İslam'ın güncellenmesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam'ın güncellenmesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KADEM'İN SÖZDE "YUNUS"LU "ANADOLU İRFAN ATEŞİ", İSLAM HUKUKU'NA KARŞI KÜFFARIN FEMİNİST KADIN HAKLARI TEORİSİ İÇİN TEPİNİRKEN









Evet, Yeni Şafak gazetesi yazarı âşık İsmail Kılıçarslan’ın KADEM’e hizmet için kaleme aldığı yazıyı tartışmaya devam ediyoruz.

Âşık yazar sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Esra Aslan Turan üzerinden Ömer Nasuhi Bilmen’i mutlaklaştırarak dinamik bir süreç olarak ilerlemesi beklenen din kültürünü dondurmaya çabalayan isimler de doğru bir şey yapmıyor. Ürettikleri tuhaf nostalji duygusunun hiçbir işe yaramadığını fark etmiyor oluşları bu isimleri ‘toplumsal’ın dışına itiyor. Toplumsalın dışında olduklarını da fark etmiyorlar elbette. Çünkü ürettikleri ‘müze-dil’le ortaya koydukları ‘Asrısaadet simülasyonlar’ını gerçek zannediyorlar.”

Bunları yazan “toplumsal çokbilmiş” kantarın topuzunu iyiden iyiye kaçırdığının farkında değil.

Konuyla ilgili önceki yazılarımızda dikkat çektiğimiz hususlar gözönüne alınırsa “Esra Aslan Turan üzerinden Ömer Nasuhi Bilmen’i mutlaklaştırma”dan söz etmenin abes olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Mutlaklaştırma, içtihatların “fıkıh usulü”ne aykırı olarak nass mertebesine yükseltilmesiyle ortaya çıkar.

Ömer Nasuhi Hoca’nın Büyük İslam İlmihali’ni okuyanlar, “Her müslüman mutlaka bu ilmihale göre amel etmelidir, Şafiîler vs. de buna dahildir” demiyorlar.

Hatta “Her Hanefî ilmihalini bu kitaptan öğrenmelidir” de demiyorlar.

Diğer ilmihallere ve fıkıh kitaplarına bir itirazları yok.

Dolayısıyla bir mutlaklaştırmadan söz edilemez.

*

Peki bu modernist güncellemeci boşboğazlar neden mutlaklaştırma yaygarası koparıyorlar?

Konuyu çarpıtmak, tartışmayı farklı bir mecraya taşıyarak zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmak için.

İsmail ukalası da sözde “mutlaklaştırma”ya karşı çıkarak Ömer Nasuhi Bilmen Himalayaları ile Esra bilmem ne çukurunu eşitliyor.

Bu Esra denen ahmak Büyük İslam İlmihali’ni “fıkıh usulü” açısından tenkid konusu yapıyor ve Ömer Nasuhi Hoca’nınkini aşan ya da onunkine denk bir usul bilgisiyle farklı görüşler serdediyor olsaydı, ona “Sen nasıl olur da Büyük İslam İlmihali’ni eleştirirsin?” diyen bir kişiye “Ömer Nasuhi Hoca’yı mutlaklaştırma” suçlaması yöneltilmesi yerinde bir tavır olurdu.

Fakat ortada böyle birşey yok.

Ne var?

İsmail’in laflarından esinlenerek söylemek gerekirse, şu: Bugünün kadın hakları teorisinin getirdiği inkârcı bakışı bir İslam ilmihaline uygulayarak sefil bir akademik şov sergileme, küffar ve münafık tribünlerine oynayarak artistlik yapma.

*

İmdi, ortada bugünün (bugünün keferesinin, küffarının) kadın hakları teorisinin İslam fıkhına (hukukuna) açtığı bir savaş var, ve doğal olarak Müslümanlar (müminler, iman sahipleri) buna tepki gösteriyorlar.

Bu savaşta İslam’a saldıran kişinin müslüman bir ilahiyatçı olarak ortaya çıkması, başında da (onun başında olduğu için utancından öleyazan) bir başörtüsünün bulunması, olayı İslam-küfür çatışması olmaktan çıkarmıyor.

Küfrün ideolojik kadın hakları teorisi ile İslam hukukuna saldıran kişinin ok attığı, kurşun yağdırdığı, füzelerle dövdüğü hedef aslında (artık hayatta olmayan) Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın “tarihsel hatırası ya da kişiliği” değil.. Onun şahsında İslam hukuku..

Ve sen çıkıp bu noktada Büyük İslam İlmihali özelinde İslam hukukunu savunan kişilere “Ömer Nasuhi Bilmen’i mutlaklaştırma” suçlaması yönelterek küfrün safında yer alıyorsun.

Böyle bir durumda tarafsız kalman bile küfrün safında yer almadır.. Çünkü hak ile batıl arasında tarafsız kalan kişi dolaylı olarak batıla destek vermiş olur..

“… Haktan sonra, sapıklıktan başka ne vardır?! Öyleyse nasıl çevriliyorsunuz?” (Yunus, 10/32)

*

Gelelim “dinamik bir süreç olarak ilerlemesi beklenen din kültürünü dondurmaya çabalama” zırvasına..

Ey sivri zekâ, ilmihal kitabı “din kültürü” kitabı değildir.. Fıkıh kitabıdır, ve fıkhın bir usulü/yöntemi vardır.

Senin laik (siyasal dinsiz) devletin bile kanun yapma işini öyle “dinamik bir süreç” olarak görmüyor, kendince sıkı formalitelere ve kurallara bağlıyor.

“Dinamik bir süreç olarak ilerlemesi beklenen devlet kültürünü dondurmaya çabalamayalım” demiyor.

Hatta bazı hususları “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kabul ediyor.. Mesela Ankara’nın başkent olması meselesi böyle.. (Sanki Ankara değil de İstanbul başkent olsa kıyamet kopar, devlet yıkılır.)

*

Günümüzün emperyalist-kapitalist küfür düzeninin tabulaştırdığı, üzerinde konuşulamaz, kendilerininkinden farklı görüş serdedilemez hale getirdiği konulardan biri bu “kadın hakları” meselesi.

