Türkçe’de kullandığımız
“zevk”, Arapça bir kelime.. “Tatma, tadına varma” demek. Diyelim
ki zehir gibi acı bir ilacı içtiniz, bu
yaptığınız şey de “zevk”tir, tadını almadır.
Evet, tadına bakılan
şey, acı, pis, bozuk ve kötü de olabilir. Mesela ateist ve Kemalist/Atatürkist
prof. Celal Şengör, kendi pisliğinin tadına bakmış olduğunu
açıklamıştı. Yani Arapça’daki anlamıyla “zevk alma” işlemini bu hususta
gerçekleştirmiş.
Ancak, zevk kelimesi
Türkçe’de anlam kaymasına uğramış durumda. Sadece hoşa giden şeyler için
kullanılıyor.
TDK
Türkçe Sözlük,
bu kelimeye iki anlam veriyor. İlki şu: “Hoşa giden veya çekici bir şeyin
elde edilmesinin veya düşünülmesinin insanda uyandırdığı hoş duygu.”.
İkincisi de aynı minvalde: “Beğeni.” Bir de “mecaz” olarak “eğlence”
anlamı yüklenmiş.
“Müşâhede”
kelimesi de tıpkı “zevk” gibi Arapça.. “Şahit olma, gözlemleme” demek.
Diyelim ki elinizde dolu
bir bardak var, onun içindeki renksiz sıvının ne olduğunu anlamak için müşahede yeterli
olmayabilir. O renksiz sıvı, su da olabilir, gazoz da, şarap da.. Bu ancak
tadına bakılarak anlaşılabilir.
Yani müşahede,
bazen tam bilgi vermeyebilir, hatta yanıltabilir. Zevk (tadına
bakma), müşahedeyi de içeren bir farkındalığa karşılık gelir.
*
Bu girişten sonra asıl
konumuza gelebiliriz.
İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı
İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof.
Mustafa Tahralı, esere yazdığı sunuşta şunları söylüyor:
“İbn
Arabî tasavvuf ilminin hususiyeti (özelliği) olarak ‘zevk’ yani
‘tatma ve tecrübe’yi zikrettikten sonra, bir de ‘müşahede’ kavramını
ilave etmekte ve bu hususta şöyle bir misal vermektedir: Bir kimse kendi eli
ile inşa ettiği bir eve sahip olsa, sonra bu evin güzelliği vs. gibi sıfatları
hakkında halk arasında sözler dolaşmaya başlasa, daha sonra ev
sahibi seçkin dostlarından birini alıp evine götürse, bu kimse evi gezip gözü
ile görse, sonra da görüp ‘müşahede’ ettiği şeyleri halka anlatsa, acaba
bu kimseye ‘Evin öyle olduğuna delilin nedir?’ diye soru
sorulur mu? İşte tasavvuf ilmi de bunun gibidir. “Gördüğünü
anlatan” kimseye, delilin nedir sorusu sorulamaz. Gören
kimseye hüsnüzannı olan onu kabul ve tasdik eder. Tasdik
etmeyen kimse buna zorlanamaz. Ancak bir kimse anlatılanların
gerçekten doğru olup olmadığına vakıf olmak isterse, ‘ev
sahibi’ne başvurmalı ve ‘ev’i gezip görmelidir. Vukuf için
bundan başka çare yoktur (s. 53).”
(İbn
Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed
Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xix-xx.)
Bu ifadeler çerçevesinde
tasavvuf; lüzumsuz, safça ve salakça bir “hüsnüzan” üzerine
kurulu, delilden yoksun, doğru olup olmadığı bilinmeyen (hurafeden
farksız) rivayetler yığını haline geliyor.
Fakat sorun sadece bu
değil.
Ev sahibi, “ev” hakkında
zaten bilgi vermişse, halka elçiler göndererek ev hakkında
bilinmesi gerekenleri anlatmışsa, sonra da sen çıkıp “Ben evi gezip gördüm,
şöyle şöyle” diyerek “elçiler”in anlattığına aykırı şeyler söylüyorsan, sana “Evi
gerçekten gördüğüne dair delilin nedir?” sorusu yöneltilir.
Elçilerin elinde, ev
sahibinin verdiği yetki belgesi ve yanlarında da fotoğraflar
ve video kayıtları varsa, sen de salt “Ben gördüm, bana hüsnüzanda
bulunun, bazı şeyler fotoğraflardaki gibi değil” diyorsan, senin yalancı bir
sahtekâr olduğun anlaşılır.
