millet hakimiyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
millet hakimiyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MİLLET HAKİMİYETİNE GETİRİLMİŞ “DEĞİŞTİRİLEMEZ, DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ” KAYIT VE ŞARTLAR

 


Selanikli Mustafa Atatürk ilke ve inkılapları iş başında: Türk kadınları özgürleştiriliyor


Türkiye’de cumhuriyet denilince ilk akla gelen “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” palavrası (Palavradır, çünkü “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerle kayıtlı ve şartlıdır), İslam’a göre şirk ve küfrün ta kendisidir.

Has halis, som ve saf, katkısız katıksız şirk ve küfür..

Selçuklu sultanları ve Osmanlı padişahları, “Hakimiyet kayıtsız şartsız saltanatındır” demediler.

Hakimiyetlerinin Şeriat’le (ve Şeriat’e aykırı olmayan örfle, töreyle) kayıtlı olduğunu kabul ettiler.

Uygulamadaki hatalarını zihniyet düzeyinde savunmaya kalkışmadılar.

Şayet “Hakimiyet kayıtsız ve şartsız saltanat makamınındır” demiş olsalardı, Firavun ve Nemrut durumuna düşerlerdi.

*

“Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir” palavrası ise, önce millete, “Siz ‘Tanrı-Kral’ Firavun ve Nemrut gibisiniz.. Dediğiniz dedik, öttürdüğünüz düdük.. Ağzınızdan çıkan kanundur” diyerek göstermelik yağ çekiyor, aldatmak için riyakâr dalkavukluk yapıyor.

Ardından da, “Ama bu Firavunluk yetkisi, seçtiğiniz ya da seçmiş sayıldığınız seçkinler/seçilmişler, yani yöneticileriniz eliyle kullanılır” diyor.

(Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, Yahudi ve Hristiyanlar’da haham ve papazlara verilen “rablik” konumunun laiklikle birlikte parlamentolara, milletvekillerine devredildiğini belirtiyor.)

*

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesi şöyle:

“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

Görüldüğü gibi, devlet İslam-cı veya din-ci değil, fakat milliyet-çi..

Birileri çıkıp, millet ve milliyet kelimelerinin Arapça’daki otantik anlamları çerçevesinde farklı yorumlar ve teviller yapmasın diye, bu milliyet-çiliği bir de “mutlak” olmaktan çıkarıp Atatürk ile “kayıtlı ve şartlı” hale getirmişler.

Ne olur ne olmaz, birileri çıkıp “Kur’an müslümanlığı” tabirine benzer şekilde “Kur’an milliyetçiliği“nden de söz edebilirler diye düşünmüş olmalılar.

(Osmanlı’daki “millet sistemi” çerçevesinde Müslümanlar [Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut, Arap, Boşnak, Laz, Gürcü vs.] tek milletti; ayrı kilise teşkilatları ve dinî liderleri bulunduğu için Rumlar, Ermeniler, Süryaniler vs. de ayrı birer millettiler. Bu anlamda milliyetçilik de ümmetçilik ya da cemaatçilik olmaktadır. Buradaki ayrım ırk, dil, bölge vs. değil, din eksenlidir.

Kısacası, hem Atatürk milliyetçiliği hem de “ata”sız Türk milliyetçiliği, millet ve milliyet kelimelerini alıp içini boşaltmış, bu kelimeleri gasp etmişlerdir.)

*

“Başlangıçta belirtilen temel ilkeler“e gelelim..

Anayasa’nın başlangıcında şunlar söyleniyor:

Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;

… Millet iradesinin mutlak üstünlüğüegemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

(Değişik: 3/10/2001-4709/1 md.) Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

… FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,

TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.

*

Millet iradesi edebiyatı, anayasacılık geleneğine Fransız İhtilali‘nin bir hediyesi..

Kimi hukukçulara göre (mesela kamu hukukçusu Duguit‘ye göre), millet iradesi kavramı, içi boş bir lafazanlıktan ibarettir. Safsatadır. (Duguit’nin görüşleri için bkz. Ali Fuat [Başgil], Esasiye Hukuku Dersleri, 2. b., İstanbul: Bozkurt Matbaası, 1936, s. 199-248; Vakur Versan, Kamu Yönetimi, 10. b., İstanbul: Der Y., 1990, s. 17-22.)

Ancak, bizi işin bu yönü ilgilendirmiyor.

Bir müslüman için millet iradesi denilen şeyin de bazen bir değeri olabilir, fakat “mutlak” anlamda değil..

İslam açısından millet iradesi mutlak değil mukayyet (kayıtlı/şartlı) bir öneme sahiptir.

Millet iradesi denilen şey, İslam’da, Allahu Teala’nın emir ve yasakları ile kayıtlanmıştır.

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye’de ise, Ali Rıza ile Zübeyde’nin (Allahu Teala’nın konumuna çıkarılıp putlaştırılan) ölmüş oğlunun ilke ve inkılapları ile kayıtlıdır.

*

Evet, İslam’a göre, Allahu Teala’ya bireysel olarak itaat etmek zorunda olan insanlar, toplanıp bir araya gelip kendilerine devlet adını verdikleri zaman keyiflerine ya da şeytanî arzularına göre davranma, Allahu Teala’yı haşa yok sayma serbestiyetine sahip olamazlar.

Tabiî bu, İslam açısından böyle.. Laik (yani siyasal dinsiz, dini olmayan) nitelikteki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre durum farklı..

