millet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
millet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MİLLETİNİ KAYBEDEN MÜSLÜMANIMSILAR İÇİN LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEMOKRASİ OYUNCAĞI: MİLLETSİZ ‘MİLLİ İRADE’




İslam ile demokrasi karşılaştırılırken üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan biri şudur:

Bazı temel (ya da çok kullanılan) kavramların İslamî terminolojideki anlamlarıyla, demokrasi ve laiklik kurumlarına teorik çerçeve oluşturan seküler bilimlerin o kavramlara yükledikleri manalar örtüşmemektedir.

Mesela İslam açısından “din”, bir ülkedeki hukuk sistemi ve yasalar bütünü anlamına da gelir.

Kim hangi yasalara göre yönetilmek istiyorsa bunlar onun dinini oluşturur.

Dolayısıyla (İslam açısından) din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması imkânsızdır.

Dinsiz olmayı seçen devlet de son tahlilde dinî bir tercih yapmış, küfür devleti olmayı seçmiştir.

Oysa demokrasi düşüncesinin üzerine oturduğu seküler sosyal bilimler açısından din, sadece bildiğimiz anlamıyla (etliye sütlüye, özü itibariyle devlete karışmayan, “dünya” ile ilgisiz) yaygın inanç sistemlerini ifade eder.

Türkiye'nin sekülerleşmiş ve laikleşmiş müslümanımsılarına bu gerçeği bir türlü anlatamıyoruz. (Bunların bir kısmı Fethullahçı Takiyye Örgütü / FETÖ üyesi, bir kısmı AK Partili, bir kısmı da Haydar Baş belası örneğinde olduğu gibi tarikatçı vs. olarak arz-ı endam ediyorlar.. Bu virüs 20 yıl önce Sağduyu Partisi tabelası altında İskenderpaşa Cemaati'ne / Hakyolcular'a da bulaştırıldı.)

*

Fakat yukarıda sözünü ettiğimiz din tasavvuru ya da tanımı da, sosyal bilimlerin yapısı gereği, hiçbir zaman bir kesinlik taşımaz.

Nitekim Margoliouth şunu diyor:

“Her ne kadar İslâmiyeti, biz bir din olarak tanımlamaya eğilimliysek de, Peygamber’in onu daha çok bir millet olarak tanımlamış olması muhtemeldir,”

(Millet, Arapça bir kelimedir ve -merhum Elmalılı hocanın Hak Dini Kur’an Dili’nde açıklamış olduğu gibi- Kur’an’daki anlamı itibariyle “dinin toplumsal tezahürünü, sosyolojik boyutunu” ifade eder.)

Margoliouth'un "Peygamber'in tanımlaması"ndan söz ederken kastı Kur'an'daki anlam.. Çünkü ona göre Kur'an, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in yazmış olduğu bir şey.. "Din-millet" ayrımı yaparken aklınca bunu İslam'ı kötülemek, ve “norm” olarak kabul ettiği Batılı din tanımı çerçevesinde İslam’ı “norma aykırı öteki” olarak damgalamak istiyor, fakat bir gerçeğe (eksik biçimde ve çarpıtarak da olsa) işaret etmiş durumda.

(İslam’ın Yahudilik ve Hristiyanlık’tan “din” olarak bir eksiği yok, fakat fazlası var.. Tüm dinler ve ideolojiler karşısında durumu budur.. Hepsiyle her hususta boy ölçüşür ve hepsine üstün gelir. “El-Hakku ya’lû ve lâ yu’lâ aleyh”: Hak daima üstün gelir, ona üstün gelinemez.) 

*

Şerif Mardin, Margoliouth’un söz konusu açıklaması için, “İslâmiyetin esaslarını anlatmak yolundaki girişimlerin içinde bize belki en derin görüşü sağlayandır” ifadesini kullanıyor. (Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, 7. b., İstanbul: İletişim Y., 1997, s. 68.)

İslam’ın bu şekilde bir “millet” boyutu bulunduğu için (“İbrahim’in milletinden kendini bilmez sefihten başka kim yüz çevirir?!” [Ve men yerġabu ‘an milleti ibrâhîme illâ men sefihe nefseh (Bakara, 2/130]), “millet iradesi”ni laiklik (siyasal dinsizlik) ile İslam’dan yalıtmak ve soyutlamak, küfür ve şirk olarak tezahür eden kendini bilmezlik ve sefihliğe karşılık gelmektedir.

Millet kelimesi bir başka ayette şu şekilde geçiyor:

Ve len terdâ ‘anke’l-Yehûdu ve l’en-Nesârâ hattâ tettebi’a milletehum (Sen o Yahudi ve Hristiyanlar’ın milletine tabi olmadıkça senden asla razı olmazlar)...” (Bakara, 2/120)

Evet, bu ayette din kelimesi kullanılmıyor, millet kullanılıyor..

İşte bu yüzden, “Biz Avrupa Birliği’ne girmekle dinimizden vazgeçmiyoruz” demenin bir anlamı yoktur. 

Onların milletine tabi olmuş oluyorsun. 

Ve bu, bir hadîs-i şeriften anlaşıldığı üzere, küfür milletine katılmak demektir: “El-Küfrü milletün vahidetün: Küfür tek millettir.

*

Bu durum gerçekte, bir insanın aynı zamanda hem müslüman hem de demokrat (ve de laik) olamayacağını da açıklar.

Laiklik (siyasal dinsizlik), müslümana “İbrahim’in milletinden olarak siyaset yapamaz, demokrasi oyununa ‘İbrahim milletinin iradesi’ ile dahil olamazsın” diyor.

Ve ekliyor

“Demokrasi oyununa ancak ‘laik (siyasal dinsiz) millet iradesi’ ile katılabilirsin.. Önce iradeni (niyetini) tashih edecek, samimi siyasal dinsiz olacak, siyaset alanında Müslümanlığı/İslam’ı ayaklar altına alacak, batıl/geçersiz kabul edecek, sonra gelip, iradeni laik (siyasal dinsiz) olarak ortaya koyacaksın.. Bizim ilke ve inkılaplarımıza (Ki en başta geleni laiklik yani siyasal dinsizliktir) bağlılık yemini edeceksin.

Yani sana, ancak küfür milletinden olmayı (siyasal dinsiz olmayı) kabul etmen durumunda demokrasi oyununa katılma ve millet iradesi olarak varlık gösterme (Ki bu, küfür milleti iradesi olmaktadır) hakkı verilir.

Aksi takdirde verilmez.. Oyunun bitiş düdüğü çalar.. Bazen "kan"la.

Eğer “İbrahim milleti” olarak millet iradesi sergilersen, iki kere suçlusundur: Birincisi, siyasal dinsizliğe (laikliğe) baş kaldırdığın, küfür milletinden olmayı kabul etmediğin için.

