mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MAZLUMLARIN SIĞINAĞI "SON KALE", CEMAAT VE İSLAM DEVLETİ

 



Ezilenlerin gür sesidir o

Suskun dünyanın hür sesidir o

Göründüğü gibi olan

Gücünü milletten alan

Recep Tayyip Erdoğan

 

Halkın adamı Hakkın aşığı

O milyonların umut ışığı

Mazlumlara sırdaş olan

Gariplere yoldaş olan

Recep Tayyip Erdoğan

 

Oldu her zaman sözünün eri

Çıktığı yoldan dönmedi geri

Kararlıdır davasında

Anaların duasında

Recep Tayyip Erdoğan

 

Sözü dosdoğru yoktur riyası

Zalimlerin korkulu rüyası

İnandığı yolda giden

Yıllardır beklenen lider

Recep Tayyip Erdoğan


Cemaat konulu önceki yazılarda şu hususa dikkat çekmiştik:

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîse göre, Müslümanlar’ın cemaatinin (devletinin) bulunmadığı zamanlarda bütün fırkalardan uzak durulması gerekirken, ortada cemaatin (başında halife bulunan küresel İslam devletinin) bulunması durumunda ise ona sımsıkı yapışmak icab ediyor.

Bu cemaatten ayrılmamız durumunda ise bizi cahiliye ölümü bekliyor:

“Men harace min et-tâati ve fâraka el-cemaate, fe mâte, mâte mîteten câhiliyyeten.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 50.)

Yani: Her kim (halifeye) itaatten hurûc edip çıkar ve cemaatten ayrılır da fırkalaşırsa ve bu hal üzere ölürse, o kişi cahiliyet ölümü ile ölmüş olur.

Hadîste “mâte” (ölür, öldü) fiili iki kere tekrarlanarak vurguda bulunuluyor.

Başka bir hadîste bu vurgu “bir karış” denilerek yapılmış:

“… men fâraka el-cemaate şibran, fe mâte, fe mîtetün câhiliyyetün.”

“… her kim İslam camiasından bir karış ayrılır da ölürse muhakkak onun ölümü bir cahiliyet ölümüdür.”

(A.g.e, C. 6, s. 51.)

Görüldüğü gibi hadîste cemaat kelimesinin başında (İngilizce’de karşılığı “the” olan) “el” takısı var. Bu cemaat “The Cemaat”tir ve İslam cemaatidir. Yani istenen, “herhangi bir cemaate” iştirakle yalnız kalınmaması değil, tek olan o The Cemaat’ten ayrılınmamasıdır.

*

Burada ayrıca “itaat”ten söz edilmesi, olayın “gönüllülük” temelli bir katılım değil, “siyasal otoriteye boyun eğme” anlamında bir gereklilik olduğunu gösteriyor.

Evet, itaat ile cemaatin birlikte zikredilmesi, bu cemaatin reisine itaatin “hukukî” bir zorunluluk olduğunu nazara verir.

Ki bu ancak “İslam devletinin başkanı” için söz konusu olur.

Diğer türden cemaatlerde (topluluklarda) ise itaat hukukî bir mesele değildir, bunlarda ilişkiler ahlâk, adab-ı muaşeret, büyüğe saygı küçüğe sevgi ve gönüllülük esası üzerine kuruludur. 

Yine hadîste “Cemaate bağlanın/katılın!” değil, “Ayrılmayın!” denilmesi, her müslüman için doğal durumun (o “el” takısı ile ifade edilen “belirli” cemaat çerçevesinde) “üyelik” olduğunu ortaya koyuyor.

Velhasıl “cemaat”ten kasıt, ümmetin siyasal birliğini ifade eden ve tek bir imam (önder) tarafından yönetilen, bu imama itaati gerektiren küresel İslam devletidir.

*

Hadîsin devamı da var.

“Men harace min et-tâati ve fâraka el-cemaate, fe mâte, mâte mîteten câhiliyyeten” buyuran Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ve her kim de ulusu/milleti/kavmi/ırkı için öfkelenerek, ya da milleti/ulusu için davetçilik yaparak (davası milliyetçilik olarak), yahut (hak yolda olup olmadığına, haklı olup olmadığına bakmaksızın) milletine/ulusuna (devletine) yardım ederek “içyüzü ve gayesi (Şeriat’e uygunluğu, hak oluşu) belirsiz” bir davanın sancağı altında savaşır ve böylece öldürülürse, işte bu, cahiliye ölümüdür.

Ve her kim de günahsız-günahkâr diye ayırmadan, müminlerinin (vebalinin) korkusunu duymadan, ahitleşilip sözleşilmiş olana verilen söze vefa göstermeden (anayasa ve yasalar ile verilen haklar ve yapılan taahhütler çiğnenerek, yürürlükteki hukuk ayaklar altına alınarak) ümmetimin üzerine yürürse, işte o, benden değildir, ben de ondan değilim.”

Bu hadîs çerçevesinde ele aldığımızda Kürtçülük davası güden PKK ile onun uzantılarına hizmet edenlerin ve bu yolda silaha başvurup ölenlerin cahiliye ölümü ile öldüklerini söylemek bile gereksizdir..

Herşey açık, ortada..

Ancak, İslam dini sadece laik (siyasal dinsiz, Apocu) Kürtçüleri tekfir edip Cehennem’e yollamak için nazil olmuş değildir.

Türkler (ve “Ne mutlu Türküm diyene” mottosuna sarılan Türk’ten fazla Türkçü “dönme”ler) ve ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Devleti de dinin mesajının, müjde ve inzarının kapsama alanına giriyor.

