imam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
imam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İRAN'DAN BAKINCA ÖYLE, TÜRKİYE'DEN BAKINCA BÖYLE

 





“Zamanın imamı” konulu yazılarımızın sonuncusunda Ayetullah Kemal Haydarî’nin şu sözlerini aktarmıştık:

İkinci konu, ‘‘Mehdî Muntazar'in (a.f.) masumiyeti'' meselesidir. Hakkında görüş ayrılığının gerçekleştiği konulardan biri de … ittifak bulunduğu şekliyle ve anlamıyla İmam Mehdî-i Muntazar'ın … yönetim ve şeriatı tatbik seviyesinde masumiyet derecelerine sahip olup olmadığıdır. Söz konusu masumiyet, Ehl-i Beyt Okulunun inancını oluşturan en üst düzeydeki masumiyetten ayrıdır. Şia'nın masumiyet anlayışı ve algılayışı ayrı bir konudur. Diğer bir ifadeyle İmam Mehdî-i Muntazar siz Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği ve inandığı bir şekilde masumiyete sahip midir, değil midir? Bu masumiyet İslam âlimleri arasında ittifak edilen tebliğ ve tatbik düzeyinde bir masumiyettir. Öyleyse masumiyet deyince kimsenin aklına Ehl-i Beyt Okulunun bu kavrama yüklediği anlam gelmesin. ‘‘Masum'' kavramıyla bilinen ve kabul edilen anlamı kastediyoruz. Bir diğer ifadeyle, Hz. Peygamber'in (s.a.a.) masumiyetinin kapsadığı anlamı kastediyoruz. Ancak bu masumiyetin sınırları dahi Ehl-i Beyt Okulu ile diğer Okullar arasında ihtilaflıdır. Hatta bu konu, diğer okulların / mezheplerin kendi aralarında da ihtilaflıdır. Öyleyse ihtilafların çıktığı ikinci konu -İmam Mehdî-i Muntazar'ın hayatta olduğu ispatlandıktan veya ileride zuhur edeceği ortaya konulduktan sonra- O'nun masumiyete sahip olup olmamasıdır. Acaba İmam Mehdî (a.s.) masum bir imam mıdır yoksa diğer müctehidler gibi bir müctehid midir? Nitekim kimileri O'nun müctehid olduğunu, bazen yanılıp bazen isabet ettiği görüşünü benimsemişlerdir.

… Eğer durum bu şekildeyse masumiyetine inanmayanlar O'nun Mehdî-i Muntazar olduğunu ispat etmek için ne tür delillere sahip olduklarını takdim etmelidirler. O da diğer müctehidler gibi bir müctehid ise diğerlerinin O'na uymasını zorunlu kılan nedenler nelerdir? Bu biat neden zorunlu ve vacip olsun ki? Ümmetin bu müctehide itaat etmesi neden vacip olsun? Irak'ta, İran'da, Mısır'da, Arap Yarımadası'nda özetle İslam Dünyasının bütün coğrafyalarında günümüzde de büyük müctehidler bulunmuyor mu? Bunlar da büyük âlimlerdir, kuruluşlar ve müesseseler tesis etmişlerdir.

Bütün herkesin bu İmama itaat etmesinin vacip oluşunun gerekçesi nedir? Yani bunların İmam Mehdî'nin diğer geriye kalan müctehidlerden ayırt edilebilmesi için ileri sürdükleri kriterler nedir? Gerçi bazıları ‘‘O, adaleti ve hakkaniyeti ikame edince Mehdî olduğu anlaşılacaktır. İnsanlar bu özelliğiyle O'nun Mehdî-i Muntazar olduğunu anlayacaklardır'' demektedirler. Bu cevap açık olduğu üzere devri (kısır döngüyü) [totoloji] gerektirir. Çünkü dünyaya adalet ve hakkaniyeti hâkim kılmadan önce insanlar O'na itaat ve biat edebilmek için O'nu nasıl tanıyacaklardır?

Özetle … O, masum mudur yoksa bazen yanılan bazen doğruya ulaşan bir müctehid midir?

*

Haydarî’nin sözleri, merhum Necip Fazıl’ın İbn Teymiyye hakkında yaptığı tespiti hatırlatıyor: “İlmi, aklından fazla.

Ya da çok fazla “akıllı” ve tecahül-i arifane sanatı sergiliyor, bile bile salağa yatıyor.

Cerbezeli adam.. Demagoji ve mugalatanın hakkını eksiksiz biçimde veriyor.

*

Biz Mehdî hakkındaki bilgimizi nerden elde etmiş bulunuyoruz, Kur’an-ı Kerîm’den mi?

Hayır!.. Hadîslerden..

Hadîsler bize, Mehdî’nin nasıl çıkacağını, çıkış alâmetlerini de bildiriyor.

Bu hadîsler dikkate alınmadığında, ortada bir Mehdî-i Muntazar kalmaz.. Sen sağ ben selamet, köylü köyüne, evli evine..

Dikkate alındığında ise, “Mehdî’yim” diye ortaya çıkan kişinin gerçekten Mehdî olup olmadığını bilmeme diye bir sorun yaşanmayacağı anlaşılır.

Çünkü Mehdî’nin alâmetlerinin birileri tarafından yapay bir biçimde hazırlanması ve ortaya çıkacağı şartların dünyevî güçler tarafından mizansen kabilinden hazırlanabilmesi imkânsızdır.

Denemesi bedava, ellerinden geliyorsa buyursun yapsınlar!

Dolayısıyla, Mehdî ortaya çıktığında onun gerçekten Mehdî olup olmadığını anlayamama sorunu asla yaşanmayacaktır.

*

Bu, Hz. İsa aleyhisselam’ın inişi meselesi için de geçerlidir.

Bundan beş asır öncesini düşünelim.. Ulaşım ve iletişim bugünkü gibi değil.

Öyle bir dünya ki, karlı kış günlerinde Doğu Anadolu’da bir köyde bir adam öldüğünde, üç beş kilometre uzaktaki köyde yaşayan adam bundan ancak üç dört ay sonra haberdar olabiliyor.

Bugünse uydu teknolojisi sayesinde dünya küresel bir köy haline gelmiş durumda.. Nerede haber değeri taşıyan bir gariplik olsa herkes anında duyabiliyor.

