(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/firavunlari-tanri-yapmanin-diger-adi.html)
ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 10
Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd
‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserini okumaya devam ediyoruz:
“[İbn Arabîci vahdet-i vücutçular] Şöyle diyorlar: ‘Hristiyanlar,
“Îsâ Allah’tır” demekle ulûhiyeti [tanrılığı] Îsâ’ya tahsis
ettiklerinden [sadece ona has kıldıklarından] dolayı kâfir oldular, eğer ulûhiyeti onunla sınırlamasaydılar kâfir olmazlardı.” (105) Yine putperestler hakkında
şöyle dediler: “Onlar, mazharların [“kendisinde
zahir olunan, açığa çıkılan şeylerin”, mevcudatın, mahlukatın] bazısına ibadet etmekle hata ettiler. Hâlbuki hepsine ibadet etselerdi
-onlar [İbnü’l-Arabi ve takipçileri (çevirenin eklemesi)] indinde- hata
etmeyeceklerdi.” (106)
Bu ifadede büyük bir küfür olmakla birlikte tenakuz (çelişki, tutarsızlık) da
vardır. Çünkü onlara şöyle denir: O zaman [ibadette] hata eden kimdir? Ancak onlar şöyle
diyorlar: ‘Rab mahlûkātın vasıflandığı
bütün sıfatlarla mevsuftur [sıfatlanmıştır].’ Yine şöyle söylüyorlar: ‘Mahlûkāt, Hâlik’ın [Yaratıcı’nın] vasıflandığı bütün kemallerle [üstün sıfatlarla] vasıflanır.’ Nitekim onlardan birisinin şöyle
dediği nakledilmiştir: “O, kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki …” (107) Bu sözü
tasrih etmeseler [bundan ne anladıklarını açıkça söylemeseler] de bu söz
onların Hakk’ın şeriatı ve akıllara muhalif fâsid [akla aykırı
bozuk] mezheplerinin
gereğidir. Ancak onlar -kendilerinden nakledildiği gibi- şöyle diyorlar: “Kim
tahkiki [hakikate/gerçeğe
ulaşmayı] -yani onların tahkiklerini- arzu ederse akıl ve şeriatı terk etsin.” (108)
Onlara tabi olanlar bu hususta onlara itaat ettiler, uydurdukları şerlerde
boğulmakla birlikte akıl ve şeriatı terk ettiler ve arkalarına attılar.
Allah’tan kendi katında hak olan hak üzere bizi sabit kılmasını ve bizi
hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi dalalete düşürmemesini istiyoruz.”
Dipnotlara
geçelim:
105. İbnü’l-Arabî, Fusûsi’l-Hikem,
82-83; Fususu’l-Hikem metni: “ ‘Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir’ diyenler
kâfir olmuşlardır.’ [Maide, 5/17] Onlar ‘O Allah’tır’ sözüyle ve ‘Meryem’in
oğlu’ sözüyle değil, bu sözün bütününde [Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir
önermesinde] küfür ve hatayı cem ettiler. ‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle
Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu
ettiler. Şüphesiz o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır. Böyle olunca bunu duyan onların
ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin
‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti. Böyle yapmadılar. Aksine onlar ilâhî
hüviyeti evvelemirde beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur-
hasrettiler. [Îsâ’ya ait] suret ve [ölüyü diriltme] hükmün[ün] arasını
ayırdılar, [Îsâ’ya ait] sureti [ölüyü diriltme] hükmün[ün] ‘ayn’ı kılmadılar.”
Dipnottaki
köşeli parantez içi ilaveler, konu edindiğimiz makalenin yazarı durumundaki
çevirmene ait.
Burada,
İbn Arabî sapığının, cerbeze ve mugalata ile çok basit bir gerçeği anlaşılmaz
bir hale soktuğunu görüyoruz.
Maide
Suresi’ndeki ifade açık: “Allah,
Meryem’in oğlu Mesih’tir’ diyenler kâfir olmuşlardır.”