Nasıl Türkiye Cumhuriyeti’nin laik anayasası dini (İslam’ı, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını) kaale almıyorsa, Allahu Teala da, dininin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre reforme edilmesine ve “güncellenmesi”ne izin vermiş değildir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, derini ve yüzeyseliyle bunu böyle bilmesi gerekiyor.

Devlet (kendilerini devlet olarak gören siyasetçi ve bürokrat taifesi) kendilerini milletin “rableri” olarak görmeye kalkışmamalıdırlar.

*

Anayasa’nın başlangıcına göre “egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olması“na gelelim.

Egemenlik kelimesi sonradan baş tacı edildi, önceden hakimiyet diyorlardı: Hakimiyet bilâ kayd ü şart milletindir.

Hakimiyet, hükmetmek, hüküm sahibi olmak, hükümet mevkîinde olmak demek oluyor.

Yani “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletine aittir” sözü, (başka bir hüküm sahibi tanımama bakımından) Hz. Ali dönemi Haricîlerinin Hüküm ancak Allah’ındır sloganına karşılık geliyor.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki ifadenin Haricîler’in sloganından farkı, Allahu Teala’nın konumunu Türk milletine veriyor olmasından ibaret.

Haricîler’in sözü, aslında doğruydu, yaptıkları çıkarım ise yanlıştı; o yüzden Hz. Ali, Hak bir sözle batılı kast ediyorlar” demişti.

Anayasa’daki ifadeye gelince, Hz. Ali’nin yaklaşımı (daha doğrusu İslam) açısından bakıldığında, “Tamamen batıl bir sözle saf ve pür batılın kast edilmesi” demek oluyor.

*

Haricîler, Allah’tan başkasına hüküm sahibi olma imtiyazı tanımak istemediklerini söylüyorlardı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ise, bu yetkiyi yüce yaratcımız Allahu Azîmüşşan’a bile vermiyor, nerde kaldı ki Çerkez’e, Kürd’e vs. ondan bir pay versin..

Ve, içimizdeki “sınırlı sorumlu iman sahibi” birtakım sefih sapıkların ve münafıkların, buna karşı seslerini yükseltip, “Nedir bu modern Haricîlik, nedir bu Haricî rejimi?.. Burası Haricî Türkiye Cumhuriyeti Devleti mi?!” dediklerine şahit olamıyoruz.

Onlar, çağdaş Haricîler’i Arabistan’daki Vehhabîler ve Selefîler arasında aramamızı istiyorlar.

Bu “Allahsız küfür ve şirk Haricîliği rejimi”yle (Tabiî İslam açısından böyle, Türk milliyetçiliği açısından bu, muasır medeniyet anlamına geliyor) bir dertleri yok..

Haricîlerin burnumuzun dibinde, hemen yanı başımızda, sağımızda solumuzda olduğunu fark etmeyelim istiyorlar.

"Ol mahîler ki derya içredirler, deryayı bilmezler" hesabı hem kendimizden ve dünyadan habersiz yaşayıp gidelim, hem de kendimizi çok uyanık ve akıllı zannedelim diye bize maval okuyorlar.

*

Görüldüğü gibi, Anayasa’ya göre, hiçbir faaliyet, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremezmiş.

Bu hiçbir faaliyete, İslamî faaliyetler de dahil tabiî ki..

“Hiçbir faaliyet, Allahu Teala’nın emir ve yasakları, ilke ve hükümleri, dini karşısında korunma göremez” derseniz bağnaz bir yobaz oluyorsunuz.

Fakat aynı şey, Allahu Teala yerine Atatürk anılarak söylenirse, bağnazlık ve yobazlık olmaktan çıkıyor.

İslam, burada bağnazlık ve yobazlık kelimelerini kullanmıyor, böylesi bir anlayışın, şirkin (Allahu Teala’ya eşit konumda bir varlık icat etmenin) ve küfrün (gerçeği örtmenin) ta kendisi olduğunu söylüyor.

*

Bununla birlikte, Türkiye’nin hukuk düzeni, İslam’ı ve İslam’ın şirk tanımını kabul etmek zorunda değildir.

Aynı şekilde İslam da, “Birtakım sözler küfürdür, ancak o sözler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na yazıldığı anda küfür olmaktan çıkar” şeklindeki bir ilkesizlik, kaypaklık ve oynaklıktan berîdir.

Nasıl Atatürkçüler için Atatürk ilke ve inkılaplarının doğru anlaşılması, çarpıtılıp içinin boşaltılmaması önem taşıyorsa, Müslümanlar için de İslam’ın (güncelleme veya başka bir ad altında) tahrif, tahrip ve tebdil edilmemesi en az o kadar önem taşımaktadır.


"HAKİKİ İNGİLİZ DOSTU" OLARAK SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK

 








UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 15

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, elimizdeki birtakım verilerden hareketle, Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngilizler’le (ajanlık/casusluk olarak da yorumlanabilecek) gizli bir işbirliği içine girmiş olduğu sonucuna varılabileceğini ifade etmiştik.

Bu sonuca varılmasını gerektiren veriler olarak da şu iki hususu saymıştık:

Birincisi, Selanikli Erzurum Kongresi sırasında bir gece güvendiği kafadarları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “gizli gündem”ini, geleceğe dönük hesaplarını açıklamış, böylece hem Osmanlı Devleti’ne, hem Anadolu insanına, hem de silah arkadaşlarına karşı takiyye yaptığını, yalan söyleyerek onları aldattığını ortaya koymuş bulunuyor.