*

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yukarıya aldığımız sözleri çerçevesinde düşündüğümüzde Türk milliyetçileri (Türkçüler) ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti hakkında ne söylememiz gerekir?

Mesela, “Türkiye Cumhuriyeti, İslam’ın bayraktarıdır, Şeriat’in hizmetindedir, iç ve dış politikasını İslam’a (Şeriat’e, Kur’an ve Sünnet’e) göre tanzim eder, devlet bir yasa çıkardığı zaman o yasa Şeriat’e uygunluk bakımından (Osmanlı’da olduğu gibi) İslam alimleri tarafından denetlenir, Şeriat’e aykırı yasalar iptal edilir, herhangi bir topluluğa karşı savaş açıldığında önce bunun için ‘Şeriat’e uygunluk’ fetvası alınır” diyebiliyor muyuz?

Hayır!

Böyle dersek, hem yalan söylemiş hem mevcut anayasayı ve yasaları tanımamış, hem de devlet erkânına anayasal bir ilkeyi (laikliği) ihlal etme iftirası atmış oluyoruz.

Bununla birlikte devlet kurumları Şeriat’in hükümleri “laik ulusal çıkar” hesabına “istismar” edilebildiği zaman “Laikliğin canı cehenneme” moduna girebiliyor, laik-Kemalist devlet için şurada burada çarpışıp ölenleri (Allah yolunda cihat etmiş, Allah’ın dini/şeriati hakim olsun diye çarpışmış gibi) “şehadet” rütbesiyle müjdelemekten asla geri durmuyorlar.

Kimse de çıkıp “Ne demek şehadet! Burası laik (siyasal dinsiz) bir devlet.. Devletimiz dinler arasında tarafsız (din-siz) durumdadır. Dolayısıyla ölenlerimiz İslam için olduğu kadar Budizm için de, Yahudilik için de ölmüş sayılır. O yüzden şehitlik gibi Şeriat kavramlarını kullanmamalıyız” demiyor.

*

Burada bir parantez açalım.

Odatv.com bugün (29 Şubat 2024) Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını şu başlıkla yayınladı: “Özkök kitabın ortasından konuştu: Rabia son kalesinden de artık çekiliyor”.

Yazı başlığındaki “son kale” tabiri önem taşıyor.

Malum, 10 yılı aşkın bir zamandır birileri Türkiye için “son kale” edebiyatı yapıyor.

Özkök’ün yazdıkları doğruysa eğer, Rabia (Mısır İhvan’ı) son kalesinden çekiliyor değil, AK Parti iktidarının son kale edebiyatı çöküyor.

Özkök’ün bazı cümlelerini aktaralım:

Olay 20 Şubat 2024 günü patladı.

Birçok internet sitesinde şöyle bir haber çıktı:

“Müslüman Kardeşler Örgütünün Türkiye’deki başkanının vatandaşlık hakkı geri alındı.” (…)

Londra merkezli Arap gazetesi Şarkul Avşat’ın edindiği bilgilere göre , İhvan’n 50’ye yakın üst düzey örgüt yetkilisi 2022 yılında 400 bin dolarlık gayrimenkul edinmesi karşılığında TC vatandaşlığı almıştı ve İstanbul’da oturuyordu.

İşte bu İhvan Örgütünün 50 mensubunun vatandaşlıkları iptal edilmiş.

Oysa geçtiğimiz yıllarda “Türkiye’nin Müslüman Kardeşler örgütü mensuplarına sınır dışı edilmeyecekleri konusunda güvence verdiği” yolunda birçok haber çıkmıştı. (…)

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir televizyon kanalının Gazze konusundaki yayınlarına bile yalanlama yapan İletişim Başkanlığı Dezenformasyon Dairesi, bugüne kadar herhangi bir açıklama yapmadı. (…)

Aydınlık gazetesinde okuduğum bir habere göre, Suriyeli yazar ve analist Hasan Yusuf sosyal medyada ilginç bir paylaşım yapmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Suriye Devlet Başkanı Esad’ın fotoğraflarını yan yana koyan Hasan Yusuf altına da şu yazmıştı:

“Sıra Suriyeli muhaliflerde. Suriye muhalefetinin Türkiye’den çıkarılması için bir Türkiye-Suriye mutabakatı geliyor.” (…)

Ve tekrar ediyorum, bütün bu haberlerle ilgili olarak Ankara tarafından yapılmış tek kelime açıklama yok.

Buna karşılık somut bilgi olarak elimizde çok ilginç bir görüntü var.

Yazdığım bu haberlerden 4 gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Sakarya’da yaptığı mitingde bir pankart apar topar toplatıldı.

Pankartın üzerinde şu yazıyordu:

“İsrail ile ticaret utancı sonlandırılsın…”

İhvan sınırdaşı edilirken., İsrail’le ticaret devam ediyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün dünyaca taktir edilen pragmatizmi bir kere daha kendini gösteriyordu.

Evet, Özkök’ün yazısındaki bazı ifadeler böyle..

Söylediğine göre, Türkiye Müslüman Kardeşler örgütü mensuplarına “sınır dışı edilmeyecekleri konusunda güvence verdiği” halde, şimdi ülkeden kovmuş olabilir.

*

Özkök’ün yazdıklarından ne kadarı doğru, ne kadarı yanlış, bilemeyiz.

Ama bildiğimiz başka şeyler var.. Onları yazalım..

Yukarıda tercümesini aktardığımız hadîsinde Rasulullah efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “ahit/sözleşme sahibine verilen ahde/söze vefa göstermeyen(lâ yefî li zî ahdin ahdehû) için “O benden değildir, ben de ondan değilim” buyuruyor.