Dolayısıyla, bundan beş asır önce Şam’da bir adam ortaya çıkıp “Ben İsa’yım, gökten indim” dese, onun mesela Hindistan’tan veya Fas’tan gelmiş bir sahtekâr olması ihtimalini yabana atmak mümkün olmazdı. (Mesela bizim tarihimizde bir Düzmece Mustafa olayı var.. Mustafa, Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda kaybolan, öldüyse cesedi teşhis edilememiş oğluydu.. Çelebi Mehmet devletin birliğini tekrar sağlama mücadelesi verirken kardeşleriyle boğuştu, Mustafa diye biri ortalarda görünmedi. Fakat Çelebi vefat edip yerine genç oğlu Murat geçince biri “Ben Yıldırım’ın oğlu Mustafa’yım” diyerek ortaya çıktı ve bazı meşhur komutanları bile yanına çekmeyi başardı. Neredeyse Murat’ı mağlup edip ülkenin tek hakimi olacaktı.. Gerçek Mustafa’ydıysa, “Düzmece” damgasını yemekten kurtulabilmiş değil, kimse onun gerçekten Mustafa olduğunu kesin biçimde söyleyemiyor. Sahte idiyse, o günkü şartlarda Osmanlı’nın anlı şanlı komutanlarını bile aldatmayı başarabilmiş.. Sahte olduğunu varsayalım, o günkü ulaşım ve iletişim şartlarında bile böyle bir olay yine de benzersiz.. O devirde bile sık rastlanan ve kolay gerçekleştirilebilecek birşey değil.. Bununla birlikte, imkân dahilinde.. O yüzden o Mustafa’nın sahte olması ihtimalini yabana atamıyoruz.)

Durum böyleyken yine de geçmişte böyle bir sahte İsa çıkabilmiş değil.

Bugünse herhangi bir dünya sakininin bu şekilde asıl kimliğini saklayarak “Ben İsa’yım” diye ortaya çıkabilmesi mümkün değildir.. Onun asıl kimliği hemen deşifre olur.

*

Günümüzde istihbaratçıların (ajanların) tanınıp bilinmedikleri yerlere sahte kimlikle gitmeleri mümkün oluyor. Fakat bu kişiler deşifre olmamak için o yeni kimlikleriyle televizyonlarda, internette vs. haber olmaktan özenle kaçınmak zorundadırlar..

Diyelim ki ajan Ali, Veli adıyla kendisini tanıttı ve bu yeni kimliğiyle haber konusu oldu, onu Ali olarak tanıyanlar “Bu bizim Ali” diyerek sosyal medyayı karıştırmak için bir saniye bile beklemezler.

Ve diyelim ki ajan Ali estetik ameliyatla yüzünü de değiştirdi, kendisine uydurma bir geçmiş icat etti, sahte biyografi hazırladı, kamuoyu önüne çıkmayıp sadece birkaç kişiyi aldatmaya çalışması durumunda sorun çıkmayabilir de, bu oyunu bütün dünyanın gözü önünde sürdürmek istediğinde sahte biyografinin dikişleri patlar..

Mesela “Ben falanca memlekettenim, filan okullarda şu zaman okudum” dediğinde yolları oralardan geçmiş olanlar “Yok böyle biri” derler. (Türkiye’de bir zamanlar Hans von Aiberg adıyla biri çıkmış, internetsiz yıllarda “Arz’dan Arş’a…” diye cilt cilt kitaplar yazmış, adının Hans değil Bülent olduğu sonradan herkes tarafından öğrenildiyse de bu arada kitaplarını satmış, yükünü tutmuştu. Şimdi olsa Hans’ın Bülent olduğunun bilinmesi herhalde bir haftayı geçmezdi.)

Bir adam Hz. İsa a.s.’ın konuştuğu (günümüzde konuşulmayan) Aramice’yi akıcı bir şekilde konuşacak şekilde özel eğitim almış bulunacak, 2 bin sene öncesinin dünyasını, kültürünü, insanlarını, olaylarını ayrıntılı bir şekilde bilecek, sahih/otantik İncil’e bugünkü İncil’lerdeki eksiklik ve fazlalıkları açıklayacak şekilde hakim olacak, bunun yanı sıra Tevrat’ı da herkesten iyi bilecek, ve de günümüzün insanı olduğu halde böyle bir kişiyi önceden tanımış olan biri çıkmayacak..

Bu mümkün değildir.

Dolayısıyla Hz. İsa a. s. indiğinde dünyada hiç kimse çıkıp “Biz bunu tanıyoruz, o filanca üniversitenin, falanca kilise teşkilatının yetiştirdiği falan kişi” diyemeyecek ve ilminin karşısında hiç kimse çıkıp bir laf söyleyemeyecektir.

Mehdî’nin çıkışı ve Hz. İsa a.s.’ın dünyaya inişi sıradan olaylar değildir, dolayısıyla Mehdî’nin tanınıp bilinmesi diye bir sorun yaşanmaz, yaşanmayacaktır..

Haydarî’ler müsterih olabilirler.

*

Haydarî’nin sorularına geçelim..

Mehdî için, “Dünyaya adalet ve hakkaniyeti hâkim kılmadan önce insanlar O'na itaat ve biat edebilmek için O'nu nasıl tanıyacaklardır?” sorusunu yöneltiyor.

Başlangıçta Mehdî’yi tanıyıp bilmek, onu teşhis edebilecek durumda olmak gerekmiyor.

Ancak, Mehdî’nin (hadîslerde belirtilen) çıkış alâmetleri gerçekleştiğinde ona yönelik bir beklenti oluşabilir, oluşur.. Bugün olduğu gibi..

Rivayetlerden anlıyoruz ki, bu alâmetler gerçekleştiğinde ve şartlar oluştuğunda, Mehdî’ye ilk biat edenler Bedir ehli sayısınca müslüman olacak.

Dolayısıyla tanıyıp bilme sorunu sadece bunlar için varit.. Bizim, bunların Mehdî’yi nasıl tanıyıp bilecekleri konusunda kafa yormamız gerekmiyor.. Hadîsten anlıyoruz ki onlar Mehdî’yi tanıyacaklar.

Ancak, bu şekilde biat edilmiş bulunan kişinin gerçekten Mehdî olup olmadığını gösteren bir büyük olay bu biatin akabinde yaşanacak.

Bu topluluğun üzerine yürümek üzere kuzey tarafından harekete geçen bir ordu yere batırılarak helak edilecek.

