laiklik (siyasal dinsizlik) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laiklik (siyasal dinsizlik) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DEVLET AKLI, İSTİHBARATÇI AKLI

 




Odatv.com’da “istihbarî” bilgileri “kulis” diye Hürrem Elmasçı takma adıyla aktaran kişi, son yazısına şu başlığı uygun görmüş: “Erdoğan Cübbeli’ye kızdı: Geveze... 45 dakikalık ses kaydı”.

Yazı şöyle:

Çocuklar biliyorsunuz İsmailağa Cemaati’nde “post çekişmesi” var.

Pek bir popüler isim olduğu için Cübbeli Ahmet (Mahmut Ünlü) Hoca’nın bir kanatta olduğunu biliyorum. Şunu da eklemeliyim bizim “laikçi kızlar” bana kızacak ama Cübbeli Hoca’nın özellikle Atatürk’e değer veren sözlerini, ulusalcı çıkışlarını önemsiyorum.

Geçtiğimiz günlerde kendini “arabulucu” olarak gösteren bir kişi İsmailağa merkezi ile Cübbeli Hoca’yı barıştırmak için kolları sıvıyor. Cübbeli Hoca’yı ziyaret ediyor. Sohbet ediyorlar. Hatta Cübbeli Hoca “arabulucu beye” o kadar güveniyor ki aile içi hayatını bile anlatıyor. İsmailağa merkezindeki bazı kişilerin kendisi için ne kötülükler yaptığını söylüyor.

Fakat samimi sohbetin bir yerinde Cübbeli Hoca’nın söyledikleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kızdırıyor.

Diyeceksiniz ki, Sayın Erdoğan ikili arasındaki sohbeti nereden biliyor? Cübbeli Hoca’nın o sözleri ettiğini nereden biliyor?

Yanıt çok basit: “Arabulucu” 45 dakikalık sohbeti kayıt altına alıyor… Bizim zamanımızda teyp kaydı olurdu çocuklar, şimdi nasıl yaptılar bilemiyorum.

“HEP GEVEZELİK YAPIYOR”

Evet çocuklar, sohbet kaydı İsmailağa cemaati merkezi tarafından Sayın Erdoğan’a ulaştırılıyor.

Peki Erdoğan’ı kızdıran sözlerde ne var?

Cübbeli Hoca diyor ki; “Mahmut (Ustaosmanoğlu) Efendi döneminde rahmetli Erbakan ziyaretimize gelirdi. Ben o dönem Efendi hazretlerinin ‘sır katibi’ idim. Görüşmeye rahmetli Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan ile de gelirdi. Ben Tayyip Beyin odaya girmesine izin vermezdim. İkili görüşme yapmalarını sağlardım..”

Kısaca özetlediğim ses kaydı Sayın Erdoğan’a dinletilince, Cübbeli Hoca için “yine gevezelik yapmış” diyor!

KAVGANIN SEBEBİ

Çocuklar bu kulisi bana anlatan kişi cemaatlere yakın bir isim. Ondan duyduğuma göre Sayın Erdoğan milli gördüğü İsmailağa Cemaati’nin bölünmesine karşı çıkıyor. İçlerindeki tartışmaların da bir an önce bitmesini istiyor.

Diğer yanda İsmailağa Cemaati içinde kimi FETÖ içinde yetişmiş kişilerin olmasını da endişeyle karşılıyor.

Çocuklar 45 dakikalık kasetin bana ulaşması için çok istekli oldum, bakalım gelecek mi?

Bu olay bana ikisi rahmetli olmuş Erbakan ile Esat Coşan’ın Gümüşhanevi “postnişin” tartışmasının ses kaydını hatırlattı.

Bir “gelenek sürüyor” dedim içimden!

Haydi hayırlısı…

(https://www.odatv.com/yazarlar/hurrem-elmasci/cumhurbasani-recep-tayyip-erdogan-cubbeli-ahmete-kizdi-geveze-45-dakikalik-ses-kaydi-120071772)

*

Yazarın” Geçtiğimiz günlerde kendini ‘arabulucu’ olarak gösteren bir kişi İsmailağa merkezi ile Cübbeli Hoca’yı barıştırmak için kolları sıvıyor” şeklindeki cümlesi ile “… Sayın Erdoğan milli gördüğü İsmailağa Cemaati’nin bölünmesine karşı çıkıyor. İçlerindeki tartışmaların da bir an önce bitmesini istiyor” şeklindeki lafını bir araya getirdiğimizde şu sonuca varırız:

Söz konusu “arabulucu” büyük ihtimalle “devlet” tarafından görevlendirilmiş bir kişi.. 

Ama “durumdan vazife çıkaran bir hayırsever (ya da işgüzâr)” numarası yapıyor.

Peki niçin böyle bir “operasyon” yapılıyor derseniz, tahminim şu: Turfanda Kemalist Cübbeli’nin Güneş görmüş kar yığını gibi yavaş yavaş eriyip gideceği anlaşılmış olmalıdır.

Merkezle barıştırılıp Kemalist aşının bünyede tutulması “derin devlet” açısından önem taşır..

Emeklerin zayi olmaması bakımından.