Yine, (son zamanlarda kimsenin, özellikle de “Şeriat karşıtı sözde ahlâkçı sahtekârların hiç hatırlamadıkları ve hatırlatmadıkları) sahih bir hadîste belirtildiği gibi, münafığın üç özelliği vardır: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde döner, emanate ihanet eder.

Özkök’ün yazdıkları doğruysa, AK Parti iktidarı münafıklık alanındaki eksiklerini tamamlamak, eksik gedik bırakmamak için dört nala koşturuyor demektir.

Mısır’da İhvan’a yanlış taktikler verdiler, (Şeriatçılığı bırakıp laikçilik yapmaları gibi) yanlış tavsiyelerde bulundular, ve şimdi, Özkök’ün yazdıkları doğruysa bir başka yanlış yapıyor, onları “satıyorlar”.

Aynı şekilde Suriye’de de yanlış yaptılar.. Esed’e verdikleri sözlerden döndüler, (dönemin Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı gibi) bir yandan Suriye heyeti ile Adana’da görüşmeler yaparken diğer yandan ABD ile anlaşarak onların kuyusunu kazmaya giriştiler.

Evet, Özkök’ün yazdıkları doğruysa, şimdi İhvan’ın yanı sıra, Suriye’de dolmuşa bindirilip Esed’e karşı harekete geçirilenler de topun ağzında..

Satılacaklar..

Tek engel, Esed’in şimdilik pazarlığa yanaşmıyor olması.

Umarım Özkök’ün yazdıkları doğru değildir.

*

İşlerin bu noktaya geleceği belliydi..

On yıl önce yazdık.. Bu yol, yol değil dedik.. Bu milletin bugünkü nesillerinin Türkiye’nin böyle atak ve agresif bir dış politika yürütmesine imkân verecek bir kalite ve kalibrede olmadığını söyledik. (Bkz. https://tebyin.wordpress.com/2013/12/30/akpartinin-sonbahari-kimliksizligin-iflasi/)

AK Parti’nin “son kale” oratoryosunun tenor ve sopranoları ise, Davutoğlu şefliğinde “özgüven, büyük düşünme, uluslararası ilişkilerin nesnesi değil öznesi olma, küresel güç olma” çığırtkanlığı yaptılar, itidal tavsiye edenleri bir hain ilan etmedikleri kaldı.

Hem üslupları yanlıştı, hem yöntemleri.. Hem niyetleri bozuktu, hem idealleri..

*

Büyük milletleri ve büyük insanları büyük yapan, büyük konuşmaları değildir, sükunet, sühulet ve tevazu ile büyük işler yapmalarıdır..

Büyük işler yapanlar genelde asla büyük konuşmazlar.. İddialı laflar etmezler..

Büyük konuşmak, iddialı laflar etmek, başına belayı sarmaktır.. Çünkü kim büyük konuşur ve iddialı laflar ederse, o laflarıyla imtihan olunur.

Çoğu zaman da altında kalır, ezilir.

Mesela şu gençliğinde sosyalistlik taslayıp paylaşma nutukları atan fakir fukara edebiyatı şampiyonlarına bir bakın, ileri yaşlarında bol parayla imtihan olunmuşlar ve hepsinin de palavracı sahtekâr dümbelek olduğu cascavlak ortaya çıkmıştır.

Gençlik yıllarında tanıdığımız nice hızlı mücahitin durumu da aynı.. Büyük çoğunluğu “mahcup Kemalist, ılımlı laik” kalantor “mütahit”, işadamı vs. haline geldiler.

*

Her iddianın bir sınavı vardır.

Ahlâk edebiyatı yapanlar, "İslam'ı Şeriat'e indirgemeyelim, asıl önemli olan ahlâk" diyenler, "yalan söylememe, sözünde durma, ve emanete riayet" hususlarında herkesten fazla titizlik göstermek durumundadırlar.

Evet, iddia imtihanın kardeşidir.. Adama "Halep oradaysa arşın burada, şu kumaşları bir kere de burada ölçelim, iddianız doğru mu yanlış mı görelim" derler.

Mümin ve müslüman olduğunu söylemek de böyledir. bunun da bir imtihanı var..

İman iddiası, kesinlikle sınavdan geçer:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?

“Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”

(Ankebut, 29/2-3)

Evet, bu işler öyle büyük konuşmayla olmuyor..

Allahu Teala, doğruları da, yalancıları da ortaya çıkarır.

Bugünler geçer, yüksek perdeden attığımız nutuklar unutulur, geride bir tek (iyisiyle kötüsüyle) yaptıklarımız kalır.. Notumuz ona göre verilir.

Umarız AK Parti iktidarı geçmişindeki hataları tekrarlamaz, sabıka kaydını yeni marifetlerle zenginleştirmez.

AK Parti sözcüleri ve yandaş kalemşorlarının Özkök’e ağzının payını vermesini bekliyoruz.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


TASAVVUFTAN BAHSEDERKEN ŞERİATÇI, DEVLETTEN BAHSEDERKEN ŞERİAT’I (HUKUKU) BIRAKIP AHLÂKÇI OLMAK

 



Yıllar önceydi..

2009 senesi.. Temmuz..

Dört ay önce, Mart'ın son günlerinde Muhsin Yazıcıoğlu karlı bir dağ başında helikopter kazasında can vermişti.

Ve ben bir ay önce, Haziran başlarında zehirlenmiştim..

Atlatabilmiştim, fakat iki elimin de üstü yara bere içindeydi, yüzüm sapsarıydı.