Ortada acımasız sömürü ve istismar çarklarının döndüğü bir vahşi hipodrom var ve hipodromun efendileri “Kadınlar da erkekler kadar güçlüdür, hak sahibidir, onlar da gladyatör olarak meydana çıkıp tribünlerden alkış alabilmelidirler” diyerek onları "gaza getirip" sahaya sürüyor..

Kadınlar da gururları okşandığı ve ceplerine de birkaç kuruş konulduğu için bu ketenpereye seve seve koşuyorlar.

Bu efendiler için kadın gladyatörleri dövüştürüp seyretmenin daha zevkli ve keyifli olduğu kesin.

Bunların, “Kadınların hipodromda seyirci olarak kalmaları, gladyatör olarak acımasız arenaya sürülmekten muaf tutulmaları onların önemsenmemesi değildir, bilakis önemsenmeleridir” denilmesine tahammülleri yok.

Bu tür konularda kendilerince tartışılmaz ilkeler, çiğnenemez kırmızı çizgiler icat ediyor, farklı seslere mikrofonu kapatıyorlar.

*

Buna karşılık dinî konular kuralsız biçimde tartışılsın, din gelenin gidenin vurduğu bir şamar oğlanına dönüştürülsün istiyorlar..

İslamî ilimler “Saldım çayıra, Mevlam kayıra” usulü kışkışlanan taifenin gönlünce otladığı bir sahipsiz mera olsun, “it oynamış yonca tarlası”na dönsün istiyorlar.

Bu otlanmışlık ve oynanmışlığa da “dinamik süreç ilerleyişi” gibi gayet havalı bir ad takmışlar.

Din, “ilerleyen, gelişen” birşey değildir, tamamlanmış, kemale ermiştir:

“… Bugün, sizin için dîninizi kemâle erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'a râzı oldum….” (Maide, 5/3)

Madem “dondurma”lı konuşuyorsunuz, o zaman şöyle söyleyelim: Allahu Teala bu ayetiyle dini dondurmuştur.

Evet, bazı şeyleri bozulmaktan korumanın yolu dondurmaktır.

Dinamik bir süreç olarak ilerleme” her zaman mutlu bir sona işaret etmiyor.

Mesela insan hayatı “dinamik bir süreç olarak ilerliyor” ve insanlar “Keşke şu gençliğimi dondurabilseydim” diye iç geçiriyorlar.

Gençliğini donduramayınca, bu defa, içerden çürümüş olan bedenlerini estetik cerrahlarının bıçaklarına emanet ediyorlar.. Böylece “dinamik ameliyatlar süreci” başlıyor.

Kemale eren şeyler, dinamik süreç konusu olmaları durumunda bozulur, tefessüh eder, fesada uğrarlar.. Kemali zeval, tedennî ve tereddî izler.

Meyveler olgunlaşıp kemale erdiğinde, onların dinamik süreçleri sadece içli ve ağlak çürüme ve bozulma besteleri yaparlar.

Elmas ve altın bozulmaz, çünkü dinamik bir süreç konusu değildirler.. Başkalaşım, değişim, dönüşüm yaşamazlar.. Ne paslanırlar ne de çürürler.

*

İslam’a gelince.. Allahu Teala kitabını (Kur’an’ı) koruduğu için ona bağlı olarak sahih Sünnet de korunmuş durumda..

Kur’an ve Sünnet’e bağlı (Sünnet ehli) olanlar, yani “dinamik bir süreç” konusu olmayan bu iki kaynağa bağlananlar, sapıtmazlar..

Buna karşılık, Batı özentisi görmemişlik ya da sonradan görmüşlükle “Hele bak lo, benim de dinamik sürecim var gâri lo” diyerek “dinamik süreç” icat eden ve “bugünün küffarının kadın teorisi”nin, laikliğinin, ulusalcılığının, devlet anlayışının vs. peşine düşerek akademik vals, medyatik horon tepen tribün meraklıları sapıtırlar. (Tabiî İslam’a göre böyle.. “Bugünün kafası”na göre ise dinamik süreç ilerleyişi yapar gelişirler, donmuşluktan kurtulurlar, omurgasız esneklik kazanırlar.)

Evet, senin “din kültürü” dinamizmi ve ilerlemesi adına yaptığın kepaze icatlar, dinden değildir, bid’attir, sapıklıktır..

Dinden sayılmamakla birlikte dinin yasaklamadığı hususlarda yaptığın icatlar ise sadece kültürdür, din kültürü değildir.

Ve onlar, ilmihallere yazılmazlar.

İlmihallere yazılan hususlar, “edille-i şer’iyye” (Şeriat’in delilleri) çerçevesinde sabit olan ve fıkıh usulü bağlamında ulaşılan dinî malumattır.

Din, insanların kendi akıllarınca “süreçten geçirecekleri”, güncelleyecekleri dinamik bir oyuncak, bir deneme tahtası, bir yap boz aleti değildir.

*

Âşık İsmail’in sazının tellerine dertli dertli vurarak cihana saldığı içli ve yanık ağıtta şu cümle de yer alıyor:

“Ürettikleri tuhaf nostalji duygusunun hiçbir işe yaramadığını fark etmiyor oluşları bu isimleri ‘toplumsal’ın dışına itiyor.”

Tuhaf nostalji duygusu dediği şey, Esra bilmem ne ile KADEM adlı “Anadolu İrfan Ateşi” topluluğunun en az modern dans ve valsler kadar artistik ve toplumsal “dinamik süreç ilerleyişi” değil.

 Büyük İslam İlmihali’nin ve dolayısıyla İslam hukukunun savunulması.

Bunlar, bu tavırlarıyla “toplumsal”ın dışında kalıyorlarmış..

KADEM öyle değilmiş, maşallah en az Anadolu Ateşi topluluğu kadar toplumsallar.. Aynı ateşli toplumsallık bir ölçüde bunlarda da var.

İslam hukukunu savunanlar ise “toplumsal”ın dışındalarmış.

Âşık İsmail'in sözlerinde doğruluk payı var; yalnız, “toplumsal” yerine “kamusal” deseymiş daha “eyi” olurmuş.

Çünkü Selanikli Deccal’in kurduğu laik (siyasal dinsiz) devlet, İslam hukukunu “kamusal”ın dışına sürgün etmiş durumda.

