islam'ın ruhu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam'ın ruhu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TARİHSELCİLİK VAMPİRİNİN TABUTU İÇİN BİRKAÇ ÇİVİ

 



Önceki yazılarda, merhum Allame Tehanevî'nin tarihselci papazlık stajerlerinin (papaz yamaklarının, hem de Körner gibilerinin de değil, en kötülerinin) zırvalarının sefaletini gösteren ifadelerine yer vermiştik.

Ancak merhum, tarihselci güncellemecilerin kafalarındaki arızaların cesametinin ve demagojik çarpıtmalar için fırsat kolladıklarının farkında olduğu için şu uyarıyı da yapıyor:

Hiç kimse bu açıklamalarımız sebebiyle Şerîat'ın ve hükümlerinin hikmetler ve sırlardan tecrit edilmiş (yalıtılmış, yoksun) olduğuna ve onlara ümmetin hakîmlerinin (bilgin ve bilgelerinin) muttalî olmadığına inandığımızı sakın zannetmesin.

Asla öyle değil!

Şüphesiz o hükümlerde sırlar ve hikmetler vardır. Ve onların bazılarına hikmet sâhibi kimseler muttalî olmuştur. …

Fakat Şerîat'e tutunmanın bağlı olduğu nokta bu bilgiler değildir.

Şöyle ki, onlar, (hikmet, maksat ve maslahat aranmadan) yerine getirilmesi vâcib olan şeylerdir. Her ne kadar … [amel edilirken] o maslahat ve hikmetlere vukûf bulunmasa da.

Modern hukukta ve devlet düzenlerinde de durum budur.

Tehanevî bu noktaya şöyle işaret ediyor:

İnsanlar tarafından yapılan hükümet kanunlarının hâline bakınız. Halk bu kanunlarla amel etmek için temel sebeb ve illetlerin ortaya çıkmasını [bunların kendileri tarafından anlaşılmasını] gözetlemezler [gözetleyemezler, anlasalar da anlamasalar da uymak zorundadırlar]. …

Mesela trafikteki hız sınırının hikmeti ya da maksadı, kazaların önlenmesidir.

Bununla birlikte bir adam şunu deme hakkına sahip değildir:

“Hız sınırından maksat ne, kazaların önlenmesi.. Ben ise şehirler arası yolda gidiyorum ve yol bomboş, ayrıca ben otomobil rallisi şampiyonuyum.. Bu işin kitabını yazdım. Zar zor ehliyet almış acemi çaylaklar ile benim gibi bir şampiyon sürücü bir midir?! Ben basar giderim.. Benim gibi bir şampiyon sürücünün acemi çaylaklarla bir tutulması, öküz arabası sürer gibi otomobil kullanması sürücülüğün makasıdına (maksatlarına), hikmetine ve ruhuna aykırıdır.. Sonra, at arabası gibi otomobil kullanmam da bu teknolojik icat ve yeniliğin ruhuna aykırıdır. O yüzden ben gaza basar giderim. Ayrıca insanların vakti değerlidir, benim gibi birinin yavaş araba kullanması maslahata aykırı. Üstelik yol da bomboş.. Bana hız yaptığımda ceza yazılması haksızlıktır.”

Modern devletlerde bu tür "güncelleme"lere izin veriliyor mu?!

*

Allahu Teala emirlerinden bazılarının bazı illet, hikmet ve maslahatlarını haber vermiştir.

Tehanevî şöyle diyor:

İllet ve maslahatlardan [ayet ve hadîslerde] zikredilen bazıları vardır ki, bu mahza [salt] bir teberrudur. 

Yani Allahu Teala’nın bir bağışı, mevhibesi ve lütfudur.

Yoksa Allahu Teala zaten hikmetsiz bir emir vermez. Fakat hikmeti açıklamak her zaman gerekmez. 

Bununla birlikte kullar her halükârda itaat etmek zorundadır.

Ve, Allahu Teala’ya gerçekten iman etmiş, O’nun kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu bilen, herşeyi hikmetle ve yerli yerince yarattığına inanan bir kimse, O’na itaat için, işin hikmetine vakıf olmayı beklemez.

*

Bu dünya hayatında bile, yönetilenlerin, insan olarak kendilerinden bir farkları ve üstünlükleri bulunmayan (hatta bazen kendilerinden daha değersiz olan) yönetenlerin emir ve kararlarının hikmet, maksat ve maslahatlarını sorgulamalarına her zaman izin verilmez.

Mesela bir komutan, emrindeki askere birşey emrettiğinde onun hikmetini açıklamak zorunda değildir. Bir bağış ve lütuf olarak bazen açıklayabilir.

Bu bile bazen, astları şımartma olarak görülerek tuhaf karşılanır.

Beşerî hukuk sistemlerinin kanunlarında da buna benzer bir durum söz konusudur.

Devletler bir kanun çıkardıkları zaman her maddesi için ayrıca “Bu maddenin hikmeti şudur, şu nedenle yazılmıştır, maksad şudur” diye açıklamada bulunmazlar.

Yahut bir kurum yönetmelik hazırladığında her cümle için bir hikmet ve maslahat göstermez.

(Demokrasilerde nice kanun, “Liderimizin kişisel menfaati bunu gerektiriyor, şu yasa yakını olan işadamlarının ceeplerinin hatırı için çıkarılmalı, filanca yasa gelecek seçimde oy alınabilmesi için gerekli, falanca yasa da muhaliflerimizin çanına ot tıkamak için lazım” denilerek çıkarılır. Gerçek maksatlar bunlar olduğu halde “Millî irade böyle istedi, kamu yararı bunu gerektiriyor, devletin bekası, yerlilik millilik, çağdaşlık, Atatürk’ün ilke ve inkılapları, ilerleme, kalkınma, vatanseverlik, ulusal çıkar, kem küm” türünden, siyasî iktidarın ideolojik eğilimine göre değişen uydurma hikmet, maslahat ve maksatlarla millet uyutulur.)