O Temmuz ayında Cübbeli Ahmet adlı milli ve yerli felaket, doğal afet, Fatih Altaylı’nın televizyondaki programına ilk kez çıkmış bulunuyordu.

Birisi beni aradı, “Çok güzel konuşuyor, değil mi! Doğruları söylüyor” filan dedi.

Cübbeli’yi izlememiştim, fakat (eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün MİT’le bağlantısını ifşa etmiş bulunduğu) Fatih Altaylı’nın Cübbeli’yi durduk yere ekrana çıkarmayacağını, bunun altında bir Çapanoğlu yatmamasının imkânsız olduğunu, Karaman’ın koyununun oyununu anlamak için biraz beklemek gerektiğini biliyordum.

Beni arayan kişiye şöyle dedim: “Doğruyu söylemek tek başına önemli değil. Hangi doğruyu ne zaman, nerede, kime karşı söylüyorsun, asıl önemli olan bu.”

*

Tasavvuf bahis konusu edildiğinde Şeriat’e vurgu yapmak güzeldir ve gereklidir.

Fakat Şeriat’i asıl devlet yönetimi söz konusu olduğunda hatırlamak gerekir.

Birçok ilahiyatçıya bakıyoruz, tasavvuf söz konusu olunca sergiledikleri örnek ve övülesi hassasiyeti “düzen” söz konusu olunca unuttuklarını, farklı makamdan gazel okumaya başladıklarını görüyoruz.

Bunlardan biri Prof. Hayrettin Karaman.

Yeni Şafak’ta yayınlanan “Kurtarıcı olan tasavvuf mu?” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

(…) İmâm-ı Rabbânî’nin bu konudaki bir mektubu:

Peygamberlerin büyüğü (s.a.) hürmetine Allah sizi, düşmanlarınıza karşı muzaffer kılsın. Bizlere, iltifat üslûbuyla yazılmış olan mektubunuzu okumakla şeref-yâb oldum. Mektupta, Mevlâna Kılıç Muvaffak, İslâm’ı öğrenen talebe ile sofîler için bir miktar para gönderdiğini yazıyor. Önem bakımından, ilim taliblerini sofîlerden önce tutmasıyla, gerçekten iyi yapmış. Dış içi gösterir, gerçekte ve iç âlemde de bu topluluğun öne geçirilmesini umarız.

“Her kap, içindekini sızdırır.”

Talebeyi öne geçirip onlara daha çok önem vermekte, şerîatı tervîc ve teşvîk vardır. Çünkü onlar, şerîatı sonraki nesillere taşıyan kimselerdir. Mustafâ’nın (s.a.) getirdiği din, onlarla ayakta durur. İnsanlar kıyamette, şerîattan sorguya çekilirler, yoksa tasavvuftan değil! Gerek cennete girmek, gerekse ateşten uzak kalmak şerîatı (onun emir ve yasaklarını) yerine getirmeye bağlıdır. Kâinatın en ulu kişileri olan peygamberler, halkı yalnız şerîata davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır. Bu büyükleri göndermekten maksat şerîatı tebliğdir. Böyle olunca hayırlı işlerin en büyüğü, şerîata hizmet etmek, onun hükümlerine hayat vermektir. Özellikle İslâmî esasların tatbik sahasından çekildiği bir zamanda! Böyle zamanlarda, Allah yolunda binlerce lira sarfetmek, bir şer’î meselenin uygulanmasını teşvik etmeye eşit olmaz. Çünkü şerîata hizmet ve teşvikte, yaratıkların en büyükleri olan peygamberlere uyuş ve onların yolundan gidiş vardır. En büyük hasenâtın onlara teslim edildiği (en değerli hizmetlerin onlar tarafından yerine getirildiği), halbuki binleri dağıtmak başkalarına da müyesser olduğu bilinen bir hakikattir.

Dini ayakta tutmak ve onun hükümlerini yerine getirmekle nefse karşı davranılmış da olur. Çünkü şerîat nefsin arzularına aykırı olarak gelmiştir. Halbuki mal infakında (bağışlama) bazen nefsin de payı olabilir.

Evet, şerîatı yaşatmak ve İslâm milletini ayakta tutmak için yapılan harcamalar, en yüksek infak derecesini teşkil eder. Bu niyetle bir kuruş harcamak, başka arzularla binleri tasadduk etmekten üstündür.

Denirse ki:

İlim yolcusu nefsinin esiridir. Böylesi, nefsinin köleliğinden kurtulmuş bir sofiye nasıl tercih edilebilir?

Şöyle cevap verilir:

Böyle söyleyen henüz sözü anlayamamış, maksada erememiştir. Çünkü (İslâmî) ilim yolcusu, nefsinin elinde esir olsa bile, yaratıkların kurtuluşuna sebep olmaktadır. Çünkü dînî hükümleri ve ilimleri başkalarına taşımak ve öğretmek bunlara bağlıdır. Kendisi, öğrettiklerinden faydalanmasa bile, bu ikinci vazifeyi (öğretim ve teblîğî) yerine getirir. Halbuki sofî, kurtulmuş olsa da yalnız kendini kurtarmıştır; onun halkla ilgisi yoktur. Birçok kimsenin kurtuluşu kendisine bağlı olanın, kurtuluşu yalnız kendine ait olandan daha üstün olacağı açıktır.

Evet; fenâ, bekâ ve seyir derecelerinden sonra sofî, halkı Allah yoluna dâvete döner ve böylece kendisinde nübüvvet makamından nasîb hasıl olursa; o da şerîatı tebliğ edenler arasına girmiş olur. Artık o da şerefli âlimler gibidir. Bu ise Allah’ın lûtfudur, onu dilediğine verir, Allah büyük lütuf sahibidir.