Selanikli, İslam’ı “kamusal”ın yanı sıra “toplumsal”dan da silmek için milletin ensesinde boza pişirdi, gâvur şapkası için darağaçları kurdurup insanları astırma da dahil akla gelebilecek her zulmü yaptı.. Ne medrese bıraktı, ne Kur’an kursu, ne tekke, ne dergâh.

Ancak, bu millet “kamusal”a güç yetiremese de, “toplumsal”da kaybettiği mevzileri “pasif direniş”le yavaş yavaş yeniden ele geçirmeye başladı.

*

Kamusal”a çöreklenmiş olan Atatürkist deccalî kist kafa, baktı ki İslam’ın “toplumsal”lığını engelleyemiyor, bu defa yeni bir oyun kurdu.

“Toplumsal”a cepheden saldırmak yerine “beşinci kol” marifetiyle içeriden çürütme ve yok etme eksenli bir strateji ve taktikler dizgesi üretti.

Tarikatlara sızdı, adamlarını şeyhlik postuna oturttu.

Şöhret heveslisi tipleri “hocaefendi” haline getirip “cemaat lideri” yaptı. (Fethullahçı Takiyye Örgütü ve yerli-milli-devletçi benzerleri böyle ortaya çıktı.)

Ajanlarına dindar/dinci gazeteler, dergiler çıkarttırdı, yayınevleriradyolar, TV kanalları kurdurttu, eli kalem tutan “dindarlığa meyilli” yazar çizer taifesini onlar vasıtasıyla “vesayet” kanatları altına aldı, üzerlerinde “kontrol” tesis etti.

Elemanlarına dernekler, vakıflar, özel okullar, özel üniversiteler kurdurttu.  

Hepsi, “kamusal”ın yanı sıra “toplumsal”ı da laik (siyasal dinsiz) devletin kontrolü ve vesayeti altına almak için..

KADEM adlı “Anadolu irfan ateşi” topluluğu gibi oluşumları değerlendirirken bu sosyo-politik arka planı“örtülü” vesayet, manipülasyon ve kontrol “dinamik süreci”ni unutma gafletine düşmemek gerekir.

*

Bu kontrol ve vesayeti kabul etmeyenlerin payına düşen ise (bazen tacize dönüşen) sıkı takipten ibaret.

TRT’nin MİT dizisi Teşkilat’ın 109'uncu bölümünde şöyle bir sahne var: MİT’in kahraman ajanı Ömer, Şirket adlı uluslararası çetenin adamı Çetin’i, hayatının bağışlanması karşılığında çetesine ihanet etmeye razı ediyor. 

Fakat ona verdiği bir müjde var: Her ne kadar kendileri öldürmüyorlarsa da, hayatının geri kalanında Çetin, daima Şirket tarafından zehirlenme korkusu ile yaşayacak, yediği lokmalar hep boğazına dizilecektir

Şirketin otomobil ya da helikopter kazası hizmeti ayarlamayacağını, yahut mafyadan devşirecekleri kiralık katillerle onun midesini kurşunla doldurmayacaklarını, veya kaçırıp bir yerde işkenceyle öldürmeyeceklerini, sadece zehirleme hizmeti sunacaklarını nasıl biliyorlarsa?

Tamam bu bir kurgu da, niye böyle bir kurgu? 

Derler ki kişi herkesi kendisi gibi zannedermiş, kendisi o sıralarda nasıl bir psikoloji içindeyse, belirli durumlarda ne yapıyorsa, herkes için de öyle düşünürmüş.

*

Evet, Âşık İsmail, “toplumsal” resitalini şu cümleyle sürdürüyor:

“Çünkü ürettikleri ‘müze-dil’le ortaya koydukları ‘Asrısaadet simülasyonlar’ını gerçek zannediyorlar.”

Burada “müze-dil” İslam hukukuna (Büyük İslam İlmihali’ne) düşüyor.

Esra adlı akademik paçozun dili “müze-dil” değil, onun dili “bugünün dili”.

İslam’ın dili, “tarihsel”.. Çağdışı.. Müze-dil, müzelik dil..

Tamam, tümden değersiz olduğu söylenemez, fakat günlük kullanıma müsait değil.. Müze raflarında seyirlik meta olarak kilit altında tutulmalı.

KADEM’in amazon ateşi Esra ise, en az Anadolu Ateşi “sanatçı”ları kadar ateşli bir şekilde “bugünün kadın hakları teorisi”ni seslendiriyor.

Buna karşılık İslam’ın kadın hakları öğretisi “bugünün” değil.. O, dünün.. Hatta çağlar ötesinin.. Çağdışı.. Müzelik..

O, tuhaf bir nostaljiden ibaret.

Tuhaf olmayan, doğal ve normal olan, bugünün ateşli kefere ve feceresinin ateşli teorisi.

*

Asr-ı Saadet (mutluluk çağı), Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaşadığı, Kur’an’ın nazil olduğu dönem.

Dolayısıyla, Asr-ı Saadet, Kur’an’a sarsılmaz bir imanla bağlanılması, hükümlerinin hayata geçirilmesi, ve Sünnet’in teşekkülü demek oluyor.

Ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) dairesi içinde olmak da bu anlama geliyor: Sünnet’e (Rasulullah’ın emir ve tavsiyelerine) tabi olunarak Kur’an’a (Allah’ın ipine, hablullaha) sımsıkı sarılınması.

Yeni Şafak’ın âşık zavallısı ise, bu Sünnet’e bağlılık (Ehl-i Sünnet) hassasiyetine, İslam fıkhına, Şeriat’e, “bugünün küffarının kadın hakları teorisi” namına çamur atıyor, onunla “simülasyon” diyerek alay ediyor.

Sanki bir Asr-ı Saadet yaşanmamış, ortada Kur’an ve Sünnet yok, insanlar bunu bir animasyon gibi simülasyon olarak kendileri icat edip üretmişler.. Gerçek değil.. 

Gerçek değil, fakat “İslam hukukunu küffarın bugünkü küfüne karşı” savunanlar onu gerçek zannediyorlar.

Gerçek olan, küfür düzeni.. Küfrün teorileri..

İslam’ın mesajı ise gerçekten, gerçeklikten uzak simülasyon.

KADEM’in Yeni Şafak yazarı âşık avukatının yazdığı bu.