İkincisi, sadece küfür milletinin siyasal dinsizliğine hizmet etme durumundaki demokrasiyi, siyasal dinsizlik yerine siyasal dinliliğin (İslam’ın) hizmetine vermeye kalkıştığın için.

*

Buna göre, eğer millet iradesi, (siyasal dinsiz imansızların iradesi değil de) Afganistan’da olduğu gibi “İbrahim’in milletinin iradesi” olarak tecelli ediyorsa, demokrasi yok edilmiş demektir.

Milletin yüzde 99’u Şeriat istiyormuş.. Bu önemsizdir, çünkü asıl millet, yüzde 1’lik küfür milletidir.

ABD ve babasının çiftliği NATO (siyasal dinsizliğin yani laikliğin son kalelerinden Türkiye’yi de kuyruğuna takıp) Afganistan’a demokrasi götürmeli, “küfür milleti iradesi”ni orada hakim kılmalıdır.

Fakat Afganistan Müslümanları, “Biz irademizi oy pusulası kadar silahla da tecelli ettiririz” derse, o zaman teröristtirler.. Başları ezilmelidir.. Füze ve mermi manyağı yapılmalıdırlar.

Onlar, millet iradesini (siyasal dinsizlik ve imansızlığa teslim olmadan) Afganistan’da hakim kıldıklarında, bakarsın ki onları “devlet” olarak ne Türkiye tanır, ne İran, ne Suudi Arabistan, ne Malezya..

İsrail’i ilk tanıyan müslümanımsı devletler olan Türkiye ile İran’a da zaten bu yakışır.

Sözde İran İslam adına dünyaya kafa tutuyor, Türkiye de mazlumların umudu.

Masal anlatmak, palavra savurmak parayla değil ya.. Palavradan kim ölmüş!

*

Hem “laik demokrasi”yi (siyasal dinsiz “kolektif heva ve heves tapınmacılığı”nı) benimseyip hem de müslüman kalabileceklerini zannedenler bunu “İslamcı olmayan müslümanlık, dinci olmayan dindarlık” olarak adlandırıyorlar.

İnsanın, “kinci olmayan kindar, emekçi olmayan emektar” olabileceğine inanması için sefihlik katsayısının kaç olması gerekiyor?

Müslüman olmak demek, “mutlak” doğruya inanmak demektir. Demokrat olmak ise, izafi ya da görece doğrulara sahip olmak anlamına gelir.

Demokratlara göre doğrunun kıblesi her seçimde yeniden şekillenir, sabit bir kıblesi bulunmamaktadır. (Fakat onların da bir “görece olmayan, mutlak” doğruları var. Siyasal dinsizlik.. Kısaca dinsizlik imansızlık.. İslamî tabirle “küfür”.. Küfürden taviz vermezler.)

İslam, insan aklını aşan vahye (“Allah’ın indirdiği”ne) dayanırken, demokratik yönetim (iddiasına göre) ortak aklı (pratikte, "ulusal çıkar" kavramının da gösterdiği gibi menfaatperestlik ve bencillik zemini üzerine kurulu heva ve hevesi) esas alır.

Bir demokrat, kendisinin aklı ile vahiy çeliştiğinde kusuru aklında (akılsızlığında) aramaz, oysa bir müslüman, vahiyle aklı çeliştiğinde, insan algılarının ve muhakeme yeteneğinin, dolayısıyla bilgisinin sınırlı olduğunu düşünerek vahye uyar.

*

[Ancak, onun bu yaklaşımının esasını oluşturan “iman”ın kesin aklî bir temeli vardır.. Aklın zorunlu ilkeleri onu kesin biçimde Allahu Teala’nın varlığını ve birliğini kabul etmeye, varlığın tesadüfle açıklanamayacağını itirafa götürür.

Peygamberlerin ‘pozitif-materyalist’ temelde ortaya çıkan (Hristiyanlar'ın Teslis'i/"üçleme"yi kabul ettirmek için uydurdukları "Öyle hisseldiyorum, gönül gözümle öyle görüyorum, kalbimin sesini dinliyorum, Anadolu ya da Transilvanya irfanıyla öyle anlıyorum" hikâyelerine dayanmayan)  mucizeleri de, o mucizeleri görenler için, söz konusu peygamberlerin gerçekten Allahu Teala’nın elçisi olduklarının kesin delilidir.

O mucizelerin (mesela Kur’an mucizesinin) bize tevatüren (yalan üzerinde birleşemeyecek bir topluluk tarafından rivayetle) aktarılmış olması da, onları bizim için inkârı mümkün olmayan kesin delil haline getirir.

Dolayısıyla akıl, insanı Allahu Teala’nın vahyine itaatten başka bir sonuca götürmez.

Kâfirler, akıllarını kullanmayan sefih bir topluluktur.. Bazılarının IQ’sunun çok yüksek olması onları “akıllı” yapmaz, sadece daha zeki maymun haline getirir.. Teknolojik icatlar yapma becerisi gelişmiş maymun..]

*

Evet, bu IQ’su gelişmiş zeki maymunlar, teknolojik icat yapma becerisi gösterseler de, “doğru”ları bulma noktasında nal toplamaktadırlar.

Acizdirler.. Zalûm (çok zalim) ve cehûldurlar (çok cahil).

Allahu Teala onlara bazı konularda (salt akıllarıyla) “hakkı ve gerçeği” bulma yolunu kapatmış, buna karşılık, akıllarını vahiyle takviye etme ve aydınlatma nimetini bahşetmiştir.

İslam’ın nurundan yüz çevirenler, akılsızlık bataklığında kaybolup gitmeye mahkumdur.. Akılsızdırlar.. Maymunca IQ’ları var, insanca akılları yok.

Bu maymunlar “Bilim, bilim!” diye sayıklayıp duruyorlar, fakat bilim dedikleri, kendi bildiklerinden ya da bildiklerini zannettiklerinden ibaret; evrende insanın kendi müktesebatı dışında Güneş vs. gibi ayrı bir varlığa sahip bir “bilim” Kâbesi bulunmuyor.

Sanki "bilim"in insan zihninden bağımsız müşahhas bir varlığı varmış gibi “Ben bilim adına konuşuyorum” diyerek hava atan bir akılsız, “Ben, bendeki bilgi adına konuşuyorum” demiş olmaktan (yani kendi davasının şahidi olarak yine kendisini göstermekten) başka birşey yapmış olmaz, fakat IQ kurnazlığı ile şımarmış akılsızlığı bunu idrak etmesine engel teşkil eder.

*

Günümüzde bilimin (bazen yasa olarak da adlandırılan bilimsel teorilerin) mutlak doğruları yakalama iddiasından vazgeçmiş bulunduğu biliniyor.