*

İki gün önce Prof. Hayrettin Karaman’ın Yeni Şafak’taki tarikatlar konulu yazısını ve atıfta bulunduğu Mahmut Bıyıklı’ya ait (haber7.com’da yayınlanan) “Tarikatlarda neler oluyor!” başlıklı makaleyi okuyunca, “Menzil, İsmailağa ve Süleymancılar için birşeyler planlıyorlar gibi” diye düşünmüş olduğumu saklamayacağım.

Hadi birşeyi daha itiraf edeyim:

Bu bıyıklı zata Ankara’daki birileri tarafından böyle bir yazı kaleme alması talimatı verilmiş, ayrıca Hayrettin Hoca’ya da “Hocam, Mahmut kardeşimiz ağır bir yükün altına girdi, siz de bir ucundan bir el verseniz minnettar kalırdık” denilmiş olabileceği aklıma geldi.

(Ne yapayım, benim Hürrem Nine gibi dedikodu, pardon kulis kaynaklarım yok, fakat kafamdan bazı şeylerin geçmesine engel olamıyorum.)

*

Nine rolü yapan sahte Hürrem, her ne kadar zahiren Cübbeli’ye “çakıyor” görünüyorsa da aslında “Evet çocuklar, sohbet kaydı İsmailağa cemaati merkezi tarafından Sayın Erdoğan’a ulaştırılıyor” diyerek İsmailağa Cemaati merkezinin sırtına hançeri dibine kadar batırmış durumda.

Hiç acımadan.. (Benim bildiğim, dürüst bir gazetecinin açıp onlara sorması lazım, "Siz mi ulaştırdınız?" diye.)

Böylece cemaat merkezi kamuoyu önünde “kasetçi ve ispiyoncu” konumuna düşürülüyor.

"Cemaat merkezi", işi yoksa ayıklasın pirincin taşını!

Hürrem efendinin (pardon hanımefendinin) “arabulucu”nun adından hiç bahsetmemesi de ilginç..

Arabulucunun adı yok.

Kim bu arabulucu?

Böyle bir olayda arabuluculuk yapabilmek için her iki tarafça da güven duyulan saygın biri olmak gerekir.

Böyle güvenilir ve muteber birinin ismi de saklanmaz.

Kimse saklama ihtiyacı duymaz.

Böyle hayırlı bir işe samimi bir şekilde soyunan saygıdeğer bir kişi isminin saklanmasını ister mi, bunu hiç dert eder mi, bundan kaygı duyar mı?!

*

İmdi, “Sayın Erdoğan milli gördüğü İsmailağa Cemaati’nin bölünmesine karşı çıkıyor. İçlerindeki tartışmaların da bir an önce bitmesini istiyor”sa, herhalde MİT’ten, İsmailağa’da neler döndüğüne ve de neler yapılabileceğine dair rapor da istiyordur.

İstemiyorsa, onda devlet (devlet adamı) aklı yok demektir.

Ama var.

Fazlasıyla..

Hatta bu aklın zekâtı bile acemi siyasetçilere yeter de artar.

*

Dolayısıyla, söz konusu arabuluculuğun Başkan Erdoğan’ın bilgisi dahilinde (ve de MİT’in değerli katkılarıyla) kotarılmış olması ihtimalini yabana atamayız.

Bu durumda Erdoğan, arabulucunun “milli” hizmetlerinin encamı hakkında bilgi sahibi olmayı isteyecek, ve ilgililer de gelişmeler konusunda onu bilgilendirmeyi ihmal etmeyeceklerdir.

Böylesi olaylarda “devlet aklı”nın bir alt başlığı olarak “istihbaratçı aklı” da devreye girer.

İstihbaratçı aklı çerçevesinde düşünüldüğünde, Cübbeli’nin gevezeliğinin Cumhurbaşkanı’na “Cemaat merkezi” tarafından ulaştırılmış olması algısı bir taşla bir düzine kuş vurulması anlamına gelir.

Hem Cumhurbaşkanı’ndan hiçbir şeyi saklamamış, şeffaf ve dürüst hizmet etmiş olursunuz, hem Cübbeli’yi bir ölçüde mağdur (kasetçilik ve ispiyonculuk kurbanı mazlum) haline getirirsiniz, hem de  “cemaat merkezi”ni “FETÖ”leştirir ve onları suçluluk duygusuna itersiniz.

Bunu sen ben beceremeyiz, fakat bir istihbarat teşkilatı için çocuk oyuncağıdır.. Cemaatin merkezine monte edilmiş istihbaratçılar (veya devşirilmiş elemanlar) güya cemaat merkezi adına bu hizmeti yapabilirler, ya da cemaat merkezi tarafından yapılmasını “etki ajanlığı” ile sağlayabilirler.

Tecrübeleri, zekâları, becerileri, kısaca "istihbaratçılıkları" buna yeter.

Bir istihbarat teşkilatı bu kadarını da yapamıyorsa kapısına kilit vur, kapat gitsin!..

Olayın böyle gelişmiş olduğunu elbette ispat edemeyiz.. Bilemeyiz de.

Ama “istihbarat aklı”nın devreye girdiği yerde herşey mümkündür.

İstihbarat aklı, devlet aklının (özellikle de "çağdaş ve uygar" devlet aklının) ayrılmaz bir parçası, mütemmim cüzüdür.