Mucizeler, peygamberlerin elindeki yetki
belgeleridir. Onların gerçekten peygamber oldukları böylece anlaşılır.
Peki ya sen?
*
Endülüslü bu zampara
soytarı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i İslam binasındaki “gümüş
kerpiç”, kendisini de binadaki noksanı tamamlayan “altın kerpiç”
ilan etmiş bir edep yoksunu hadsiz durumunda.
Yani “İslam, Kur’an’da
ve hadîslerde anlatıldığı gibi değil, ayette belirtilenin aksine Allah dinini
tamamlamış değildi, benimle tamamlandı” diyen, "Ayet yanlış"
demeye getiren bir deccal.
Kitaplarında “Yok
Kâbe’nin yanında şöyle bir müşahedem oldu, yok bana şöyle bir melek göründü”
diye birtakım zırvalar da anlatıyor.
Gerçekten böyle şeyler
yaşadıysa, şeytanların (cinlerin, ifritlerin) elinde oyuncak olmuş bir ruh
hastası olduğundan şüphe edilemez.
Ya da uyduruyor, bizzat
kendisi şeytan olmuş. İns şeytanı.
İngiliz şeytanlarının son yarım yüzyıldır bu
soytarının vahdet-i vücud zırvasını yaymak için kesenin ağzını
açmış olmaları tesadüf olarak görülemez.
Ahir zaman Deccal’inin
(Mesih Deccal’in) tanrılık davası güdeceği biliniyor. Tanrılığının
ispatı sadedinde vahdet-i vücud hurafesinden yararlanacağı
tahmininde bulunmak mümkün. Böyle iddiaları kabul etmeye hazır kalabalıklar
mevcut.
Aklı başında bir
müslüman, elde (yapışıldığında sapıtılmayacak olan) Kur’an ve
Sünnet varken, kendisini “altın kerpiç” ilan eden böyle bir zampara
soytarının anlattığı zırvalara itibar edebilir mi?!
*
Prof. Tahralı, İbn Arabî
soytarısının yukarıya aldığımız laflarını aktardıktan sonra elindeki tahrayı
körlemesine sağa sola sallıyor:
“Bu
demek olur ki, ‘müşahede’ ehlinin söylediklerini aynı şekilde bir başka
‘müşahid’ görebilir ve gerçekten tasdik edebilir. Tasavvuf büyükleri arasında
asırlar boyunca bir önceki sufîyi bir sonrakinin tasdik etmesi, onların esas
ve prensiplerde daima ittifak etmeleri, aynı şeyi ‘zevk ve tecrübe’
etmelerinden ve aynı ‘müşahede’ye nail olmalarından ileri gelmektedir
diyebiliriz.” (s. xx.)
Peki İmam-ı
Rabbanî İbn Arabî’yi niye tasdik etmemiş?
Sonra, tasavvuf adına
ortaya çıkanlar her zaman aynı şeyi mi söylüyorlar?! Mesela Aziz Mahmud
Hüdaî ile Şeyh Bedreddin’in durumları aynı mı?!
Hallac için diğer sufîler niçin “Katli
vaciptir” fetvası vermişlerdi? (Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî rh.
a., Ehl-i Sünnet İtikadı adlı kitabında, ondan
nakledilen bazı sözlerin gerçekten ona ait olması durumunda katledilmeyi hak
etmiş olduğunun kabul edilmesi gerektiğini, tereddüde mahal bulunmadığını
belirtiyor.)
İngiliz iblisleri, “müşahede”ye nail oldukları
için mi İbn Arabîcilik yapıyorlar?
Yerli ve milli İbn
Arabîcilere gelelim..
İngiliz’in Ibn
Arabi Society’sinin “onursal üyesi” Prof. Mahmut Erol Kılıç “müşahede” ehli
olduğu için mi İbn Arabîcilik yapıyor, yoksa İngilizler tarafından pohpohlanmak
(ve İngiliz hayranı yerliler tarafından) el üstünde tutulmak hoşuna gittiği
için mi?
*
Yukarıda, İbn Arabî
soytarısının müşahede için ortaya attığı “ev ziyareti” misalini görmüştük.