Bundan habersiz olanlar, yarım yüzyıl önce okullarını bitiren ve daha sonra eline yeni bir kitap almayan “okumuş cahil” kuşaktan ibaret.

Özellikle fizik biliminde yaşanan gelişmeler, “doğru” ya da "doğrulanmış" değil, sadece “geçerli” (ya da teknoloji alanında “işe yarar”) bilimsel modellerden söz edilebileceğini ortaya koymuş bulunuyor.

Artık (bu konuları biraz bilen) hiç kimse, aşağılık kompleksi ile İslam’ı bilime uydurmaya çalışmak gibi birşeyi denemeye gerek görmüyor.

Şaşırtıcı olan durum şu ki, sosyal bilimler pozitif bilimlere göre daha az geçerliliğe sahipken ve değer-bağımlı oldukları reddedilmezken, İslam’ı pozitif bilimlere göre yorumlamaktan (eğip bükmekten) kaçınmak gerektiğini anlayanlar aynı hassasiyeti sosyal bilimler için gösterememektedirler.

İşte, Müslümanlar arasında demokrasizm gibi ideolojilerin revaç bulmasının temel nedenlerinden biri budur.

*

Kaldı ki, ideolojiler ve demokrasi gibi yönetim biçimleri sosyal bilim niteliğine de sahip değildir, bunlar bir tür inanç durumundadır.

Dahası, sosyal bilimler ile ideolojiler arasındaki sınır oldukça incedir.

Sosyal bilimler alanında yapılan çalışmaların (pozitif bilimlerin teknolojik amaçlar gütmesi gibi) kimi zaman ideolojik, siyasal, ekonomik ya da kültürel amaçlar güttüğünü unutmamak gerekir.

O bilimler adına ortaya atılan iddialar, çoğu zaman “kendini doğrulayan kehanetler” kapsamına girmektedir.

Yani (David Hume’un izleyicisi) Popper’ın tabiriyle “yanlışlanabilir” (test edilebilir) olmaktan uzak bulundukları için “bilimsel” değildirler.

*

(Kendini doğrulayan kehanetler derken kastettiğimiz şey, şu olaydaki durum: 

İngiltere’de öğrenciler üzerinde yapılan bir çalışmada, bilgisayar, yanlış programlandığı için, öğrenim açısından zeki kabul edilen öğrencilerle zeka seviyesi düşük kabul edilen öğrencileri karıştırır. 

Fakat bu hatalı sonuçlar, öğretmenlerin öğrencilere yaklaşımlarında temel ölçüt olur. 

Beş buçuk ay sonra hata anlaşılmakla birlikte, kimseye birşey söylenmeden test tekrarlanır. Bilgisayarın hata sonucu “zeka seviyesi düşük” kategorisine dahil ettiği zeki öğrencilerin testteki puanları düşük çıkar.

Çünkü öğretmenler bu öğrencilere zihinsel bakımdan zayıf ve eğitilmesi güç çocuklar oldukları önyargısıyla yaklaşmışlardır. 

Bilgisayarın zeki olarak tanıttığı zeka seviyesi düşük öğrenciler ise yüksek puan almışlardı. Çünkü bunlara zeki muamelesi yapan, değer veren ve onlara umut aşılayan öğretmenler, bir süre sonra onların başarılı olmalarını sağlamışlardı. 

Öğretmenlerin öğrencilere yaklaşımı “kendi kendini doğrulayan bir kehanet”e dönüşmüştü.)

*

Sosyal bilimler alanında yapılan çalışmaların kimi zaman yönlendirici ve manipülatif nitelikte olduğu, yani "kendini doğrulayan kehanet" durumunda bulundukları bir sır değil.

Evet, "algı operasyonu" sosyal bilimler alanında da söz konusu.. (Özellikle de Tarih'te.)

Bu, bazen bilinçsizce bazen de kasten yapılmaktadır.. Meşhur tarihçi Carr bu noktayı şöyle açıklar:

“Varolan iktisadi koşulları analiz eden bir iktisatçı, yaklaşan bir deflasyon ya da enflasyonu öngörürse, eğer otoritesi büyük ve kanıtları inandırıcı ise, öngörünün kendisi öngörülen olgunun meydana gelmesine katkıda bulunabilir. Bir siyaset bilimcisi tarihi gözlemlere dayanarak tiranlığın kısa ömürlü olduğu inancını savunursa tiranın düşüşüne katkıda bulunabilir. Adayların seçimlerdeki davranışlarını herkes bilir; onlar, öngörülerinin daha büyük bir ihtimalle gerçekleşmesi yolunda bilinçli bir amaçla zaferin kendilerinin olacağını ileri sürerler.”

(Edward Hallett Carr, Tarih Nedir?, çev. Misket Gizem Gürtürk, İletişim Yayınları, 5. b., İstanbul 1996, s. 84.)

*

Öte yandan, sosyal bilimlerin ve ideolojilerin kendi kavramsal çerçeveleri ve varsayımları, ulaşacakları sonuçları da daha baştan belirler.

Yani sonuçlar, kavramlarda mündemiçtir, içkindir.

O kavramların peşine takıldığınızda ancak "belirlenmiş olan hedef"e gidebilirsiniz, başka bir yere ulaşamazsınız.

Mesela tarihin bir sınıf çatışması olduğu varsayımından yola çıktığınızda Marx’la aynı sonuçlara ulaşmak zor olmaz.

Keynes, Neoklasik iktisatçıların varsayımlarının bir kısmını reddetmeseydi, varacağı sonuçlar onlarınkiyle aynı olacaktı.

O halde, farklı bir yaklaşımın farklı varsayımlara ve farklı kavramlara ihtiyaç gösterdiği kuşku götürmez.

Siyasal rejimlere totalitarizm, teokrasi ve demokrasi sınıflandırması çerçevesinde bakan bir kimsenin, hristiyan bir rahip ya da diktatörlükle yönetilen bir ülkenin kaymak tabakasından olma ayrıcalığını edinmiş biri değilse, tercihini demokrasiden yana yapacağı şüphesizdir.

Ama önümüzdeki tercihlerin bunlarla sınırlı olduğu ya da tam da bu adlarla isimlendirilmesinin yerinde olduğunun kanıtı nedir?!

*

Bir müslüman açısından burada sorun, olay ve olgulara İslamî bir kavramsal çerçeve ve mantıkla yaklaşmakla ilgilidir.

Seküler bilimlerin kavramsal çerçevesi içinde düşünmemiz, ve İslamî paradigmayı terketmemiz durumunda devlet, laiklik ve demokrasi gibi konular hakkında doğru bir fikre sahip olmamız mümkün değildir.

Yanlış araçla doğru sonuca varılması ve mesafe katedilmesi beklenemez.. Denizde yol almak istiyorsanız trene değil gemiye binmek zorundasınız.


