kemal kılıçdaroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kemal kılıçdaroğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TUTARSIZLIKTA (YA DA SİYASAL AKROBASİ VE BUKALEMUNLUKTA) ERDOĞAN’LA YARIŞAN, ONU ALTEDEBİLECEK POLİTİKACI: KILIÇDAROĞLU

 




Kılıçdaroğlu, Ocak 2015’te Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için çirkin karikatürler yayınlayan Charlie Hebdo’ya yönelik saldırı üzerine “Je suis Charlie” (Ben Charlie’yim) şeklindeki sloganı paylaşabilmişti.

Söz konusu olay üzerine Fransızlar’dan bile Fransız bir tepki göstermişti.

Milliyet.com.tr’nin haberi şöyle:

Kılıçdaroğlu: Paris'teki saldırıyı nefretle kınıyoruz

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Fransa'nın başkenti Paris'teki bir dergi merkezine yapılan saldırı hakkında yaptığı açıklamada saldırıyı kınayarak "Paris'te mizah dergisi Charlie Hebdo'ya yapılan saldırıda 12 kişinin öldüğü ve 4 kişinin yaralandığı menfur saldırıyı CHP ailesi olarak büyük bir nefretle kınıyor, bu saldırganların biran önce yakalanması ve cezalandırılmaları hususunda Fransız devleti ve halkının yanında olduğumuzu ifade ediyoruz. Ölenlerin ailelerine başsağlığı ve sabır, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Son zamanlarda İslam dininin bütün yüce değerlerini ayaklar altına alan, İslam adını kullanarak insanlık dışı katliamlar yapan terör örgütlerinin giderek yaygınlaştığını görüyoruz. Bu örgütlerin tüm dünya için daha büyük bir tehdit haline gelmesi Müslüman, Hristiyan, Yahudi, gibi hiçbir din ve inanç ayırımı yapmadan hepimizin bu ortak düşmana karşı birlikte mücadele etmemizi zorunluluk haline getirmiştir. Başta İslam dininin bir barış ve kardeşlik dini olduğunu bilen gerçek Müslümanların bu canilere karşı kendi ülkelerinde gerekli tedbirleri alıp bu teröristleri içlerinden defetmeleri büyük önem taşımaktadır. Özgür düşünce ve ifade hürriyetini algılayamayacak, basın özgürlüğünü kavrayamayacak ölçüde bağnaz çevrelere ise çağrımız, dini hisleri rencide olduğu zaman dahi 'bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmektir' ilkesini hiç akıllarından çıkarmamalarıdır" ifadelerini kullandı.

(https://www.milliyet.com.tr/siyaset/kilicdaroglu-paristeki-saldiriyi-nefretle-kiniyoruz-1995528)

Evet, Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları böyle..

Sonradan bu adamın bir de seyyidlik iddiası ortaya çıktı.. Nasıl seyyidse?..

İmdi, bir defa o saldırıyı yapanlar zaten polis tarafından öldürülmüştü, bir de senin medyada öldürmeye kalkışman gerekmiyordu.

İkincisi, asıl insanlık dışı olan, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e ve onun şahsında bütün dünya Müslümanlarına yapılan saldırıdır.

*

İnsan bazen şeref ve haysiyeti için ölür ve öldürür.

Sen tutup şimdi “seçim hatırına” bayrağı ve vatanı kırmızı çizgi ilan ediyorsun.

Bunun anlamı, bayrak ve vatan için ölürüm ve öldürürüm demektir.

Bayrak için (Ki son tahlilde bir bez parçasıdır) ve vatan için (O da son tahlilde toz topraktır) ölüyor ve öldürüyorsun, fakat Allah’ın Rasulü’nün şeref ve haysiyeti için ölmeyi ve öldürmeyi aşağılıyorsun..

Sen ne biçim "samimi müslüman"sın?

*

Madem öyle, Atatürk için de aynı şeyleri söyle..

Şu Atatürk’ü Koruma Kanunu için harekete geç!..

Mesela birileri Atatürk’ün timsah şeklinde çirkin karikatürlerini yapıp yayınlasınlar, ve buna karşı harekete geçenlere sen “Özgür düşünce ve ifade hürriyetini algılayamayacak, basın özgürlüğünü kavrayamayacak ölçüde bağnaz çevreler” diyerek tepki göster.

Atatürk için söylediğimi Hz. Ali k. v. için söylemeyeceğim, çünkü Hz. Ali’yi biz senden daha çok seviyoruz.

