ve medyanın keskinliği iktidarın (içeride) aleyhine olsa da (pazarlık marjı ürettiği için dışarıda) milletin ve ülkenin menfaatinedir.

Ancak, iktidarlar (vatandaki) kendi bekalarını ülkenin menfaatinin önüne aldıklarında bunu önemsemezler.

*

Filistinliler’in açgözlü dedelerinin toprak sattıkları doğru da, işgal edilmiş topraklar da var..

İsrail dünyanın desteğini de alarak Filistinliler’e diz çöktürene kadar saldıracakmış.. Öyle diyor yerli milli fenomen.

O zaman sen ülke olarak Filistinliler’in yanında dur da “dünya”dan değil de dünyanın bir kısmından söz edilebilsin..

Hani dünya beşten büyüktü?.. Niye sen dünya karşısında bu kadar küçüksün?

Hem, şayet gerçekten inanıyorsan, Allahu Teala beşten de, dünyadan da büyüktür.

*

Oğuzhan Uğur’un MİT’çilerin stratejik akıl ya da ukalalıklarını hatırlatan bir cümlesi şöyle:

“Ülkeler kime destek vereceğini açıklarken, satranç tahtası üzerindeki konumunu belirliyor.”

MİT’çiler bu satranç tahtası lafını pek sever, “kıymetlendirme”lerinde kullanmaktan acayip hazzederler.

Uğur’un son cümleleri ise bildiğimiz ezberlerden:

“Mesele vatansa, gerisi teferruattır. Dünya kaynarken elimizde tutmamız gereken tek bayrak, Türk Bayrağıdır. Rabbim bu millete savaş yaşatmasın.”

Saçmalık.. Taraflara itidal tavsiye eden Erdoğan’ın bu savaşa bulaşacağı yok.. Türkiye, Filistin bayrağı için savaşmaz..

Bu işe bulaşsa bulaşsa, “Az nutuk, çok cihad.. Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.. Irk ve ırkçılık yok, ümmet var” diyen Afganistan bulaşır.. Laf ebesi İran da bulaşmaz.

Nitekim, haber doğruysa, Afganistan İslam Emirliği, Kudüs’e asker göndermek için aradaki ülkelerden resmen izin istemiş.

Oğuzhan’lar uyuyan olmaya ve keyiflerine bakmaya devam edebilirler, Türkiye Cumhuriyeti itidalden taviz vermeyecektir.

*

Fenomenin şöyle bir cümlesi de var:

“Savaş çığlıkları atanlar görmüyor, bizi savaşa göndermenize lüzum yok, savaş bize geliyor.”

Savaş sana Filistin’den gelmez..

Başka taraftan gelir..

Nitekim 50 yıl önce gelmişti, Kıbrıs’ta savaşmak zorunda kaldık.

*

Mesele vatansa, gerisi teferruattırmış..

İsrail’in son gelişmelere nasıl tepki vereceğini herhalde Filistinliler de tahmin ediyordur.. Demek ki “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyorlar.

Tabiî bu söz de mantıksızlık harikası bir laf kalabalığı..

Bu içi boş slogan çerçevesinde düşünülürse, evet mesele vatansa, vatanda vatandaş olabilmekse, kölelik de, esaret de, hürriyetsizlik de, şahsiyetsizlik de, imansızlık da, dinsizlik de teferruat haline gelir.

Yok mesele vatanın bağımsızlığı ise, bundan maksat milletin bağımsızlığıdır, toprak parçasının (vatanın) bağımsızlığı (hiçbir sahibinin olmayışı) değil.

Dolayısı ile, burada mesajın şu şekilde formüle edilmesi gerekirdi: Mesele milletin bağımsızlığı ise gerisi teferruattır.

Çünkü şerefinizi, haysiyetinizi, namusunuzu, haklarınızı, dininizi bağımsızlık sayesinde koruyabilirsiniz.

Gerçek bir bağımsızlık sayesinde..

Dininizi koruyamıyorsanız, bağımsız değilsiniz demektir.

*

Bu sözü, Atatürk soyadını kendisine yakıştırmış olan kişinin söylemiş olduğu iddia ediliyor.

Bence, söylemiş olamaz.

Çünkü, İstiklal Harbi sırasındaki politikası şöyleydi: “Mevzubahis olan benim başında bulunduğum yeni Türk devletinin ve TBMM hükümetinin tanınması ise vatan da teferruattır.”

Fransızlar tarafından Ankara hükümetinin tanınması karşılığında (TBMM’nin kabul ettiği Misak-ı Milli çerçevesinde) vatan toprağı olan Kuzey Suriye’yi Fransa’ya bıraktı.

Şöyle demiş oluyordu: “Mevzubahis olan benim iktidarımın tanınması ise vatan da teferruattır.”

Bu politikası Lozan’da da devam etti.. O gün için vatan olan Musul, Kerkük ve Batı Trakya elden gitti..

Dolayısıyla bu sözü Mustafa Kemal Atatürk söylemiş olamaz.

Ya da laf olsun torba dolsun, mantıksız ukala taifesi bununla oyalansın diye söylemiştir.

Kötü olan şu ki, günümüzde bazıları bu sözün arkasına sığınarak “Vatan meselesidir” deyip birilerinin canına okuyabiliyorlar.

“Mevzubahis olan vatansa hak, hukuk, adalet, insanlık, din, iman, namus, şeref, haysiyet teferruattır” diyebiliyorlar.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."