FETÖ, İSKENDERPAŞA, TAĞUT VE DERİN OYUNLAR





Türkiye’deki derin küfür, cepheden saldırarak mağlup edemediği İslam’ı, savunuyormuş gibi yaparak içeriden bozmaya, tahrif etmeye ve reforme etmeye (yeniden biçimlendirmeye, laik rejimin hassasiyetleri doğrultusunda güncellemeye) çalışıyor.

Aparatlarından birisi mevcut AK Parti iktidarının dümeninde yer alan "gizli gündem"liler.

(Bir başka aparat Fethullahçı Takiyye Örgütü idi, fakat onlar mahalli ligde değil küresel ligde oynamaya kalkışınca kavga çıktı.)

Mustafa Özcan’ınNiçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısının ortaya koyduğu gibi, “yandaş yazarlar”, devletin laikliğine (siyasal dinsizliğine) uygun bir İslam yorumu üretmek için kendilerini paralıyorlar.

Ve bunu yaparken bütün bir İslam tarihini aşağılayabiliyor, Hayrettin Karaman gibi Müslümanlar’ın kâffesini dini anlamamakla suçlayabiliyorlar.

Ve bu hengâmede “Nuh’un keleği” olduğu iddia edilen Soner Yalçın’ın (sanki İslam’ın doğru anlaşılması çok umurundaymış gibi) Tağut adıyla kitap yazdığını görüyoruz.

*

Maksat, Kur’an’da geçen “tağut” kavramının içini boşaltmak, bu kavramı laikliğin (siyasal dinsizliğin) emrine vermekten ibaret.

İşin içinde Nuh’ların bulunması ihtimali yüksek. 

(Bu tür işler genelde Nuh’suz, ihalesiz, "görevlendirme"siz olmaz.. Birileri Celal Bayar gibi amatörce hevese kapılıp, "Ben de Yazdım" diyebilmek, "Ben de yazarım" diye hava atabilmek, netameli konulara girip dikkat çekebilmek için bir ya da iki kitap yazabilirler de, heveslerini alınca, ya da kimsenin kendilerini umursamadığını görünce usanırlar.. Devam edemezler.. Bir devamlılık, istikrar ve ısrar varsa, yazarın arkasında sponsorların bulunuyor olması ihtimali yüksektir.. Sponsorsuz idealist binde bir çıkar.)

Evet, Soner'in amacı, "tağut" kavramını sulandırmak, içini boşaltmaktan ibaret.

*

Geçmişte millet ve milliyetçilik kelimeleri laik (siyasal dinsiz) rejimin ideologları tarafından bu şekilde gasbedilmiş durumda.

Millet aslında ümmete karşılık gelir.. Kur’an’daki anlamı böyledir.. Milliyetçilik de “dinselcilik, dincilik” demektir.

Bu yüzden Türkiye’de birileri ırk ve ırkçılık anlamında milletten, milliyetçilikten bahsetmeye başladığında ulema ve okumuş müslümanlar uyanamamış, bunu zararsız birşey zannetmişler, işin içyüzü ortaya çıktığında ise artık iş işten geçmiştir.

Soner eliyle “tağut” kavramı da böyle bir işlemden geçirilip gasb edilmeye, veya en azından işlevsiz hale getirilmeye çalışılıyor.

Kusura bakma ama, eğer sen, Türkiye’deki en büyük tağutun Selanikli Mustafa Atatürk olduğunu söyleyemiyorsan, söylemiyorsan, tağuttan bahsetmeye hakkın yoktur.

Niyetin, “Canbaza bak canbaza!” numarasıyla dikkatleri başka bir tağuta çekerek, turp heybesindeki asıl büyük tağutu gözlerden saklamak değilse, ne?

*

Odatv.com, Soner’in kitabının reklam mahiyetinde tanıtımını da yapmış.

İlknur Altıntaş imzalı (Neden Sonnur Gümüştaş değil, Soner?) yazıda şu söyleniyor:

“…Buhari yaşamında kitap yazmadı. Buhari'nin kitabı diye bilinen Sahih-i Buhari adlı eseri İbni Hacer derledi. Buhari ile Hacer arasında 596 yıl var! Bu söylendiği zaman kimi ulema der ki, İbni Hacer'in derlemesini bir diğer hadisçi olan El-Khushaymani'ye dayanarak yazmıştır. Yani, Hacer ile Khushaymani arasındaki yıl farkını, 463 yıla düşürürler. Buhari ile Khushaymani arasındaki yıl farkı da 133 yıl. Sonuçta, İbni Hacer'den önce hadis kitabı yok.”

Yazı, Sahîh-i Buharî’nin sahihliğine saldırarak işe başlıyor.

Bunların derdi doğru bilgiye ulaşmak değil de kafa karıştırmak için dikkatleri istismara müsait noktalara çekmek olduğu için, yazılarında çok ciddi hatalar yaparlar, haberleri olmaz.

Soner gevezesinin lafları da böyle.. Baştan sona yanlış.

"İbn Hacer derledi” diyerek Himalayalar büyüklüğünde bir yalanla işe başlamış.

İbn Hacer’in yaptığı şey, kitabı derlemek değil, zaten elde hazır olan kitaba şerh (açıklama) yazmaktan ibaret.

Ve allame-i cihan Soner Yalçın'ın bundan haberi yok.

Kendisinden haberi olmayan adamın bundan haberi olabilir mi?!

*

Hadîsçilerin (geçmişin muhaddislerinin) özelliği, yanlarında hadîs kitabı diye yazılı sayfalar taşımaları, “Hadîs dersi veriyoruz” diyerek söz konusu kitapları açıp okumaları değildi.

Hadîs kitabı mahiyetindeki metinleri ezberliyor, talebelerine de sözlü olarak ezberden aktarıyor, onlara da ezberletiyor, sonra da, ezberlemiş olana icazet (diploma; okutma, rivayette bulunma izni) veriyorlardı.. (Bu ezberleme geleneği bugün de Moritanya gibi ülkelerde devam ediyor.)

Kur’an’ın ve hadîs kitaplarının bozulmadan bize ulaşmış olmasının nedeni bu “ezbere dayalı icazet” sistemidir.

Şayet hiç ezberleyen olmasa da yazılı nüshalara bağlı kalınsaydı, ulaşım ve iletişim teknoloisinin bulunmadığı, sıkı kurallara dayalı bir arşiv geleneğinin oluşmadığı, matbaanın bilinmediği, kitapların elle çoğaltıldığı bir zamanda birileri ekleme çıkarma yaparak kolayca yeni nüshalar üretip metinleri bozarlardı.