Biz Hz. Ali’yi seviyoruz, siz Aliciliği seviyorsunuz.

*

Paris’teki olayın yaşandığı sıralarda Cumhuriyet adlı çamur gazete de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik çirkin karikatürleri yayınlamaya kalkışmıştı.

Kılıçdaroğlu da onlara destek vermişti.

Haberi okuyalım:

Kılıçdaroğlu'ndan Cumhuriyet"e destek "

CHP Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, Hz. Muhammed tasviri karikatürünü yayınlayan Cumhuriyet Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Utku Çakırözer’i telefonla aradı.

CHP Genel Merkezi’nden yapılan açıklamaya göre Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Utku Çakırözer’i telefonla arayan CHP lideri Kılıçdaroğlu, "Dağıtıma giden gazete kamyonlarının durdurularak, sakıncalı haber veya karikatür aranmasının tam bir 12 Eylül uygulaması" olduğunu belirtti. Kılıçdaroğlu yaşananları kınayarak, Çakırözer’e üzüntülerini ve geçmiş olsun dileklerini iletti.

(https://www.trthaber.com/haber/gundem/kilicdaroglundan-cumhuriyete-destek-162121.html)

Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının “basın özgürlüğü ve özgür düşünce” için kahramanlık yapma adına Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i arayıp bulmalarına ve Danimarka’dan karikatür ithal etmelerine gerek yok.

Ellerinde hazır malzeme var: Atatürk.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in mübarek nurlu simasını, sadece onu rüyasında görenler biliyor, halbuki Atatürk’ün suratı herkes tarafından bilinmekte.

Ayrıca, Atatürk’ün suratının (gerek iki gözü arasındaki farklılık, gerek burnu, gerek kafa yapısı, gerekse alnı itibariyle) karikatür için gayet uygun olduğu da bir gerçek..

Evet, el kesesinden cömertlik yapmanıza gerek yok..

Buyrun kendi kesenizden cömertlik yapın, elinizi tutan bulunmuyor.

Atatürk’ünüzün karikatürlerini çizin, böylece “özgür düşünceye, basın özgürlüğüne” verdiğiniz değeri ispatlayın.

Kemal Kılıçdaroğlu, buyur Cumhuriyet gazetesini bir de bunun için ara..

Madem “samimi” adamsın, samimiyetinin ölçüsünü alalım..

*

Evet, Kılıçdaroğlu, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şeref ve haysiyetine yönelik saldırıya tahammül edemeyenleri, yukarıya aldığımız açıklamasında görüldüğü gibi, “İslam dininin bütün yüce değerlerini ayaklar altına almak”la suçluyordu.

İslam dininin bütün yüce değerlerini ayaklar altına alanlar Danimarkalı adi karikatürcüler ve onların suç ortağı Charlie Hebdo’cular değilmiş, bu karikatürlerden incinen Müslümanlarmış..

Demek ki bu ülkede birileri çıkıp Atatürk’ün, Kılıçdaroğlu’nun vs. timsah, domuz, öküz, eşek vs. şeklinde karikatürlerini yapsalar, Kemal efendi bunu “özgür düşüncenin, basın özgürlüğünün” gereği sayacak..

Savcılar buna karşı harekete geçse, o karikatürleri yapanlara telefon edip destek verecek..

Mi?

Mi, yoksa bu cömertlik, bu özgür düşünce aşkı sadece Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in yağmalanan haysiyet ve şerefi için mi?

*

Evet, Kılıçdaroğlu, seyyid diye reklamı yapılan Kılıçdaroğlu o süreçte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haysiyet ve şerefi için bir inilti, bir mırıltı, bir fısıltı, bir vızıltı bile çıkarmamış, o karikatürlerle hakaretin ve aşağılamanın dibini bulanların yanında saf tutmuştu.

“Je suis Charlie” sloganına sarılmıştı.

Charlie Kemal haline gelmekten utanmamıştı.

*

Charlie’cilerin avukatlığını yaparak “Bunlar sadece Hz. Muhammed’i değil, Papa’yı da eleştiriyorlar” demekten de geri kalmıyorlardı.

İmdi, bir adam senin karşına geçip önce kendi anasına söverse, senin anana da sövme hakkına sahip olabilir mi?!

Bunu normal mı karşılayacaksın?

Görünüşe göre o kafadasınız, sizde bu yetenek var gibi görünüyor.