*

Allame Tehanevî şunu da diyor:

 [Kur’an ve Sünnet’te belirtilmeyen] Hikmet ve maslahatları anlamanın bazısı zanna dayalıdır (kesinliğinden, anlama çabasında isabet edilmiş olunduğundan emin olunamaz), bazısının hikmetine de [asla] muttalî olunamaz. Bunda şaşılacak hiçbir şey yoktur. Görmez misin ki bir evin hizmetkârı, âilenin bazı işlerini ve maslahatlarını bilmez. Üstelik âilenin işlerini yöneten kimse onun gibi bir yaratılan kimsedir [kuldur]. [Hizmetkârın, evin sahibinin verdiği emirlerin hikmet ve maslahatlarını illa da anlaması ve bilmesi gerekmez, birçoğunu anlayabilse bile hepsini anlayamaz.] … Hâlbuki ikisinin (yaratılanla Yaratan’ın arasında) sonsuz bir fark vardır. [Allahu Teala’nın emir ve yasaklarının bütün hikmetlerini anlamaya ve bilmeye kulun kavrayışı yetmez. İnsanlar Einstein'ın izafiyet teorisini bile anlayamıyorlar.]

Bu açıklamamızdan hiç kimse zannetmesin ki, aklın temel sebeplerini kavrayamadığı hükümlerin akla ters düştüğünü söylüyoruz.

Aslâ! 

Akla ters düşmek başka, aklın bir şeyi anlamaması, kavrayamaması ise başka bir şeydir

*

Şeriat’te akla ters düşen birşeyin bulunması mümkün değildir.

Çünkü Şeriat, aklı da yaratan Allahu Teala'nın hükümleridir.

Allahu Teala nasıl vücut organlarımızı (gözümüzü, kulağımızı, ağzımızı, burnumuzu, dişlerimizi, ciğerimizi, midemizi, kalbimizi, beynimizi, sinir sistemimizi, kanımızı, damarlarımızı, iskeletimizi, omurgamızı), daha iyisi olamayacak şekilde en mükemmel biçimde yaratmışsa, toplum için koyduğu kurallar da, daha iyisi olamayacak şekilde mükemmeldir.

Şeriat'in durumu budur.

Akla ters düşen, Şeriat’le de çelişir.

Mesela içki kullanımı böyledir, akıllı insanın değil, nefsanî hazlarına esir düşmüş akılsız (aklını kullanmak istemeyen) kişinin savunabileceği birşeydir.

Hırsızın elinin kesilmesi de (Ki bunun belli şartları vardır, mesela ekmek çaldı diye insanın eli kesilmez) akla aykırı değildir. Bunda toplumun huzur ve selameti vardır, birçok insan değil hırsızları cezalandırmak, hırsızlık yapabilmek için başkalarını öldürebilmekte, bedenini yaralayabilmektedir. Kendilerini hırsız yerine koyarak, hırsıza empati yaparak bir iki hırsızın elinin derdine düşen insanlar, hırsızlık olayları yüzünden ölen ve yaralanan binlerce insanı görmüyorlar. Şeriat uygulandığında bir iki el kesilebilir, fakat onun korkusuyla yüzbinlerin canı ve malı emniyet altında olur.

Türkiye gibi ülkelerde insanlar Şeriat’in hükümlerini (Şeriat’te öngörülen cezaları) önemsemedikleri, laik kafayla düşündükleri halde her gün namus (ya da kıskançlık) cinayetleri işlenmektedir. Namus cinayetlerine bakınız, kaçı dinî hassasiyetlerden dolayı işleniyor?! Hiçbiri dersek yanılmış olmayız.. Bu, son tahlilde insan tekinin psikolojisiyle ilgili bir durum. Namus diye birşeyi umursamayan, evlenmeden birlikte yaşayan insanlar bile ya kıskançlıktan ya da terk edilmiş olmanın etkisiyle kavga ediyorlar, cinayetler yaşanıyor. Bazen de birileri, askıntı olan partnerinden kurtulmak için onu öldürüyor. Yahut tam tersi oluyor, "Bana yar olmuyorsan seni başkasına yar etmem" diyor.

Şeriat uygulandığı için değil, uygulanmadığı (ve kısas yapılmadığı) için, zamanımızda her gün pekçok insan öldürülmekte, linç edilmekte, dövülmekte, işkence görmekte, yaralanmakta, organlarını kaybetmekte ve sakat kalmaktadır.


TARİHSELCİLİK KATKISIZ VE KATIKSIZ KÜFÜRDÜR.. İCTİHAD DEĞİL İNKÂRDIR.. İŞTE İTİRAFLARI

 





Bir önceki yazıda, büyük alim Eşref Ali et-Tehanevî’nin (Tanevî) (1863-1943), bir konferansından alıntı yapmıştık.

Kaldığımız yerden devam edelim.

Tehanevî’nin (Türkçe tercümesi Guraba Mecmuası’nda yayınlanan konferansında geçen) ifadeleri şöyleydi:

Bu mevzûda birtakım kimseler hatâya düşmüşler ve hükümlere maksad ve hedef olarak i’tikâd etmemişler, aksine kendi görüşlerine göre her bir hükmü belli bir hikmete [makasıd-ı şerîa bağlamında maksada] bağlamışlar ve bu hikmetleri temel hedef olarak kabûl etmişler, o iddiâ edilen hikmetleri [zanlarınca] başka yollarla [hükümlerdeki güncellemelerle] elde etmek sûretiyle şu hükümlere [Şeriat hükümlerine] kendilerini muhtâc saymamışlar ve hükümleri kökünden iptal etmişlerdir. 