İşte bu olay yaşandığı zaman, o kişinin gerçek Mehdî olduğu (sadece biat edenler tarafından değil) herkesçe kesin olarak bilinecektir.

*

Haydarî’nin diğer sorusuna geçelim:

“Mehdî diğer müctehidler gibi bir müctehid ise diğerlerinin O'na uymasını zorunlu kılan nedenler nelerdir?”

Başka soruları da varsa da bunun farklı kelimelerle yapılmış tekrarından ibaret.

Zorunlu kılan nedenlerden birincisi, onun hadîslerde haber verilen Mehdî oluşudur.

Mehdî olduğu anlaşıldığında artık herkesin ona itaat edip uyması gerekir.

Çünkü hadîsler bunu emrediyor.. Mehdî’ye itaat, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu emretmiş olduğu için vaciptir.

İkinci neden ise, (önceki yazıda dile getirdiğimiz şekilde) fetva ile kaza’nın hükmünün farklı oluşudur..

Mehdî sadece fetva değil, aynı zamanda kaza konumunda olacaktır.

Ayrıca Mehdî, “güç” sahibi olması itibariyle herkesi (istemese bile) kendisine itaat ettirecektir.

Yani kimse, “Sana itaat etmek vacip mi bakalım, bence değil” diyerek karşısında laga luga edemeyecektir.

*

Tabiî Haydarî’nin yaptığı şey, kendi gözündeki merteği bırakıp elin gözündeki çöple uğraşmaktan ibaret.

Ehl-i Sünnet’in Mehdî anlayışını sorgulama adına saçmasapan sorular yöneltmek yerine Şîa’nın mesnetsiz iddiaları üzerinde düşünse daha iyi ederdi.

Onların Mehdî’si Hz. İsa a.s. gibi birşey.. Çocukken kaybolmuş, geri gelecekmiş..

Haydarî, sözlerinin devamında şöyle diyor:

“Mehdî-i Muntazar'ın hayatta oluşunun zarureti ve buna terettüp eden yarar nedir? Ehl-i Beyt Okulu, İmam Mehdî-i Muntazar'ın hayatta oluşunun zorunluluğuna inanmaktadır. Yani bu Okula göre O'nun hayatta olması gerekmektedir. … Onların ‘‘Yeryüzü masum bir imamdan yoksun olamaz'' şeklindeki inançlarına ilişkin mezhebî dayanakları, esasları, kaideleri ve delilleri bulunmaktadır. …”

Bunların 12’nci imamları çocukken kaybolmuş (Daha çocukken imam; faydası neyse?), “Kayboldu, belki öldü, yaşasa bile en çok 100 sene yaşar, hadi 150 sene yaşasın, ölür, izi tozu kaybolur” dememişler, “O Mehdî idi, ölmedi, ölmez, geri gelecek” demişler, o inanç üzere gidiyorlar.

Böylece, “zamanın imamı” sorununu çözmüş oluyorlar.. “Zamanın imamı” var, hayatta, fakat saklanıyor, ortaya çıkmıyor. Ama var.

Faydası neyse?

Madem ortada yok, hayatta olsa ne, olmasa ne?

*

Fakat, buna inanmak onlar açısından önem taşıyor.. Çünkü böylece ‘‘Yeryüzü masum bir imamdan yoksun olamaz'' şeklindeki inançlarını akıllarınca kurtarmış oluyorlar.

Masum (peygamberler gibi günahsız, hatasız) bir imam varmış, fakat kaybolmuş, gizlenmiş..

İnandıkları şey bu.

İşte, Sünnî dünyadaki Şiîleşen fakat Şiîleştiğinin farkında olmayan veya farkettirmemeye çalışan kişiler de bu şekilde bir “zamanın imamı” inancını benimsiyor, kendi şeyh, üstad ya da hocalarını “zamanın imamı” yapıyorlar.

*

Haydarî sözlerini şöyle sürdürüyor:

… İslamî hakikatlerden biri de şudur ki -bu husus, bütün âlimler tarafından da kabul görmüştür- boynunda bir imamın biati olmaksızın geceyi geçirmek hiçbir Müslüman için caiz değildir. Bu hakikat hakkında hiç kimse aykırı görüş ileri sürmüş değildir. İster sağa gidin ister sola gidin bütün Müslüman âlimler buna inanmaktadırlar. Bu bir sabitedir, hakkında ittifak bulunmaktadır. Buna ancak câhil veya inatçı bir kimse muhalefet edebilir ki bu da ayrı bir konudur. Hem Ehl-i Sünnet hem de Ehl-i Beyt Okulunun hatta bütün İslamî ekollerin muhakkik âlimleri bunun Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) nassı olduğuna inanmaktadırlar.”

Olay İran’dan böyle görünüyor olabilir, fakat Türkiye’de durum farklı..

Çünkü Türkiye’de laik (siyasal dinsiz) rejim kendi siyasal dinsizliğine uygun “müslüman” tipi üretmiş durumda.

Ayrıca, bu “süslüman” tipini üreten kuluçka makinaları olarak hizmet görmekle yükümlü ilahiyat fakülteleri kurarak işi seri üretime bağlamış bulunuyor.

Kendilerini din bilgini olarak pazarlayan modernist ve de tarihselci ilahiyat sirki soytarıları (ve de mevcut iktidarın Mehmet Metiner gibi akredite adamları) İslam devleti diye birşey olmadığını, hatta Şeriat diye birşeyden de söz edilemeyeceğini, dinî emir ve yasakların çoğunun tarihsel (tarihte kalmış, bugüne hitap etmeyen) hükümler anlamına geldiğini savunuyorlar.

Onlara göre, din, güncellenebilir birşey. 

Geçmişte Yahudiler ve Hristiyanlar dinlerini güncellemişler, yerli-milli “papaz”ların onlardan neyi eksik?!

*

Evet, “Cemaat, Küresel İslam Devletidir” adıyla kitaplaştırıp pdf formatında internete koyduğumuz önceki yazılarımızda bu “imama biat” meselesi üzerinde durmuş ve bu biattan maksadın İslam devletinin kurulması olduğuna dikkat çekmiştik.

Haydarî’nin söylediği gibi, “imama biat” (yani İslam devletinin kurulması) vaciptir.

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîsin ortaya koyduğu üzere “imamsız ve cemaatsiz (yani devletsiz)” zamanlar da olacaktır, fakat bu, inşaî değil ihbarî bir bildirimdir.