Ezbere dayalı icazet sistemi böylesi bir bozulmaya geçit vermemiştir.. Çünkü, “Ben muhaddisim, hadîsçiyim” diyen adamdan binlerce hadîsi ravîleriyle beraber hiç teklemeden ezbere okuması isteniyordu.. Ertesi gün, hafta ya da ayda, aynı metni hiç atlamadan aynı şekilde tekrar söylemek zorundaydı.

Sahîh-i Buharî’nin durumu da budur.. İmam Buharî, kitabını kâğıda değil kafasına yazmış durumda.. Talebeleri de ondan aynen ezberleyip kendilerinden sonraki hadîsçilere ezberletmişler, böylece nesilden nesile aktarılmıştır. (Hiç yazmamış değil, fakat onun bizzat kendisinin yazdığı nüshalar günümüze ulaşmamış durumda.)

Sahîh-i Buharî’nin (yaygın biçimde) sayfalara geçirilmesi ise, cahil Soner’in (ilk nur değil, son er) iddiasının aksine, İbn Hacer’den önce oldu. 

İbn Hacer'in bütün yaptığı, Sahih’e Fethu’l-bârî adlı geniş bir şerh (açıklama, izah) yazmaktan ibaret.

Nitekim, Vikipedi’nin “Sahih-i Buhârî” maddesinde şu söyleniyor:

“Bu kitabın dünya kütüphanelerinde tespit edilebilen eksiksiz en eski tarihli yazma nüshası Ebû Zer rivayetinin ‘Bâcî – Sadefî’ tarikiyle günümüze ulaşan Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Murad Molla, nr. 577) kayıtlı bulunan H. 550 (M.S. 1155) tarihli yazma nüshadır.

O tarihte, İbn Hacer’in dünyaya gelmesi için daha 217 yıl geçmesi gerekiyordu.

Nerde kaldı ki, kitabı o “derlemiş” olsun.

Evet, Türkiye’nin (fırsat bulduğunda Nuh'un keleği olmaktan kaçınmayan) araştırmacı-yazarlarının çapı ve kalitesi işte bu.

Araştırmaz, fakat yazar.

*

Görüldüğü gibi, Soner efendi El-Khushaymani’den bahsediyor.

Elin gâvurunun kitabından isim aktarırsan böyle olur.

Senin El-Khushaymani dediğin kişi, Ebü’l-Heysem Muhammed b. Mekkî el-Küşmîhenî’dir.

El-Küşmihenî de, senin zannettiğin gibi İmam Buharî’nin ruhuyla temas kurmuş değil.. Arada, kitabı ezberden nakleden bir başka alim var: Firebrî.

Sahih’te kilit isim, İmam Buharî’nin talebesi Firebrî’dir.

O, metni eksiksiz olarak ezberleyip nakletmiştir.

Ondan pekçok kişi ezberlemişse de (on kadar meşhur talebesi var) en önemlileri Müstemlî, Hamevî ve Küşmîhenî’dir.

Sonraki dönemde Ebû Zer el-Herevî bu üçünün rivayetlerini birleştirmiş, tek bir rivayet haline getirmiştir.. Ebû Zer’in adı, Vikipedi’den yaptığımız alıntıda geçmişti.

İbn Hacer, şerhini işte bu rivayeti esas alarak yazmıştır.

*

Soner Yalçın ve Tağut’u üzerinde durmaya yeri geldiğinde devam edeceğiz inşaallah.. Şimdi aynı minvalde güncel bir mevzuya geçelim.

Öyle anlaşılıyor ki, Fethullah Gülen “yaşayan ölü” haline gelmiş durumda.. Onunki artık “bitkisel hayat” kabul edilebilir.

Bundan dolayı, Türkiye’de, “FETÖ tabanı”na yönelik bir politika değişikliğine gidilecek gibi görünüyor.. Bu yönde zihin jimnastiği yapılmakta olduğu anlaşılıyor.

Böylesi durumlarda, Fethullah gibi arkasında bir takipçi kitlesi bulunan adamlar, kör bile olsalar, öldüklerinde hemen kömür gözlü hale gelirler.

Fethullah için gelecekte derin devlet, muhtemelen, “Fethullah aslında iyi adamdı, vatanseverdi, yerliydi-milliydi, dinci değil dindardı, yanındaki satılmışlar onu aldattı, şaşırttı ve kullandılar” demeye başlayacak, “FETÖ tabanı”na zeytin dalı uzatacak, onlara “laik devletin sadık bendeleri” olma kapısını açacak.

Zaten o taban da buna yatkın.

*

Derin devlet böyle çalışır.

Mesela Nazım Hikmet ölür, ardından hemen “Böyük şairdi, şöyleydi böyleydi, aslında çok iyi adamdı, Türkçe’ye çok hizmet etti” derler, iade-i itibar yapar, hatta ölüsünü vatan topraklarına taşırlar.

Böylece Nazımcılar’a göz kırpılır, “Gelin kucaklaşalım” denilir.. “Bak biz devlet olarak Nazım’ı kucaklıyoruz, siz de devleti kucaklayın” mesajı verilir.

Derin devlet, insanı “ölü” olarak kucaklamada uzmanlaşmıştır.

*

Türkiye’de can güvenliğinin bulunmadığını düşünerek taa Avustralya’ya yerleşen merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca öldüğünde de benzer bir tiyatro yaşandı.

Göstermelik bir hükümet kararnamesi çıkarılarak Süleymaniye Camii haziresine, hocasının (Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in) yanına gömülmesi izni verildi, fakat bu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildi.

Böylece “Devletimiz Esad Coşan Hocaefendi Hazretleri’ne karşı değildi aslında, ama içimizde bazı aşırı din düşmanları var, herşey onların başının altından çıkıyor” mesajı verildi.

Burada kötü polis rolü Ahmet Necdet’in payına düştü.

Onun da zaten, İskenderpaşacı iki üç tane tarikatçı tarafından kötü bilinmeyi umursadığı yoktu.. Rolünü büyük memnuniyetle oynadı.

Onun da katkısıyla tiyatro başarıyla sergilendi, İskenderpaşacılar’ın ağzına bir parmak bal çalındı, Esad Efendi’nin naaşı ile birikte davasının da Eyüp Kabristanı’na gömülmesi yönünde muazzam bir adım atıldı.

Esad Efendi’nin yokluğunda İskenderpaşa Cemaati’ne, laiklik (siyasal dinsizlik) ve demokrasi havarisi bir Sağduyu Partisi rezaleti hediye edilebilir, ve şaman dansı eşliğinde boş kurtçu MHP’lilik çığlıkları attırılabilir, ırkçı ve laik (siyasal dinsiz) cezbe yaşamaları sağlanabilirdi.

*

28 Şubat sürecinde Esad Coşan Hoca sorunu, tereyağından kıl çekilir gibi kolayca halledildi.