Tarihselcilik mezhebini benimseyen yahudi-hristiyan taklitçisi yerli milli modernist ilahiyatçıların yapmak istedikleri şey budur.

Bazıları da özellikle İmam Şatıbî‘ye referansta bulunarak “makasıd-ı Şerîa(t)” (Şeriat’in gayeleri) kavramının ardına saklanıyor, bu makasıd meselesini istismar ediyorlar.

Gerçekte İmam Şatıbî’nin el-Muvafakat‘ı ile el-İ’tisam‘ı onların bozuk inançlarını destekleyecek herhangi birşey içermemektedir.

Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bunlar, namazı ahlâk ve nefsi terbiye etmek, abdesti temizlik, orucu hayvânî güçlerin dengelendirilmesi, zekâtı ilerleme ve kalkınma vesîlelerini elde edemeyen [yoksul] kimselere yardımcı olmak, haccı medenîlerin bir araya gelmesi, … Kur’ân okumayı ma’nâları bilmek, duâyı nefis huzûru ve tesellisi, “Allah’ın kelimesini [sözünü] yükseltme”yi [îlâ-yı kelimetillah] emniyet ve hürriyetin te’mini hikmetlerine bağlamışlar ve bunları o ibâdetlerin maslahatları ve hikmetleri olarak kabûl etmişlerdir.

maslahatlara ihtiyâç kalmayınca, yâhud onları başka sebeb ve yollarla elde edince [elde ettiklerini düşününce] hükümleri [Şeriat’i] ortadan kaldırmışlardır. Nefis, şu maslahatların meydana gelmesini bekleme husûsunda bir genişlik bulunca onları [hükümleri, emir ve yasakları] tamamıyla terk etmiştir….

Tehanevî bu şekilde durum tesbiti yaptıktan sonra değerlendirme ve tenkid faslına geçiyor.

Şöyle diyor:

… re’y [kişisel görüş] ile illet yani hükmün dayandığı temel sebep beyân etmekte birçok zararlar vardır.

Onlardan bir tanesi; hükümlerde değiştirme yapmak ve tasarrufta bulunmaktır [güncelleme].

Nitekim insanlardan bazısı kurbanlarda bunu işlemişler ve şöyle demişlerdir: “Kurban kesmekten maksad sadece infaktır [geçim yardımı]. O zaman [İslam’ın ilk döneminde] infaka davarlarla ihtiyâc hâsıl olduğundan dolayı hayvanları kesmekle emrolundular. Fakat günümüzde insanlar paraya ihtiyâc duymaktadırlar. Dolayısıyla hükmün değiştirilmesi gerekir. [Kurban keseceğine para yardımı yap.]”

Durum şu: Olaya böyle makasıd, maslahat ve hikmet kavramlarıyla bakılınca ve bireylerin aklı bunları tüm boyutlarıyla anlama ve onların gerçekleşmesini sağlayacak başka yollar bulma konusunda yeterli görülünce geriye “hukukî düzenleme” diye birşey kalmıyor.. 

Herşey “ahlâkî” öğüt ya da ilkelere dönüşüyor.

“Dürüst ol, temiz ol, haksızlık yapma, yardımsever ol, topluma karşı sorumluluklarını yerine getir, bilgini artır, nefsine hakim ol, ahlâkını güzelleştir, terbiyeli ol, adil ol!” denilmiş gibi oluyor.

Peki bunları sağlayacak davranış biçimleri nelerdir, mesela yardımseverliğin dozu, ölçüsü, edebi erkânı nedir?

Cevap şu oluyor: “Ona kendin karar ver, aklını kullanıp zaman ve zemine göre yol yordam bul ve onu yap.”

Böylece olay sübjektif/öznel/indî hale geliyor.

Daha doğrusu nefsanî..

İşte bu, insanın heva ve hevesine tabi olmasıdır.

*

Böylesi bir durumda mesela bir zengin, "Fakirlere zekât vermek onları tembelliğe ve asalaklığa alıştırmaktır. Asıl yardım, onlara, herkes için ancak kendi emeğinin ve çalışmasının karşılığının bulunduğu bilincini kazandırmak, kendi gerçeğiyle yüzleşmesini sağlamaktır. Zekât, bu yüzleşmeye engel olur" diye demagoji yapabilir. 

O yüzden, insan için, içi boş maslahat, maksad ve hikmet edebiyatı yeterli olmaz.

Bazı konularda yoruma ve edebiyata kapalı, kesin, itiraz kabul etmeyen, tartışılamaz, "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" ilahî emirlere ihtiyaç vardır. 

"Hayır, insan aklı herşeyi tartışabilir" diyen tarihselci yalancı pehlivanlar, naylon arslanlar ve üfürükten kaplanlar, istiyorlarsa bu laik (siyasal dinsiz) düzenin "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" beşerî dayatmalarını "akıl, hikmet ve maslahat" adına tartışabilirler.

Ancak, tartışma bu vadiye gelince, laik efendileri karşısında onların, sahiplerinin ayakkabılarını yalayan uyuz köpekleri hatırlatan bir omurgasızlık ya da sürüngenlik sergiledikleri görülüyor.

Hatta o uyuz köpekler, "Çok şükür ki bu tarihselciler kadar düşmedik" diyor olabilirler.

*

Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

… Bir kimse [mesela] namazın rekatlarındaki hikmeti zikretmeye muktedir olabilir mi? Şâyet akıl bu işleri üstlenebilecek olsaydı, peygamber gönderilmesine elbette ihtiyâç duyulmazdı. Bilhassa her bir asırda ve mekânda akıl ve hikmet sâhibi [insanlar, peygamberler mevcut olmasa da] bulunmuştur. [Dolayısıyla peygamberlere, kitaplara, spesifik emir ve yasaklara gerek kalmamaktadır; akıl ve hikmet sahibi kişiler bunları zaten bulacaktır.]