Bir insan kendi çocuğunu öldürse, senin çocuğunu da öldürme hakkını elde edebilir mi?!

Bir akıl hastası kendi gözünü çıkarsa, senin gözünü de çıkarma özgürlüğüne sahip olabilir mi?!


SENİN SANMAMAN YETMEZ!

 




Prof. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinin 13 Şubat 2014 tarihli sayısında yayımlanan, “Dostluğun ve desteklemenin şartı” başlıklı yazısında şu görüşleri dile getirmişti:

İnançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas bir iktidar ülkeyi yönetmekte ise dindar Müslümanlar kendi din hürriyeti alanlarına bakar, burada beklentiler karşılanıyorsa iktidara destek verirler. İslam dışı ve/veya İslam’a aykırı inanç ve hayat tarzlarına sahip vatandaşların da hak ve hürriyet adına talepleri olacaktır. Bu talepler içinde İslam dini ve ahlakına aykırı olanlar varsa dindar Müslümanlar ‘demokrasi ve insan hakları adına’ bunların da verilmesinin peşine düşmezler, verildiği zaman da memnun ve mes’ud olmazlar, mevcut sistem gereği tahammül ederler.

İslam maddi ve manevi beş değeri korumayı amaç edinmiştir: Hayat, akıl, din, mal (servet) ve nesil. İktidar dini korumakla beraber diğer dört değeri -ki, bunun için de mal; yani ekonomi de vardır- korumada gevşeklik, ihmal ve kusur içinde ise o iktidarı -sırf dini hakları verdiği için- desteklemezler, diğer korunması gerekli değerleri de korumasını bekler, ister ve desteklerini buna göre ayarlarlar.

Bir iktidar Müslümanların dini haklarını vermede gevşek ve kusurlu olursa, diğer alanlarda başarılı olsa bile dindar Müslümanlar o iktidarı desteklemezler.

Mevcut iktidar döneminde bu beş değerin korunması bakımından önemli mesafeler alındığını, gece gündüz demeden çalışıldığını yar da ağyar da biliyor ve insaflı olanlar itiraf ediyorlar.

Şimdi biri çıkar da ‘Biz iktidarı desteklemek için demokrasi, insan hakları ve AB sürecinde katedilen mesafeye bakarız; bu konularda başarılı ise destekleriz, gevşek ve kusurlu ise desteğimizi çeker, onu düşürmek için başkalarıyla ortak hareket ederiz’ derse bu tamamen seküler, dünyevi, maddi, dindar bir Müslümanın tercih etmeyeceği bir yaklaşım olur. Bu yaklaşımı benimseyen vatandaşların da tercih haklarına saygımız tamdır; ancak bizim tercihimiz bu değildir.

Dindar Müslümanlar demokrasi ve insan haklarının ‘içi İslam ahlakı ile doldurulmuş’ olanını tercih ederler.

AB ile entegre olmayı, Batılılaşmayı, kendi öz ve yüce medeniyetimizi Batı’nınki ile değiştirmeyi asla istemezler ve bu konuyu bir ‘inanç meselesi’ bilirler. Batı ile ilişkileri, zorunlu ve ümmet için yararlı olan sınırda tutar, orayı aşmamaya gayret ederler.

Milli sınırlar içindeki insan unsurunu, büyük İslam ümmetinin ‘ayrılmaz bir parçası’ kabul eder, dost düşman ayırımında ümmeti esas alırlar. Onlara göre bugünkü parçalanma, dağılma, hatta kendi aralarında savaşma ve çatışma büyük günahtır; izale edilmesi, ümmet bütünlüğünün sağlanması, kavganın adil bir barışa, kardeşlik ve dayanışmaya dönüşmesi için gayret etmek farzdır.

Bu iktidar ekonomiyi batırmadı, maddi ihtiyaçları olabildiğince karşıladı, barış sürecini başlattı ve ‘İmam Hatiplerin önündeki engelleri kaldırdı, başörtüsü zulmüne son verdi, okullara seçmeli Kur’an, Peygamberimiz’in Hayatı ve Temel İslam Bilgisi’ derslerini koydu ise -ki, evet bunları yaptı- ona cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum.

Yolsuzluk, haksızlık, rüşvet, irtikab, kul hakkına tecavüz… büyük günahlardandır. Bunları dindar Müslümanların onaylaması mümkün değildir. Ancak ‘hüküm giymedikçe kişilerin masum oluşları’, ‘Soruşturmanın gizliliği’ de temel hukuk kurallarıdır.