Nasıl ki bir zaman gelip zalim yöneticilerin türeyeceğinin haber verilmesi adaletin vacipliğini ortadan kaldırmıyorsa, cemaatsiz ve imamsız bir zamanın olacağının bildirilmesi de cemaatin ve imametin vacipliğini düşürmez. 

*

Söz bu noktaya gelmişken bir noktaya daha değinmekte fayda var..

Türkiye gibi ülkelerde bazı insanların bir taraftan müslüman olduklarını söylerken diğer taraftan Şeriat’e karşı çıkmalarını (yani İslam devleti karşıtı olmalarını) Şeriat’le ilgili olumsuz algı nedeniyle hoşgörülebilir birşey gibi göstermeye çalışanlar var.

Türkiye’de bir odak laik (siyasal dinsiz) “milli birlik ve beraberlik” adına bu düşünceyi “pompalıyor”, doğrudan ya da dolaylı biçimde “kontrol” altına almayı başardığı çevrelerin bu şekilde görüş beyan etmelerini veya en azından bu düşünce karşısında sessiz kalarak “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca onay vermelerini sağlıyor.

Ancak, bu “Şeriat karşıtı (sözde) müslüman”lara gösterilen bu hoşgörü ile (İslam hakkındaki yanlış algı nedeniyle İslam’ı kabul etmeyen) kimi Yahudi ve Hristiyanlar’ın da cennetlik olduklarını savunma arasında bir fark bulunmamaktadır.  

Mantık aynı..

Bu noktada FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ile yerli-milli-Türkiyeci-devletçi taife arasında hiçbir fark yok.. Al birini vur ötekine..

Aralarında hiçbir fark yok..

Küfür ve şirk yerli-milli olunca makbul hale mi geliyor?!

Siz böyle algı malgı laga lugasıyla Şeriat karşıtlarını “iman sahibi” ilan etmekle onlar samimi müslüman olmuyorlar, fakat siz bu tavrınızla imanınızı tehlikeye atıyorsunuz, farkında değilsiniz.

Gittiğiniz istikamet uçurum!

*

Yahudi ve Hristiyan da herhalde Kur’an’daki her ayeti reddetmiyor!..

Geçmiş peygamberlerle ilgili ayetleri kabul etmekte genelde tereddüt etmezler.

Ahlâkî meziyetlerle ilgili ayetler için de aynı durum geçerlidir.

Hatta Yahudiler, Tevrat’la paralel olduğu için kısas gibi Şeriat hükümlerine de evet derler.

Fakat iş Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i tasdik etmeye gelince yan çizerler.

Yerli-milli Şeriat karşıtı (sözde) “müslüman”lar da aynı durumda.. Onlar da bazı ayetleri kabul ediyor bazılarını etmiyorlar.

İmdi, böylesi kişileri algı vs. bahaneleriyle hoşgörüyorsanız, aynı makamdan gazel okuyarak İslam hakkında doğru dürüst bilgi sahibi olmayan Yahudi ve Hristiyanlar’ı Cennet’e yerleştiren FETÖ’cülerden farkınız nedir?

Bir taraf laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne şirin görünmek için hak ile batılı karıştırıyor, diğer taraf da gayrimüslimlerden himaye gördükleri için onların suyuna gidiyor.

Aradaki fark nedir?

Allah’tan korkun!


TARİKATLAR, ŞEYHTANLAR, ZAMANIN İMAMLARI, VE VAZİFELİ KİŞİLER







Zamanın imamı” konulu bir önceki yazıda, İbn Teymiyye’nin “ilgili hadîsin bu ibareyi içeren versiyonunun” uydurma olduğuna dair yemin etmiş bulunduğunu görmüştük.

İbn Teymiyye, sadece İmam Müslim’in Sahîh’inde geçen “… Her kim de boynunda bey’atı olmayarak ölürse cahiliyet ölümü ile ölür (Ve men mâte ve leyse fî ‘unukihî bey’atün, mâte mîteten câhiliyyeten)” şeklindeki rivayeti kabul ediyor (Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 52-3).

Fakat nasılsa, "Zamanın imamını bilmeden/tanımadan ölen kişi, cahiliye ölümü ile ölür" (Men mâte ve lem yaʻrif imâme zemânihî mâte mîteten câhiliyyeten) şeklindeki (yukarıda geçen hadîse benzeyen fakat sahîh/muteber hadîs kitaplarında yer almayan) bir rivayet (Aliyyü’l-Kârî’nin dikkat çektiği üzere) çok daha meşhur hale gelmiş.. Hatta Taftazanî bile Şerhu’l-Akaid’ine bu rivayeti almış.

İşte bu noktada devreye Şiî kurnazlığı giriyor, mesela olayı Aliyyü’l-Kârî’nin iki rivayet arasında mana birliği görüp görmediği meselesi haline getiriyor, ve böylece tartışmanın zeminini (kesin kaybedecekleri bir noktadan alıp) muhataplarıyla berabere kalacakları bir alana taşıyorlar.

İbn Teymiyye’nin itirazlarını da önce Ehl-i Beyt düşmanlığı yaftasıyla şaibeli hale getiriyor, sonra da onun böyle bir hadîsin bulunmadığı yönünde kesin konuşup yemin etmesini dillerine doluyorlar.. İbn Teymiyye’nin mal bulmuş Mağribî gibi üstüne atlayarak istismar ettikleri tavrı aşırılık içeriyor olabilir, fakat bu, söz konusu rivayetin savunulabilir sağlamlıkta olması anlamına gelmiyor.

Rivayetin kendisini bırakıp meseleyi İbn Teymiyye ve Aliyyü’l-Kârî tartışması haline getirmek, cehalet ve idrak yetersizliğinden kaynaklanmıyorsa eğer, ilmî zihniyet ile bağdaşmayan bir taassub ve kurnazlığın varlığını gösterir.

*

İbn Teymiyye’nin, içinde “zamanının imamı” tabiri geçen rivayetin doğru olamayacağı yönündeki kanaati (Ki sahih kaynaklarda bu rivayet yok, sadece Müslim’de “boynunda biat” ifadesini içeren versiyon mevcut), Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği ve “imamsız ve cemaatsiz” zamanlar olacağını gösteren hadîs çerçevesinde düşünüldüğünde tutarlı ve mantıklı görünmektedir.