Böylece din, tamamen dünyevî/seküler birşeye dönüşmektedir.

Bu, dolaylı olarak dinin lüzumsuz birşey olduğunu, indirilmiş kitaplara ve gönderilmiş peygamberlere gerek olmadığını savunmaktır.

Çünkü ahlâkî ilkeler konusunda insanların uzlaşması zor birşey değildir, kolayca uzlaşırlar.

Dünyanın neresine giderseniz gidin, kiminle konuşursanız konuşun, temiz olmasa bile temizlikten yana olduğunu görürsünüz, kimse temizlik karşıtlığı yapmaz.

Ancak, neyin temizlik olduğu, temizliğin nasıl sağlanacağı, nelerin temizleyici kabul edileceği konusunda insanlar arasında yüzde yüz nisbetinde uzlaşma sağlanması mümkün değildir.

Öyle ki, insanlar arasından köpeğiyle aynı kaptan yemek yiyip bunu temizliğe aykırı saymayan da çıkar, kapı kollarını bile mendille açan da.

İşte burada insan aklı yeterli olsaydı, insanların “Aklın yolu birdir” diyerek ittifak etmeleri gerekirdi.

Oysa onlar, sadece “Temizlik iyidir” hükmünde ittifak edebilirler, neyin temizlik olduğu ya da temizliğin nasıl sağlanacağı konusunda hiçbir zaman salt akılla aynı anlayışı benimseyemezler.

*

Böylesi bir durumda ihtilaf eden tarafların hepsinin haklı olması mümkün değildir.

Ancak, hepsi birden haksız olabilirler, bu mümkündür. 

Yani ihtilaf edenlerin, kendi kafalarından bir temizlik anlayışı geliştirenlerin hepsi de gerçek temizliği anlamamış olabilirler.

İşte burada vahyin (kitapların ve peygamberlerin) yol göstericiliğine ihtiyaç vardır.

Allahu Teala, insanların akıl yürüterek bulabilecekleri ve ihtilafa düşseler bile bunun önem arzetmeyeceği durumlar hakkında genelde hüküm indirmemiştir.

Bunlarda insanlar serbesttir. Fakat (mesela miras taksimi gibi çok kavga ve ihtilaflara neden olan) bazı konularda verilecek hükmü insanlara bırakmamıştır.

Bazı konularda ise Allahu Teala, işin esası ve özü noktasında değil fakat ayrıntıda ihtilafa düşmelerine izin vermiştir.

İctihadî konular böyledir. 

Mesela abdesti bozan durumlar konusunda (Hanefî ve Şafiîler arasında olduğu gibi) küçük ihtilaflar vardır, fakat namaz için abdestin farz olması, abdestin mesela süt veya şarapla değil de suyla alınması, belli azaların yıkanması gibi hususlarda (işin esasında) ihtilaf yoktur.

Böylesi durumlarda her ne kadar ihtilaf eden taraflardan sadece biri isabet ediyor olsa da, hatalı tarafların görüşleri de reddedilmemektedir.

Ancak, bu, söz konusu (görünüşe göre isabetli olması da muhtemel) hatalı görüşlerin, salt “akla” dayanmamasına, Kitap ve Sünnet’in yorumlarından bir yorum olmalarına, Kitap ve Sünnet’ten bir dayanaklarının, bir temellerinin bulunmasına bağlıdır.

*

Buna karşılık, Fazlur Rahman gibi tarihselci modernistler mesela hırsızlığın cezasını bildiren ayet gibi ayetler söz konusu olduğunda, o ayetlere sırt çevirmekte, kaldırıp atmaktadırlar.

Burada hırsızın bir şekilde cezalandırılması gerektiğini kabul etmeleri, Kur’an’ın hükmünü kabul etmeleri anlamına gelmez, çünkü bu cezalandırmanın yapılması gerektiği zaten bütün insanlar tarafından kabul edilen birşeydir.

“Olsun, hırsızlık iyi birşeydir, mesela gelip benim eşyalarımı alıp götürsünler” diyene rastlayamazsınız.

Tarihselci modernistler bu noktada Kur’an’a değil, insanların ortak kabulüne, (hiçbir toplumun itiraz etmediği, insanlığın "ortak aklı"nın ürünü) evrensel bir ahlâkî ilkeye dayanmaktadırlar.

Bir budist Japon, mecusi İranlı, putperest vahşi, ilkel Afrikalı, göçebe yörük ya da kızılderili için de hırsızlık cezayı gerektiren bir suçtur.

Bu noktada Kur’an’ı inkâr etmiş olmak için “Hırsızlık caiz olmalıdır” diyecek halleri yok, onun cezayı gerektirdiğini zaten inkâr edemezler.

İnkâr edebilecekleri şey sadece hırsızlığın cezasına (cezanın şekline) ilişkin Kur’an hükmüdür.

*

Ve bunu büyük bir aşk, şevk ve gayretle, kusursuz bir biçimde yapmaktadırlar.

Hal böyleyken “Ama onlar da hırsızlığın cezalandırılması gerektiğini kabul ediyorlar, Kur’an ayetinin ruhuna karşı çıkmıyorlar” diye bir itirazda bulunulmasının bir anlamı yoktur.

Çünkü bu kadarını müslümanıyla, gâvuruyla herkes kabul ediyor. Hatta hırsız çeteleri bile birbirlerinden çalmayı cezalandırılması gereken bir eylem olarak görürler.

Kur’an’ın (hırsızlık örneğindeki gibi) açık bir hükmü konusunda insanın kendisini iptal edip değiştirme konumunda görmesi; tanrılık taslaması, kendi şahsını haşa Allahu Teala’ya ortak hale getirmesi anlamına gelir.

Küfrün daniskasıdır.

*

Evet, insanlar, ahlâkî ilkeler konusunda, bunlar soyut fikirler olarak kaldıkları sürece ittifak edip uzlaşırlar.