*

Öze gelelim..

Merhum Kadir Mısıroğlu’nun, kitaplarında ve konuşmalarında döne döne dile getirdiği (başka pekçok kişinin de bilmediği ya da bilmezlikten geldiği) bir "derin devlet kararı" yürürlükte:

Türkiye’de “laik (siyasal dinsiz) devlet aklı”, 1960 darbesinden sonra, “Selanikli Mustafa Atatürk ile müslüman halkı” buluşturmayı kafaya koydu.

“Derin devlet”, Türkiye Müslümanlarının şu iki hususu benimsemesini istiyor: Laik rejime iman ve Atatürk’ü hayırla yad etme.

O yüzden, laikliği (siyasal dinsizliği) onaylayacak (Şeriatsız/hukuksuz, salt ahlâk ve ibadete indirgenmiş, hristiyanîleştirilmiş) ve Atatürk’e “rahmet okunması”na cevaz verecek (hatta tenkit edilmesini haram ilan edecek) bir Türk Müslümanlığı (Türk İslamı, Anadolu İslamı) inşa edilmeye çalışılıyor.

Evet, bu “bid’at” Türk Müslümanlığı masasının bir ayağını Şeriat’ın (güncelleme, tarihsellik vs. alavere dalavereleriyle) rafa kaldırılması, ikinci ayağını ise “Atatürk’e rahmet okuyacak” bir “dinler ile yerli-milli dinsizlikler arası diyalog” oluşturuyor.. (Şeriat fiilen zaten rafa kaldırılmış da, zihniyet düzeyinde de yok edilmeye çalışılıyor.) 

Fakat bir masa iki ayak üzerinde durmaz, üçüncü bir ayak daha lâzım.. O da, Türk milliyetçiliği.. “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” palavraları bunun için üretiliyor.

Türkiye’nin derinlerinde alınmış olan "son karar" ise şu: Laikler imam hatip liselerine, başörtüsüne, sakala vs. laf söylemesin, buna karşılık dindarlar da laik (siyasal dinsiz) rejimi benimsesin ve Atatürk’e rahmet okusunlar.

Ve de Türk milliyetçiliğinde (laik Türkiyecilikte) birleşilsin.

*

Devletin Atatürk havarisi Haydar Başçı tarikatçılarla, Mustafa İslamoğlu ve Cübbeli gibi çiçeği burnunda Kemalistlerle, Cevat Akşit gibi Mustafa Kemal’i hayırla yad edenlerle, boz kurtçu neo-İskenderpaşacılarla bir sorunu yok.

Çünkü onlar, istenilen çizgiye (kimisi tam, kimisi kör topal) gelmiş durumda.


MİLLETSİZ ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE KANLI ATATÜRK LAİKLİĞİ

 







Türkiye’de bir Atatürk milliyetçiliğinden söz edildiği malum.. Hatta Anayasa’ya bile girmiş durumda.

Ancak, Atatürk laikliğinden söz eden yok.

Oysa, bir Atatürk milliyetçiliği olabiliyorsa, Atatürk laikliğinin de olması gerekir.

Laikliği Türkiye’ye Selanikli Mustafa Atatürk getirdiğine göre, Türkiye laikliğinin Atatürk laikliği ya da laikçiliği olarak adlandırılması isabetli olur.

Gerçekten de Türkiye’deki laiklik Atatürk’e özgü bir laiklik.

Kanlı canlı.. Her anlamda “kanlı”.. Geçmişte görüldüğü gibi, biti kanlandığı zaman ne yapacağı kestirilemeyen bir laiklik.

*

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte milliyetçilik konulu bazı açıklamaları olmuştu:

“Bizde ayrım yok, bölücülük yok, bölgesel milliyetçilik yok, etnik milliyetçilik yok, dinsel milliyetçilik de yok. … Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız” dedi.”

(https://www.sozcu.com.tr/2013/gundem/milliyetciligi-ayak-altina-aldik-227165/)

“Biz ne dedik yola çıkarken etnik milliyetçilik yapmayacağız bölgesel milliyetçilik dini millliyetçilik yapmayacağız dedik.”

(https://www.yenisafak.com/politika/erdoganin-tarihi-konusmasi-412292)

“Yola ilk çıktığımız andan beri etnik, bölgesel, dinsel milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık.

(http://www.radikal.com.tr/politika/erdogan-alevilik-din-degil-ali-ile-alakalari-yok-1122494/)

“Etnik milliyetçiliği ayaklarımız altına aldık, bölgesel milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık, dinsel milliyetçiliği ayaklarımızın altına aldık. … Tüm dini gruplar bizim güvencemiz altındadır. Hepsi ibadetini güvencemiz altında yapar, hepsine eşit mesafedeyiz.”

(https://www.sabah.com.tr/gundem/2013/05/04/basbakan-erdogan-konusuyor)

*

Görüldüğü gibi, “dinsel/dinî milliyetçiliği” ayaklarının altına alıyor.

Ayaklarının altına almadan da konuşabilir ama alıyor.. Aldı.. (Konuşma metinlerini cahil cühela yazınca böyle oluyor.. Erdoğan da onlara allame-i cihan muamelesi yapıyor.)

Tabiî bundan kasıt aşağılama, hakaret, tahkir..