Bu
sözün anlaşılmayacak bir tarafı yok. Kâfir olmalarının nedeni, böyle demeleri..
Mutlak bir ifade.. Herhangi bir kayıt ve şart içermiyor.. Neyin kastedildiği
hiç önemli değil, bunu diyen kâfir olmuştur.
Bu
İbn Arabî kaltabanı ise cerbeze, mugalata ve demagoji ile sözü çarpıtma
derdinde. Maval okuyor.. Yaptığı şuna benziyor: Birisi tutuyor size ana avrat
sövüyor, bir başka herzevekil de çıkıyor size şunu diyor: “Aslında söyledikleri
küfür değildir, farzedelim ki baban öldü, anan dul kaldı, onunla evlenebilirdi
ve de diyelim ki sen boşandın, hanımınla evlenebilir, öyle şeyler yapabilirdi,
aslında bu söz hakaret ve küfür sayılmaz. Sözün kendisi hakaret değil.”
Ana
avrat sövme şeklindeki bir sözü bu şekilde tevil etmek, ikinci bir hakarettir
ve karşıdaki ile alay etmektir.
Tescilli zampara İbn Arabî sapığının yaptığı da bu..
Resmen Allahu Teala’nın uluhiyeti (tanrılığı) ile alay ediyor.
*
Zampara
kaltabanın ilk hilesi, ayette hiç geçmediği halde tutup meseleyi ölüyü diriltme
mucizesine getirerek tartışmanın zeminini kaydırması.
Ayet,
konuyu ölünün diriltilmesi mucizesinin yorumu ve değerlendirmesi bağlamında ele
almıyor. Burada lafı getirip ölünün diriltilmesi olayına bağlamak, illüzyonist
elçabukluğu türünden bir hokkabaz numarası.
Bu
deli saçması mantıksız laflardan ne anlaşılabileceği hususuna gelelim.. Önce şu
cümleler:
“‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin içeriğiyle Allahu
Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu
ettiler. Şüphesiz o, Meryem’in oğlu
Îsâ’dır.”
Buradaki
“ölüyü diriltmesi ciheti”, kaltabanın uydurması. Asıl cihet, babasızlığı.. Bunu
cehaletinden yapıyorsa fena, kasten yapıyorsa daha fena.
İkinci
numarası, “nasutî-beşerî suret”ten bahsederek denkleme yeni değişkenler (ayn ve
suret) eklemesi ve tek bilinmeyenli denklemi iki bilinmeyenli hale getirmesi.
Sözünün devamında bir de “hüküm” lafı ekleyerek, tek bilinmeyenli, hemen
çözülebilen denklemi, üç bilinmeyenli hale getiriyor.
Ondan sonra çöz çözebilirsen!
“Beşerî
suret”ten söz ederek suyu bulandırıyor. Halbuki, ayetten hareketle doğrudan Hz.
İsa’nın şahsından söz etmek gerekir. Hz. İsa’nın “beşerî (ya da nasutî)
suretinden bahsedersen, onun aynı zamanda ilahî (tanrısal) bir özünün
(ayn’ının) bulunduğunu “zımnen” ifade etmiş olursun. Bunun ardından abrakadabra
hokuskopus kabilinden laf ebeliğiyle “Suret önemli değil, asla bak!” demen
mümkün hale gelir.
*
Bu
deli saçması laflardaki sorunlar bunlarla sınırlı da değil.
“‘Meryem’in oğlu’ sözlerinin
içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi cihetiyle nâsûtî beşerî
surete rücu ettiler (döndüler, yöneldiler)” şeklinde bir cümle
kurulabilmesi, sadece “Meryem’in oğlu” ifadesinin
kullanılmasıyla olabilecek bir şey değildir.
Bundan
kasıt ancak şu olabilir: “‘Allah, Meryem’in
oğludır’ sözlerinin içeriğiyle Allahu Teâlâ’dan [Îsâ’nın] ölüyü diriltmesi
cihetiyle nâsûtî beşerî surete rücu ettiler (döndüler, yöneldiler)”.