Daha sonraki “devrim”li yıllarda da, geçmişte aralarında geçen bu konuşmayı Mazhar Müfit’e keyifle hatırlatmaktan da geri kalmamış.

*

İkinci husus ise şu: Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson Erzurum’a gelip Kâzım Karabekir’e, barış yapma aşamasında karşılarında Osmanlı Devleti’ni değil, Anadolu’da oluşturulacak yeni bir hükümetin başına geçmesini bekledikleri Selanikli’yi görmek istediklerini açıklamış bulunuyor.

İngiltere olarak gelecekte görmek istedikleri tablo, tam da Selanikli’nin sonradan yaptığı şeyler.

Ayrıca, Selanikli’nin kafadarlarına açıkladığı “gizli gündem”i ile Rawlinson’nun açıklamaları arasında da, mutlu bir tesadüf eseri olarak paralellik var.

*

Bunları yan yana koyup, Selanikli’nin Samsun’a çıkmadan evvel İstanbul’da İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile başbaşa gizli görüşmeler yapmış olduğu gerçeğini üstüne eklediğimizde, tabolda eksik gedik kalmıyor.

Tablonun sahiciliğini noter olarak tasdik etme şerefi ise, 1973 yılında Cumhuriyet’in ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle konuşmuş olan İkinci Adam İsmet İnönü’ye ait:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, İngilizler, Selanikli’yi sonuna kadar desteklediler.

Desteklemiyor gibi yaparak.. Usturuplu bir şekilde.

Çünkü açıkça destekleseler onun “hain bir işbirlikçi” gibi görünmesine sebep olacaklar..

O yüzden, son ana kadar aralarında bir danışıklı dövüş yaşandı.

İngilizler İstanbul Hükümeti aleyhine (son tahlilde Selanikli'nin Anadolu'daki konumunu güçlendiren) adımlar atıyor (Selanikli'yi "sarhoş, haris, sefih, ahlâksız, fırsatçı" kabul edip onu Vahideddin'in aksine adamdan saymayan devlet adamlarının tutuklanıp Malta'ya sürülmeleri, Meclis-i Mebusan'ın yani Osmanlı parlamentosunun kapatılması, Osmanlı Savunma Bakanlığı ile Genelkurmayı'nın işgal edilip çalışamaz hale getirilmesi), Selanikli ise, esas itibariyle kendisinin "hakimiyet" otobanına asfalt döşeyen bu icraata karşı göstermelik sert protestolarda bulunuyor, Anadolu'da tribünlerden alkış ve puan topluyordu.

*

23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında gerçekleşen Erzurum Kongresi’nin son günü Selanikli ile “uzun” bir görüşme yapan (Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson’un, kongrenin bitiminden dört gün sonra, 11 Ağustos tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporunda yer alan şu sözlerini nasıl yorumlamak gerekir:

“Konferansın (kongrenin) son günü Mustafa Kemal’le iki saatten fazla görüştüm. Sonuç olarak görüşüm şu: Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var.” 

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 46.)

Adam, bir İngiliz olarak “tehdit”ten söz etmiyor, “fırsat”tan bahsediyor.

Selanikli’nin “büyük başarı”sı için, neredeyse Selanikli’den fazla heyecan duyduğu anlaşılıyor.

İkinci Adam İsmet İnönü’nün sözünü ettiği İngiliz desteğinde Rawlinson’un bu raporunun büyük etkisinin bulunduğunu kabul edebiliriz.

Öyle anlaşılıyor ki, Selanikli Rawlinson’u, “hareketinin başarılı olacağına” ikna etmiş, ona müjdeli haberler vermiş.

Peki, Rawlinson'un sözünü ettiği "bu hareket”ten kastı ne?

Selanikli'nin Rawlinson’a brifing vererek arzettiği "hareket"i, Erzurum Kongresi sırasında karanlık bir gece yarısı kafadarları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya açıkladığı “gizli gündem”i olabilir mi?

Şu soru önem taşıyor: 

Selanikli için Rawlinson’a “Başarılı olursam cumhuriyet ilan edip Osmanlı Devleti’nin ocağına incir dikeceğim, sizin çağdaş uygarlığınızı memlekete taşıyacağım, mesela kullandığınız Latin harflerini, giydiğiniz şapkayı millete dayatacağım, tesettüre/örtünmeye son vereceğim, memleketi balo ilericiliğiyle tanıştıracağım” demekte ne mahzur olabilir ki?

Bilakis, İngiliz’in desteğini almasını sağlar.

Dolayısıyla, Selanikli ile Rawlinson’un iki saati aşkın görüşmelerinde bu minvalde sohbet edip muhabbeti koyulaştırmış olmaları “hayatın olağan akışı” açısından sorunsuz görünmektedir.

*

Şunu da unutmayalım:

Rawlinson’un raporunda “bu hareket” deyip geçmesi de, Selanikli’nin “bu hareket”in münderecatı ve muhteviyatı konusunda daha önce İstanbul’da İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile görüş alışverişinde bulunmuş olduğunu, dolayısıyla Rawlinson’un ayrıntıya girmesine gerek kalmadığını düşündürüyor.

Selanikli'nin (Nutuk'undaki kendi itirafı ile de sabit olduğu üzere) İngilizler'in Türkiye'deki en üst düzey ajanı ile bir kere de değil, defalarca başbaşa gizlice görüşmüş olmasının herhalde bir "hikmet"i bulunmalıdır.