Çünkü dinsel milliyetçilik, ayaklar altına alınabilecek müşahhas/somut/mücessem bir varlık değil.

Peki, dinsel milliyetçiliği, yani ümmetçiliği tahkir etmenin İslam’a göre hükmü ne olur?

Birçokları hiç sakınmadan, dinî bir değeri, dinin bir hükmünü aşağılamanın küfür (dinden çıkma nedeni) olduğunu söyleyecektir.

Mehmed Zahid Kotku rh. a. şöyle diyor:

Kim olursa olsun, tâzimi (yüceltilmesi) vacip (şer’an zorunlu) olan birşeyi tahkir (aşağı görme) ve tahkiri vacip olanı tâzim eden kâfirdir.”

(Mehmed Zahid Kotku, Nefsin TerbiyesiKonya: Vuslat Vakfı, 2010, s. 82.)

Erdoğan’ın başkanlık külliyesinde lüzumlu lüzumsuz sürü sepet “din cahili danışman ve karışman” var.. Makam ve mevkiye tamah etmeyen, hak sözü hatır gönül dinlemeden söyleyecek yaşlı başlı bir alimi de danışman olarak yanı başında tutsa, “içinden din geçen” lafları için onunla istişare etseydi ahireti için “eyi olurdu”.

Fakat iş işten geçmiş değil..

Hepimiz için ölene kadar hatadan dönme ve tevbe kapısı açık.

[Merhum Prof. Necmettin Erbakan’ın, alimlere danışma işini bir ölçüde yaptığı söylenebilir.. Erdoğan bu yönden Erbakan’dan da şanslı, İslam dünyasının seçkin alimlerinden de görüş alabilir. Prof. İhsan Süreyya Sırma, Erbakan’ın bu yönü hakkında şunu söylüyor:

 “… Allah rahmet eylesin, bir Mela [Molla] Ali vardı Van’da.. Çok büyük bir hocaydı. Rahmetli Erbakan Hoca çok mühim meselelerde onu uçakla getirtir; sorar geri gönderirdi. Türkçe’yi sonradan öğrenmiş, … Arapça’sı çok iyiydi. Muazzam bir vahiy kültürü vardı…. Bir bayramda, Beşir Atalay Bey’le Van’a gidip Molla Ali’yle bayramı yapalım, diye bir karar verdik…. Oraya ulaştığımızda Hoca namazı kıldırmış, eve geçmişti. Hoca’nın bir salonu vardı. Oturmuş, suratı beş karış.. “İstemiyorsan gidelim, bu ne surat böyle bayram sabahı? Böyle surat edeceksen biz gidelim” dedim. “Sizinle alâkası yok, kendime kızıyorum. Bu genç, Ankara’dan gelmiş, birşeyler soruyor. Sorduğunu dahi anlamıyorum, onun için kendime kızıyorum” dedi…. “Gel oğlum, gel bakalım.. Hoca’ya ne soruyorsun?” dedim. “Hocam, ben Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyorum … Hoca’yı duymuştum….” “Peki sorun ne?” dedim. Soru “ülke”“Darü’l-İslam, darü’l-harb” meselesini soruyor. Ama “ülke” diyor, Seyda [Molla Ali Hoca], “ülke”nin ne olduğunu bilmiyor. “Seyda! Bu, dâr meselesini soruyor” dedim. “Öyle mi, gel oğlum gel. Kâğıdın kalemin var mı?” dedi…. Yazdırdığı cümleyi aklımda tutuyorum: … “Ülke… virgül…” Noktalamasını da söylüyor. “Başkalarının değil… Noktalı virgül… Benim ilkelerimin uygulandığı yerdir… Nokta.” 

(Adnan Demircan, İhsan Süreyya Sırma Kitabı, İstanbul: Beyan, 2018, s. 136-8.)]

*

Bu söylediklerimize karşı Erdoğancılar taifesi, ya dinsel milliyetçiliğin dinden olmadığını göstermek, ya da yaptıklarının aşağılama anlamına gealmediğini ortaya koymak durumundadırlar.

Dinsel milliyetçiliğin dinden olmadığını iddia etmeleri, kendileriyle çelişmeleri anlamına gelir, çünkü, adı üstünde “dinsel/dinî” (dine ait) diyorsunuz.

Aşağılama anlamına gelmediğini düşünüyorlarsa, o takdirde aynı şeyi Atatürk milliyetçiliği için de söylesinler.

Atatürk milliyetçiliği ayağımızın altındadır” diye konuşsunlar. İtiraz edenlere de “Burada aşağılama yok” desinler.

“Yanlış anlaşılsa” bile, şayet bu bir aşağılama değilse, fikir hürriyetlerini başkalarının “yanlış anlama” arızası yüzünden ayaklar altına almamalı, özgürlüklerinden taviz vermeyi kabul etmemelidirler.

*

“Son kale” Türkiye laik (siyasal dinsiz) ya, Allahu Teala’nın dinine, “dinsel” değer ve kurumlara atıp tutmak serbest.

Ama “içinden Atatürk geçen” bir şey söz konusu olunca birden ayarlar değişiyor.

Sonra da, “Efendim asıl din hürriyeti laiklikte var” masalları, mavalları, palavraları.