Bunu
söylemek ise, malumu ilam cihetinden bir gevezeliktir.
Bu,
şöyle bir cümle kurmanıza benzer: “
‘Erdoğan, cumhurbaşkanıdır’ diyenler, bu sözleriyle onun seçimlerde galip
gelmiş olması cihetine rücu ettiler.”
E,
bunu söylemekle, saçmalamaktan başka ne yapmış oldun?! Sen milletin rücusunun
bekçisi misin, muhasebecisi misin, herkes kendine göre bir cihete rücu
edebilir.
Hayır,
Endülüs’ün dangalak kalpazanı kafasından birşey uyduruyor, onu başkalarına mal
ediyor.
Bir
sonraki cümlesi daha büyük facia: “Şüphesiz
o, Meryem’in oğlu Îsâ’dır.”
O
cümleden sonra bu cümle gelirse, “Bakmayın
öyle surede rücu ettiklerine, işin aslında suret yok, ‘ayn” var, ve de şüphesiz
O, yani Allah, Meryem’in oğlu İsa’dır” demiş olma ihtimali devreye
girer. İkinci ihtimal, "Şüphesiz o (yani Meryem'in oğlu İsa), Meryem'in oğlu İsa'dır" demiş olması. Kime neyi haber veriyorsun, dangalak!
*
Bu
kitap yüklü eşek, meramını anlatmaktan aciz bir geri zekâlı mı, yoksa böylesi
cümlelerle Müslümanlar’la kafa mı buluyor, bunun cevabını İbn Arabîciler arayıp
bulsunlar.
Ancak,
bizim İbn Arabîciler, bu tür zırvalarını okuyunca, “Adamda öyle derin bir ilim
var ki, ne demek istediğini biz de anlayamıyoruz” diyorlar.
Misal,
Prof. Mustafa Tahralı.. Bir de bunun, prof., doç. dr. gibi içi boş unvanlar taşıyan boş kafalı çömezleri ile medyadaki avare şakşakçıları var. Onlar da aynı kafada, "Öyle derin hikmetler ki, anlayamıyoruz" türküsünü söylemekten hançereleri yırtılmış durumda.
Bunlar bir taraftan da itikaden Matüridî-Hanefî olduklarını söylüyorlar.. Güler misin, ağlar mısın?!
Zampara İbn Arabî kalpazanının kazanına batırılmış Matüridîlikleri, bir kebapçı dükkanında pişirilmiş kebapları önce pislikle dolu lağıma batırıp sonra "İşte sosu da tamam" diyerek servis etmeleri gibisinden bir delilik.
Bunların
durumu, kralın üzerindeki (ancak zekî insanların görebileceği iddia olunan)
muhteşem elbiseyi göremedikleri halde koro halinde “Ooo, şu güzelliğe, şu
görkeme, şu haşmete bakın, harikulade, müthiş, müthiş!” diye alkış tutan masal
kahramanlarınınkinden daha kötü.
*
Sonraki
cümleler:
“Böyle olunca bunu duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya
ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı
kıldıklarını tahayyül etti. Böyle yapmadılar.”
Burada
ilk sormamız gereken husus şu: Neyi duyan?
Cevap
açık: “Allah, Meryem’in oğlu Mesih’tir”
sözünü duyan..
Bunu
duyan, onların (yani böyle deyip kâfir olanların) uluhiyeti (tanrılığı), İsa’ya
ait surete nisbet ettiğini, ve tanrılığı o suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül
etmişlermiş.
Burada
suretten kasıt, Hz. İsa’nın beşerliği/insanlığı.. (Benzer şekilde falanca
bahçedeki elma ağacının suretinin nebatlık/bitkilik, filanca yarış atının
suretinin hayvanlık, feşmekanca alet edevatın suretinin metallik olduğu söylenebilir.)
Peki,
“tanrılığı o suretin ‘ayn’ı kılmak” ne demek oluyor?
Bu
ifade iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, tanrılığın o suretin gerisindeki
“öz” ya da “ayn” yapılması.