Herkes temizlikten, dürüstlükten, adaletten vs. yanadır da, “Temizlik nedir, dürüstlük nedir, adalet nedir, bunlar nasıl sağlanır?” diye, tartışma müşahhas/somut alana kaydırıldığında anlaşmazlık başgösterir.

Ve insanlar birbirlerine itiraz etmeye başlarlar.

Hatta iş kavgaya kadar varır.

Makasıd, hikmet, maslahat edebiyatı yapan modernist tarihselci soytarılık meraklıları bunun istisnası değil.

Hatta daha beter durumdalar.

Mesela, Mehmet Dağ ile Mehmet AydınFazlur Rahman’dan tercüme ettikleri İslam adlı kitaba yazdıkları sunuş/girişte, bu münafık yazarın bir düşüncesini paylaşıyorlar. Ona göre, çok evlilik, kölelik vb. konularda Kur’an, “ahlakî ideal”den kısmî bir taviz vermiştirmiş. (s. xxx)

Yine Fazlur Rahman’a göre, “hiçbir kutsal metin anlama ve yorum süzgecinden geçmeden hayata tatbik edilemez ve hiçbir yorum ve anlam da mutlak olamaz”. (A.y.

Bu durumda Fazlur Rahman’ın yaptığı yorum da mutlak olamaz elbette. 

Fakat Batılıların zihniyetinin bekçi köpeği olmayı insanlık şeref ve haysiyetine üstün tutan bu satılmış tip, Allah’ı ahlâkî idealden taviz vermekle suçlama cinayetini işleyebilmektedir.

Mehmet Dağ ve Mehmet Aydın adlı, kendilerini kepaze budalalar listesine kaydettirmek için çırpınan tipler de bunu hikmetli bir sözmüş gibi (itiraz etmeden) nakledebiliyorlar. (Ki bu Mehmet Aydın adlı prof. unvanlı balon pırasasör, bir dönem Akparti’nin muteber adamıydı.) 

*

İşte bu taviz iddiası, Fazlur Rahman adlı gâvur beslemesinin, Kur’an‘ın bazı hükümlerinin mutlak olduğunu kabul etmek zorunda kaldığını gösterir. 

Çünkü poligami ve kölelik konusunda Kur’an‘da mutlak bir anlam ve yorum meydana çıkmıyorsa, Fazlur Rahman’ın, Allah’ı (c.c.) ahlakî idealden taviz vermekle suçlamak yerine bir başka yorumu ortaya koyabilmesi gerekirdi.

Koyamadığı içindir ki, Kur’an’ın ilgili ayetlerinin anlamını (başka yorumlara imkân vermeyecek ölçüde) “kesin” kabul etmekte ve onların, kendisine göre süzgeçten geçirileceği “mutlak” (farklı biçimde yorumlanamayacak, kayıt ve şart altına alınamayacak) bir alan icad etmektedirAhlakî ideal.

Peki bu uyduruk ahlakî idealin gerçekten ideal olduğunun ve mutlak bir niteliğe sahip bulunduğunun delili nedir? 

Kur’an ve Sünnet nassları mı?

Değil, zaten Fazlur Rahman ahlakî ideali Kur’an ve Sünnet’ten çıkartıyor olsa, Kur’an’ı ahlakî idealden taviz vermekle suçlayamazdı. 

O halde Fazlur Rahman için ahlakî idealin tek kaynağı olabilir: Kendisi, kendi heva ve hevesi.

Daha doğrusu, taptığı, bir köpek gibi sadakatle hizmet etmek için kapılarında yaltaklandığı ateist-hristiyan kırması Batılının çağdaş (çağımıza özgü) sapık zihniyeti.

Adamın itaat ettiği tanrısı Allahu Teala değil, Batılı şeytanların izindeki nefsanî dürtüleri, heva ve hevesi..

Ve, ahlâkî ideal adını verdiği bu heva ve heves putunu mutlak kabul ediyor.

İşte Ankara Ekolü denilen "en kara", çapsız, üyelerini ilim zihniyeti açısından psikolojik yaşları 10'u geçmeyen taklitçilerin oluşturduğu "palyaçoluk namzetleri kumpanyası"nın, "aklı"na hayranlık duyup peşinden gittiği adam bu..

Bu küfrü açık münafık..

*

Ve burası, tarihselci modernistlerin Kur’an’ı inkâr eden kâfirler olarak arz-ı endam ettikleri, küfre düştükleri yerdir..

Onlardan bazısı, mesela prof. unvanlı pırasasörlerden Mustafa Öztürk ve Ömer Özsoy gibiler, Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna inanmadıklarını açıkça söylerken, asıl büyük kitle, görünüşe göre, münafıklık yapmakta, gerçek inançlarını söylememektedirler. 

Çünkü, Mustafa Öztürk gibilerin yanında yer almaya devam etmekte, bir inilti, bir fısıltı, bir vızıltı kabilinden de olsa onlara itiraz etmemektedirler. "Sükut ikrardan gelir" kaziyesini hatırlatır şekilde susmaktadırlar.

Burada şunu da belirtelim: Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna inanmadıklarını söylemelerine rağmen Mustafa ile Ömer gibi "en kara"lıkta zirveyi yakalamış katran karası nursuz tiplerin küfre düşmeyeceğine inananlar da küfre düşerler.

Ayrıca, İslam’ı güncelleme, İslam’ın ruhu vs. edebiyatı yapan, zorda kalınca kıvıran birilerinin de perde arkasından bunlara destek vermekte olduklarının farkındayız.

Milletten tepki görmemek için mazruflarını saklıyor, medyadaki uşaklarına çemkirme vazifesi vermekle yetiniyorlar, kendileri saklanıyorlar.

Fakat Allahu Azîmüşşan ne yaptıklarını görüyor.