(Mektûbât, C.I. 48. Mektub)

*

Evet, “Peygamberler halkı yalnız Şerîat’e davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır”.

Peki, senin cansiperane bir şekilde desteklediğin Recep Tayyip Erdoğan bunu unutup (daha doğrusu görmezden gelip) Mısır ve Tunus’ta yönetimleri Şeriat’i terk etmeye çağırdığında niye ona bunu söylemedin:

Peygamberler halkı yalnız Şerîat’e davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır.”

Ona, “Sen kurtuluşu laikliğe, siyasal dinsizliğe bağlıyorsun, bu yanlıştır, bu yolun sonu felakettir, Allah’ın gazabına sebeptir” niye demedin?

“Peygamberlerin yolunu bırakmışsın, Atatürk’ün izinde olduğunu söylüyorsun ve siyasetinle bunun hakkını veriyorsun, fakat Allahu Teala’nın imtihan olarak fırsat vermesine aldanma, güvenme!” diye onu niye uyarmadın?

*

Bunları yapmadın, Ne dedi, niçin dedi?” başlıklı bir yazı ile (Yeni Şafak, 25 Eylül 2011) ona arka çıktın.

Şunu dedin:

“Başbakanımızın Mısır ziyareti öncesinde DREAM TV ile yaptığı bir mülakatta söylediği sözler sağa sola çekilerek büyük gürültü koparıldı. Sanki o, daha önce söylemediği bir şeyi söylüyor veya Müslüman Arab ülkelerinin halkına bir teklif/tavsiye götürüyor, bir hareket başlatıyordu!”

Ve ardından ekledin:

“Başbakan Türkiye tecrübesini anlatıyor ve bu anlatım da yeni değil”.

Yani peygamberlerin tecrübesinin yerini kutsal ve mübarek laik Türkiye tecrübesi aldı.

Anlatımın yeni olmaması da hatada ısrar değil de doğruluğun delili oldu.

*

Kurtarıcı olan tasavvuf mu?” başlıklı yazı yazmayı biliyorsun..

Peki niye bugüne kadar “Kurtarıcı olan laiklik mi?” başlıklı bir yazı yazmadın?

“Hayırlı işlerin en büyüğü (Evet, en büyüğü) Şerîat’e hizmettir” sözü sadece tarikatçılara mı hatırlatılmalıdır?

İmam-ı Rabbanî bunu en başta zorba ve zalim Ekber Şah’a söylüyordu, sen kime söylüyorsun?

Laik Türkiye’nin şamar oğlanı ve laik medyanın maskarası zavallı tarikatçıya.. (Kastımız Şeriat’e bağlı gerçek tarikatçı.. Şeriat/hukuk ile ahlâkı tokuşturup sanki bunlar birbiriyle çelişen seylermiş gibi Şeriat’e karşı ahlâkı savunuyor numarası yapan laikleşmiş sözde tarikatçı şarlatanlar değil.)

Allah yolunda bile olsa (laik devlet ya da millet yolunda değil, Allah yolunda) binlerce lira (altın) sarfının, Şeriat’in bir hükmünün uygulanmasını teşvike denk olamayacağını bilmesi gerekenler sadece tarikatçılar mı?

Erdoğan’ın laikçiliğini ve Atatürkçülüğünü tenkit edenlere “İyi ama TİKA Afrika’da şu kadar kuyu açtı, şuraya şu kadar yardım etti” diyen devletperestlere “Bak kardeş, haydi varsayalım ki bütün bunlar Allah rızası için yapılıyor, işin içine siyasî hesaplar, dünyevî beklentiler girmiyor, yine de Şerîat’i savunmaya denk olamazlar” neden demiyorsun?

Demedin?

*

Erdoğan’ın ve Erdoğancıların yaptığı, Şeriat’in uygulanmasını teşviki terk etmek, bu konuda lakayt ve umursamaz olmak da değildi, tutup onun terk edilmesini istediler.

Hiç olmazsa bu konuda sussalardı.. Susmadılar.

Ve sen onları uyarmadın.

Uyarmadığın gibi, yaptıklarına kulp takarak, alâkasız teviller yaparak onları cesaretlendirdin.

Dolaylı olarak teşvik ettin.


DİNDE REFORMDAN GÜNCELLEMEYE: TÜRKİYE VE MISIR ÖRNEKLERİ

 










Mısır’ın Amerikan uşağı başkanı Sisi ile ABD’nin stratejik müttefiki Türkiye’nin başkanı Erdoğan’ın, İslam’ın güncellenmesi konusunda benzer acılar yaşadıkları, ızdıraplarının paralel olduğu görülüyor.

Bununla birlikte Sisi’nin, İslam nokta-i nazarından, (Mısır'daki iç dinamiklerin, halkın İslam anlayışının etkisiyle) Erdoğan’dan daha iyi bir noktada durduğu söylenebilir.

Çünkü Sisi, Erdoğan’ın aksine Şeriat’in kanun olarak uygulanmasına itiraz etmiyor. “Şeriat’i bir kenara atalım, laiklik (siyasal dinsizlik) olsun” demiyor.

“Şeriat elbette uygulanmalı, fakat yorumunda güncellemeye gitmeliyiz” diyor.

Erdoğan da İslam’ın güncellenmesinden söz ediyor da, o, “Güncellenmiş İslam, laiklikten daha iyidir, laikliği atalım, Türkiye İslam (Şeriat) devleti olsun, fakat bu İslam, güncellenmiş bir İslam olmalıdır” gibi bir şey de demiyor.