Şayet “Atatürk milliyetçiliği ayağımın altındadır” sözünün Atatürk’e hakaret anlamına geleceğini düşünüyorsanız, “Din milliyetçiliği ayağımızın altındadır” sözünün de dine (İslam’a) ve dolayısıyla dinin sahibi Allahu Teala’ya (bilinçli veya bilinçsizce) hakaret demek olduğunu anlıyorsunuz demektir.

Yok, “Din milliyetçiliği ayağımın altındadır” sözünün hakaret içermediğini kabul ediyorsanız, dediğimiz gibi, aynı şeyi Atatürk milliyetçiliği için de söyleyin.

*

Sizin senelerce dur durak bilmeden böylesi laflar söylemeniz, ve “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek müslümanlığı kimseye bırakmayanların da sizi açıkça ya da “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca zımnen onaylamaları yüzünden neredeyse başımıza taş yağacak, fakat haberiniz yok, kendinizi çok doğru yolda zannediyorsunuz.


SANA MECLİS'İN YOLLARI...

 











Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman gibi Erdoğanistler "şahsım" gibilerin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın söylemlerine yönelik eleştirilerini ya sağır numarası yapıp duymazdan geldikleri ya da ahmak veya dalgın rolü oynayarak anlamaz göründükleri için, bir önceki yazıda anlatmaya çalıştığımız meseleyi biraz daha açalım.

Bizim anlatmak istediğimiz şu:

Erdoğan'ın başında bulunduğu AK Parti siyasi düşünce olarak İslamcılığın fikri takipçisi değildir. 

Dolayısıyla, İslamcı olanların onu İslamcılık adına eleştirmeleri doğaldır.

Bu parti, kuruluşu itibarıyla İslamcı değildir. 

Manevi değerlere gösterdiği hassasiyet onu İslamcı yapmaz. 

Parti programında buna dair tek bir ibare yok. 

Tam tersi mukaddes değerlere saygılı ama yerini ortada ve hatta Batı’da konumlayan bir partidir. 

Ancak bu saygı, Erdoğan'ın Mısır ve Tunus'ta yaptığı "Şeriat'e karşı laiklik (siyasal dinsizlik)" çağrısının ortaya koyduğu gibi, "putperest, pagan ya da dinsiz" değerimsilere gösterilen saygının yanında biraz zayıf kalmaktadır. 

Bu parti hakkındaki ‘İslamcılık’ tanımlaması, dönemin medyasının tanımlaması olmuş, parti buna hep itiraz etmiştir. 

Kurucuları da sonraki milletvekili seçimlerindeki tablo da bunu yansıtır. 

Solcu, Kemalist, liberal birçok insan bu çatı altında ortak siyaset yapabilmiştir. 

“Muhafazakârlık’’ lafı da bu sürecin neticesi olarak partinin kimliğine oturuvermiştir. 

2004 bu tanımın kullanılmaya başladığı yıldır. Liberal ekiplerin bu süreçte fikri anlamda etkisi büyük olmuşsa da bu kavramı AK Parti’nin fikri zeminine yerleştirenlerin başında Yalçın Akdoğan ve Ömer Çelik gelir. 

Yalçın Akdoğan bilmediğimiz bir adam değil..

Özel hayatındaki ilginçlikler yabancı büyükelçiliklerin raporlarına girmiş olan "Aşk, puro ve motosiklet" virtüözü Ömer Çelik de hepimizin bildiği biri..

Adam AK Parti'nin sözcüsü.. Bakanlık da yapmıştı. Partinin durumu buradan anlaşılabilir. 

Elbette çoğul bir yapıda bu meseleler şimdi hatırlayamadığım çok kişi tarafından dile getirilmiş, ortaya atılmış olabilir. 

Ama benim bu parti hakkındaki fikri takibim bu yöndedir. 

*

Yukarıdaki tespitler ışığında varılacak sonuçlar, şunlardır:

Erdoğan'ın lideri bulunduğu AK Parti'nin İslamcılık (devleti İslam devleti haline getirme) diye bir derdi yoktur.

Bu parti, bir "düzen" partisidir.

İçinde her türden adam vardır: Kemalist, solcu, ırkçı, dinci/dindar, laik, İslamcı, eyyamcı, liberal, müslüman, hristiyan (Ermeni)...

Mukaddes değerlere saygılı olduklarını söylemekteler, fakat bu saygı, "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler" konulu ayetlere sıra geldiğinde buharlaşabilmektedir.

Dolayısıyla, İslamcıların bu partinin "İslamcılık dışı ya da karşıtı" söylemlerine itiraz etmeleri doğal karşılanmalıdır.

Bir İslamcının Erdoğan'ın her sözünü İslam'a uygun kabul edip onaylaması düşünülemez. Çünkü, parti olarak İslam'a uygunluk diye bir dertleri de, iddiaları da bulunmamaktadır.

Bununla birlikte, bu partinin Müslümanlar için faydalı hizmetleri de yok değildir.

Fakat bu, kendilerine ait laik (siyasal dinsiz) söylemleri İslamcıların onaylamalarını ya da bu hizmetlerin hatırına İslamcılıktan vazgeçip Erdoğan gibi laiklik (siyasal dinsizlik) savunucusu haline gelmelerini gerektirmez. 