Ancak, Fethullah, Esad Efendi gibi "sahipsiz" değildi, arkasında CIA vardı, Vatikan vardı, ABD vardı, dolayısıyla birilerinin boğazına kılçık gibi oturdu.

Şimdi derinler, İskenderpaşa karşısında sergiledikleri numarayı FETÖ karşısında da sergileme yönünde kıpırdanmaya başlamış durumdalar.

Ancak, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

Dolayısıyla Doğu Perinçek gibi “deprem alarm sistemleri” de harekete geçmiş durumda.

Şunu aklınıza yazın: 

Perinçek birşeyi savunuyor gibi yapıyorsa, arkasındaki güç aslında tam aksi yönde bir politika izliyor, Perinçek ile o “savunucu” kitleyi ya aşırılığa meyettirerek çıkmaz sokağa sürüklemek ya da kafalarını karıştırmak suretiyle çalışmalarını yürütemez, ne yapacağını bilemez, yerinde sayar hale getirmek istiyordur.

*

Evet, derinlerin FETÖ karşısında işi, İskenderpaşa karşısında olduğu kadar kolay değil.

Çünkü, Türkiye’nin derinleri, Esad Efendi’ye karşı ABD ve CIA ile birlikte hareket etmişlerdi.

Daha önemli bir fark şurada: Esad Efendi yurtdışına çıkıp devletin (görünüşte) elini uzatamayacağı bir yere gitmiş idiyse de, şehzade (şeyhzade, şıhzade) Nureddin, Türkiye’de cemaate, onun namına hükmediyordu.. Devletin elinin altında..

Esad Efendi’nin Türkiye’de cemaatte olan biten hiçbir şeyden haberi yoktu.. Nureddin ona sormadan, haber vermeden aklına eseni yapıyordu.

Mesela cemaatin bir televizyon kanalı vardı ve Nurettin kapatmıştı, fakat Esad Efendi radyoda yayınlanan cuma vaazlarında televizyonun başarısı için dua etmeye devam ediyordu.. Kimse de ona, “Hocam dünya aleme rezil oluyoruz, yok böyle bir televizyon” diyemiyordu, çünkü herkes Nurettin’in şerrinden korkuyordu.  

Muhtemelen Esad Efendi, oğluyla telefonda görüştüğünde “Şu iş ne durumda, televizyon ne halde?” filan diye sorduğunda Nureddin, “Babacığım dualarınız sayesinde herşey güllük gülistanlık” diyor, onun yüreğine su serpiyordu.

*

FETÖ olayında böyle bir durum yok.. Yani, Fethullah adına tam yetkili bir şahıs yurtiçinde, devletin gözetimi ve kontrolü altında The Cemaat üzerinde hakim konuma gelmiş değil.

Böyle biri bulunsa, derinlerin işi çok kolay olurdu.. Tıpkı İskenderpaşa’da olduğu gibi.

Böyle bir şehzadeye önce elense çeker, sonra onu sırasıyla tek çapraz ve çift çapraza alır, ardından önce tek dalma sonra çift dalma ile ayaklarını yerden keser, akabinde sarmada çoban bağı vurarak dinlendirir, ve nihayet şark kündesi ile yere yapıştırırlardı.  

Evet, FETÖ olayında derinlerin işi zor.. Fethullah’ın ölmesi veya bitkisel hayata girmesi meseleyi çözmeye yetmiyor.

Sorun, Türkiye’de derin devletin sıcak kolları arasında keyfine bakan “varis” bir şehzadenin bulunmuyor olması.

Dünya böyle, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

*

Esad Efendi vefat ettiğinde önce Süleymaniye Camii Haziresi’ne defnedilmesi için hükümet kararnamesi çıkarılması, sonra bunun Cumhurbaşkanlığı’nca iptal edilmesi bir tiyatroydu, danışıklı dövüştü, 28 Şubat’ın ruhuna uygun bir aldatmacaydı.

Esad Efendi’yi sevenlerin kafasını karıştırmak için sergilenen bir iyi polis – kötü polis numarasıydı.

Proje ibne Diamond bilmem ne domuzunun oynadığı oyundan da böyle bir kötü polislik kokusu geliyor.

Bu tür “kötü domuz”lar üretilir, onlara cevap veriyor ayağından Soner gibiler “kurtarıcı” olarak devreye konulur.

Benzer şekilde bir Cübbeli Zahmet çıkar ona yarım ağız tepki gösterir, böylece prim yapar..

Halbuki hepsi de aynı derin devletin Atatürkist mabedinde hiç ara vermeksizin sürdürülen Selanikli’yi kutsama ayininin müdavimi durumundalar.

Aralarında Atatürkist tüzük kardeşliği var.

Derin Millî Görüşcü Elazığlılar’ın “Bakın Diamond sapığına karşı İslam’ı Soner abimiz nasıl da savunuyor” babından çığlıklar atmaları sebepsiz değildir.

Aslında o Elazığlılar, Soner, Diamond vs., aynı mabedin yaptırma ve yaşatma derneğinin üyeleri durumundalar.

Oyun icabı karşı saflarda, farklı yerlerde görünüyorlar, fakat satranç oyunu bittiğinde anlaşılacak olan, aslında bütün taşların aynı kutuya ait olduklarıdır.


MEZHEBEN DİYANETÇİ OLMAK

 



Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman bugünkü (28 Nisan 2024 tarihli) yazısında şöyle diyor:

“Türkiye’de bir kesim, kendilerini tavizsiz Müslümanlar diye takdim ederek veya böyle bilerek eskiden beri Diyanet’i taviz vermekle, düzenin uydusu olmakla itham eder ve eleştirirler. Bunlar, ara rejimlerde yuvalarına çekilip seslerini kısarlar, mevcut şartlarda olabildiği kadar din ve düşünce hürriyetinin bulunduğu zamanlarda ise kendilerinin de yapamayacakları şeyleri, bu hürriyeti sağlayan iktidarlardan ister, bıkıp usanmadan konjonktürel olarak yapılamayacak şeyleri iktidardan talep eder ve yapmadı, yapmıyor diye yıpratıcı propaganda yaparlar.

Bu sözlere (kısmen üzerime alındığım için) cevap vermek istiyorum.

Birincisi, kendimi hiçbir zaman “tavizsiz” müslüman olarak görmedim.

Ancak, bir müslümanın itikadından, inancından taviz veremeyeceğini, vermemesi gerektiğini de her zaman söyledim, söylüyorum.

Hayrettin efendi, sen ilahiyatçısın, söyle bakalım, itikattan taviz verilebilir mi?

*

İkincisi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın taviz verdiği, düzenin uydusu olduğu bir gerçektir.

Mesela bugüne kadar bir defa bile Şeriat konulu ayetleri içeren bir hutbe okutmamış, okutamamıştır.