Laikliğine dokundurmuyor.. 

“İslam devlete karışmasın, fakat biz devletlular İslam’a karışalım, güncelletelim, bizim arzumuz doğrultusunda güncellensin” anlamına gelen birşeyler söylüyor.

*

Mısır'a gelelim..

Yeni Şafak gazetesi yazarı Taha Kılınç 28 Kasım 2018 tarihli “Nassı sopayla terbiye etmek” başlıklı yazısında Mısır’daki tartışmalara ilişkin olarak şunları dile getirmişti:

“Kanunlarla şeriat arasında bir kafa karışıklığı yaşanıyor. Oysa kanunlar da şeriatın bağrından doğmuştur. Bir din adamı, kendi asrının bütün temel meseleleriyle ilgili malumat sahibi olmalıdır. İslâm’ın emirlerini yorumlarken, geniş bir bilgiyle ve ufukla bakmalı, açıklamalarını da buna göre yapmalıdır.

“Âdetler ve yerel gelenekler üzerine bina edilen hadis-i şerifler, zamanın değişmesiyle değişime uğrarlar. Örneğin, Peygamberimiz günümüzde ve aramızda yaşıyor olsaydı, verdiği bazı hükümleri değiştirirdi. Peygamberimizin bazı konulardaki hükümleri, tamamen kendi yaşadığı zamana uygundur ve o zamanla ilgilidir. Ganimet konusunu buna misal gösterebiliriz. Peygamberimiz ‘devlet başkanı ve ordu komutanı’ sıfatıyla, kendi dönemine uygun hükümler getirmiştir. Bugün ise, devlet yönetimlerinin ve orduların kendilerine has kanunları ve kuralları vardır.

“Zamanın ve şartların değişmesi nedeniyle, hadis-i şeriflerin tamamını alıp uygulamaya koymak yerine, günümüze ve insanların maslahatına uygun olan hadisleri almalıyız. Bugün aşırı gruplar, hadisleri bağlamından kopararak genellemekte, kendi ideolojilerine hizmet eder hale getirmekte ve birçok suça imza atmaktadır. İslâm, onların bu yaptıklarından uzaktır ve berîdir.”

Bu sözler, Mısır Vakıflar [bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın küçük çapta muadili] Bakanı Muhammed Muhtar Cumua’ya ait. Geçtiğimiz hafta, uydudan yayın yapan Mihver isimli televizyon kanalında canlı yayına bağlanan Cumua, “İslâm’ın yeniden yorumlanması ve din dilinin yenilenmesi” talebini defaatle dile getiren Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’ye katıldığını belirterek, “hadislerin ayıklanması”na dair düşüncelerini televizyon ekranından milyonlarla paylaştı.

Bakan Cumua’nın “Hadislerin hepsini kabul etmemize gerek yok, günümüze uygun olanları seçmeliyiz” spotuyla manşetlere tırmanan açıklaması, Mısır’da hem Cumhurbaşkanı Sisi’nin hem de ülke basınının aylardır sürdürdüğü bir polemikle eş zamanlı olarak sahneye çıktı. Şimdiye kadar en az sekiz ayrı konuşmasında “din dilinin yenilenmesi mecburiyeti”nden söz eden Sisi’ye ilaveten, Mısır gazete ve televizyonlarında, elimizdeki hadis kaynaklarının sıhhat derecesi ve hadislerin modern hayatımızı ne kadar bağladığı ve ilgilendirdiğine dair tartışmalar yapılıyor. Bakan Cumua, söz konusu beyanıyla, mevzuya en üst düzeyde ve “ilgili alanda icranın başı” sıfatıyla iştirak etmiş oldu.

***

(…) Usul âlimleri, Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarından bazılarının kendi dönemiyle ilgili olduğunu, örnekleriyle izah etmişlerdir. Kitaplarımızda, konunun ayrıntıları bütün açıklığıyla mevcuttur. Dolayısıyla, tutarlılık çerçevesinden çıkmamak için, usul üzere bir üslup tutturmak şarttır. Muhammed Muhtar Cumua’nın sözlerini bu çerçevede ele almak ise oldukça zor görünüyor. Mısır gibi bir ülkede, görevi “dinî nasları devlet sopasıyla terbiye etmek” olarak konumlanmış bir bakanlığın başındaki zat, “güncel olmayan hadisleri almak zorunda değiliz” dediğinde, bunun bambaşka bir anlama geleceği gayet açık.

Dahası, Bakan Cumua’nın “Peygamberimizin bazı konularda verdiği hükümler”, “adetler ve yerel gelenekler üzerine bina edilen hadis-i şerifler”, “o zamanın ve şartların ürünü kararlar” olarak yorumladığı şeylerin ne olduğu açık değil. Zaten, “metnin dilini güncellemek” bağlamındaki bütün tartışmaların bam teli de burası. Bu güncelleme neye ve kime göre yapılacak? “O zamanda geçerliydi” denilerek rafa kaldırılacak “bazı” hükümlerin neler olduğu, hangi kıstaslar çerçevesinde belirlenecek? “Bu zamana uygun değil” sonucuna varılacak hükümlerin yerine ne koyulacak? Tüm bunlar yapılırken ortaya çıkan “yeni şey”in İslâm’ın kendisine ve ana metinlerine ne derecede uygun olduğu kim tarafından ve nasıl denetlenecek?.. Sorular uzayıp gidiyor…

***

Mısır’da devletin her katmanının içine dâhil olduğu bu tartışma, İslâm dünyası olarak yeni bir sürece girmekte olduğumuzun işareti aslında. “Siyasal İslâm” yaftasıyla İslâm’ın toplumsal hayata, aileye, kişinin hak ve görevlerine, hukuka, ekonomiye, dış politikaya, uluslararası ilişkilere vb. getirdiği ölçülerin toptan iptaline çalışılan, metinlerdeki hükümlerin tartıştırılarak gündemden düşürüldüğü, “İslâm’ın bu konudaki ölçüsü budur” diye ağzını açmaya yeltenenlerin linç edildiği, fırtınalı ve bol zâyiatlı bir süreç…

Bu yolun bizi nereye çıkaracağını şimdiden kestirmek güç. Beliren alametlere bakılırsa, istikamet, istikbal ve menzil hakkında endişelenmemek ise imkânsız.