Dolayısıyla bir İslamcının Erdoğan'a "Bu Kemalist ve laik (siyasal dinsiz) devletin cumhurbaşkanı olduğunun farkındayız, fakat laiklik meselesinde Atatürk'ün izinde gittiğin, Şeriatçı olmadığın için, Şeriat nazarında biat edilecek evsafta bir adam değilsin" demesinden daha doğal birşey olamaz.

(Tabiatiyle bir İslamcı/Şeriatçı, "Ben İslamcı değilim, müslümanım" diyen Temel Karamollaoğlu gibi tutup Kılıçdaroğlu'nun peşine de takılmaz, Erdoğanizm'den kaçarken Kemalci hale gelmez.)

Erdoğan Bey tenezzül edip İslamcı olmayacak, laiklik (siyasal dinsizlik) havarisi ve ihracatçısı olacak, fakat biz Erdoğancı olacağız, öyle mi?!

Yok öyle yağma!

Erdoğan gibi konuşmak gerekirse: Yok öyle 25 kuruşa simit!

*

Okumakta olduğunuz yazının ilk bölümünde yer alan koyu (bold) kelimeler ve cümleler, bize ait değil..

Bunları yazan bir Yeni Şafak gazetesi yazarı: Ayşe Böhürler.

Bu bayan, AK Parti'nin kurucularından.. MKYK üyesiydi.

Son seçimlerde milletvekili aday adaylarını "mülakat" ile sınava tabi tutan komisyonlardan birinde görev yaptı.

Ve kendisi de Kayseri'den milletvekili adayı oldu.. Seçildi.

Sözleri, Akparti'nin "içeriden çekilmiş" sahici bir fotoğrafı durumunda.

Kendileri bütün bunları övünerek yazıyorlar, biz söyleyince ise kötü oluyoruz.

Evet, bu bayan aynen şunları yazmıştı:

“AK Parti siyasi düşünce olarak İslamcılığın fikri takipçisi ya da zirvesi değildir. Kuruluşu itibarıyla İslamcı değildir. Manevi değerlere gösterdiği hassasiyet onu İslamcı yapmaz. Parti programında buna dair tek bir ibare yok. Tam tersi mukaddes değerlere saygılı ama yerini ortada ve hatta Batı’da konumlayan bir partidir. ‘İslamcılık’, dönemin medyasının tanımlaması olmuş, parti buna hep itiraz etmiş. Kurucuları da sonraki milletvekili seçimlerindeki tablo da bunu yansıtır. Solcu, Kemalist, liberal birçok insan bu çatı altında ortak siyaset yapabilmiştir. İlk yerel seçimlerde CHP’den gelmiş çok aday ile konuşmuş birisiyim. “Muhafazakârlık’’ lafı da bu sürecin neticesi olarak partinin kimliğine oturuvermiştir. 2004 bu tanımın kullanılmaya başladığı yıldır. Liberal ekiplerin bu süreçte fikri anlamda etkisi büyük olmuşsa da bu kavramı AK Parti’nin fikri zeminine yerleştirenlerin başında Yalçın Akdoğan ve Ömer Çelik gelir. Elbette çoğul bir yapıda bu meseleler şimdi hatırlayamadığım çok kişi tarafından dile getirilmiş, ortaya atılmış olabilir. Ama benim fikri takibim bu yöndedir."

(Ayşe Böhürler, "Sorun muhafazakârlık mı popülizm mi?" Yeni Şafak, 9 Mayıs 2020)


DİYANET’E LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET TARAFINDAN DAYATILAN HİZİPÇİ VE ŞAHISÇI “TÜREDİ” DİNÎ HİZMETLER

 








Yıllar önce, Avustralya’da altı yıl süreyle Diyanet’e bağlı bir camide imamlık yapmış olan bir din görevlisi, bana şunu söylemişti: 

“Yurtdışına gitmeden önce bizi topladılar, MİT’ten biri geldi, ‘Yurtdışında birlikte çalışacağız’ dedi.”

Onlara bunu söyleyen MİT görevlisi, herhalde şunu demek istemiyordu: 

“İslam’ın yayılması, hak ve hakikatin her tarafa ulaştırılması için birlikte çalışacağız. Batıl ideolojilerle, küfürle, nifakla, izm’lerle, bid’atlerle mücadele edeceğiz. Kur’an‘da belirtildiği gibi tağutu reddedecek, insanları Allah’a davet edecek, salih amel işleyeceğiz.”

MİT’çinin demek istediği tabiî ki bundan çok farklı birşeydi..

Laik” devlete yakışan birşey..

Birlikte çalışacaklar, caminin imamı, cemaatini fişleyecek, hassasiyetlerini ve önceliklerini gayet iyi bildiğimiz MİT’in yurtdışındaki ajanlarının “eleman” ya da “muhbir”i olarak hizmet verecekti..

Merhum Kadir Mısıroğlu'nun kitaplarında da bu yönde bilgiler mevcut.

Soru şu: Yurtdışındaki camilerde görev yapan imamları bile “muhbir” olarak kullanan, onlara böylesi bir “ahlâk“ı (“ahlâksızlık” demeyelim, “din görevliliği ahlâkı”) dayatan MİT, Diyanet’in tepe yönetimi söz konusu olunca acaba nasıl hareket ediyordur?