Selanikli'nin bu adamla samimiyeti niçin bu kadar ilerlettiğini sormayalım mı, ne dolaplar çevirdiklerini merak etmeyelim mi?

Osmanlı'nın ileri gelenlerini (yaklaşık 600 kişiyi, altı değil, 60 değil, 160 değil, 600) tutuklayıp Malta'ya süren İngilizler'in Selanikli'ye niçin dokunmadıkları, niçin Anadolu'ya geçmesine izin verdikleri konusu üzerinde düşünmeyelim mi?

Ajan Frew Selanikli ile başbaşa gizlice defalarca görüştüyse herhalde onunla ilgili bir tahkikatı, bir değerlendirmesi, ve de hükümetine sunduğu bir raporu olmalıdır.

“Asılacaksan da İngiliz sicimiyle asıl” diyenler doğru demişler, İngiliz sicimi sağlam.. Adamı yarı yolda bırakmaz.

*

İngilizler’in, Samsun’a gitmesi için vize verdikleri Selanikli ile “Anadolu’ya gidip yeni bir hükümet kurması” konusunda anlaşmış oldukları, Amiral Calthorpe’nin tam da Erzurum Kongresi sırasında hükümeti için hazırladığı raporunda yer alan şu ifadeden de anlaşılıyor:

Anadolu’da müstakil (bağımsız) bir hükümet kurulmasına mani olunamaz!” (Dilipak, s. 46.)

Adamlar Anadolu’da ilerde bağımsız bir hükümet kurulacağını nerden biliyor olabilirler?

Kehanetlerinin kaynağı ne, hangi müneccimler?

Ve de kimlerin mani olamayacağını düşünüyorlar?

Amiral Calthorpe’nin bu raporundan iki ay sonra, Sivas Kongresi’nin akabinde İngiliz Yüksek Komiseri Amiral J. de Robeck, ağzı kulaklarında bir üslupla Lord Curzon’a şu müjdeyi verecektir: “Mustafa Kemal’in tesiri gittikçe artıyor.” (Dilipak, s. 51.)

Üç ay sonra, 1919 senesinin Aralık ayı geldiğinde ise, İngiltere adına sahnede boy gösteren General Milne, basına şu demeci verecektir:

“Mustafa Kemal hareketinin bastırılması şüphesiz pek çok istenir (çok istenilen birşeydir). Fakat çok büyük kuvvet gerekmektedir. İğneleme politikası büsbütün ahlâksızlık olur.” (Dilipak, s. 54.)

Yunan’ı durduran Milne Hattı’na adını vermiş olan General’in bunları söylediği sırada takvim yaprakları 26 Aralık 1919’u göstermektedir.

Selanikli’nin elindeki kuvvet nedir peki?

Koskoca bir hiç.

O kadar zayıftır ki, bir süre sonra (elinin altında savaş tecrübesi bulunmayan köylülerden başka kimse olmayan) Çapanoğlu'nun Yozgat'tan gelip Ankara'yı basmaması için Çerkez Ethem'e yalvarmak, karşısında süt dökmüş kedi gibi süklüm püklüm oturmak, onun azarlarına katlanmak zorunda kalacaktır. (Tabiî bunu unutmayacak, ilerde hesabını soracaktır.)

O gün için önem taşıyan kuvvet, Karabekir’in kuvvetidir.. Ve de Selanikli’nin Anadolu’daki tek dayanağı odur. Nitekim Nisan 1920'de Karabekir'e telgraf çekerek Ankara'ya bir miktar kuvvet göndermesini istemiş bulunuyor (Dilipak, s. 65.)

Evet, Selanikli, General Milne’nin bunları söylediği tarihten bir gün sonra, 27 Aralık 1919'da Ankara’ya ulaşacaktır.

Aynı gün, yani Selanikli’nin Ankara’ya vardığı tarihte Erzurum’da bir başka önemli tarihî olay yaşanmaktadır: Karabekir-Rawlinson görüşmesi. (Bkz. Yavuz Özdemir, “İngiliz Yarbayı Rawlinson-Mustafa Kemal Görüşmeleri”, Atatürk Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 1, Şubat 2010, s. 69-70.)

Rawlinson, Karabekir’e, Lord Curzon’un İngiltere adına verdiği mesajları iletir.

Şöyle (Karabekir’in anatımıyla):

Anlattıklarının hülasası şunlardır, Lord Curzon diyor ki:

“a) Şimdiye kadar sulh (barış) yapmadığımızın sebebi Türkiye'de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir. Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut sulh mukarreratına (kararlarına) mutabık kalsın.

b) Endişemiz Türkiye'nin yine bir gün İngiltere'nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah hükümeti bunu yapabilir. Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. Birçok debdebe ve masraf yerine millet kendi işini kendi gören cumhuriyete taraftardır. Bizim de padişahı hükümet ve siyasete karıştırmayıp halife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmaklığımız.

c) Gerçi İstanbul bir Türk şehri olarak kabul olunmuştur. Ancak Çanakkale İtilaf Devletleri [İngiltere, Fransa ve İtalya] tarafından işgal olunacak --ihtimal İstanbul etrafında İtilaf askeri bulunur--. Zaten Türkiye bir Asya devletidir. İstanbul bir köşedir. Anadolu'nun idaresi ve terakkiye sevki (ilerlemeye yöneltilmesi) İstanbul'dan gayri [İstanbul dışında] mümkündür. Bu hususta ne düşünüyorsunuz? Mesela Bursa'da olacak bir hükümet serbesttir.”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41-42.)