Yukarıda sayılan kusurların ve günahların istismar edilmesi, bunları onaylamayan iktidarı yıpratmak için kullanılması da dine ve ahlaka uygun düşmez.

*

Görüldüğü gibi 2014 yılında, sonraki yıllara göre biraz daha mutedil bir çizgideymiş. 

Kesin ifadeler kullanmak yerine “Sanmıyorum” diyebiliyormuş.

Sonradan kendisine bir haller oldu.

Yazdıklarına gelince..

Hayrettin beyin ilk cümlesinden başlayalım: 

“İnançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas bir iktidar ülkeyi yönetmekte ise dindar Müslümanlar kendi din hürriyeti alanlarına bakar, burada beklentiler karşılanıyorsa iktidara destek verirler.”

Buradaki “inançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas bir iktidar” kaydı, hiç tartışılmadan, bir aksiyom gibi önümüze konuluyor.

Yani, hareket noktası olarak, önce, mevcut iktidarın “inançlara saygılı, din, vicdan ve düşünce hürriyetini korumada hassas” olduğunu teslim ediyoruz. Hareket noktamız bu.

Ancak, memleketin manzarası tam böyle değil.

*

İnancımızı açıkça söylemediğimiz, bu ülkede Şeriat’in hakim olması gerektiğini açıkça söylemekten kaçındığımız için, (çokları da zaten hristiyanca bir İslâm anlayışını benimsemiş, Şeriatçılıktan vazgeçmiş bulunduğu için) din ve vicdan hürriyetimiz varmış gibi görünüyor.

Bu, gerçek bir özgürlük müdür?!

Bu ülkede bir milletvekili ya da önemli bir bürokrat, “Arkadaş, ben Şeriatçıyım, Şeriatçı olmam, benim müslüman olmamın zorunlu sonucudur, lazım-ı gayri mufarıkıdır” diyebilir mi?!

TBMM Başkanı İsmail Kahraman bunu dediği için bile değil, “Anayasa’da laiklik kelimesinin yer alması şart değil, nitekim Avrupa’da öyle” dediği için siyasî linçe maruz kalmadı mı?

Sen şimdi mevcut iktidara destek verdiğin, böylece mevcut rejimi dolaylı olarak desteklemiş bulunduğun için, yazılarına rüşvet-i kelâm kabilinden eklediğin “Aslında benim gönlümden geçen rejim tam bu değil” şeklindeki kayd-ı ihtirazîlerine tahammül edilmesini, gerçek bir özgürlük mü zannediyorsun?!

*

Ekonomi bahsine gelelim.

“Ekonomiyi batırmamak, maddi ihtiyaçları olabildiğince karşılamak”, bir iktidarı desteklemek için tek başına yeterli bir neden olamaz.

Aslında her iktidar, her parti, ülkesini zengin etmek ister; bunu başarır başaramaz, becerir beceremez, o ayrı mesele..

Mesela bir şirketin başına kimi getirseniz, o şahıs (şirketteki iktidar olarak), firmanın üstün başarı göstermesini, büyük kâr elde etmesini ister. Bazıları başarır da.. 

Bu, o yöneticinin “iyi bir insan” olduğunu göstermez.

Hangi yönetim, ülke ekonomisinin bozuk olmasını, vergi gelirlerinin azalmasını, cüzdanının boşalmasını ister ki?!..

*

Asıl önemli olan soru şudur: Bu iktidar, ekonominin işleyişinde helal ve haram sınırlarına ne kadar dikkat etmiş, ekonominin İslâmî kurallara göre işlemesi için ne yapmıştır?.

Bu soruyu sormadan, iktidar için, “ona cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum” demek uygun olmaz.

Başörtüsü zulmüne son verilmesi ve “seçmeli” din derslerinin konulmasına gelince…

Evet bunlar yapıldı..

Fakat, bu ülkede aynı zamanda “Şeriatçı” olmak, “sahih bir İslam anlayışı”nı savunmak da marjinal bir olay haline getirildi.

Şeriat ve Şeriatçılık kavramları, derin odakların kullandığı birtakım "yerli-milli" kişiler tarafından, bizzat “dinci medya” olarak gösterilen basın yayın organlarında sistematik olarak itibarsızlaştırıldı.