*

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, 2016 senesinin 30 Kasım günü 33’üncü İl Müftüleri İstişare Toplantısı Sonuç Bildirgesi’ni yayınlanmış olduğu haberi, o yılın Aralık ayı başında medyada yer almıştı.

15 maddeden oluşan bildirgenin, ne yazık ki, üslup bakımından, bir “ilim adamları” topluluğuna değil de, psikolojik savaş için kolları sıvayıp gözlerini karartmış, algı operasyonu adı altında yalan dolan da dahil her yola başvurabilecek bir istihbaratçı ekibe aitmiş gibi bir izlenim verdiği görülüyordu.

Doğal olarak, Kur’an’da geçen küfür, şirk, münafıklık, tağut gibi kavramlar, bu bildirgede yer almıyordu.

Onun yerine,“din kisvesi altında menfaat devşiren, ayrıştıran ve sinsi planlarıyla toplumumuzun bilincinde derin yaralar açan din istismarcılarına karşı etkin mücadele yürütülmesi”nden söz ediliyordu.

Yapılmak istenen gerçekten “tam olarak” buyduysa, kullanılan dilin 28 Şubat'ı hatırlatan Kemalist bir eda taşıyor olmasına rağmen, iyi birşeydi.

*

Peki, yapılmak istenen gerçekten bu muydu?

Bu idiyse, onlardan, küfre, şirke, nifaka, putlara ve tağutperestlere karşı da “etkin mücadele yürütülmesi” kararlılığı beklenirdi.

Fakat, bildirge sahiplerinin, o taraklarda hiç bezlerinin bulunmadığı anlaşılıyordu.

Onun yerine, milli birlik ve beraberliğimizin güçlendirilmesinde, millet olma şuurunun pekiştirilmesinde toplumun bütün kesimlerine büyük görevler düşmektedir” diyorlardı.

Demek ki, asıl gaye, İslamî birlik ve beraberliğe hizmet değildi, "milli birlik ve beraberlik" adı verilen özünde laik (siyasal dinsiz) bir menfaatin din kisvesi altında devşirilmesiydi. 

Bildirgenin yazarlarına göre, dinin bu topraklardaki görevi, ümmet olma şuurunun değil,“(laik zihniyete göre tanımlanmış) millet olma şuurunun pekiştirilmesi” olabilirdi.

Bu çözüm kümesi boş denklemde “din istismarı” unvanlı x'in (bilinmeyenin) neye karşılık geldiğini bulmak mümkün değildi.

Anlaşılan oydu ki, bu "istismar" hassasiyeti tavan yapmış beyzadelere göre, “ümmet olma şuurunun pekiştirilmesi“nden, “laik devletlere özgü ırkçılığın ya da millet anlayışının ümmet şuuruna zarar verdiğinden, hatta savaş açtığından”  söz ederseniz, dini istismar etmeye başlamış oluyordunuz.

*

Evet, hali ve vaziyeti bu olan Diyanet, yayınladığı bildirgede, “peygamberane bir üslupla“, sanki peygamberler tarafından yönetilen masum bir kuruluşmuş, sütten çıkmış ak kaşıkmış gibi şöyle diyordu: 

“Başkanlığımız, İslam’ın ana kaynaklarına, tarihi bilgi birikim ve tecrübesine göre sağlıklı bir din anlayışının yerleşmesi; hurafeci, sapkın, batıl inanış ve düşüncelerin izalesi için üzerine düşen vazifeyi yapmaya devam edecektir.”

Görüldüğü gibi, bu ifadeler, sağlıksız olduğu ileri sürülen bazı din anlayışlarının sapkın, hurafeci ve batıl olduğunu ilan eden tekfirci bir üslubu yansıtıyor.

Yani Diyanet, kendisi dışındaki herkesi karalamış, ya bid’atçiliğe nisbet etmiş ya da tekfir etmiş oluyor.

Bir din anlayışının sapkın ve batıl olduğunu söylemek, onun bid’at ya da küfür olduğunu söylemektir.

*

Ancak, söz konusu bildirgeyi kaleme alanlar, yazdıklarının ne anlama geldiğini idrak edemiyor olacaklar ki, aynı metinde, başkalarını karalayanlardan ve tekfir edenlerden şikâyetçi olmaktan geri kalmıyorlardı.

Şunun farkında değillerdi, başkalarını karalayan ve tekfir edenleri arıyorlarsa birbirlerinin yüzüne bakmaları yeterliydi.

Tek başlarına kaldıkları zaman da kaybedecekleri bir şey yoktu. Aynalar hizmetlerine amadeydi.

Evet, bildirgede “karalayıcı ve tekfirci” bir üslupla “karalayıcılık ve tekfircilikten” şikâyet ediliyordu:

“Ülkemizde son dönemde görünümleri ve etki alanları giderek artan bir takım türedi dinî hareketler dikkat çekmektedir. Şahıs merkezli gelişen bu tür oluşumlar kendileri dışındaki herkesi karalayarak, hatta tekfir ederek çarpık bir din anlayışı oluşturmaya çalışmakta, İslam’ın evrensel değerlerinden uzak kişisel ve hizipsel menfaatleri öncelemektedir. Alternatif Cuma namazları, çarpık fetvaları, sözde eğitim faaliyetleri, ilkesiz radyo ve televizyon yayınları ile taraftar toplamaya çalışan bu grupların toplumsal hasarlarını önlemek için gereken tedbirler alınmalıdır.”