Diyelim ki o söz gerçekten Rasulullah s.a.s.’e ait, o takdirde onun, ancak Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs çerçevesinde yorumlanması, “zamanının imamı” tabirinden hareketle elçabukluğu ve gözbağcılığı ile “Her zamanın mutlaka bir imamı vardır” şeklindeki mesnetsiz bir çıkarıma vasıta yapılmaması gerekir.

Şîa çürük bir zemin üzerine böyle mesnetsiz bir çıkarım binasını kurduğu gibi üstüne bir de tüy dikiyor, “zamanın imamlığı” için Ehl-i Beyt’ten olma kayıt ve şartını getiriyor, zamanın imamlığını onlara tahsis ediyor.

*

Türkiye’deki şiîleşen (ve ilginç bir şekilde aynı zamanda devletçileşen, Türkiyecileşen, Türkçüleşen, laikleşen, hatta Kemalistleşen ya da boz kurtçulaşan) tarikatçılara ve tarikatımsı gruplara gelince..

Onlar da “zamanın imamı” ilan ettikleri kişiyi Ehl-i Beyt’ten göstermek için onu seyyid veya şerif (Hz. Fatıma’nın soyundan) yapıyor veya böylesi bir özelliği varsa onu dillerine pelesenk ediyorlar..

Tıpkı Nurcular’dan bazılarının merhum Bediüzzaman’ı Mehdî yapmak için onu seyyid ilan etmeleri gibi.

Turpun büyüğü ise (derin devletin “manen don-kilot” Don Kişot’u) Haydar Baş belasının heybesinde.. İngiliz şeyhtanı Lord Curzon'un medeniyet tarikatının Ankara'daki postnişini Selanikli Mustafa Atatürk’ü seyyid ve kutub ilan edip kendisini rezil kepaze etmiş durumda.

*

Meselenin daha iyi anlaşılması için Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîsi de (Prof. İbrahim Canan'ın çevirisiyle) aktaralım:

İnsanlar, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e hep hayırdan sorarlardı. Ben ise, bana da ulaşır korkusuyla hep şerden sorardım. Bir defasında dedim ki:

-- "Ey Allah'ın Resulü, biz bir cahiliyet ve kötülük devrinde yaşadık. Allah bizi bu hayırla, İslam'la müşerref kıldı. Bu hayırdan sonra tekrar herhangi bir şer var mı?"

-- "Evet var" dedi.

Tekrar sordum:

-- "Bu şerden sonra tekrar hayır gelecek mi?"

-- "Evet” dedi, “gelecek. Ancak, bu hayır bulanık [duhan/duman ile] olacak (yani önceki şerrin kalplerde bıraktığı kin, husumet ve itimadsızlık gibi fenalıklar belli bir ölçüde devam edecek.)"

Tekrar sordum:

-- "Bu bulanıklık da ne?" Dedi ki:

-- "(Önceki şerle ortaya çıkan) bir zümre (varlığını devam ettirecek. Bunlar) benim sünnetimden, benim getirdiğim hidayetten ayrılacaklar, başka bir sünnete [ilke ve inkılaplara, yasalara], başka bir itikada [ideolojiye] tabi olacaklar. Sen bunların bazılarını (veya bazı davranışlarını güzel bulur) tasvip edersin, bazılarını (veya bazı davranışlarını kötü bulur) reddedersin."

Ben tekrar sordum:

-- "Pekala, bu hayırdan sonra da şer var mı?" Cevaben:

-- "Evet,” dedi ve devam etti:

-- "Bunlardan sonra cehennem kapısında durup (bid'ata, küfre) çağıranlar (yani emîrler, reisler, gizli açık teşkilatlar, militanlar, hatipler, yazarlar vs.) var. Çağrılarına uyanları oraya (cehenneme) atarlar."

Tekrar dedim ki:

-- "Ey Allah'ın Resulü, bu çağırıcıların vasıflarını bana bildir (de onları tanıyayım ve çıktıkları zaman uymayayım)."

Dedi ki: 

-- "Onlar bizim bedenimizdendir, soydaşlarımızdır, dindaşımızdır, milletimizin efradındandır."

Tekrar dedim ki:

-- "Onlar bana ulaşacak olsa ne yapmamı emredersin?" Cevaben:

-- "Müslümanların cemaatlerinden ve imamlarından ayrılma" dedi.

Ben tekrar sordum:

-- "Onların cemaatleri ve bir imamları yoksa (ne yapayım?)"

Dedi ki:

-- "O zaman mevcut fırkaların hepsini terk et! Hatta bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş vaziyette bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal" buyurdular.

 [Buharî, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1, (4244, 4245, 4246, 4247); İbrahim Canan, Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İstanbul: Akçağ Y., 2014.]

Huzeyfe r.a.’in rivayet ettiği bu sahîh hadîs şu gerçeği açık bir şekilde ortaya koyuyor: Zamanın imamı olarak nitelendirilebilecek kişi, bütün bir ümmetin başındaki halifeden başkası olamaz. 

Fakat halifesiz ve dolayısıyla cemaatsiz (devletsiz) zamanlar da olacaktır. Yani “zamanın imamı” diye peşinden gidilecek hiç kimsenin bulunmadığı zamanlar gelecektir.

Günümüzde durum budur.. 

“Zamanın imamı” mevcut olsaydı, Gazze meselesi böyle ortada sahipsiz kalmazdı.

Ha, naylon “zamanın imamı” bol.. Onlardan istediğiniz kadar bulabilirsiniz.

(Aklımda kaldığı kadarıyla aktarayım, Mevlana’ya bir beldeden birileri geliyor, kendilerini irşad edecek bir şeyh görevlendirmesini istiyorlar. Mevlana da dönüp Hüsamettin Çelebi’ye şöyle diyor: “Kolay olanı istediler, şayet mürid/derviş isteselerdi ya sen gitmek zorunda kalırdın ya da ben.")

*

Bazıları da bir “zamanın vazifeli kişisi” lafı tutturmuş tekerleme kabilinden tekrarlayıp duruyorlar.

Dünyaya gelen herkes vazifelidir.. Vazifeler de bellidir, farzlar, vacipler..

Mesela emr-i bi’l-marûf nehy-i ani’l-münker (iyilikle emredip kötülükten nehyetme), özellikle eli ve dili güçlü (siyasî veya ilmî otorite durumundaki) kişilerin vazifesidir.