*

“A” şıkkından şunu anlıyoruz: İngilizler, Selanikli Mustafa Atatürk’ü “hakiki İngiliz dostu” olarak görüyorlar.

Bu da, Selanikli’nin daha Samsun’a çıkmadan önce İstanbul’da İngilizler’le anlaşmış olduğunun bir başka kanıtı..

Barış görüşmelerini niçin geciktirmişlermiş?

Sözde karşılarında “kuvvetli bir hükümet” görmedikleri için..

Halbuki, isteklerini dikte etmeleri için karşılarında zayıf bir hükümet bulunması onlar açısından arayıp da bulamayacakları bir şans.. Gerçek bir avantaj..

Gerçekte karşılarında "kuvvetli" bir hükümet değil, kendilerinin güdümünde “hain ve satılmış bir hükümet” (ya da "aldatılmış şaşkın bir hükümet") görmek istiyorlar.

Fakat bunu açıkça söylemeyecek kadarcık diplomatik zekâya sahipler.. (O zekâ eksikliği, Türkiye'nin eşi bulunmaz tarihçi kabul edilen ukala tarih ezbercisi şovmenlerine ait bir meziyet.)

Selanikli TBMM’yi açıp başına geçince, sanki İstanbul’da artık “kuvvetli bir hükümet” kurulmuş gibi hemen barış görüşmeleri tiyatrosunu başlatacak, Sevr Antlaşması ölümünü millete göstererek ardından gelecek Lozan Antlaşması sıtmasına razı olunmasının altyapısını hazırlayacaklardır.

Ki General Milne, söz konusu basın açıklamasından sadece iki hafta sonra, 10 Ocak 1920 tarihinde hazırladığı raporunda, kendi hükümetine, izlenecek yol haritası konusunda (Ki "esnek", duruma göre revize edilen bir yol haritası) bu yönde taktikler veriyordu:

Şartları ağır bir barış Mustafa Kemal’i güçlendirir. Bugünün bir başka önemli yanı Hakimiyet-i Milliye gazetesinin yayına girmesi. Artık dış dünya ve içerideki cepheler dünyayı bu pencereden seyredecektir ve Mustafa Kemal’in hakimiyetini perçinleyecektir.” (Dilipak, s. 55.)

*

General’in bu lafları, İngilizler’in (İstanbul’da anlaştıkları) Selanikli’nin eline tutuşturdukları strateji ve taktikleri özetliyor.

İlk fırsatta bir gazete çıkarması, her tarafa beleş göndermesi, böylece kamuoyu oluşturması aklını vermişler. Öyle anlaşılıyor.

Gazetenin adı da ilginç: Hakimiyet-i Milliye.

Ne Cihad, ne İstiklâl-i Milliye, ne Millî Mücadele, ne Felah-ı Vatan (vatanın kurtuluşu), ne Salah-ı Vatan (vatanın iyiliği), ne Millî Müdafaa (ulusal savunma), ne Hürriyet-i Milliye..

Sanırsınız ki Fransızlar “millet egemenliği” adına Kral Louis’ye başkaldırıyorlar.

Dervişin fikri neyse zikri odur (o sayılır) demişler ama, tersi de çoğu zaman doğrudur: Zikri neyse fikri de odur.

Adam, Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempalarına açıkladığı “gelecek” için lazım olan temelleri atmakla meşgul.

*

Evet, “Beni sömürge valisi yapın, size hizmet edeyim” dediği İngilizler buna, “Daha iyisi var” demişler ve onun için bir yol haritası hazırlamışlar.

Buna göre, Anadolu’ya ilk başta “Anadolu genel valisi” konumunda “Padişah yaveri” olarak gidip millet üzerinde otorite kurmalı, fakat sonrasında Padişah’ın sırtına tekmeyi vurabilmek için yola Osmanlı Devleti memuru olarak değil, “milletin temsilcisi” gibi devam etmeli.

Dolayısıyla, milleti ürkütmemek için bir yandan Osmanlı Devleti’ne, padişah-halifeye bağlılık nutukları atar ve bu yönde yeminler ederken, diğer yandan “hakimiyet-i milliye” (millet egemenliği) söylemini bayrak yapması, bir motto olarak vird-i zebanı haline getirmesi gerekiyor.

Tabiî pratikte bu, Milne’nin ifade ettiği gibi, “Mustafa Kemal hakimiyeti” anlamına geliyor.

Reklamlarda millet hakimiyeti, teslimatta “hakiki İngiliz dostu” Selanikli hakimiyeti.

“Ne kaa ekmek, o kaa köfte” hesabı, “millet egemenliği” söylemi ne kadar güçlenirse “Selanikli hakimiyeti” yelkenlisi o kadar rüzgâr alıyor.

Şurası bir gerçek, İngiliz oyun kurdu mu iyi kuruyor.

*

Karabekir'in ifadelerindeki “b” şıkkına gelelim..

Bu şık İngiltere’nin “gelecek” vizyonunu ortaya koyuyor.

Osmanlı Devleti’ni ve Osmanlı hanedanının uhdesindeki halife-padişahlık rejimini İngiltere’nin geleceği açısından “tehdit” olarak görüyorlar.

Geleceğe güven ve huzurla bakabilmeleri için Türkiye’de cumhuriyet ilan edilmesi ve Osmanlı Devleti’nin yıkılması gerekiyor.