İkincisi
ise, o suretin gerisindeki “ayn” bahsine hiç girilmeden suretin bizzat
kendisinin tanrılığın “ayn”ı olması.
İlki,
İsa’nın sureti insandır fakat aslı tanrısaldır, tanrıdır demek olur. İkincisi
ise, İsa’nın sureti bile tanrıdır, tanrısaldır demek anlamına gelir.
İbn
Arabî kalpazanına göre, “Allah, Meryem’in
oğlu Mesih’tir” sözünü duyanlar, bu sözü söyleyenlerin bu minvalde akıl
yürüttüklerini “tahayyül etmişlermiş”, zannetmişlermiş, fakat öyle değilmiş.
“Böyle
yapmadılar” diyor.
Öyle
tahayyül ettiklerini nerden biliyorsa?.. Aslında işkembeden savuruyor. Atış
serbest.. Nasıl olsa anlamadan inanacak enayi bol.
*
Öyle
yapmamışlarmış..
Peki
nasıl yapmışlar?.. Şöyle:
“Aksine onlar ilâhî hüviyeti (kimliği) evvelemirde (öncelikle)
beşeri surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler.”
Hasretme,
tahsis etme, inhisarına (tekeline) verme anlamına geliyor.
Böylece
sorun, Meryem oğlu İsa’nın tanrılaştırılması olmaktan çıkıyor, daha başka
birşey haline geliyor. Adeta şu söylenmiş oluyor: Tanrılık beşerî surete (veya salt İsa'daki beşerî surete) tahsis
olunmamalıydı, başka suretler de tanrı olabilir.
Hz.
İsa’yı tanrı yapanların durumu buymuş.. Fakat başkaları, onların şöyle
yaptıklarını tahayyül ediyorlarmış: “Bunu
duyan onların ulûhiyeti [Îsâ’ya ait] surete nisbet ettiğini ve ulûhiyeti
[Îsâ’ya ait] suretin ‘ayn’ı kıldıklarını tahayyül etti.”
İmdi,
bu cümlenin ilk kısmı (“onların ulûhiyeti
[Îsâ’ya ait] surete nisbet etmesi” lafı), “Aksine onlar ilâhî hüviyeti (kimliği) evvelemirde (öncelikle) beşeri
surete -ki o beşeri suret Meryem’in oğludur- hasrettiler” şeklindeki
ifadeyle aynı paralelde.
Aralarındaki fark,
ikinci ifadenin, nisbete ilave olarak bir de hasr (tekel yapma) durumundan söz
ediyor olması. Böylece İbn Arabî kalpazanı, “Onlar, Hz. İsa’nın beşerî suretine
tanrılık izafe ya da nisbet etmekle yetinmediler, bunu sadece onun
suretine/şahsına hasrettiler” demiş oluyor.
Buradan,
hasretmeselerdi kâfir olmazlardı demiş olması manası da çıkar. Asla çıkmaz
demek, laflarının siyak ve sibakı çerçevesinde mümkün değil.
Eğer bunu
kastetmiyorsa, nisbete ilave olarak hasr durumundan bahsetmesi anlamsız olur.
*
Gelelim
son cümlelere:
“[Îsâ’ya ait] suret ve [ölüyü diriltme] hükmün[ün]
arasını ayırdılar, [Îsâ’ya ait] sureti [ölüyü diriltme] hükmün[ün] ‘ayn’ı
kılmadılar.”
Bunlar
tümden deli seçması..
İsa’ya ait suret (beşerî suret) ile ölüyü diriltme hükmünün arası ayrılmasa, o
suret, ölüyü diriltme hükmünün “ayn”ı kılınsa, ne değişir?
İsa’ya
ait suret ile ölüyü diriltme hükmünün arası tabiî ki ayrı, o suret ölüyü
diriltme hükmünün “ayn”ı tabiî ki olamaz..