Bu, senin yazdığın Yeni Şafak'ta da yapıldı. 

*

Aslında olay şu:

28 Şubat sonrasında “Şeriatçılar”ı “muhafazakâr demokrat” ve “ılımlı laik” hale getirenler (Evet, aslında Ilımlı İslam değil, Ilımlı Laiklik projesi var), bu kitlenin tekrar radikalleşmesinin (yani Şeriatçılaşmasının, laik düzeni sorgulamasının) önüne geçmek için, başörtüsü sorununu bir ölçüde çözmeye ve bazı yüzeysel dinî dersleri “seçmeli” (sadece seçmeli) olarak “dindar” insanlara “lutfedip vermeyi” kabul ettiler.

O yüzeysel ders kitaplarına bakınız; onlarda bile bir yandan resmî ideolojinin ve Atatürkçülüğün empoze edildiğini görürsünüz.

Hayrettin bey, böyle bir iktidara cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyormuş.

Tamam da onların Ankara’da, “Türkiye’de rejim sorunu kalmamıştır, bizim sayemizde dindar insanımız da laikliği benimsemiştir, biz de zaten laik bir partiyiz, İslamcı/dinci değiliz, gizli gündemimiz asla yoktur, Türkiye’deki Şeriatçıları Şeriatçı olmaktan çıkardık, laikleştirdik, ılımlı laikler haline getirdik, asıl biz Aziz Atatürk'ün izindeyiz, Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı minnet ve şükranla yâd ediyoruz vs.” dediklerinden haberin var mı?

Belki de var.. Olması lâzım..

Çünkü, Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta yaptığı laik yönetim tavsiyesinin bile arkasında durdun, ona bir kulp takmak için mugalata sanatının dibini buldun.

Bu iktidar şunu yapmışmış da bunu yapmışmış da.. Evet yaptılar, fakat dindarları laikleştirmekle de ("siyasal dinsiz" hale getirmekle de) övündüler..

Hızlarını alamayıp Mısır ve Tunus'a bile "siyasal dinsizlik" ihraç etmeye kalkıştılar.

Millete "Size amelî hususlarda müsamaha göstereceğiz, fakat bunun karşılığında itikadî tavizler verecek, (merhum Said Nursi'nin "küçük deccal / küçük yalancı" olarak nitelendirdiği) Atatürk'ü rahmetle anmaya başlayacak, Şeriat savunuculuğunu bırakacak, laiklik (siyasal dinsizlik) eleştirisine son vereceksiniz" mesajını verdiler.

Millete sundukları, onlardan istediklerinin yanında devede kulak bile değildi.. 

*

Evet, Hayrettin bey, “İslam maddi ve manevi beş değeri korumayı amaç edinmiştir: Hayat, akıl, din, mal (servet) ve nesil” diyor.

Sonra da ekliyor: 

“Mevcut iktidar döneminde bu beş değerin korunması bakımından önemli mesafeler alındığını, gece gündüz demeden çalışıldığını yar da ağyar da biliyor ve insaflı olanlar itiraf ediyorlar.”

Nerde yaşıyorsa?

Zinanın suç olmaktan çıkarılmasının, İstanbul Sözleşmesi’nin yasal düzeyde hayata geçirilmesinin, üniversitelerde toplumsal cinsiyet adı altında okutulan derslerle her türlü sapıklığın reklamının yapılmasının vs. (ki özgürlük adı altında kabul edilen başka rezillikler de var) ne anlama geldiğini bilmez gibi konuşuyor.

Mevcut iktidar, “nesil” maddî ve/veya manevî değerinin korunması için zinayı serbest bıraktı mı demek istiyor? Ya da ne?

Hayrettin beye göre, bu iktidar “nesil” değerini korumak için gece gündüz demeden çalışmış, zinayı serbest hale getirmiş.

Hayrettin efendi nesilden artık neyi anlıyorsa?.. Bunu bilemiyoruz.

Gece gündüz demeden neslin korunması için çalışılmış, bunu yar da ağyar da biliyormuş, insaflı olanlar bunu itiraf ediyormuş..

İnsaf da bunların tekelinde, babalarından miras kalmış tapulu malları..

*

"İnsan hayatı"na gelince… Mevcut iktidarın insan hayatını korumak için neler yaptığını, bu iktidar döneminde neler yapıldığını şahsen çok iyi biliyorum.