Sözde “millet kendi işini kendi görecek”, özde ise millet, Selanikli’nin çıkardığı Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu cinayet aleti olarak kullanan hukuksuz ve kanunsuz İstiklal Mahkemeleri’nin kurduğu darağaçlarının gölgesinde  “İngiliz’in işini görmek için kendi devletini, Osmanlı Devleti’ni yıkacak”tır.

İngiliz ilke ve inkılapları, Atatürk ilke ve inkılapları adı altında millete dayatılacaktır.

*

Gelelim “c” şıkkına..

Bu şık da, General Milne’nin açıklamasının aksine, İngiltere’nin Selanikli’yi durdurmak gibi bir niyet taşımadığını, tam aksine, onun Anadolu’da “yeni bir hükümet” kurmasını istediklerini belgeliyor.

“Müstakil” (bağımsız) bir hükümet..

Buradaki bağımsızlık İngiliz’den bağımsızlığı değil, Osmanlı’dan bağımsızlığı ifade ediyor.

*

Olaya Selanikli cephesinden bakıldığında “dehanın muhteşem yürüyüşü”nden söz etmek mümkün olabilir.

Fakat Osmanlı Devleti açısından bakıldığında ortada bir ihanetin,işgalci düşman devletler hesabına yapılmış bir casusluğun” ve “devleti yıkma” teşebbüsünün bulunduğundan söz etmek gerekebilir.

O günkü şartlarda (Ki, henüz barış antlaşması imzalanmadığı için “savaş hali”nden söz etmek gerekiyor) bu suçların cezası idam..

Nitekim, 23 Nisan 1923’te TBMM’yi açan Selanikli, bir hafta sonra Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkararak, TBMM’nin otoritesini “tanımayan”ları (Evet, sadece “tanımayan”ları, Osmanlı Devleti'ne sadakati sürdürenleri) asıp kesmeye, idam etmeye başlamıştı.

Dolayısıyla, (Osmanlı Devleti zaviyesinden bakıldığında) düşman işgal güçleriyle casusluk ilişkisi içine girerek devletine isyan eden Selanikli’nin hak ettiği ceza, idam olma durumundaydı.

Casusluk yapan adamın cezası, savaş şartlarında idamdır.

*

(Malum olduğu üzere bir Mustafa Sagir olayı var.. 

Önce İstanbul’a gelen, ardından da Ankara’ya geçip yerleşen bu Hint kökenli şahıs, İngilizler hesabına casusluk yapma suçlamasıyla idam edildi. 

Olaya geniş açıdan bakıldığında ve farklı ihtimaller hesaba katıldığında, İngilizler’in, Selanikli’nin “güvenilirliği”ni artırmak için bu Hintli serseriyi kurban verip vermedikleri sorusunun akla gelmemesi imkânsızdır. 

Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmiyorsa, deve gelecek yerden hindi yumurtası haydi haydi esirgenmez.. 

İstihbarat servislerinin, ajanlarının/işbirlikçilerinin güvenilirliğini sağlamak ya da artırmak için bu tür hileler yaptıkları bilinen birşey.)


23 NİSAN VESİLESİYLE: GAYRİMEŞRU MEŞRUİYET ANLAYIŞI

 




Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman’ın 25 Ağustos 2016 tarihli (yani 15 Temmuz darbe teşebbüsünden 40 gün sonra yayınlanan) yazısı “Derin devlet de yapı da meşru değildir” başlığını taşıyordu.

Yazı aslında eskiydi..

22 Aralık 2013 tarihli yazı aynen yeniden yayınlanmış bulunuyordu. Yani yazı meşhur 17 Aralık olayından beş gün sonra yayınlanmıştı.

Karaman yazısını tekrar yayınlamış ve sonuna şu notu düşmüştü:

"Bu yazı üzerine örgütün kitabevi kitaplarımı raftan kaldırıp iade etti ve medyası da aleyhimdeki yazılara hız verdi."

*

Gelelim yazıya..

Karaman şöyle diyor:

“Devlet, kendisini temsil eden hakiki ve hükmi şahıslarda, sembollerde ete kemiğe bürünür 'devlet' olarak görünür. Yürütmenin başında olan hükümet (iktidar) yetkisini halktan alır.”

Her zaman değil..

Mesela Mustafa Kemal Atatürk’ün meşhur “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”li nutkuna göre yetkinin kaynağı halk değil “kuvvet ve zor”dur:

““Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.”

(Kaynak: https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html)

Ancak, Türkiye gibi ülkelerde hükümetin, yetkisini, resmi ideolojinin “izin verdiği sınırlar içinde” halktan aldığını kabul etmek mümkün olabilir..

Mesela Türkiye’de halkın verdiği yetki ancak, başta laiklik (siyasal dinsizlik) olmak üzere, Atatürk ilke ve inkılapları denilen “kayıt ve şartlar” dahilinde geçerlidir.

*

Gayri İslamî (Şeriat karşıtı) rejimler hem 'süper' yalancıdır, hem de mantıksız.

Bir yandan "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyeceksin..

Milletin egemenliği için kayıt ve şart söz konusu olamayacağını savunacaksın..

Hem de, Atatürk ilke ve inkılapları denilen kayıt ve şartlar söz konusu olunca milletin egemenliğinden bahsedilemeyeceğini ileri süreceksin..

Millet egemenliğinin bu ilke ve inkılapları silip atmasının mümkün olmadığını söyleyeceksin.

Bu kadar açık, bu kadar ayan beyan, bu kadar mantıksız bir çelişkiyi bu millete anlatanların üçkâğıtçılık ve sahtekârlığı mı daha büyük, yoksa bu üçkâğıtçılık karşısında bir inilti, bir vızıltı, bir mırıltı ve bir sızıltı bile çıkarmayan millet fertlerinin aklını yele vermişliği mi?