*

Ey bu piyonları kullanan şımarmış azgın müstekbirler, siz hiç ölmeyeceksiniz, hep bâki kalacaksınız, mezara girip Münker ve Nekir’in eline düşmeyeceksiniz, değil mi?!


EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT (SÜNNET'İN VE CEMAAT'İN EHLİ) OLMANIN ANLAMI: İSLAM DEVLETİ




Konuyla ilgili önceki yazıda belirttiğimiz gibi, İmam Şatıbî hadîslerde dile getirilen “cemaat”in ne anlama geldiği hususunda insanların ihtilaf etmiş ve ortaya beş ayrı görüşün çıkmış olduğunu belirtiyor.

Bu görüşlerden biri şöyle: Cemaat, bir emîrin (halifenin) etrafında toplanmış Müslümanlar topluluğudur.

Cemaat kavramını en iyi açıklayan yaklaşımın bu olduğunu, konu hakkındaki “Huzeyfe hadîsi”nin de bunu desteklediğini söylemiştik.

Bu beşinci yaklaşım çerçevesinde cemaatin, İslam ümmetini (tüzel kişi olarak) temsil eden (başında halifenin bulunduğu) İslam devleti olduğunu dile getirmiştik.

Ayrıca İslam devletinin bulunmadığı zamanların “cemaatsiz” zamanlar olduğunu belirtmiştik

*

İmam Şatıbî, söz konusu beş görüşten tercih olunan görüş için şunları söylüyor:

Beşincisi (beşinci görüş), İmam Taberî'nin tercih etmiş olduğudur. O da şudur: Cemaat, müslümanların bir emîr (başkan, halife) etrafında toplanarak meydana getirdikleri topluluktur (Şeriat’le yönetilen İslam devletidir). Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu gerekli görüp emretmiş, etrafında toplanılan kişinin öne çıkarılması hususunda ümmetin fırkalara (gruplara) ayrılıp parçalanmasını yasaklamıştır.

Çünkü onların ayrılıp bölünmeleri şu iki halden uzak kalmaz. Birincisi: Emîrlerine itaat hususunda tanımazlık ve inkârcılık yapmaları (Müslümanların bir emîrinin/devletinin olması lüzumunu kökten reddetmeleri ve), emîrin rızaya uygun ahlâk ve karakterini mesnetsiz olarak kötülemeleridir.

Bu, tevil/yorum yoluyla dinde bid’at ihdas etmektir. Ümmetin savaşmakla emrolunduğu Haruriye fırkasının (Haricîlerin) durumu budur. Hz. Peygamber s. a. s. onları “dinden çıkanlar" olarak isimlendirmiştir.

İkincisine gelince, o da şudur: Cemaatin emîrine biat akdi/sözleşmesi yapıldıktan sonra emîrlik talebinde bulunmalarıdır. Bu ise, (biatle emîre itaatin) vacipliği ortaya çıkmışken verilen sözden dönmek (ahde vefasızlık) ve akdi/sözleşmeyi çiğnemektir. Nitekim Rasulullah s. a. s. şöyle buyurmuştur: "Her kim ümmetime, onların cemaatlerini (ümmet devletini, İslam birliğini) parçalamak için gelirse, kim olursa olsun boynunu vurun."

Taberî dedi ki: Cemaate uyma işinin/emrinin manası budur.

Ve dedi ki: “Emîrin başa geçirilmesine razı olunup birleşilmesi suretiyle ortaya çıkan cemaat”ten ayrılan kişinin cahiliye ölümü ile ölmesine gelince.. İşte o, Ebu Mes'ud el-Ensarî'nin özelliklerini bildirdiği cemaattir; insanların çoğunluğudur, ilim ve din ehlinin kâffesi ve diğerlerinden oluşur. O, sevad-ı azamdır (büyük karaltıdır).

Yine şöyle dedi: Ömer b. el-Hattab bunu açıklamıştır. Amr b. Meymun el-Evdî'den, şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ömer (suikaste uğrayıp ölümcül) yara aldığında Suheyb'e şöyle dedi: (Rasulullah s. a. s.’in Cennet’le müjdelediği kişiler olan) Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa'd (bin Ebî Vakkas) ve Abdurrahman yanıma gelsinler (ve aralarından birini halife seçsinler). Oğlum (Abdullah), evin bir kenarında dursun. Bu işten ona bir şey yoktur. Ey Suheyb, onların başları üzerinde kılıçla dur. Eğer bu altıdan beşi (aralarından birini halife seçip) biat eder, birisi (razı olmayıp biat etmez ve) karşı çıkarsa, onun başını kılıçla vur! Dördü biat eder, ikisi karşı çıkarsa o ikisinin başını vur! Tâ ki tek kişi üzerinde güvenilir bir birlik oluşsun.

Taberî şunu da dedi: Hz. Peygamber s.a.s.'in bağlı kalınmasını emrettiği, ve onu bırakıp kendi başına kalanı "(cemaatten) ayrılan" olarak adlandırdığı cemaat, Ömer'in halifelik (devlet başkanlığı) hususunda birlik olunmasını kendileri için gerekli gördüğü kişilerin oluşturduğu (ümmetin devletini temsil eden) cemaatin bir benzeridir. Ki o Suheyb’e, onlardan ayrı baş çekenin (böylece İslam devletini bölüp parçalayanın) boynunun vurulmasını emretti. Burada sayının çokluğu halifeye biat hususunda birlik olma (cemaatleşme), sayıca azlık ise ayrı baş çekme (İslam devletini bölüp parçalama) anlamına gelmektedir.  

Yine Taberî şunu da dedi: Ümmetin sapıklık/dalâlet üzerinde birleşmeyeceğini bildiren habere gelince.. Onun anlamı, Hak Teâlâ’nın onları, karşılaştıkları dinî işlerde, hep birden ilimden sapıp hata edecek şekilde sapıtma üzerinde birleştirmemesidir. Bu, bu ümmette olmaz, olmayacaktır. (Azınlıkta da kalsalar hakkı söyleyenler her zaman bulunacaktır.)

Taberî'nin sözleri burada bitti. Çoğunlukla lafızlarıyla yazılmış olsa da, mana olarak aktarılmıştır.