İSLAM’I GÜNCELLEME LAFININ TERCÜMESİ İSLAM’I LAİKLEŞTİRME, LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) HATIRI İÇİN İSLAM'IN İÇİNİ BOŞALTMADIR

 







Evet, İslam'ı güncelleme meraklılarının derdi İslam'ı laikleştirme, laikliğin (siyasal dinsizliğin) emrine vermeden ibarettir.

Laik rejimler tarafından kullanılıp istismar edilmesini sağlamaktır. 

Din istismarını laik devletin tekeline vermektir.

Tarihsellik edebiyatçılarının derdi de bundan başkası değil.

"İslam'ın ruhu" safsatasıyla ortaya çıkanlar da aynı durumdadır.

*

Tarihsellik edebiyatı yapan ilahiyatçı soytarılara hukuk fakültelerinde bazı dersleri alıp "hukuk formasyonu" edinmeleri şartı getirmek, bunu yapmayanları diplomasız göndermek yerinde olur.

Çağdaşlığı, Batı düşüncesini, modern beşerî hukuku çok önemsiyorlar ya, gidip çağdaş hukuk (yasal düzenlemeler) açısından "ruh" nedir, öğrensinler.

Bu soytarıların pîri, akıl hocası, feyz aldıkları baş sahtekârın adı, Fazlur Rahman..

Onun Cambridge Üniversitesi tarafından yayınlanan İslam adlı kitabını tercüme etmiş bulunan Mehmet Dağ ile Prof. Mehmet Aydın, yazdıkları giriş ya da sunuşta şunu söylüyorlar:

“Acaba el kesme, hırsızlığın önlenmesi için yegane tedbir midir, yoksa bu hükmün güttüğü gayeyi gerçekleştirmek için başka tedbirler de düşünülebilir mi? Başka bir deyişle, el kesme cezasını belli bir toplumsal yapının şartları içinde öngörülen bir tedbir şeklinde düşünür, burada lafzın değil de güdülen amacın ezeli geçerliliğini öne sürer ve bu anlayış içinde yasama faaliyetine koyulursak, İslam’ın dışına çıkmış sayılır mıyız?” Fazlur Rahman’a göre bu sorunun cevabı hayırdır. 

Yani hırsızlığın cezasını (ve benzer hükümleri) güncelleyeyip değiştirebiliriz.

*

Batılı hukukçular, Fazlur Rahman’ın amaç (maksad) dediği şeye “ruh” adını vermektedirler. 

Onlara göre, yasaların ruhundan söz ederek yargıca cezanın şekli ile ilgili takdir yetkisi vermek, yargıç sayısınca ayrı ceza şekli meydana getirmektir. 

Batı’da bu noktaya ilk işaret eden Montesquieu oldu. 

Konuyu en geniş şekli ile ele alan kişi ise, 1764’te “Suçlar ve Cezalar” adlı önemsenen eserini yazan İtalyan hukukçu Cesar Beccaria’dır. 

Ona göre, hakimler kanunları “yorumlama” hakkına sahip değillerdir.

Lafzı ne diyorsa ona uymak zorundalar. 

Beccaria, “Asıl olan kanunun ‘ruh’una nüfuz etmektir” şeklindeki genel bir aksiyomdan daha tehlikeli hiçbir şey olamayacağını söylemektedir.

Evet, tehlikeli..

İbrahim Kalın efendi, eğer anlarsan, “İslam’ın ruhu” safsatasının durumu da budur işte..

*

Söz konusu düşünce neden tehlikelidir?

Beccaria’nın ifadesiyle şundan: “Kanunun ‘ruh’u düşüncesi, kanunların fikir sellerine terkine yol açar”. 

Beccaria, “Her insanın kendine has bir görüş tarzı vardır” der, Hatta aynı adam, aynı şeyi ayrı ayrı zamanlarda başka başka şekillerde görüyor. Böyle olunca, bir ‘kanunun ruhu’, hakimin doğru veya hatalı mantık mülahazalarına bağlı kalacaktır.”

Anladın mı İbrahim!

Bu yüzden, ne kadar mantıksız, yersiz ve yetersiz görünürse görünsün, kanunun “lafz”ına bağlılık zorunlu görülmüştür. 

Halbuki neticede modern hukuk beşerîdir, ilahî değil.

Kul yapısıdır.

*

Bizim güncellemeci modernistlerimiz ise, ilahî yasalar hakkında lafza bağlılığı gereksiz görmekte, beşerin, algıladığı “ruh”a (uyduruk "İslam'ın ruhu"na) göre seçeceği ceza şeklini savunmaktadırlar.

Bu lafız-maksad göz boyamacılığının, Kur’an‘ın lafız bakımından korunmuş olmasından ileri geldiği açıktır.

Haham ve papazlar Tevrat ile İncil‘i lafız bakımından tahrif edebilmişlerdi. Onların İslam dünyasındaki izleyicileri ise, lafzı değiştiremedikleri için, kafalarına göre ruhlar ("İslam'ın ruhu") icat edip, ayetleri yorum düzeyinde tahrif etme çabası içindedirler.

Bazıları da, İmam Şatıbî ve İmam Gazzalî gibi alimlerin dile getirdikleri makasıd-ı şerîa(t) (Şeriat'in gayeleri) meselesini istismar edip çarpıtıyorlar.

*

Meselenin başka yönleri de var. 

Farklı bir toplumsal yapının hükmü değiştireceğini neye dayanarak söyleyebiliriz

İnsanoğlunun nasıl biyolojik yapısında bir değişme yoksa, psikolojik yapısında da yoktur. 

Hırsızlığın engellenmesinde düşünülecek olan konu toplumsal yapı değil, insan tekinin psikolojik yapısıdır. 