Bu sadece aklını yitirme değil, aynı zamanda insanlık şeref ve haysiyetini de kaybetme demektir.

İnsanın aklıyla beraber iradesini, vicdanını ve hürriyetini de Atatürkçü "vesayet"e teslim etmesi demektir.

Demek ki insan Şeriatçılığı, "gerçek" müslümanlığı bırakınca, "samimi müslümanlığın" sadece edebiyatını yapınca aklını da yitiriyor.

Allahu Teala kitabında (yasa koyuculukta kendisine ortak koşan) müşriklerin "akıllarını kullanmadıklarını" boşuna bildirmiyor.

Kullarını en iyi kim bilir?.. Allahu Teala!..

*

Her neyse.. Karaman'ın yazısına dönelim:

"Bu yetkiye dayanarak devleti yönetir. Yönetimde eli ayağı olan bürokratlar da hükümete bağlıdır; yetkiyi kanunlar, yönetmelikler ve belli alanlarda hükümetin iradesi verir."

Yetkiyi kanunlar, yönetmelikler verirmiş.

Yönetmelikler kanunlara, kanunlar da Anayasa’ya uygun olmak zorunda.

Anayasa’nın ise, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” Atatürkçü/Kemalist hükümleri var.

Yani bu hükümler karşısında halkın eli kolu bağlı..

Sanki bunlar, gökten inmiş vahiy.. Herşeyi yaratan, her işi hikmetli olan, asla yanılmayan Yüce Tanrı tarafından konulmuş sanki..

*

Gerçekte, İslam açısından böylesi bir yönetim şirk yönetimidir ve devlet küfür devletidir..

Tabii ki, İslam açısından böyle, ve kimse müslüman olmak, müslümanca düşünmek zorunda değil.. "Dinde zorlama yoktur."

Benim gibiler de laikliğe göre düşünmek zorunda değildir elbette.. 

Madem fikir hürriyeti var, din ve vicdan hürriyeti var, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmak önemli, benim gibi müslümanlara göre mesele bundan ibarettir.

Ha, Hayrettin efendi bir de, kanun ve yönetmeliklere ilaveten hükümetin iradesinden söz ediyor. 

Hükümetin iradesi de tabii “değiştirilemez” hükümlerin yanında solda sıfır.. 

İşte, derin devlet, evet, asıl derin devlet, bu “değiştirilemezlik”te gizli..

Hayrettin bey, bunu neden tartışmıyorsun? Neden bunun meşruiyetini sorgulamıyorsun?

*

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Yönetme yetkisini halktan alan hükümetlerin ve bürokrasinin -devlet sırrı olan konular dışında- her işi açıktır, şeffaftır, denetime tabidir. Devlet sırrını da yine yetkili hükümetin ilgili birimleri bilir."

Tabii neyin devlet sırrı olabileceği konusunda objektif, denetlenebilir ve hesap sorulabilir bir kıstas yok..

Tek kıstas, birilerinin “kişisel kararı”..

Mesela, düşmana karşı bir silah geliştirir ve bunu sır olarak saklayabilirsiniz.. Ama Türkiye gibi ülkelerdeki devlet sırrı böyle olmuyor..

Tam aksine, mesela İsrail ile bir anlaşma yapıyor, birtakım maddelerini halktan gizliyorlar, ve bu, devlet sırrı olarak kalıyor..

İsrail devleti için, İsrail'in ağa babaları için sır değil, fakat "Türk milleti / Türkiye halkı" için sır.

Misal: Zamanında Muharrem İnce, Akparti iktidarının İsrail ile olan gizli anlaşmalarını TBMM kürsüsünde gündeme getirip devrin dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu'na soğuk terler döktürmüştü.

*

Karaman’ın yazısına dönelim:

"Devlet içinde; yetkisini, yönettiği halktan almayan, demokrasilerde sandıktan çıkmayan, yapıp ettikleri gizli ve yetki dışı olan yapılar meşru değildir."

Bilindiği gibi meşru kelimesi, Şeriat kelimesiyle aynı kökten geliyor; meşru, kelime anlamı itibariyle, "Şeriat'e uygun olan" demektir. 

Eski kelimeler bu ülkede revaçta olmadığı için meşruiyet ile "meşrutiyet"i karıştıranlar da çıkabiliyor. Meşrutiyet, şart kelimesiyle aynı kökten gelir; "meşrut", şartlı olan, şarta bağlanmış olan demektir, meşrutiyet de "şartlılık" demek oluyor. Yani meşrutiyet idaresinde padişahın otoritesi "kayıt ve şarttan azade olmaktan" çıkmış, şartlı hale gelmiş olmaktadır.

Şeriat kelimesindeki şer ile kötülük anlamındaki şer de farklı kelimelerdir; harf devrimbazlığıyla Latin harfleri gelişigüzel alınmış olduğu için yeni imlada kelimeler birbirine karışıyor. Kötülük anlamındaki şer'den farklı olarak Şeriat'teki şer kelimesinin sonunda bir "ayn" harfi vardır ve aynı şekilde telaffuz edilmezler. 

İlmî makalelerde bu farkı göstermek isteyenler Şeriat'teki şer kelimesinin sonuna bir apostrof (kesme işareti) ekliyor, şer' şeklinde yazıyorlar. Yani şer'îlik başka, şerlilik başkadır. 