Ölüyü
diriltmek bir mucize.. Çünkü kimse yapamıyor.. Fakat diriyi öldürmek de, ölüyü
diriltmek kadar acayip ve büyük bir olay.. Peki, bir adam bir başkasını
öldürdüğü zaman, onun sureti, öldürme hükmünün “ayn”ı mı oluyor?
Suret,
ayn, hüküm vs. laga lugasına gerek yok.. Bir adam ölüyü diriltmekle tanrı
oluyorsa, bir başkası da öldürmekle eşit derecede tanrı olmuş olur.
Gerçekte
ise, öldürmede de, diriltmede de hüküm Allahu Teala’ya aittir. Öldürmede her
insan hükmün ifasının bir vasıtası ya da aracı olabilir, diriltmede ise
aracılık imtiyazı sadece Hz. İsa’ya verilmiş.
Kısacası,
İbn Arabî denilen kitap yüklü eşeğin yazdıkları bir yığın boş laf
kalabalığından başka birşey değil.
Bu
adamın tescilli yalancı ve din dolandırıcısı olduğu, Mekinüddin’in kızı Nizam
ile olan muarefe ve münasebetine dair yazdıklarından belli.. Ayrıca bir şahide
gerek yok..
İnsanı,
sözleri ele verir.. Hadi bu yazdıklarını anlamakta zorlandığınız için, diyelim
ki masaldaki sahtekâr terziye aldanan dangalaklar gibi işi uyanıklığa vuruyor,
zeki görünmek için ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz, peki Nizam için yazdıklarına
da mı aklınız ermiyor?
Şurası açık, İbn Arabîcilik yapanlar, onun laflarından aslında birşey anlamıyorlar, anlaşılmaz göründüğü için bunlara efsunlu ve cazibedar görünüyor.
*
İbn
Arabî’nin düşüncelerini konu edinen tasavvufçu akademisyenlerin, genelde bilimsel
açıdan değeri sıfır metinler kaleme aldıkları görülüyor.
Dirayetten
yoksun rivayet ehli olarak arz-ı endam ediyorlar.
Ancak,
rivayetleri de bilimsel değil, çünkü tek yanlı aktarım durumunda.. İşi İbn
Arabî goygoyculuğu haline getirmiş bulunuyorlar. İnsan hiç değilse ilaç için ya
da nazar boncuğu kabilinden iki cümle de muhaliflerden nakil yapar, bunlarda
hiç yok.
Bu
sahtekârı bilimsel bir tenkide tabi tutanların başında, gördüğüm kadarıyla, Prof. Dr. Mustafa Akman geliyor.
Konuyla ilgili kitap ve makalelerinin okunmasında fayda var. (https://avesis.hakkari.edu.tr/mustafaakman/yayinlar)
O,
yukarıda aktardığımız Hz. İsa’lı mesele hakkında şunları yazmış durumda:
“İbn-i Arabî … Hıristiyanlığın 'Tanrı'nın İsa'nın bedeninde cisimleşmesi'
teorilerini reddeder. Zira ona göre İsa'nın Tanrı olduğunu söylemek, İsa
dışındaki başka her şeyin de Tanrı olduğu anlamında doğru ve geçerlidir. Bu
anlamda İsa'nın Meryem'in oğlu olduğunu söylemek de doğrudur. Ama Tanrı'nın
Meryem oğlu İsa olduğunu söylemek yanlıştır, çünkü bu onun, yani Tanrı'nın,
sadece İsa olduğunu iddia etmek olacaktır. Oysaki Tanrı hem İsa'dır, hem de
İsa dışındaki maddi ve soyut her şeydir ki bu İbn-i Arabî'nin arı
tekçiliğinden beklenecek bir açıklamadır.”
(Bkz. M. Akman, Haksöz Dergisi, Sayı: 293, Ağustos 2015; https://www.haksozhaber.net/okul/ibn-i-arabide-vahdet-i-vucud-felsefesi-7292yy.htm)
Onun
söylemediğini de ben söyleyeyim, zamparanın sözleri tamamen küfür ve şirkten ibaret.