Halbuki pekçok kişi Şeriat karşıtlığı yaparak küfür söz söylüyor.. Bunlar içinde cuma namazına devam edenler de var.

Evet Hayrettin hoca, söyle, Diyanet’in bu tavrı taviz midir, değil midir?

Taviz değilse, İslam, cuma namazı kılanların Şeriat düşmanlığı yapmalarını caiz mi görüyor ki Diyanet bunu hiç dert etmiyor?

Yok, Diyanet’in bu konulara hiç girmemesi bir tavizse, bu taviz, düzenin uydusu olmasından mı kaynaklanıyor, yoksa “uydu”luktan değil de kendi “hür irade”sinden mi?

*

Aynı sorular, Selanikli Mustafa Atatürk’ün adının geçmişte kimi zaman hutbelerde geçmiş olması için de geçerli..

Selanikli gibi imansızlığı açık bir adamın adının hutbelerde geçmiş olması taviz midir, değil midir?

Taviz değilse, (diğer yaptıklarını ve laflarını geçtik) Allahu Teala’nın kitaplarını “gökten inmiş olduğu sanılan” diyerek aşağılayan ve ilhamını onlardan değil hayattan aldığını söyleyerek küfrünü uluorta dile getiren bir adamın hutbede rahmet ve minnetle anılması, İslam’ın izin verdiği birşey midir?

Yok, bu bir tavizse, nedeni, Diyanet’in düzenin uydusu olması mıdır, değil midir?

Diyanet bunu, düzenin uydusu olmadığı, bağımsız hareket edebileceği halde mi yapmaktadır?

Dikkat buyurunuz efendiler, Diyanet'in hutbede Selanikli Mustafa Atatürk'ün İslam nokta-i nazarından hakiki durumunu açıklamasından söz etmiyor, bunu yapmıyor diye Diyanet'i kınamıyoruz.

İşin aslı, Diyanet, düzenin uydusu olmaktan daha fazla birşeydir, düzenin bir parçasıdır..

Hatasıyla sevabıyla düzenin kurumudur..

*

Hayrettin hocaya göre, bu tavizsiz müslümanlar, ara rejimlerde yuvalarına çekilip seslerini kısarlar, mevcut şartlarda olabildiği kadar din ve düşünce hürriyetinin bulunduğu zamanlarda ise kendilerinin de yapamayacakları şeyleri, bu hürriyeti sağlayan iktidarlardan ister”lermiş.

Burada Hayrettin bey çarpıtma sanatının parlak örneklerinden birini sunuyor.

Hayrettin beyin yazılarında sanat bol.. Önceki uydu meselesi, tecahül-i arifane sanatıydı..

Evet, ara rejimlerde yuvalarına çekilenler var.. Mesela 28 Şubat’ta kimlerin saklanacak delik aradığını biliyoruz.

Ancak, birilerinin mevcut iktidardan “kendilerinin de yapamayacakları şeyleri” istemelerinden söz ederken Hayrettin efendi mübalağa sanatında biraz aşırıya kaçıyor.

Şahsen birçok yazımda şunu vurguladım: Bugünkü iktidarı, yapmadıklarından değil, yapmayabileceği halde yaptıklarından, söylemediklerinden dolayı değil, söylemeyebileceği halde söylediklerinden dolayı eleştirmek gerekiyor.

Mesela bu iktidarın ceza kanununun zina bahsinde yaptığı değişiklik..

Mesela İstanbul Sözleşmesi’ni milletin başına bela etmeleri.. Ve bu çerçevede yasal düzenlemeler yapmaları..

Erdoğan’ın CHP’den fazla Atatürkçülük yapması..

*

Hayrettin bey şunu da diyor:

“Diyanet de dini grupların kendilerini sınırladığı kadar kendini sınırladı ve asla düzene itaat edeceğim diye Allah’a âsi olmadı.

Yani Diyanet peygamberler gibi masum, öyle mi?

Kur’an’daki “Kendinizi temize çıkarmayın!” emri kime hitap ediyor, Hayrettin hoca?

Ölülere mi?.. Yoksa gayrimüslimlere mi?

İlahiyat prof.usun fakat fakih (dinde anlayış sahibi) değilsin.

Aklı başında hiçbir müslüman ne kendisi için “Ben Allah’a asla asi olmadım” diyebilir, ne de başkalarına bu yönde kefil olabilir.

Diyanet’in hizmetleri büyük, inkâr etmiyoruz.. Fakat “Hatalı yayınları vs. yoktur” da denilemez.

İnternette pdf formatında yer alan şu kitabımda Diyanet’in bazı hatalarını sıraladım:

Diyanet, Laiklik (Siyasal Dinsizlik) ve Atatürk

*

Hayrettin bey sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Allah Teâlâ kullarını, güçlerinin üstünde bir fiil ile yükümlü tutmuyor, hikmeti emrediyor, fitneyi yasaklıyor; Diyanet de işte bu talimata göre hareket etti (kısa süreli askerî dikta zamanlarında zorlama ve zorlanmalar olmuş, bunu da en az zararla atlatmaya çaba gösterilmiştir).

Fitne, öldürmeden beterdir” (Bakara, 2/191) hükmünün ne anlama geldiğini sen biliyor musun, Hayrettin bey?

Öldürmeden beter olan fitne, insanların ahiretinin mahvolmasına sebep olacak şekilde hak ve hakikatin açıkça söylenememesi ve savunulamamasıdır.

İşte bu fitne, şu anda Diyanet eliyle sürdürülüyor.

Diyanet’in Şeriat konulu hutbe okuyamaması, okutamaması, fitnenin ta kendisidir.

Yazdığınız Kur’an Yolu adlı tefsirde Taberî, İbn Atıyye ve Râzî'nin bu konudaki açıklamasını aktarmışsınız, fakat kafanıza girmemiş.. 

Anlamamışsınız.. 

Diyanet "bu talimata göre hareket" etmiş olsaydı, "Şeriat konulu hutbe" uyarısını defalarca yapmak zorunda kalmazdım. Diyanet'in kendisi, fitneye alet olmamak için bu konuyu hutbelere zaten taşımış olurdu. 

Fıkradaki laf nasıldı, "Herkese lo lo da, bize de mi lo lo" muydu, nasıldı Hayrettin hoca?

Ne yazık ki Diyanet, Türkiye’de bir ölçüde fitnenin bir parçası durumundadır.

Kral Diyanet tümden çıplak değilse de, üzerindeki elbise bir parça pejmürde.

*

Yanlış anlaşılmasın, Karaman’ın her lafının hatalı olduğunu söylemiyoruz.