(İmam Şâtıbî, el-İ’tisâm, çev. Ahmet İyibildiren, İstanbul: İ’tisam Y., 2014; eş-Şâtıbî, el-İʿtisâmC. 3, Kahire: Mektebetü't-tevhid, t. y., s. 309-311.)

*

Evet, terk edilmesi, ayrılınması “dinden çıkma” anlamına gelen cemaat budur: Başında halifenin bulunduğu, ümmeti temsil eden, Şeriat’in yürürlükte olduğu İslam devleti..

İmam Taberî bunu açık bir şekilde ifade ediyor.

Yoksa, günümüzün cahillerinin zannettiği gibi falanca Nurcu grup, Süleymancı taifelerden bir taife, filan tarikatın falan tekkesi mensuplarının oluşturduğu klik, feşmekân dinî topluluk, hadîslerde kastedilen ve Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde yer alan “cemaat” değildir.

Bu gruplara katılmak “cemaat”e dahil olmak anlamına gelmediği gibi, onlardan ayrılmak da “cemaatten ayrılmak” olarak değerlendirilemez.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in ayrılınmamasını istediği “cemaat” günümüzde ne yazık ki mevcut değildir. (Bu konuyu bir sonraki yazıda Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs çerçevesinde ele alacağız inşaallah.)

*

Günümüzde cemaat (İslam devleti) taraftarları azalmış, Haricîler (Haruriye) taifesi ise çoğalmış bulunuyor.. 

Üstelik günümüzün modern Haricîleri, çok farklı gruplara dağılmış durumdalar; hem Kur’an Müslümanlığı edebiyatı yapanlar arasında, hem de onun tam zıddı olan Ehl-i Sünnetçilik (ehlî sünnetçilik, ehlileştirilip laik düzene uydurulmuş sünnetçilik) hareketi içinde boy gösterebiliyorlar.

Bunların temel özelliği İslam devleti nosyonunu (Batılı efendilerinden aldıkları akılla adına bazen İslamcılık yahut Siyasal İslamcılık, bazen irtica, bazen de din istismarı diyerek, ve İslamcılığın “din olan İslam”dan farklı olduğunu iddia ederek) aşağılamaları ve reddetmeleridir.

Onlara göre, laik (siyasal dinsiz) rejim, inanç ve ibadet hürriyeti tanıması, bütün inanç gruplarını saygın kabul edip hepsine eşit hak ve hürriyet tanıması şartıyla, İslam’ın onay verdiği bir düzendir. Kur’an ayetlerinin bu şekilde yorumlanması mümkündür.. Bütün yapılması gereken, bu gerçeğin anlaşılmasına engel olan “uydurma hadîsler”den ve bu hadîsler çerçevesinde oluşmuş bulunan mezhep prangalarından Müslümanların kurtarılması, “İslam’ın güncellenmesi”dir. İnsanlara devletin dininin olamayacağı, olabiliyorsa o takdirde de devletin dininin ancak adalet olabileceği anlatılmalıdır. Adalet ve ahlâk.. İşte esas olan budur.. İslam devleti davası ve Şeriatçılık ise yok edilmesi gereken zihniyetlerdir.

Savundukları palavraların özeti bu.

Adaletten ne anladıkları ise meçhul.. Yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı, belirsiz..

Tek belli olan, onun Şeriat olmadığı.. Bunlara göre dünyada adaletsizlik diye birşey varsa, o, özellikle Şeriat'ten ibaret.

*

Günümüzde Türkiye gibi ülkelerde İslam adına konuşup yazan çevrelere bakıldığında, (Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirindeki cemaat, “başında halife bulunan ve ümmeti temsil eden İslam devleti” demek olduğu için) onların birçoğunun itikad (zihniyet) düzeyinde Ehl-i Sünnet ve Cemaat anlayışını terk etmiş olduklarını görürsünüz.

Çünkü, açıkça veya ("İstemez, yan cebime koy" tarzı) dolaylı biçimde savundukları devlet ümmetin değil, bir ırkın devletidir.. Şeriat'i (müslümanlığı) değil, siyasal dinsizliği (laikliği) esas alır. 

Bunların bir kısmı (tarihselci şaklaban ve soytarılar, Goldziher dölü modernist ilahiyatçı dallamalar, İhsan Eliaçık gibi bir buffalo kadar narin ve kibar olma üstünlüğüne sahip tipler, Mustafa Öztürk gibi en az bir kertenkele kadar şirin ve sempatik olmalarıyla temayüz eden ekran artistleri) sünnet ve cemaat gibi kavramları önemsemediklerini zaten açıkça ortaya koyuyorlar.

Fakat, sözde onlarla çatışan ve mücadele eden kimi ehlî sünnetçilerin, tarikatçıların, Nurcuların ve de Millî Görüşçü siyaset esnafının da (önemli bir bölümümün) bu noktada onlardan bir farklarının kalmamış olduğu görülüyor.

Mesela Temel Karamollaoğlu.. Tarikatçı kökleri de bulunan bu Millî Görüşçü şahıs, “İslamcı olmadığını, müslüman olduğunu” söyleyebilmişti.. Neden?.. Çünkü “ci, cı” olmaya karşı alerjisi vardı, fakat “haspaya yakıştığı için” Millî Görüş-çü olabiliyordu.. “Ci, cı” ile “çü” aynı şey değildi..

İmam böyle olursa cemaati nasıl olur, tahmin etmek zor değil..

Beş yıl önce “İslam’ın güncellenmesi” nutku atarak hocaları aşağılayan, daha öncesinde de Mısır ve Tunus’a “Şeriat yerine laiklik” tavsiye eden Recep Tayyip Erdoğan’dan hiç bahsetmeyelim.

Nurcu gruplar, tarikatçılar, şucular bucular.. Kimisi laiklik havarisi, kimisi demokrasi fedaisi, kimisi turfanda Kemalist, kimisi “devletçi”, yani laik (siyasal dinsiz) devlete sıdk u sadakatle iman etmiş vaziyette.. İslam- olmadıklarını ilan için kendilerini paralıyor, devlet-çi olduklarını duyurmak için kırk takla atıyorlar.