Toplumsal yapının değişmesi, zaman ve mekânın (tarih ve coğrafyanın) farklılığı suçları ortadan kaldırmıyorsa, hırsızlık olayları (ve diğer suçlar) yine yaşanıyorsa, bu değişiklik neyi ifade eder?! 

Toplumsal yapılar değiştiği halde neden nesli tükenen tek bir suça rastlanmıyor? 

Kaldı ki, Peygamber Efendimiz s.a.s. döneminde Medine’nin toplumsal yapısı ile bedevîlerinki farklı değil miydi?! 

Doğulu mecusi İran ile Batılı Roma'nın varisi hristiyan Bizans’ın toplumsal yapıları da farklılık göstermiyor muydu?!

*

Bütün bunlar bir yana, Fazlur Rahman’ın serdettiği başka görüşler, onun hırsızlık hakkındaki yorumlarını geçersiz ve gereksiz hale getirmektedir

Söz konusu saçmalar koleksiyonu kitabında şöyle diyor:

“Sahabeden Ebu Zerr’in Peygamber’den şöyle bir hadis rivayet ettiği söylenmektedir: ‘Allah’tan başka ilah yoktur (ve Muhammed Allah’ın resulüdür) diyen Cennet’e gider.’ Sahabenin ‘zina eden ve hırsızlık yapan bir kimsenin de Cennet’e girip giremeyeceğini’ sorması üzerine Peygamber’in ‘Evet’ diye cevap verdiği söylenir. Böyle bir hadîsi Peygamber’e kadar götürmek mümkün değildir, çünkü Kur’an, büyük bir ısrarla ve sürekli olarak imanla ameli birlikte zikretmektedir.”

Bu durumda Fazlur Rahman’ın, hırsızın elinin kesilmesi ile ilgili konularda yeni hükümler icat etmek için acele etmemesi gerekirdi. 

Çünkü müminler hırsızlık yapmayacağına (ve başka suçlar işlemeyeceğine) göre, müminler için düzenlenmiş cezalara da ihtiyaç yoktur. 

Bir mümin suç işlediğinde, Fazlur Rahman gibi düşünülürse, aslında ortada tek bir suç vardır: İmanı kaldırıp atma, yani küfür

Artık o bir mümin olarak yargılanamaz. 

Kuşkusuz bütün bunlar saçmalıktan ibaret. Fazlur Rahman’ın Ehl-i Sünnet imamlarına muhalefet etme saikiyle Kur’an’ı Haricîler gibi yorumladığı, akılda onlarla ortak olduğu, onlardan daha akıllı olmadığı açık.

*

Burada bir parantez açalım.

Ehl-i Sünnet’e göre iman, kalple samimi tasdik ve dille takiyyesiz ikrardan ibarettir. 

Amel, imanın şartı değildir, kemaline işaret eder.

Nitekim Allahu Teala iman ile salih ameli ayrı ayrı zikretmektedir. Yani iman başka, salih amel başkadır.

Kalbiyle inanan, ve bunu da diliyle ifade eden, küfür sözler söylemeyen, küfre düşürecek amellerden kaçınan kişi mümindir.

Böyle biri, amelsizliğinden, yani günahından dolayı tekfir edilemez, onun kâfir olduğu söylenemez.

Tarihselci modernistlerin pîri Fazlur Rahman’a göre ise, amelsiz ve günahkâr adam kâfirdir. Kur’an’dan bunu anlıyormuş.

Bu Ehl-i Sünnet’in değil Haricîlerin itikadıdır. 

Kısacası, Fazlur Rahman, bizim yerli ve millilerden daha az soytarı değil. 

Soytarılıkta, kafası karışıklıkta, çelişki ve tutarsızlıkta onları geçmekle birlikte, ahmaklıkta onlara yetişemiyor.

Çünkü, bizim “taklid” düşmanı, sözde eleştirellik meraklısı, aklı kullanma tutkunu yerli milli beyinsizler, sorgulamadan Fazlur Rahman’ın peşine düşerek farkında olmadan modernist Hıristiyan ilahiyatçıları taklid eden “mahi”lerdir, derya içre olup deryadan habersiz mahiler. 

(İbrahim Lavaş/Maraş gibi farkında olarak taklid edenler hariç; onlar hangi deryada yemlendiklerini bilen açıkgöz balıklar.) 

*

Batı’da Tevrat ve İncil‘e tarihî tenkid (tarihsel eleştiri / historical critical) metodu ışığında yaklaşma eğilimi özellikle Evrim Teorisi’nin etkisiyle başladı. 

Çünkü geçen yüzyıllarda Batı toplumlarında doğa bilimlerine karşı sınırsız bir güven vardı. (Yirminci Yüzyıl’da bilim ve bilgi felsefeleri alanındaki tartışmalarla bu güven sarsıldı, postmodernizme giden yol açıldı.)

Bu güven, teknolojik alandaki somut başarı ve ilerlemeden besleniyordu. 

Doğa bilimleri kapsamında düşünülen Darwin’in Evrim Teorisi, Batılı insanın dinî inançlarını şüpheli hale getirmişti. 

Bu gelişmenin etkisiyle dinî-tarihselci okul/ekol, doğa bilimleri ile din arasındaki uçurumu kapatmak üzere kolları sıvadı. 

Amacı, tarihî tenkid (tarihsel/tarihselci eleştiri / historical critical) yöntemi vasıtasıyla Kutsal Kitap (Kitab-ı Mukaddes) “dil”inin “anlam“ını yeniden keşfetmekti.

İnsanın ve yerkürenin yaratılışı hakkındaki (doğa bilimleriyle çelişen) bilgiler ve tarihî olaylar, Kutsal Kitab’ın “lafz“ının kesin anlamında “tarih” olarak anlaşılmamalıydı. 

Aksine onlar birbirini geçersiz hale getirmeyen çok sayıda yorumlar olarak anlaşılabilirdi ve anlaşılmalıydı.