*

Karaman’ın yazısına dönersek, "Devlet içinde; yetkisini, yönettiği halktan almayan, demokrasilerde sandıktan çıkmayan, yapıp ettikleri gizli ve yetki dışı olan yapılar meşru değildir" dediği görülüyor.

Burada meşruluktan kastı, doğal olarak, Şeriat'e uygunluk değil.. Demokratik olduğu söylenen mevcut sistemin meşruluk tanımına göre konuşuyor.

MİT’in de yapıp ettikleri gizli.. Ama yetkisini kanundan, yönetmelikten alıyor.

Çalışma esaslarını da, son tahlilde, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümler belirliyor.

Ve, bu hükümleri sorgulayanların, bunlara inanmayanların canına okuyorlar.

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu derin yapıları ikiye ayırmak uygun olur:

Birincisi kendilerine göre iyi niyetli, devlet ve millet hayrına faaliyeti amaçlayan yapılardır. Bunların ülkeye ve millete iyilik etme iddiasında bulunmaları kendilerini meşru ve haklı kılmaz. Ülkeye ve millete “iktidar gibi, devletin organları gibi” hizmet etmek istiyorlarsa yapacakları şey, devletin kanunlarına göre yetki almak ve açık/şeffaf olmaktır. Aksi halde çatışmalar, tasfiyeler, ülkede huzursuzluk ve güvensizlik kaçınılmaz olacaktır. 

Devletin kanunlarına göre yetki alınca mesele bitiyor mu?

Her kanun adil midir? Kanunlar vahiyle gökten mi indiriliyor?

Yazıya dönelim:

"İkincisi ülkenin ve milletin hayrına, menfaatine değil de kendi çıkarlarına ve/veya ideolojilerine hizmet için oluşan devlet içindeki gizli yapılardır. Bunların ortaya çıkmaları, hedeflerine ulaşabilmek için halktan usulüne göre yetki almaya teşebbüs etmeleri beklenemez. Ülke içinde ve dışında bazı güçler ve çevrelerle işbirliği yaparlar; bu başkalarını kullanırlar, kendilerini de onlara -bilerek bilmeyerek- kullandırırlar."

Peki, bırak derin yapıyı, yüzeydeki devletin bizzat kendisi bile Atatürkçü “ideoloji”ye hizmet etmek üzere kurgulanmışsa ne olacak?..

Ki Türkiye’de durum bu..

Hayrettin efendinin önündeki kuyudan haberi yok, yıldızlardan haber veriyor.

*

Görüldüğü gibi, Hayrettin efendi “derin yapı”ları (sözde) meşruiyet açısından sorguluyor.

Peki ya derin olmayan “yüzey”sel yapılar?

Onlar “otomatikman” meşru mu oluyor?

Hangi meşruiyet, kime ve neye göre meşruiyet?

Hayrettin efendinin meşruiyet konusunda yazdıkları İslamî açıdan bir cinayete, seküler sosyal bilimler açısından ise derin bir cehalete karşılık geliyor.

Adam ilahiyatçı, fakat meşruiyet anlayışı Kur’an ve Sünnet’e değil, Fransız Devrimi mamulü bir ideolojinin çarpık karikatürüne dayanıyor. 

Daha kötüsü, bunun farkında bile değil. (Yoksa farkında da bizi “kafaya” mı alıyor?)

Batıl bir beşerî ideolojiyi faşizm sularına yelken açmış bir devletçilikle savunmakta olduğundan bile habersiz, tutup, ideolojik hareket etmemekten de söz ediyor.

İdeolojinin ne demek olduğundan bile haberi yok.

*

Eğer ilim adamı ya da akademisyen olarak konuşuyorsan, “Meşruiyet meselesi İslam’a göre şöyle, seküler sosyal bilimlere göre de şöyledir” demen gerekir.

Ve bir müslüman olman hasebiyle de, o seküler sosyal bilimlerin ideolojik boyutunu da göz önünde bulundurarak “hakk”ı söylemen icab eder.

Adam bunu yapmıyor, fanatik bir iktidar yandaşı ve propagandisti gibi gündelik siyasetin diliyle konuşuyor.

Ki o siyaset dili de, İslam açısından batıl olan, şirk niteliği taşıyan bir “ideoloji”ye dayanıyor.

*

Bu ülkede 15 Temmuz olayından sonra bir cuma hutbesinde “haham ve rahiplerin rabler edinilmesi” (Tevbe, 9/31) meselesi Fethullah Gülen yüzünden konu edinildi, fakat, merhum Elmalılı Hoca’nın, Atatürk döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan tefsirinde, günümüzde artık o haham ve rahiplerin yerini halkın seçtiği parlamenterlerin aldığını yazmış bulunduğunu yazan ve söyleyen yok.

Ve siz bu “rableştirme” olgusunu meşruiyetin temeli kabul ediyorsunuz.

Şeriat’le kayıtlı olmayan bir demokratik parlamenter sistemin tam da kurumsallaşmış-devletleşmiş şirk demek olduğunu saklıyorsunuz.

Müslüman halk da, siz ilahiyatçısınız ya da cenazelerde ve mezarlıklarda güzel Kur’an okuyorsunuz diye sözlerinize itibar ediyor, itikaden bozuluyor.

Peki, halk sizin gerçekte neyi savunduğunuzu anlamıyor diye, Allahu Teala’nın da bilmediğini, anlamadığını mı sanıyorsunuz?

Nereye gidiyorsunuz?.. "Fe eyne tezhebûn?"


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."