Memlekette meselenin farkında olan gerçek Ehl-i Sünnet ve Cemaat mensupları (Sünnet'e bağlı İslamcılar, Siyasal İslamcılar, Şeriatçılar) varsa da, kıyıda köşede kalmış “garipler” durumundalar.

*

Evet, günümüzde Türkiye gibi ülkelerde modern Haricîliğin altın çağı yaşanıyor.

Neden böyle olduğunun anlaşılması için Haricîlik meselesini biraz açmak gerekiyor.

Haricîliğin ilk nüveleri Hz. Osman r. a. döneminde oluştu.

Birtakım kişiler ahlâk, edep, fedakârlık ve dürüstlük timsali olan Hz. Osman’ı ahlâk ve adalet adına eleştiriyorlardı.

O kadar ileri gittiler ki, sonunda onu, evine girip (Kur’an okurken) şehid ettiler.

İsteseydi bu kişilerin hepsini tutuklatabilir, bir soruşturma başlatıp arkalarındaki kışkırtıcıları tespit edebilir, ya da doğrudan hepsini kılıçtan geçirebilirdi.

Nitekim Şam valisi Muaviye r. a. bir askerî birlik gönderip onu korumayı ve muhalifleri defetmeyi teklif etmiş fakat o kabul etmemişti.

Sonra bu zümre Hz. Ali k. v.’nun ordusuna katıldılar fakat çok geçmeden onun başına bela oldular. Sıffîn Savaşı’nda yaşanan hakem olayını bahane ederek onun saflarından ayrıldılar, ayrı bir grup haline geldiler.

İlk toplandıkları yer olan Harûrâ’ya nisbetle onlara Harûriyye denildi.

*

Prof. Ethem Ruhi Fığlalı, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Hâricîler” maddesinde, onların siyasî görüş ve tutumlarına ilişkin olarak şunları söylüyor:

İlk Hâricîler ve diğerleri için esas olan nokta, İslâm ümmetinin Kur’an’a dayandırılması hususundaki ısrardır. … Bu anlayış, yanlış yola sapmadan İslâm’ı yaşamayı ve adaleti gerçekleştirmeyi gerektirir. … Buna göre Hâricîler’in görüşlerinin hareket noktası, devletin en önemli niteliği olan adalet ilkesiyle Allah’ın hükmünün gerçekleştirilmesinden birinci derecede sorumlu makam olması açısından hilâfet meselesidir. Halifelik âdil, âlim ve zâhid olması şartıyla hür yahut köle her müslümanın hakkıdır; diğer mezheplerin ileri sürdükleri Kureşî, Hâşimî, Emevî yahut Arap olma gibi şartlar geçerli değildir. Halife, müslümanlar arasında yapılan hür seçimle iş başına getirilir; doğru yoldan ayrıldığı zaman da azledilir ve öldürülür. Koruyucu çevresi az olacağı ve azledilmesi gerektiğinde güçlü bir direniş gösteremeyeceği için Arap olmayan kimsenin halifeliği tercih edilir. …. Hâricîler, bu görüşleriyle hürriyetçi demokrasinin ve gelişen olaylara göre süratli değişmenin [İslam’ı değiştirip güncellemenin] temsilcileri olarak görülmektedir. … Osman’ın ilk altı yılını ve Ali’nin tahkîme kadarki halifeliğini meşrû sayıp Hz. Osman’ın ikinci (son] altı yıllık halifelik …  dönem(in]deki icraatını adaletsizlik şeklinde değerlendirmeleri hemen bütün Hâricîler’in ittifak ettiği hususlardır. Bu anlamda Hâricîler devlet adamlarının yetkilerini, hüküm verme salâhiyetlerini reddederek devlet [İslam Devleti] kurumuna karşı bedevî tepkisini ve bir tür anarşizmi dile getirmişlerdir. Esasen kabile toplumunda bütün değerler kabile içinde oluşur ve kabile dışında hiçbir değer kabul edilmez. Geniş ölçüde bedevîlerden teşekkül eden Hâricîler de bir kabile gibi idrak ettikleri kendi topluluklarının dışında kalan herkesi düşman görmüşlerdir. …

Hâricîler için devletin en önemli vasfı adalet olduğundan … Ahlâkî endişenin doğurduğu bu görevi yerine getirme hususunda Hâricîler’in son derece sert oldukları hemen hemen bütün ilk dönem kaynaklarında belirtilmiştir. Meselâ Abdullah b. Habbâb b. Eret gibi seçkin bir sahâbîyi hunharca katletmeleri, buna karşılık, “Peygamberinizin emanetini koruyunuz” diyerek hıristiyanlara ve Hâricîler’in kötülüklerinden korunmak için “müşrik gibi görünen” [Müslüman olduğunu söylese öldürülecek olan] Vâsıl b. Atâ ve arkadaşlarına arka çıkmaları hep bu ters bedevî anlayış ve dar görüşlülüğün örnekleridir (Müberred, III, 1078-1079, 1134-1135).

… bu anlayışı daha da ileri götürerek Hâricî olmayan herkesi düşman ve kâfir kabul etmişler, buna bağlı olarak kendilerinin dışındaki müslümanların kadınlarını ve çocuklarını da esir almış veya öldürmüşlerdir. …

Prof. Fığlalı’nın verdiği bilgiler, çağdaş (modern) Haricîliğin anlaşılması bakımından ufuk açıcı nitelikte..

Görüldüğü gibi, “Gök kubbe altında yeni bir fikir yoktur” diyen Prof. Ali Fuat Başgil çok da haksız sayılmaz, Kur’an Müslümanlığı dalgası (dalaveresi) yeni bir şey değil, çağdaş Haricîlere manevî atalarından miras kalmış.

Adaletten kendi kişisel, ailevî, zümrevî (grupsal) veya etnik/ırkçı imtiyazlarının korunmasını anlayan ve bir yandan da “Devletin dini adalettir” diye yaygara koparan çağdaş Haricîlerin irticaî (gerici) bir zihniyete sahip oldukları ve bin 400 yıl öncesinin diliyle konuştukları da böylece ortaya çıkıyor.

Üstelik o eski Haricîlerde “hürriyetçi demokratlık” da eksik değil.. Hatta Fransız İhtilali’nin sloganlarından “özgürlük” ve “eşitlik” bile onlarda var, “kardeşlik”ten ayrıca söz etmemişlerse de onu “eşitlik”te mündemiç kabul edebiliriz.