Şu sözlerine itirazımız yok:

“Hâsılı elimizde vakfıyla beraber Diyanet gibi muazzam bir kurum var, bu kurum vasıtasıyla halkın sağlıklı İslâmlaşma yolunda adımlar atması mümkün, iyi niyetli ve gerçekçi eleştiriler dışında Diyanet karşıtlığı, daha sıkı ve tavizsiz dindarlığa bağlanamaz.

Evet, Diyanet karşıtlığı her zaman “daha sıkı ve tavizsiz dindarlık”tan kaynaklanmıyor.

“Dinî hizmet” adı altında kendi dünyevî hedeflerine (para pul, şöhret, alkış, takipçi/izleyici, müridan/bağlı, makam mevki) ulaşmak isteyen kimileri, Diyanet’siz bir ortamda daha rahat hareket edebileceklerini düşünüyorlar.

Ancak, Diyanet’e yönelik “iyi niyetli ve gerçekçi eleştiriler”in varlığı da yadsınamaz.

*

Karaman, yazısında Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Selim Argun’un sözlerine de yer vermiş.

Argun’un şu ifadeleri meselenin anlaşılması bakımından önemli:

“Bütün camilerde aynı hutbenin okunması Anayasanın Başkanlığımıza tevdi ettiği milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temeline dayanmakta ve dinin bütün konularına yıl içerisinde orantılı olarak yer verilmeye gayret edilmektedir.”

İşte zurnanın zırt dediği yer burası.

Diyanet, anayasal bir kurum..

Ve Anayasamız dinci/İslamcı bir anayasa değil..

Anayasa, (Batı'nın şeytanî bir bölücü kurnazlık ürünü olarak ürettiği, derini ve yüzeyseliyle yerli-milli acentaların da distribütörlüğünü yaptığı) dinci-dindar, İslamcı-müslüman ayrımı çerçevesinde “dinci olmayan dindar” anayasa kategorisine de girmiyor.

Dinsiz anayasa.. (İslamî terminolojiyi kullanmak gerekirse, küfür anayasası).

O kadar dinsiz ki, 2016 senesinde dönemin TBMM başkanı İsmail Kahraman “Anayasa dindar anayasa niteliği taşısa da olur” anlamına gelen sözler sarfettiği için Bahçeli, Kılıçdaroğlu ve Akşener troykası tarafından Ankara’nın Kızılay Meydanı’nda neredeyse recmedilip taşlanarak öldürülecekti.

Hayır, TBMM Başkanı Kahraman’ın kastı “dinci/İslamcı anayasa(Şeriat anayasası) değildi.. Türkiye’nin “dincilik karşıtı dindar” müslümanımsılarının anladığı anlamda suya sabuna dokunmayan bir bayramlık seyranlık gardrop dindarlığından söz ediyordu.

Fakat, Bahçeli-Kılıçdaroğlu-Akşener cephesi ataları Selanikli Mustafa Atatürk’ün mirasına sahip çıkma adına derhal “Sizin dinciliğinize de dindarlığınıza da başlarız lan” moduna girerek yüzlerindeki maskeyi birkaç günlüğüne indirdiler. 

(Bu arada CHP Grup Başkanvekili, "Laikliği korumak için kan da dökülür" demeyi de ihmal etmedi. Evet, partinin grup başkanvekili bunu söyledi.. "İslam'ı korumak için kan da dökülür" derseniz, Ortaçağ zihniyetli vahşi gerici terörist oluyorsunuz, aynı şeyi laiklik yani siyasal dinsizlik için söylerseniz ilericilik madalyasına layık görülüyorsunuz.. Gel gör ki, bu "düzenin hizmetkârları", "İslam'ı korumak için kan da dökülür" zihniyetine asla sahip olmadıkları halde, düzenin başka dünyevî ve laik/seküler kazanımları ya da birilerinin putlaştırdıkları nesneler için kan dökmeye koştuklarında ölürlerse şayet, İslam'ın "şehitlik" makamına layık görülebiliyorlar.. Diyanet de bu konuda açık, anlaşılır, net birşey söyleyemiyor.. Söylemiyor değil, fakat, ayağındaki prangalar yüzünden "Anlarsın ya.." babından tevriyeli laflarla işi geçiştiriyor.)

O arada Erdoğan dahî aldı sazı eline, boy boyladı soy soyladı, görelim hân'ım TBMM Başkanı'na ne söyledi?

Tee Mısır’da İhvan’a yaptığı “Şeriatçılığı bırakın, laik olun” konulu vaaz ü nasihatinden başlayıp TBMM Başkanı'na “Men çe gûyem, tamburem çe gûyed” babından ince ayar verdi, onun binbir özür dilemesini sağladı.

*

Evet, burası zurnanın zırt dediği yer..

Hayrettin Karaman çe gûyed, Selim Argun ne gûyed?

Demek ki neymiş, Diyanet, Anayasa’nın verdiği “milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temelinde” hutbe hazırlıyormuş.

Tabiî bu, Anayasa’nın istediği tarzda bir dayanışma ve bütünleşme..

Ve Anayasa’daki “millet”, Kur’an’da sözü edilen “millet” değil.

Dayanışma ve bütünleşme de "Şeriat temelli" bir dayanışma ve bütünleşme değil.. Laik düzenin istediği türden (izin verdiği kadar) bir dayanışma ve bütünleşme.

Anayasa’ya göre millet, komple Türk.. Başka da kimse yok.. Tamam vatandaşlar olarak hepimiz eşitiz, ama, Türk olmamız dolayısıyla eşitiz..

Dolayısıyla Anayasa Diyanet’ten, cami cemaatinin Türk olarak dayanışması ve bütünleşmesi yönünde hizmet vermesini bekliyor.

Şimdi Diyanet çıkıp bir hutbede “millet” kelimesinin asıl anlamını anlatabilir mi?

Tamam, yayınladığı kitaplarda bu bahis doğru bir şekilde yer alıyor da, bunları kaç kişi okuyor?

*

Özetle.. Diyanet, hutbelerinde İslam’ı tam, eksiksiz ve yanlış anlamalara imkân vermeyecek açıklıkta anlatmıyor.

Anlatamıyor.

Önünde anayasal engeller, üstünde siyasal baskılar, arkasında da MİT gibi kurumların “vatansever telkin”leri var.

2000’li yıllardaydı.. Bizim mahallenin imamı görevli olarak Avustralya’ya gitti, döndüğünde bana şunu söyledi: “Gitmeden bizi topladılar. MİT’ten birileri geldi, yurtdışında beraber çalışacağız dediler.”

Hadi buyur!..

Bu hususa merhum Kadir Mısıroğlu da kitaplarında değiniyor.

Yurtiçi de farklı değil.. Eski MİT’çi Yılmaz Tekin’in Simitçi adlı hatıratında yaşanmış örnekler var.

Diyanet, böyle bir Diyanet.

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."