Devamı da var:
“İbn
Arabî tasavvufu ‘netice-i takva’ ve ‘yüksek bir ilim’ olarak tavsif edip: Biz
bir kimseyi Allah’tan ittika eder (sakınır), onun çizdiği hudutlarda durur,
zühd ve vera (şüpheli şeylerden sakınma) gibi vasıflarla sıfatlanmış, sonra da
‘akıllarımıza sığmayan’ bir ilim ile konuşur görürsek, ki Allah ledünnî
ilmi ancak ona vermiştir, onun iddia ettiği şeyleri teslim ve
tasdik etmek, ona hüsnüzan beslemek ve itirazı
terk etmek bizim üzerimize vacip olur (s. 54) diyerek
yukarıda verdiği misalin bu şekilde anlaşılması gerektiğini belirtir.” (s. xx.)
İşte burası zurnanın
zırt demeyi bırakıp zart zurt dediği yer.
Önceki ifadeleri cahilce
idi.. Bu lafları ise, cahil olmanın ötesinde geri zekâlı bir ahmak,
tutarlı ve mantıklı konuşmayı beceremeyen, ne dediğinin farkında olmayan bir
angut olduğunu ispatlıyor.
Ya da ne dediğinden
habersiz görünmeyi yeğleyen bir kaşar sahtekâr.. Maneviyat
dolandırıcısı.. Tasavvuf kalpazanı.
Önce, “Tasdik etmeyen
kimse buna zorlanamaz” demişti. Burada ise, “tasdik”i “vacip” hale
getiriyor. Ya geri zekâlılıktan ya da şeytanca aşırı kurnazlıktan
kaynaklanan bir çelişki.
*
Birincisi, İmam
Gazzâlî’nin İhya’da etraflıca açıkladığı gibi, takva kalple
alâkalı bir husustur. Yani bir kimsenin gerçekten takvalı (müttekî) olduğunu
bilebilmemiz imkânı yoktur.
Çünkü kalplere vakıf
olamaz, kalpler hakkında hüküm veremeyiz.
Bir adam için “Abiddir,
alimdir” filan diyebiliriz, çünkü bunlar (ibadet ve ilim) görünür, müşahede
edilir şeylerdir, fakat takva öyle değildir. Nice sahtekârlar vardır ki, abid
ve zahid görünerek insanları “takvalı” olduklarına inandırmışlardır.
(Misal, Fethullah Gülen.. Şah İsmail’in Antalya’daki dâîsi Şahkulu lakaplı
terörist de bir mağaraya kapanıp, "dünyayı terketmiş zahid ve abid" görünerek
insanları etrafına toplamıştı.)
Takva, “iman”
gibidir, özünde kalple ilgili bir husustur. Ashabın Hz.
Ebubekir ve Hz. Ömer gibi büyükleri bile münafıkları bilemiyor,
teşhis edemiyorlardı. Hz. Ömer, münafık olduğundan şüphelendiği kişiler
için Huzeyfetü’l-Yemanî r. a.’in tutumuna bakıyordu (mesela
onların cenaze namazlarını kılıp kılmadığına). Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem münafıkların isimlerini sadece ona bir sır olarak vermişti.
İmam Nevevî’nin Riyazü’s-Salihîn’e
aldığı bir sahih hadiste, hiç kimsenin övülmemesi, illa da övülecekse de, “Ben
onu şöyle şöyle zannediyorum, fakat Allah’a karşı hiç
kimseyi temize çıkaramam” denilmesi tavsiyesinde bulunuluyor. (Ashab
hakkındaki övgümüz ayet ve hadîslere dayanır, salt hüsnüzannımıza değil.)
Endülüs’ün küçük deccali,
yukarıdaki sözleriyle dinin temellerine kazmayı vurmuş durumda.. Dinî konularda
esas olan “akıl” ve “delil”dir, falanın filanın takvasıyla ilgili
zan değildir. (Peygamberlerin peygamberliklerinin delili, mücerret zühd ve
takva değildir, mucizeleridir.)
Endülüs deccalinin
yukarıya aldığımız sözleri Ehl-i Sünnet itikadına yüzde yüz aykırıdır. Saf ve
pür batınî sapıklığıdır.
Akılsızlık çağrısıdır.
Allahu Teala akletmeye
çağırıyor, bu sapık deccal ise akletmemeye.
Din işinde insanlara
hüsn-ü zan yoktur, aklı hüsn-ü isti’mal (güzel
kullanma) vardır:
“Allâhın izni olmadıkça hiç bir nefs için iyman
edebilmek yoktur ve akıllarını husni isti'mal etmiyenleri o
pislik içinde bırakır.”
(Elmalılı meali, Yunus, 10/100)
"...
Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin!..." (Neml,
27/64)
*
Ledünnî ilim meselesine gelelim.
Bu tabire kaynaklık eden ifade, Kehf
Suresi’nde Hz. Musa aleyhisselam’ın Hızır a.s. ile olan macerası anlatılırken
geçiyor.
Surede Hızır ismi
yok, kendisine Allah katından özel ilim verilmiş bir zat bahis konusu.
Ledünnî kelimesi, "ledâ" ve “inde”
(yanında, katında) ile aynı anlamdaki “ledün”den
geliyor. Ledünnî, “benim katımdan” demek. Yani Allahu Teala, Hızır
a.s.’ı “katımdan ilim verdiğim bir zat” diyerek tanıtıyor. (Kehf Suresi'nin 65'inci ayetinde "ledünnâ/katımızdan" şeklinde geçiyor.)
İmdi, Hz. Musa, Hızır
a.s.’ın “Allah katından verilmiş bir ilme” sahip olduğunu vahiyle
biliyordu, bu kesindi, hüsnüzanna dayanan birşey
değildi, peki bizim herhangi bir kimse için “Allah katından ilim verilmiş bir
kimse” olduğunu söyleyebilme imkânımız var mı?
Yok!
Böyle birşey Allah
adına konuşmaya kalkışmak olur. Tabiri caizse yetki gasbıdır.
Senin gibi aciz bir kul olan cumhurbaşkanı adına konuş ve hüküm ver bakalım,
sana ne yapıyorlar! Cumhurbaşkanını geçtik, askerlikte bir er olarak onbaşının
yerine hüküm vermeye kalkışsan yine burnunu sürterler. Acımazlar.
Dolayısıyla, herhangi bir
kimse için, ne kadar abid ve alim bilinirse bilinsin, “Allah
katından ilim sahibi” olduğunu iddia etme hakkımız ve yetkimiz
yoktur.
Endülüs’ün deccali büyük zırva yumurtlamış.. Tescilli
sapık olduğunu söylemek için sadece bu kadarı bile yeterli.
Bu, bir..
İkincisi, Hz. Musa,
Hızır a.s.’a, aklına yatmayan hususlarda itiraz etmişti.
İtiraz etmeme ve soru sormama sözü verdiği halde..
Verdiği söz bir yana,
onun “Allah katından ilim verilmiş” bir zat olduğunu da vahiyle biliyordu. Buna
rağmen itiraz etti.
Endülüslü deccal ise, “masum” (günah işlemez,
sapıtmaz) olduğuna ve “Allah katından verilmiş ilme sahip bulunduğuna”
dair hakkında vahiy olmayan insanlar için, "kuru kuruya
zühd ve abidlik görüntüsü"nden hareketle peygamber muamelesi yapılmasını
istiyor.
İşkembeden fetva vererek
bunu “vacip” ilan ediyor.
Oysa bu, vacip olmasını
geçtik, mübah ve caiz bile değildir. Çünkü dinin aslî delilleri (edille-i
şer'iyye) Kitap ve Sünnet'ten ibarettir. İcma ve kıyas (içtihat) da bu iki
asla dayanır, onlardan hareketle teşekkül eder.
Endülüslü deccalin
sözünü ettiği uyduruk "vacip" ise, "bid'at"
ihdası anlamına geliyor.
Şer'î delillere dayanmadan, "Müşahede
ehliyim" diyen herhangi bir kimseye "rab" muamelesi yapmak, onun
ortaya attığı "yeni" şeyleri "dine dahil etmek" oluyor:
"Hahamlarını,
rahiplerini, Meryemoğlu Mesih'i Allah'tan başka rabler edindiler.
..." (Tevbe, 9/31)
Adam en temel usûl kaidesini bile ayağının altına almış durumda. Sapığın önde gideni..
Deccal..
*
Bu zampara deccalin
yapması gereken bütün ömrünü Mekinüddin’in güzel kızı Nizam için aşk
şiirleri ve aşk kitabı yazmakla geçirmek olmalıydı.
Sadece "Arzuların
Tercümanı"nı yazmakla yetinmeyip bu işe devam etmeliydi.
Her ne kadar bu da boş
ve yanlış birşeyse de, edebiyata katkı gibi olumlu bir tarafından söz etmek
mümkün olurdu.
Orada durmamış, İslam’ı
ve tasavvufu tahrif etmek için şeytanî zırvalar yumurtlamış.
İngiliz iblisi uyanıktır, kime yatırım yapacağını
bilir.