*

Taha Kılınç’in dikkat çektiği gibi, mesele gelip “Siyasal İslam”da düğümleniyor.

Türkiye Cumhuriyeti laik (siyasal dinsiz) bir devlet olduğu için, İslam’ın siyasetiyle (Siyasal İslam’la) arasına mesafe koymuş durumda.

Hem anayasasının, hem de diğer yasalarının İslam’sız ve laik (siyasal dinsiz) olmasını gerekli görüyor.

Diğer yandan, derin yapıların, rejimi koruma ve kollama babından nüfuz/tesir/etki ajanları kullanarak Müslüman camianın zihniyetini “içeriden” dönüştürme faaliyeti yürütmüş olduğu da biliniyor.

Bu tesir ajanlarından biri, eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı General İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı gibi, Mehmet Şevket Eygi adlı kırmızı takkeli şahıstı.

Bu şahıs, Millî Gazete’de İslamcılık ve Siyasal İslam hakkında yenilir yutulur olmayan zırvalar yazmayı hiç bırakmadı.

İslamcı ya da Siyasal İslamcı bilinen kişileri tekfir anlamına gelen cümleler kurdu.

Mesela şunu yazabildi: “İslam başka şey, siyasal İslam başka şeydir. İslam bir vadide, siyasal İslam başka bir vadide.”

Bu sahtekâr şahıs, bir yandan da ucundan kıyısından Kemalizm, laiklik vs. eleştirisi yapıyordu. Ancak bu, İslamcılık düşmanlığını yedirmek için oltaya takılmış yemdi.

Başı sıkıştığında da, “Gençliğimde Mahir İz gibi zevatın yanına giderdim” gibi hikâyeler anlatıyordu.

General Pekin’in ifşaatı dikkate alınırsa, onların yanına ajan olarak gittiği kabul edilmelidir. (Bu tip ajanlar adamın yanına “Hocam, hocaefendi, zatıaliniz, değerli büyüğümüz, irşadınıza muhtacız, sizden feyz almak isteriz” bilmem ne oltalarıyla yanaşırlar.)

*

Batı günümüzde İslamcılıkla küresel çapta mücadele ediyor.

Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın mevcut olduğu Soğuk Savaş döneminde (1945-1990 arası) Batı için öncelikli tehdit komünizm yayılmacılığıydı.

1990’dan sonra NATO yeni tehdit olarak İslam’ı seçti.

Fakat, İslam dünyasını ürkütmemek ve Müslümanlar arasından işbirlikçiler edinmek için “Bizim düşmanımız İslamcılar (veya Siyasal İslamcılar), İslamcılık bir ideoloji; biz din olan İslam’a karşı değiliz” demeye başladılar.

Bu söylemi İslam dünyasındaki sosyolojik müslümanlar (nüfus cüzdanı müslümanları) ve laikler hemen benimsediler. Batı (emperyalist) işbirlikçiliği zaten genlerine işlemiş durumdaydı.

Böylece, Batı'nın muasır medeniyetinden aldıkları ilhamla dinci-dindar, İslamcı-müslüman ayrımı yapmaya başladılar.

Onları kuyruğuna takan Batı, İslamcıların karşısına, aslan postu giymiş kurt gibi dışı aslan (müslüman), içi kurt (Batıcı) yerli-milli işbirlikçiler sürmüş oluyordu.

Derenin ruhsuz, cansız ve akılsız taşları ile, derenin kuşlarını taş yağmuruna tutuyordu.

*

Böylesi bir vasatta türeyen dönek ya da itirafçı birileri “Ben İslamcıydım ama tövbe ettim, İslamcı değilim, müslümanım” ya da “Din-darım, din-ci değilim” demeye başladılar.

Laiklere ve ırkçılara şirin görünmek, onlardan aferin almak için..

Oysa milliyet-çi, Farsça “dar” ekini kullanıp (Ki bu ek, “sahip olmak” anlamına geliyor) “Ben milliyetçi değilim, milliyetdarım” demiyordu.

Solcu, “Ben solcu değilim, soldarım” demiyordu.

Türkçü, “Ben Türkçü değilim, Türkdarım” demiyordu.

Ülkücü, “Ben ülkücü değilim, ülküdarım” demiyordu.

Siyasetçi, “Ben siyasetçi değilim, siyasetdarım” demiyordu.

Sanatçı, "Ben sanatçı değilim, sanatdarım" demiyordu.

İlerici, “Ben ilerici değilim, ileridarım” demiyordu.

Atatürkçü, “Ben Atatürkçü değilim, Atatürkdarım” demiyordu.

*

Böylece, dincilik-dindarlık ve İslamcılık tabirleri üzerinden müslümanlığa savaş açıldı.

Sözde din ve dindarlık karşıtı değillerdi. Dincilik ve İslamcılık karşıtıydılar.

Oysa, dinci tabiri, dindar kelimesine göre daha edepli, ölçülü, alçakgönüllü, haddini bilir ve makuldü.