Ancak kimi (derdi makam mevki, şöhret, para pul, alkış, artistlik olmayan) samimi kişilere “Bölük dur, Kandıralı sen de dur!” babından bazen “özel talimat” gelebilir.

Mesela adam ilim sahibidir, büyük hocalar tarafından eğitilmiş, yıllarca medresede dirsek çürütmüştür, zekâsı da parlaktır, fakat gayreti ya da cesareti noksandır, motivasyonu bulunmuyordur; ona mesela rüyada emir verilir, gayrete gelmesi sağlanır.. Bu, onun başkalarına karşı “Ben vazifeli kişiyim” diye afra tafra sergilemesini sağlayacak bir meziyet veya üstünlük alâmeti değildir.. Belki, kusurdur.

Böylesi durumlarda rüya (ya da keramet) dopingi söz konusu olmaksızın harekete geçenler (ihlaslı ve istikamet üzere olmak şartıyla) zahiren daha düşük makamda gibi görünürler, fakat gerçekte onlar daha üstün olabilirler.. Mesela ashab bu durumdadır.. Onlardan çok fazla keramet zuhur etmemiştir. Onların yakîninin kuvveti onları bundan müstağnî hale getirmiştir.

Ayrıca, böylesi “vazife”lilikler, vazifeyi veren makama karşı söz konusu olur..

Yani bir başkasının böyle bir kişiyi “özel vazifeli” olarak tavsif etmesi gerekmez, hatta bu, haddini bilmemesi anlamına gelir.. Onu “özel vazifeli” olarak görmek zorunda da değildir.. Zaten esas olan Şeriat'in yüklediği genel ve ortak sorumluluktur, özel vazife vs. değil.

Ancak, diyelim ki böylesi “özel vazifeli kişi”ye vazife veren makam (Mesela Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem rüyada) sana da “O vazifelidir, ona yardım et, ondan istifade et” diyerek talimat verdi, işte o zaman senin için de böylesi bir özel sorumluluktan söz etmek mümkün olur.

Ancak bu sadece senin kendi şahsî sorumluluğundur, rüyandan hareketle başkalarını da aynı şekilde davranmakla sorumlu görürsen, yani kendi rüyanı başkaları için şer'î delil katına çıkararak onu edille-i şer'iyyenin beşincisi haline getirme hadsizliği sergilersen, büyük cahillik etmiş olursun.

*

Bu tür zamansız “zamanın imamı” palavraları Müslümanlar’ın fırkalaşıp parçalanmasına yol açar, ve gerçekten de Şiîliğin tarihte böylesi bir rolü olmuştur; Fatımîler ve Safevîler’de olduğu gibi.

Müslümanlar'ın seçip biat ederek üzerinde ittifak ettikleri bir halifenin (zamanın imamının) bulunduğu bir zamanda ona biat etmekten kaçınan ve boynunda biat bulunmayan kişi, cahiliye ölümünden haber veren hadîsin muhatabıdır.

Fakat mesela iki ayrı halifenin bulunduğu bir dönemde durum değişir.

Onun için, geçmişte ashabtan Abdullah ibni Ömer r.a. gibi isimler, birkaç halifenin birden bulunduğu zamanlarda, herkesin bir imam üzerinde ittifak ettikleri güne kadar hiç kimseye biat etmeyip beklemeyi tercih etmişlerdir.

Yine, Hz. Ali’nin oğlu Muhammed rh. a., Abdülmelik bin Mervan ile Abdullah bin Zübeyr r. a.’in iki ayrı halife olarak hüküm sürdükleri sırada ikisine de biat etmemiş, ikincisinin öldürülmesinden sonra Abdülmelik bin Mervan’a biat etmiştir.

O, Hz. Ali’nin oğlu olduğu ve Emevîler’in Hz. Ali’ye karşı tutumu bilindiği halde, o gün için “zamanın imamı” sayılan Abdülmelik bin Mervan’a biat etmeyi gerekli görmüştür. Ehl-i Beyt'ten bir zamanın imamından söz etmemiştir. (Mehdî meselesi ayrıdır, ilgili rivayetler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.)

 

KIRAN KIRANA "ZAMANIN İMAMI" SAVAŞLARI

 









Günümüzde “zamanın imamı”ndan söz edenler bilerek veya bilmeyerek İmamiyye Şîasının (Şiîlerin İmamiyye ya da İsnâaşeriyye diye bilinen, 12 İmam inancına sahip büyük grubunun) anlayışını seslendirmektedirler.

Peygamberlik ile imamet arasında bir bağ kuran İmamiyye Şîasına göre imamet, iman esaslarından biri durumundadır. (Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şîası, İstanbul: Selçuk Y., 1984, s. 201.)

Onlara göre imam, Hz. Peygamber s.a.s.’in “umumi velayet”ini haizdir ve bu yüzden imamet, “nübüvvetin (peygamberliğin) devamı”dır.

Yine onlara göre, peygamberlerden sonra onların yerini alacak imamlar atamak, Allahu Teala üzerine vaciptir.

Bu yüzden, onlara göre, her devirde mutlaka bir zamanın imamı bulunmalıdır ve o ancak Allahu Teala’nın vahyi ya da bir önceki imamın tayini ile belirlenir.

Bir başka deyişle imamet “insanların [biati ve] seçmesiyle, istemesiyle olmaz; insanlar dilediklerini imam olarak tayin yahut dilediklerini azl hakkına sahip değillerdir [Bu, Allah’a aittir]”. (Fığlalı, s. 209.)

*

Ehl-i Sünnet nazarında imam aynı zamanda halife demekken, yani hilafet, imamet anlamına gelirken, Şia, Hz. Ali’in Hz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonraki imamlığını tescil edebilmek için bu ikisini birbirinden ayırmıştır.

Onlara göre, Hz. Ebubekir halifelik konumunu haksız olarak (gasp suretiyle) eline geçirdi (ya da Müslümanlar Hz. Ali’nin hakkını gasbedip Hz. Ebubekir’e teslim ettiler), bununla birlikte o, imam değildi, imam, Hz. Ali’ydi.