Sadece Fransız İhtilali’nin değil, İttihat ve Terakki çapulculuğunun sloganları da onlarda mevcut: Hürriyet, müsavat (eşitlik), adalet.

*

İslam’da “değişme”nin (güncellemenin) de şampiyonları durumundalar.. Adamlar yaşadıkları devrin insanlarına göre “bin 400 yıl ileri”ler.

Dahası, Fığlalı’nın ifadesiyle “devlet kurumuna karşı bedevî tepkisini ve bir tür anarşizmi dile getirmişler”.

Anarşizm, "devlet otoritesi"ni gereksiz görmek anlamına geliyor.

Ancak, pratiklerine bakıldığında, devlet kurumuna karşı sergiledikleri bedevî (göçer, göçebe) tepkisini, ırkçı/milliyetçi göçebeliğin devlet anlayışını “ümmetçi İslam devleti” anlayışına tercih etmeleri olarak anlamak gerekiyor.

Fığlalı’nın şu ifadesi önemli:

“Esasen kabile toplumunda bütün değerler kabile içinde oluşur ve kabile dışında hiçbir değer kabul edilmez.”

Burada “kabile” kelimesi yerine “millet”i koyduğumuzda çağdaş Haricîlik bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor: “Esasen millet toplumunda bütün değerler millet içinde oluşur ve millet dışında hiçbir değer kabul edilmez.”

Böylece, Fransız İhtilali’nin azgelişmiş ülkeler ve azıcık gelişmiş beyinler tarafından vird-i zeban haline getirilen “milletin/kabilenin kendi kendisine tapınması” olgusuna ulaşmış oluyoruz: “Hakimiyet kayıtsız şartsız kabilenindir”

Çünkü kabile dışında herhangi bir “değer” mevcut değildir. Kur’an’dan filan bahsedilse bile, bu, onun kabilenin "kabilesel çıkarlar"ı için istismarı ameliyesinden ibarettir.

Bu çılgın merdivenin bir sonraki basamağında, kendi kabilesinden olmayanı düşman belleme vardır. Fığlalı’nın ifadesiyle:

“Geniş ölçüde bedevîlerden teşekkül eden Hâricîler de bir kabile gibi idrak ettikleri kendi topluluklarının dışında kalan herkesi düşman görmüşlerdir.”

Bin 400 yıl öncesinin Haricîsi bu ilericiliği, vatanseverliği, yerliliği, milliliği, milliyetçiliği hayata geçirir de çağdaş Haricîlik ondan geri kalır mı?! O da kendi “devletçiliği”ne bir tür “çağdaş din” olarak iman etmeyen herkesi düşman beller.

*

Bu çağdaş Haricîlik, tıpkı bin 400 yıl önceki prototipinde olduğu gibi Hristiyan’a, Yahudi’ye, Sataniste (şeytancılara), Budiste, putpereste, ateiste, deiste “Her inanç saygındır” diyerek hürmet arz ederken, karşısında iki büklüm olurken, “İslamcı, Siyasal İslamcı, Şeriatçı” diye nitelendirdiği Müslümanların “inanç”larını “saygın olan inançlar” listesinden ustaca bir gözbağcı elçabukluğuyla siler ve benimseyenleri (açıkça olmasa da trafik kazaları, zehirlemeler vs. gibi “örtülü” yöntemlerle) yok edilmesi gereken hedefler listesine yerleştirir.

Bugün İslam dünyasının birçok beldesinde, mesela Suudi Arabistan’da, Pakistan’da, Mısır’da, Tunus’ta müslüman âlimleri hapse tıkan, öldüren, fakat Batılılar karşısında haysiyetsizlik ve karaktersizliğin destanını yazan çağdaş Haricîlerin, Rasulullah s.a.s.’in ashabını katleden fakat Hristiyanları “Rasulullah’ın emaneti” diyerek baş üstünde tutan bin 400 yıl öncesinin adalet tellalı kabileci-hürriyetçi-eşitlikçi Haricî sapıklarından farkı nedir?

*

Şudur: Birincisi, çağdaş Haricîler “adalet”i, daha çok, laiklik (siyasal dinsizlik) olarak anlıyorlar.. Ne kadar çok dinsizlik, o kadar adalet.. Ne kadar çok dindarlık, o kadar adaletsizlik.. 

Şeytan gibi tümden dinsiz olduğunuzda en adil adam haline geliyorsunuz.

Bu yüzden, çağdaş Haricîlerin dilinde adalet, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’ya itaat ile Şeytan’a itaatin (Satanistliğin) devlet nezdinde eşit olmasıdır.

Yani (İslam açısından) devletin şeytanlaşması, ya da şeytanîleşmesidır.. Bu şeytanîleşme adalet anlamına gelmektedir. 

İkinci farklılık ise şu: Antik Haricîler som, saf ve pür “yerli ve milli” idiler, modern Haricîlerin ise “medenî, çağdaş müttefik ve dostları, yahudi ve/veya hristiyan akıl hocaları, aşıp geçmeye çalıştıkları bir kızılelmaları (çağdaş uygarlık düzeyi idealleri)" mevcut.

O yüzden modern Haricîler, manevî ataları gibi (zahiren) kaba saba ve nobran değiller, imaj çağının adamları oldukları ve “algı”nın herşey demek olduğunu öğrendikleri için “olmadıkları gibi görünme, göründükleri gibi olmama” sanatında ustalaşmış durumdalar.

"İlm-i siyaset" kalpazanlığı hayat tarzları haline gelmiş durumda.

Dolayısıyla ince, kibar, rafine, medenî/şehirli, kibar, nazik ve zarif görünmeyi iyi beceriyor, ruhlarındaki yabaniliği ve gönüllerindeki canavarlığı Batılı akıl hocalarından aldıkları cicili bicili insancıl söylem ambalajı ile başarılı bir şekilde örtebiliyorlar.

Fikirlerindeki tutarsızlık ve çelişkileri, boş laflarındaki anlamsız kelime kargaşasını “yeni arayışlar, yeni yaklaşım, yeni yorum, farklı bir okuma” vs. türünden süslü laflarla revaçta tutmayı ve pazarlamayı iyi beceriyorlar.