Çünkü dinci tabiri, bir aidiyet, bir mensubiyet, bir adanmışlık ifade ederken, dindar kelimesi “sahiplenme” ifade ediyordu.

Durum buyken, kelime oyunu sululuğundan başka sermayesi bulunmayan şarlatanlar “İslamcı değilim, İslam satmıyorum” diyebildiler.

Sanki tarihçi tarih, denizci deniz, bekçi bek, akıncı akın satıyordu.

Fakat bu “kıblesi seyyar” ideolojik kaçar göçerler aynı şeyi milliyetçiye, Atatürkçüye, solcuya, Türkçüye demiyorlardı.

*

Osmanlı’nın son döneminde İslamcılığın alternatifi olarak Batıcılık ve Türkçülük (arasıra da Osmanlıcılık) gösteriliyordu.

Daha önceleri İslamcılıktan bahsedilmiyordu, çünkü Batıcılık ve Türkçülük gibi akımlar mevcut değildi, dolayısıyla onlarla İslam adına mücadele etmek (onlara karşı İslamcılık, yani İslam taraftarlığı yapmak) gerekmiyordu.

Kemal Atatürk (saltanatı kaldırmak suretiyle) Osmanlı Devleti’ni yıkınca Osmanlıcılık akımı kendiliğinden bitti.

Batıcılık ile Türkçülüğün izdivacından da Kemalizm doğdu.

Böylece geride iki akım kalmış oluyordu: İslamcılık ve Kemalizm.

Tek Parti rejimi, “cumhuriyet karşıtlığı ve irtica” olarak adlandırarak, İslamcılığa kendisini ifade imkânı tanımadı.

İslamcılığı yok etmeye çalıştı.

Bunun için açık savaş yürüttü, cepheden saldırdı. Fakat başarılı olamadı.

Günümüzde ise daha sofistike, rafine ve hileli yollar kullanılıyor.

“Madem yok olmuyor, ajanlar vasıtasıyla içeriden ele geçirip Yahudilik ve Hristiyanlık gibi tahrif edip dönüştürelim, yerli ve milli hale getirelim” deniliyor.

*

Bu iş için ajanlar, işbirlikçiliğe hazır dünyaperestler ve tuzağa düşürülüp şantaja maruz bırakılarak satın alınan kişiler kullanılıyor.

Sabık Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı General İsmail Hakkı Pekin’in “Özel Harp” elemanı olduğunu açıkladığı Fethullah Gülen, bu “İslamcılığı içeriden bitirme” projesi çerçevesinde devletin kullandığı kişilerdendi.

Fethullah'ın bir "devlet projesi" olduğu; 1980'li yıllarda sanki yasaklıymış, aranıyormuş da bulunamıyormuş gibi gösterilmesi suretiyle gözlerden saklandı. Kamufle edildi.

Gülen, tam aradıkları evsafta biriydi, zeki, çevik-hareketli, ve aynı zamanda kendisi için birşey istemeyen, herhangi bir dünyalığa (bir eşe bile) sahip olmayacak ahlâkta bir adamdı.

Üstelik bilgiliydi, azimliydi, çalışkandı, yetenekliydi ve hitabeti kuvvetliydi. 

Böylece, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın "üzüm salkımı" metaforunun gerektirdiği bütün şartlar tamamlanmış oluyordu. 

Derin devletçiler (ya da devletin derinlikleri), Fethullah'ın elindeki üzüm salkımı haline gelmiş müslüman kitleyi, İslamî potansiyeli, onun eli vasıtasıyla istediği gibi kullanabilirdi.

Ancak, İslamcılığı içeriden baltalıyor ve bitiriyoruz diyerek çıkardıkları yangın az kalsın kendilerini de yakıyordu.

Çünkü CIA, emeklerinin ürünü Fethullah'ı ellerinden kapıp almış, o güne kadarki emeklerini çalmıştı. 

Eli böğründe kalan emekdarlar, öfkelerini Fethullah'ın salkımındaki üzüm tanelerinden çıkarmaya başladılar. 

Kırk yılda oluşturulmuş efsaneye göre "Hocaefendi", dünyalık hiçbir şeye malik değildi, insanlar tarafından yüceltilmeyi de umursamayacak kadar yüce bir ahlâka sahipti, dolayısıyla resmî muhasebe kayıtlarına göre bu süreçte ne birşey kazanmış, ne de kaybetmişti.

"Resmî bildirimlere" (inandırılmak istendiğimiz efsaneye) göre, kaybedenlerin sadece üzüm taneleri (ülkenin sosyal sermayesi ve insan kaynakları) olduğunu düşünmemiz gerekirdi.

Fethullah bumerangı, dönüp onu boşluğa savuranların kafasını yarmıştı.

*

Ancak, yaşananlardan ders alınmadı, ve bu İslam’la oynama çılgınlığı bitmiş değil.

Bu rejim varoldukça da bitmez.

İslam'ı devletçi, Atatürkçü, omurgasız ve laikliğe (siyasal dinsizliğe) endeksli hale getirme (güncelleme) projesinin yerli ve milli başka örgütlü sosyal ayakları halen aktif durumda, ihtiyaca göre yenileri de üretilir, üretiliyor.

Strateji aynıysa da taktik değişebiliyor.

Mesela "dinde re-form"un ("yeniden biçimlendirme"nin) adı değiştirilmiş, yerli ve milli hale getirilip "güncelleme"ye dönüştürülmüş durumda.

Fark şurada, reform yabancı bir kelime, güncelleme ise yerli ve milli.

Öz değişmiyor, değişen, söz.

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."