Çünkü imam, böyle seçimle belirlenemez, nasb ve tayin yoluyla belirlenir. İmam tayini ya bizzat Allah Teala’nın, ya Hz. Peygamber s.a.s.’in, ya da bir önceki imamın belirlemesiyle mümkün olduğu için, ümmetin imamı seçme yetki ve sorumluluğu bulunmamaktadır, sadece kendisine varlığı bildirilen imama itaat mükellefiyeti vardır. Nitekim Hz. Ali, Hz. Peygamber s.a.s. tarafından bu şekilde tayin edilmiş, fakat Müslümanlar O’nun vefatından sonra bu tayin gerçeğini tanımamışlardır. (Bkz. Mehmet Salih Gecit, İslâm Kelâmında Siyâset ve İmâmet Tartışmaları, doktora tezi, Erzurum: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 3012, s. 194, 396.)

Evet, Şîa’nın büyük çoğunluğu böyle inanıyor.

Şiî gelenekteki “imametin nass ve tayinle olması gerektiği” inancı, onları, “çağının/zamanının imamını tanımayan”ların müslüman olarak değerlendirilmesinin mümkün olmayacağı düşüncesine götürmüştür. (Bkz. Ahmet Yönem, “İslam Mezheplerinde Biat Algısının Oluşum Süreci”, F. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. 19, S. 2, Yıl: 2014, s. 126.)

Ya da tersi, sevmedikleri kişileri tekfir edebilmek ya da sapıtmış gösterebilmek için onlara bir “zamanın imamını bilme” ödevi yüklemişlerdir.

Bununla birlikte, bir imam tayinini Allahu Teala’ya vacip kılanlar sadece Şîa değildir, Mutezile’nin bir bölümü de onlara katılmaktadır. (Bkz. Abdullah Ünalan, İmâmü’l-Haremeyn Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî’nin Gıyasü’l-Ümem fi İltiyasi’z-Zulem Adlı Eserine Göre Bey’at ve İmâmet, yüksek lisans tezi, Ankara: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1994, s. 30.)

*

Şiî âlimlerin ve yazar çizerlerin konuyla ilgili ifadelerine gelince..

Mesela Abdulmecid Zehadet “zamanın imamını tanıma/bilme” ile ilgili (hadîs olduğu öne sürülen) rivayet hakkında şu düşünceleri dile getiriyor:

İmamü'l-Haremeyn Cüveynî (öl. 478) de bu hadisi nakletmiştir. Lumatü'l-edille fî kavaidi Ehlisünnet ve'l-cemaat kitabında şöyle yazar: “Hilafetin ikamesi halka farzdır; Allah'a değil. Bu yüzden Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur.” (Said Fude, el-Lemeat fî akaid tavzih li-kitabi lemau'l-edille fî akaidi'l-milleti'l-İmamu'l-haremeyn Cüveynî, s. 12.)

Nasıruddin Albanî, İbn Teymiyye'yi izleyerek, hadisin “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla sadır olduğunu kesin bir dille inkâr etmiştir. Silsiletü'z-zaife'de şöyle yazar: “Orijinali bu lafızlarla sadır olmamıştır. Nitekim Şeyh İbn Teymiyye, ‘Vallahi Resûlullah böyle söylememiştir.' der.” (Nasırüddin Albanî,  es-Silsiletü'z-zaife, Riyad, 1/525, 5/87.)

İbn Teymiyye Minhacü's-sünnet'inde şunları kaydeder: “Altıncı söz şudur: Resûlullah, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur. Ona şöyle denilir: Bu hadisi bu senetlerle kim rivayet etmiştir? İsnadı nerededir? İsnad zinciri olmaksızın Peygamber'in bu sözü söylediğini ispatlamak nasıl caiz olur? Hadis ehlinin nazarında bu hadisin bu lafızlarla varid olduğu meçhuldür.” (Ahmed b. Abdülhalim İbn Teymiyye, Minhacü's-sünneti'n-Nebeviyye, neşr: Muhammed Reşad Salim, 1406, 1/110.)

Mülahazalar

a) “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin lafız bakımından mütevatir olduğu iddiası, hadisin mazmun ve manada birlik göstermesine dayanır. Hadis bu lafızla İmamî-Şiî olmayan âlimlerin kitaplarında nakledilmiş olsa da eldeki muteber hadis kaynaklarında bulunamamıştır. (Fakat aynı anlama gelen değişik ifadeleri içeren pek çok rivayet mevcuttur; mesela “Boynunda imamın biati olmadan ölen…” vs. gibi)

İhkakü'l-hakk'ın “İkaz ve İzahetu İştibah” başlıklı on dördüncü cildinde, hadisin doğrudan, vasıtasız olarak Müslim'in Sahih'inden nakledilemediği teessüfle bildirilmiş; hadisin Müslim'in Sahih'inden doğrudan iktibası Şeyh Muhyiddin Ebu Muhammed Abdülkadir b. Ebi'l-Vefa'nın (öl. 775) el-Cavehirü'l-madia'sına nispet edilmiştir.

Elbette müellif burada Molla Ali Karî Hanefî'nin (öl. 1014) el-Cevahirü'l-madia fî tabakati'l-Hanefiyye'ye yazdığı hatimeyi kastetmiştir. Fakat Molla Ali'nin hatimedeki ifadeleriyle “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin mazmun bütünlüğünü kastetmesi mümkündür. Böyle düşünmemizi sağlayan şey, Molla Ali'nin Mirkatü'l-mefatih'e yazdığı şerhi Mişkatü'l-mesabih'indeki ifadesidir. Metinde hadis Müslim'in Sahih'inden nakledilmiştir. Molla Ali hadisi şerh ederken şöyle yazar: “Bu mana (hadisin bu varyantı) şöhret bulmamıştır; Sa’d (Sadeddin Taftazanî), Şerhu'l-akaid'inde hadisi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' şeklinde rivayet etmiştir.

Molla Ali'nin bu ifadeleri onun hadisin mazmun ve manada birlik gösterdiğine dair inancını kanıtlamaktadır. “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisini doğrudan Müslim'in Sahih'ine nispet etmeden Sadeddin Taftazanî'ye nispet etmesi, onun hadisi Sahih'e nispet ettiği durumda hadisin mana birliğine olan inancının göstergesidir.

b) Yukarıdaki açıklama göz önüne alındığında, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib kitabında öne sürülen hadisin Müslim'in Sahih'inden hazfedilmiş veya tahrif edilmiş olabileceği ihtimali güçlü bir ihtimal olarak görünmemektedir. Söz konusu kitabın müellifi, Molla Karî'den alıntı yaptıktan sonra şöyle yazar: “Bu söz var olsa ve biz sözden haberdar olsak bile bu sözü iddiamıza delil olarak kullanamayız.” (Ahmed Rahmanî, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib, Tahran, 1417, s. 565.)

c) İbn Teymiyye'nin Allah'a yemin ederek “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin sadır olmadığını iddia etmesi sadece onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesidir; ilmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir. Çünkü “Vallahi Resûlullah böyle bir şey söylememiştir” sözü sadece Hz. Peygamber'e yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz nispet edildiğinde kullanılabilir.