Fikir jimnastiği terkibinin jimnastik kısmını fazla abarttıkları için düşünceleri acayip esnekleşebiliyor, omurgaları yokmuş gibi kalıptan kalıba girebiliyorlar; renksiz ve kokusuz sudan düşünceleri bazen akışkan, bazen buz gibi katı, bazen de buhar olabiliyor.

*

Mesela İslam (Şeriat) söz konusu olduğunda “İslam’ın devlet diye bir derdi olmadığını, İslam devleti diye birşeyin bulunmadığını” söyleyerek “devlet”i dinî açıdan (hem itikad hem de amel noktasından) önemsiz bir kurum haline getirirken, konunun dinî boyutunun kimsenin aklına gelmediği zamanlarda acayip “devletçi” hale gelebiliyorlar.

Devlete sadakat ve ona endekslilik onlar için tek doğruluk ve meşruiyet kıstası haline gelebiliyor.

Mesela FETÖ konusunda sergilenen tavır tam da buydu.. Budur.

Onların söylemlerindeki dinî hatalar, aşırılıklar, sapmalar, tahrifat ve sahtelik, “devlet”le ters düştükleri görülünceye kadar önemsenmedi. Ne zaman ki “devlet”le (iktidar konumundaki adına devlet denilen siyasetçiler ve bürokratlar ile) dünyevî bir rekabet içine girdiler, bunlar için denilmedik laf bırakılmadı.. Hakaretin, aşağılamanın, tekfirin, aforozun, sövgünün, küfrün bini bir para haline geldi..

Nedeni, olaya “din” (İslam) değil “devlet, devletluluk” açısından bakılması..

Şayet olaya İslam'ın mutlak doğruları açısından bakılsaydı, FETÖ’ye çok daha önceden tepki gösterilmesi gerekirdi..

Fakat, mevcut rejim (devlet) de o “mutlak doğrular” açısından yanlış yerde durduğu için, bunu hiçbir zaman umursamadılar.

Çünkü o mutlak doğrulara saygı ve saygının gereğini yapma, laikliğin (siyasal dinsizliğin) lügatinde “adaletsizlik” demek oluyordu.

Adalet, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarında tecelli eden bir şey değildi; adalet, putlaştırdıkları taklitçi önderlerinin Batılı akıl hocalarından öğrendikleri palavralara kayıtsız şartsız itaatle sağlanıyordu.

*

Evet, modern Haricîlerin, İslam devleti nosyonu söz konusu olduğunda, manevî ataları gibi “devlet”i “tu kaka” ilan ettiklerini, adaletten, ahlâktan, maneviyattan, zühdden, dünyayı terkten, insanlığa hizmetten vs. söz ettiklerini görürsünüz.

Fakat sıra “laik (siyasal dinsiz) devlet”in fikir(sizlik) temellerini tartışmaya gelince birden bire lâl ü ebkem kesilirler.

“Dinsiz (laik) devlet”i ancak dostlar alışverişte görsünler kabilinden (ahmakları aldatmak üzere “yem” olarak) birkaç cümleyle (işin özüne temas etmeyip sureta) eleştirdikten sonra lafı İslam devleti idealine getirir, onu yerin dibine batırmak için (içinde istismar, vahşet, baskı kelimeleri resm-i geçit yapan) hezeyanları sel gibi boca ederler.

*

İmam Şatıbî’nin “cemaat”ten neyin anlaşılmasına gerektiğine dair beş ayrı görüşten söz ettiğini söylemiştik.

Bunları sıraladıktan sonra konuyu şöyle bağlıyor:

Kısacası cemaat, Kur'an ve Sünnet’e muvafakat eden bir imam (devlet başkanı, halife) üzerinde birleşilmesi meselesine raci olmaktadır. Böylece açığa çıkmaktadır ki, Sünnet’in gayrisi üzerinde birleşme (birlik ve beraberlik, içtima), hadîslerde sözü edilen cemaatin manasına dahil değildir; Haricîler’in ve onların mecralarında yol alanların durumunda olduğu gibi.

(eş-Şâtıbî, el-İʿtisâmC. 3, s. 311.)

İmam’ın ifadelerinden çıkan sonuçlar şunlar:

Bir: Cemaat, (ümmeti temsil eden) İslam devletidir.

İki: Devlet başkanı (ve onun şahsında devlet), cemaat vasfını kazanmak için, Kur’an ve Sünnet’e (Şeriat’e) bağlı olmak zorundadır.

Üç: Sünnet’e (Ki Kur’an’ın nasıl anlaşılması ve hayata geçirilmesi gerektiğini gösteren kılavuzdur) aykırı laiklik (siyasal dinsizlik/ilkesizlik), demokrasi, milliyetçilik (ırkçılık), vatanseverlik, yerlilik-millilik, “devletçilik” vs. gibi ilke(sizlik)ler etrafında birleşen topluluklar “cemaat” değildir.  Bilakis bu ilke(sizlik)leri bayrak edinen toplum ve topluluklar, grup ve kliklerin varlığı tefrika (parçalanıp fırkalaşma, bölünme/bölücülük) anlamına gelmektedir.

Dört: Devlet yönetiminde Sünnet’e bağlılığın (Şeriat’in) esas ilke olmasını reddetmek, Şeriat’e karşı çıkmak, Şeriat düşmanlığı yapmak (Haricîler’in mârika yani “dinden çıkmış” bir topluluk kabul edilmesinde olduğu gibi) dinden çıkma (dinsizlik) anlamına gelir.

Beş: Günümüzde Türkiye gibi ülkelerde cemaat diye adlandırılan yapılar belki Alman sosyolog Tönnies’in “cemaat” diye Türkçeleştirilen Gemeinschaft’ına karşılık geliyor olabilir, fakat hadîs-i şerîflerde sözü edilen cemaatle bir ilgisi bulunmamaktadır. Tam aksine tefrika (fırkalaşma, bölünüp parçalanma) olarak görülebilecek bir mecrada seyretmektedirler.. (Tönnies’in Gesellschaft’ının hadîslerdeki cemaat olgusunu daha iyi yansıttığı söylenebilir, fakat bir önemi yok, Tönnies’in canı cehenneme..)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."