Böylece, tarihî tenkidçi Kutsal Kitap yorumu, yeni doğa bilimi anlayışıyla Kutsal Kitap arasında (görünüşte) bir uzlaşma sağlanmasının önünü açtı. Böyle inanıyor, daha doğrusu buna inanmak istiyorlardı. 

Bundan böyle bu ikisi birbirine hiç aykırı düşmeyebilirdi. Bütün yapılması gereken, Kutsal Kitap lafızlarının kesin bilgi içermediğini, çok sayıda yoruma imkân veren mecazlar içerdiğini kabul etmekti.

*

Tarihsel eleştiri” yöntemi köken itibariyle Spinoza’ya dayanıyor.

Spinoza, İncil’in her ayrıntısının Tanrı’ya dayanmadığını kabul ettiği için (Ki, tahrif edildiği için durum budur) böylesi bir yaklaşımı benimsemişti. (Yani prof. unvanlı pırasasör Mustafa Öztürk soytarısı, Kur'an'daki her ayetin Allah tarafından indirilmiş olamayacağını söylerken ilhamını Spinoza geleneğinden alıyor.)

Spinoza'ya göre, İncil’i okurken daima, yazılmış bulunduğu dönemin şartlarını akılda tutmalıydık. (Böylece, tahrif ameliyesini onaylamış oluyordu.)

Onun ardından İngiliz filozof Collins de “eleştirel” yöntemi benimsemiş, daha sonra bu, Batılı ilahiyatçılar arasında bir modaya dönüşmüştür.

Ardından da bu hayalet Türkiye'de, şişeden çıkan cin gibi maddeten ve manen "en kara" Ankara Ekolü olarak kendisini göstermiştir.

Sorun şurada ki, bir akılsızın şişenin kapağını açarak serbest bıraktığı bu (hristiyan mezarlığından kopup gelmiş) en kara ucube hortlağı kırk akıllı şişeye tekrar sokamıyor.

* * *

DR. SEYFİ SAY’IN İNTERNETTE PDF FORMATINDA YER ALAN KİTAPLARI:

(https://archive.org/details/texts?tab=collection&query=%22seyfi+say%22)

28 Şubat Sonrasının Bilançosu: Laikleşen İslamcılar, Solculaşan Milliyetçiler

28 Şubat Sürgünü: Prof. Esad Coşan Hoca

Ajan Dindarlığının Kodları: Anti-İslamcılık, Pseudo-Hilafetçilik

Ajanın Din Mühendisliği: Laiklikle Vaftiz Edilmiş Müslümanlık

Akıl, İman ve Kant’ın Felsefesi

Anıtkabir Tapınmacılığının İki Düşmanı – İslam (İrtica) ve Kürt (Öteki)

Atatürkçü Türk İslamı’nın İnanç Kodları: Harun Yahya (Adnan Oktar) Örneği

Bilim ve Metafizik

Cemaat Küresel İslam Devletidir

Cumhuriyet İlahiyatçılığı:Tefakkuhsuz Fıkıh

Çok Sessiz Bir Ölüm (Şeyhleri de Vururlar)

Darulhikme Tartışmaları

Dinlerarası Diyalogtan İslam-Darwinizm Diyaloğuna

Diyanet, Laiklik (Siyasal Dinsizlik) ve Atatürk

Ehl-i Beyt ve Muaviye R. A.

Ehl-i Sünnet, Şia ve Selefîlik

 Eski Yunan’dan Kalan Gericilik: Demokrasi

Felsefe, Bilim ve İman (Saf Akılsızlığın Tenkidi)

Felsefî ve Kelâmî Mübahaseler

Fethullahcı Zihniyetin Tenkidi

Halifelikte Ehliyet ve Liyakat (Erbakan-Coşan İhtilafı)

Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf

İdeolojisiz Siyaset: Partilikten Pırtılığa

İlahiyatçılar Sirkinin Canbazları

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî

İslam’ın Şeriatı, Laikliğin (Siyasal Dinsizliğin) ‘Düzen’i

Kader Risalesi

Kadın, Erkek, ve Toplumsal Cinsiyet

Kalemin Kuşanıldığı Devran (Sağduyu Yazıları)

Kalemlerdeki Cahil Cesareti

Kritik-Analitik Oyunun Analiz ve Kritiği

Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi

Laik Düzen Tekfirciliği

Laik Rejimlerde İslami Hareket -Yöntem Tartışması

Laik (Siyasal Dinsiz) Düzenin Dindar Medyası

MİT’in Frankeştayn’ı FETÖ

Ortadoğu’nun Pusulasız ve Rotasız Gemisi

Proje Adam ve Madamlar

Ruyet-i Hilal Risalesi

Sağduyu mu, Solduyu mu? (Sağduyu Partisi’nin Zihniyet Karnesi)

Siyasal İslam ve Siyasal Dinsizlik (Laiklik)

Sünnet’e Karşı Metin Tenkidi Şarlatanlığı -Hilafet Hadîsleri Örneği-

Sünnetsiz Tarihselci Modernistler, Ehliyetsiz Sünnetçiler

Şahsiyet Ne Yana Düşer Usta, Dış Politika Ne Yana?

Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr

Türkiye’de Din İstismarının Devletleştirilmesi (Laik ‘Allah ile Aldatma’ Rejimi)

Türkiye’nin Bedevîleri – İslamcılık Karşıtı İmansız Müslümanlar

Türkiye Tarikatlarının Kimlik Krizi: İskenderpaşa Örneği

Türk Siyasetinin Üç Hali: Katı (Kaba), Sıvı (Cıvık) ve Gaz (Görünmez)

Zamane İlahiyatçılarındaki Savrulmalar: Fethullah Gülen Fıkhı Örneği

Zamanın İmamı Meselesi ve Şiîleşen Tarikatçılar


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...