(Abdülmecid Zehadet, “ ‘Zamanının İmamını Tanımak’ ile İlgili Hadisin Sıhhati”, çev. Ertuğrul Ertekin, Tulu Dergisi, Yıl 9, Sayı 34, Kış 1389, s. 121-134.)

Bu ifadeler, ciddî bir literatür taraması gibi görünmesi itibariyle (şekil bakımından) ilmî bir görünüm veriyorsa da, onlardan hareketle yapılan yorumlar ilmîlikten uzak safsatalar durumunda.

Birincisi, burada sorunumuz merhum Molla Ali Karî’nin (Aliyyü’l-Kârî) söz konusu rivayeti nasıl değerlendirdiği sorunu değil..

Mesele, rivayetin sahih/muteber kaynaklarda bulunup bulunmaması meselesi.

Söz konusu rivayet, sahih kaynaklarda yok.

Şayet Ehl-i Sünnet camiası bu konularda Molla Ali Karî’yi son sözü söyleme noktasında bir otorite kabul etmiş olsalardı, onlara karşı Molla Ali Karî’nin kanaati delil olarak öne sürülebilirdi.

Böyle birşey yok.. Mesela Hanefî mezhebinde bile İmam-ı Azam’ın her fetvası “itiraz kabul etmez” doğru olarak görülmemiştir. İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’in onunkine aykırı fetvaları tercih edilebilmiştir.

*

Kaldı ki, Molla Ali Karî’nin dikkat çektiği durum (hadîsin Müslim’deki “boynunda biat” ifadeli versiyonunun değil de Taftazanî’nin kitabına aldığı “zamanının imamı” ifadeli versiyonunun şöhret bulmuş olması vurgusu), merhum Molla’nın ikisi arasında mana birliği bulunduğu kanaatini taşıdığını göstermez.

O, bir durum tesbiti yapıyor.

Ayrıca, iki rivayet arasında mana birliği bulunduğunu düşünüyor olsa bile, bu, “zamanının imamı” ifadesini Şîa gibi yorumladığı anlamına gelmez.

Nitekim Fıkh-ı Ekber Şerhi kitabında dile getirdiği görüşler, Şîa’dan farklı düşündüğünü gösteriyor.

Şayet iki versiyon arasında mana birliği bulunduğu düşünülürse, o takdirde "zamanın imamı" ifadesini, ümmetin belirli bir zamanda "biat edip seçtikleri" imam olarak anlamak gerekir. Şîa'nın iddia ettiği gibi manen seçilmiş bir imam olarak değil.

Öte yandan, Molla'nın Taftazanî'nin kitabındaki ifadelere atıfta bulunması da önem taşımaz. Taftazanî miladî 1300'lerde yaşadı, kitabı hadîs rivayeti açısından delil olarak alınma durumunda değildir.

Ayrıca, Ahmed Rahmanî’nin dediği gibi, bu söz gerçekten var olsa ve biz o sözden sahîh kaynaklar vasıtasıyla haberdar olsak bile (Ki böyle bir durum söz konusu değil), o söz Şîa’nın iddiası yönünde delil olarak kullanılabilecek evsafta bir söz değildir.

*

Yazarın İbn Teymiyye'nin “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” şeklindeki rivayeti reddetmesini, onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesi olarak yorumlamasına gelince..

Bu, ya mantıklı düşünememe ya da kaşla göz arasında kurnazca “zamanın imamlığı” tekelini Ehl-i Beyt’e vererek insanları “Canbaza bak canbaza” numarasıyla aldatma ve onların bu temelsiz varsayımı sorgulamalarına fırsat vermeme katakullisidir.

Şîa’nın “zamanın imamı” inancını kabul etmeyenler bunu sadece Ehl-i Beyt için dile getirmiyorlar ki (yani “Ehl-i Beyt’ten biri zamanın imamı olamaz” demiyorlar ki) böyle bir iddia kabul görsün.

Onlar, “Müslümanlar’ın biatı söz konusu olmaksızın hiç kimse zamanın imamı olamaz” diyorlar.

Bunun Ehl-i Beyt’ten olup olmamayla bir alâkası yok..

*

Yazar ayrıca İbn Teymiyye'nin değerlendirmeleri için “İlmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir” diyor.

Gerekçesi şu: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e isnat edilen bir söz için “Rasûlullah böyle bir şeyi kesinlikle söylememiştir” hükmünün verilebilmesi için, o sözün yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz olması icap eder..

Evet, tevil edilmesi mümkün olmayacak şekilde küfür olan ya da batıl olduğu belli olan bir söz dışındaki sözleri Hz. Peygamber’in (s.a.s.) söylemiş olması ihtimalini dikkate alıp kesin konuşmamak, “Böyle bir hadîs kesinlikle mevcut olamaz” demekten kaçınmak bazen (evet bazen) gerekli olabilir.

Mesela şöyle bir hadîs rivayet edildiğini düşünelim: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Bir zaman gelecek Charlie Chaplin diye bir mizahçı/komedyen çıkacak. O, kendi alanında yetenekli bir adamdır.”

Böyle bir sözün küfür olmadığı açıktır.. Batıl (geçersiz yanlış) olmadığı da tarihî tecrübe ile doğrulanmıştır. Fakat böyle bir hadîsin bulunmadığı kesin olarak söylenebilir, çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem lehviyat kabilinden işler ve boş şahıslar hakkında bilgi vermek için gönderilmemiştir.

Dolayısıyla, İbn Teymiyye’ye bu noktada yöneltilen eleştiride “maksadını aşan” bir kurnazlık bulunduğunu belirtmek gerekiyor.. İbn Teymiyye’nin kesin bir yalanlamaya gitmesindeki aşırılık, reddedilen sözün sabit ve sahîh olmasını gerektirmiyor.

Yani İbn Teymiyye’nin kişisel kusuru, söz konusu rivayete ait bir meziyet gibi sunulamaz.. Bu, köylü kurnazlığını ilim sahasına taşıma hokkabazlığıdır. 


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...