Beyefendiler bid’at(çı) kavramını sevmediklerinden ya da işlerine gelmediğinden, “türedi” kelimesini türetmiş bulunuyorlardı.

Türedi bir söylemle konuşuyor, türedi kavramları tedavüle sürüyorlardı.

*

Kişisel ve hizipsel menfaatleri önceleme bahsi önemli.

Ümmetin geneli, yani Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirindeki cemaat kavramı dikkate alındığında, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve (laik yani siyaseten dinsiz bir yönetime tabi) Türk milleti de bir hizip durumundadır.

Diyanet yerlilik-millilik, milli birlik ve beraberlik adına bu hizbin menfaatlerini önceliyor mu, öncelemiyor mu?

Cevap verin ey yeşil sarığı bile bulunmayan, böyle bir sarığı (Diyanet’in yönetmeliğine aykırı diye) giymeye bile cesaret edemeyecek ensesi kalın ulu hocalar, Diyanet bir hizbin menfaatlerini önceliyor mu, öncelemiyor mu?

Ve de Atatürk’ün kişisel menfaatini, onun kişisel itibarını önceliyor mu, öncelemiyor mu?

Ey yeşil sarıksız ulu hocalar, “Atatürk İslam açısından i’rabda mahalli olmayan bir adamdır, onun kişisel itibarı bizim umurumuzda bile değildir” diyebiliyor musunuz, yoksa bu “kişisel menfaat aleyhtarlığı” balonunuz Atatürk adlı kişiye gelince gümmm diye patlıyor mu?

*

Diyanet’in sözünü ettiği bu tür türedi oluşumlar, acaba, kendileri dışındaki herkesi nasıl karalıyor ve hatta tekfir ediyorlardı?

Karaladıkları kesimlerin “hurafeci, sapkın, batıl inanış ve düşüncelere sahip" olduklarını mı ileri sürüyorlardı?

Diyanet’in açıklamasında bu yok..

Fakat başka birşeyi söylüyorlar.. Böylesi türedi oluşumların, “İslam’ın evrensel değerlerinden uzak kişisel ve hizipsel menfaatleri öncelemekte” olduklarını dile getiriyorlar.

Doğal olarak, “devlet-i ebed müddet” olduğu iddia edilen “devlet”in sütten çıkmış ak kaşık din görevlilerinin aksine, bizim gibi fanilerin kafası karışıyor.

"İslam’ın evrensel değerlerinden uzak kişisel, hizipsel, grupsal (ve tabiî aynı mantıkla ırksal, devletsel vs.) menfaatleri öncelemek" neye karşılık geliyor diye düşünmeden edemiyoruz.

Bu türedi dinî hareketler, yoksa, evrensel “ümmet olma şuuru”nu kaldırıp, yerine, yerel “ırk bencilliği, kibri ve menfaatçiliği” temeli üzerine kurulu, “millet olma şuuru” denilen masonik ve dinsiz Fransız Devrimi icadını mı oturtuyorlar?

Yoksa bunlar, “Devlet sınırlarımız içinde yaşayan satanist de, hristiyan da, yahudi de, mecusi de, müslüman da, ateist de, bu milletin ferdidir. Bu topraklarda tek millet vardır” mı diyorlar?

Ümmet” kavramını gündemden mi düşürüyorlar?

Sonra da, bu türedi dinî hareketler, İslam’ın bu topraklardaki “devletçe muteber kabul edilebilecek ve hoş görülebilecek tek işlevi”nin, içinde ateist maydanozu ve satanist biberi de bulunan bu türedi “tek millet” çorbasına hizmet etme olması gerektiğini mi savunuyorlar?

Gerçekten… Neyi savunuyor bu türedi dinî hareketler?..

Diyanet’in türedi bildirgesinde neden müşahhas (somut) hiçbir şey yok?

*

Diyanet’in, psikolojik savaş yürütmek üzere oluşturulmuş istihbaratçı bir ekip tarafından yazılıp ellerine tutuşturulmuş gibi bir izlenim veren “soyut ve elastikî” bildirgesinin ilim, mantık, ihlas, samimiyet, tutarlılık, doğruluk ve dürüstlük açısından elle tutulur bir yanının bulunmadığı açık.

Dil, üslup, mantık...; tek kelimeyle rezalet. 

Bence, bu tür “tuhaf” hizmet ve açıklamalarına, türedi “tebliğ ve irşad” çalışmalarına bakılarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın adının değiştirilmesi yerinde olur.

Mesela, şöyle “havalı” bir isim işe yarayabilir: “Devlet-i Ebed Müddet Olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Âlî Menfaatleri İçin İslam’ın Tepe Tepe İstismarı (Kullanılması) Teşkilatı”.

Psikolojik savaş açısından işe yaramayacağını, işlevsel olmadığını biliyorum.

Ama, ahlâkî olgunluk, dürüstlük ve samimiyet testinden 10 üzerinden 10 alacağı kesindir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."