Neler yapıldığı benim gibiler açısından "bi't-tecrübe sabit"tir.. Hariçten gazel okuyan, "yaşayan" kadar bilemez.

Ne demişti Mevlana: "Ben ol da bil!"

Gelelim dinin korunmasına.. Bu ülkede bugün, Şeriat kavramını camilerdeki hutbelerde bile duyamıyoruz.

Daha ne olsun!

Malın korunmasına gelince.. İşte bu doğru olabilir. 

Birileri servetlerini çok iyi koruyorlar.

*

Hayrettin efendi olayı çarpıtıyor..

"Böyle bir iktidara cephe almaya Allah ve Resulü’nün razı olacağını sanmıyorum" demek yerine, "Böyle bir iktidarı beğenmediği için zihniyet bakımından ondan da bozuk olanı desteklemek caiz olmaz" dese, anlaşılabilir.

Fakat öyle demiyor.

Dindar geçinen ve bilinenler böyle yaparsa, 'çağcıl' CHP iktidarından da herşey beklenebilir, bunu bilmiyor değiliz.

Fakat şunu da biliyoruz: CHP amelî bakımdan zarar verebilir, fakat milletin itikadıyla oynayamaz.

Mesela Mısır'a ve Tunus'a Tayyip Erdoğan yerine Bay Kemal "Şeriat'i bırakın, laik olun!" mesajını verseydi yer yerinden oynardı.

"Sınırlı sorumlu müslüman" Erdoğanist yağ tulumları kim bilir nasıl da kabına sığmayan mücahitler haline gelirlerdi. 

*

Tuzun koktuğu yerde diğer nesnelerin kokmasının hesabını kim nasıl sorabilir?

Daha doğrusu, tuzun kokmasından değil, tuzun yokluğundan, yasaklanmasından söz etmemiz gerekiyor.

Soytarılığın yerlilik-millilik-vatanseverlik katına yükseltildiği, ihlas edebiyatı ve umuma açık nefis muhasebesi gösterisi ile işe başlayacak kadar ustalaşmış kaşar riyakârlığın dindarlık zannedildiği, gerçek dindarlığın da "tehlike" kabul edilip açık ya da "örtülü" yöntemlerle önünün kesildiği bu ülkede tuz, "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" biçimde yasak. 

Tuz diye, ne idüğü belirsiz kalp/sahte nesneler piyasaya sürülüyor. 

Yoksa, sahici tuz asla kokmaz.. 


SUİKAST

 



Konuyu gündeme getiren kişi bir CHP'li.. Alaattin Aldemir.

Ancak eski MHP'li.. Ülkü Ocakları eski genel başkanı..

Halk TV’den İsmail Küçükkaya’ya şunları söyledi:

"Diyorlar ki ‘Sandık güvenliği’. Sandık güvenliğinden önce millet ittifakını oluşturan liderlerin can güvenliği… Bir mafya grubu üzerinden Kılıçdaroğlu’na hamle yapılacağıyla ilgili duyumlarım var. Devlet görevlilerini göreve çağırıyorum. Hepsi ortağı olur bu işin. Genel başkana haber vermeden ben bunu sizinle paylaşıyorum. Bir mafya grubunun üzerinden, Sinan’a (öldürülen eski Ülkü Ocakları başkanı Sinan Ateş) yaptıkları gibi bir uyuşturucu grubu üzerinden bir şeyler duyuyorum liderlere yönelik, sakın ha. Sakın ha. Bu ateş hepimizi yakar. Çok açık söylüyorum.”

Bunları söylediğinde takvimler 7 Mart'ı gösteriyordu.

13 Mart günü ise Kılıçdaroğlu T24'ten Murat Sabuncu'ya şunları söyledi:

“Olur, böyle şeyler; önemsemiyorum. … Bu türden haberlerin aynı zamanda bazı mahfillerin propaganda enstrümanı olduğunu da biliyorum. Toplumda bu tür haberler üzerinden korku, endişe yaratmaya çalışırlar; bu tür haberlerle toplumu sindirmeye çalışırlar.”

Konuyu gündeme getiren CHP’li Aldemir olduğuna göre, toplumda korku ve endişe yaratmaya çalışan odak da CHP olmuş oluyor.

*

Böylesi dedikoduları Kılıçdaroğlu karşıtlarının çıkarması ihtimali düşük.. Çünkü bu, onu mağdur hale getirir ve toplum nezdinde güçlendirir.

Henüz adaylık başvurularının yapılmadığı bir zamanda ona yönelik bir suikast da Kılıçdaroğlu karşıtları için faydalı olmazdı.. Diyelim ki hayatını kaybetti, yerine gösterilecek aday ezici bir galibiyet sahibi olurdu.

Siyasî suikastler sadece iç ihtilaflardan beslenmez, dış güçler de içerdeki uzantılarını kullanarak bunu yapabilirler.

Mesela Sultan Abdülhamid’e böylesi bir suikast düzenlenmişti. Ölseydi mesele yoktu, fakat atlatınca suikasti planlayan dış güçler deşifre oldular.

*

Şu anda dünya karmakarışık durumda..

Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor.

Suudi Arabistan ve İran yakınlaşıyor, beklenmedik gelişmeler yaşanıyor.

Türkiye’de Erdoğan’ın kesin olarak kaybetmesini isteyen dış güçlerin içeride onu zor duruma düşürecek bir suikast düzenlemeleri mümkündür.

Diyelim ki düşündüler, kurban kim olabilir?

Kılıçdaroğlu ve Akşener olmaz. Onlar lazım.

Gültekin Uysal da olmaz.. Önemsiz figür.

Babacan da olmaz, ABD’lilerin seveceği türden bir “ılımlı”.

Geriye Davutoğlu ve Karamollaoğlu kalıyor..

Davutoğlu çok sert bir üslup kullandığı için ideal “kurban” gibi görünüyor.


SİYASETTE “YA HEP YA HİÇ” Mİ?

 



Prof. Hayrettin Karaman Yeni Şafak gazetesinde 2019 yılı yerel seçimleri vesilesiyle şunları yazmıştı:

“Benim derdim hiçbirine benzemez” 

(…) Benim sevgili Erdoğan’dan hiçbir menfaatim ve beklentim yok. Benim aklımın erdiği ve yönümün belli olduğu günden beri bir davam var: İslâm insanlığın kurtuluş reçetesidir, hazık bir doktor maharetiyle insanlığa sunulması her sorumlu Müslümanın vazifesidir, bu vazifenin en etkili ve en geniş çerçevede yapılabilmesi için uygun şartlara ihtiyaç vardır, şartlar kötüleştikçe vazife zorlaşır, etkisi ve kapsamı azalır. Müslüman en zor şartlarda da vazifesini yapmaya çalışmalıdır, ama şartların iyileşmesi ile de meşgul olması makuldür.

1950 yılında on altı yaşımda idim, o yıldan beri davamın seyri bakımından Türkiye ve dünyanın şartlarını elimden geldiğince izliyorum.

“Ya hep ya hiç” ilkesi benim ilkem değil; dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor, sonunda ona cenneti vadediyor, dinin iman, ibadet, hayat tarzı, ahlâk, edep… bütün kısımlarını taşımayan kimseyi kaldırıp atmıyor, hepsi yoksa hiçbiri yok demiyor.

Ben de Demokrat Parti’den itibaren partilere baktım, hangisi benim davamın amacına ulaşması bakımından daha müsait ise -en azından oy vererek- onu destekledim. Hiçbir zaman partili (üye) ve partici olmadım. Siyasi partilerin cazip tekliflerini de geri çevirdim. Bir kısmı için “Gölge etmesin yeter”, bir kısmı için de “Ha gayret” tavrı içinde oldum.

Recep Tayyip Erdoğan içimizden biridir. Kaza-kader ona önemli vazifeler yükledi, sonunda oldukça yetkili Cumhurbaşkanımız oldu. Seksen milyon haylice örselenmiş bir halkı, milyonlarca eleman ile yönetmek durumundadır. “İnsan kavun değil ki koklayasın” derler. Ne yapacak, soruyor, soruşturuyor, inandığı kimseleri dinliyor ve insanlara görev veriyor. Çürük çıkanların vebali tavsiye edenlerin boynundadır, ona düşen ise çürüklük sabit olunca gözünün yaşına bakmadan temizlemektir. Temizlemenin, “gözyaşına bakma” dışında da engelleri olabilir, ama eninde sonunda bu engelleri de aşmak ve zamanı geldiğinde temizlemek şarttır.

Diyelim temizledi, yerine gelecek temizi bulmak bu cemiyette, bu ahlâk ortamında ne kadar mümkün?

Bu soru da bence anlamlıdır, lakin bu noktada da “ya hep ya hiç” değil, “olabildiğince, bulunabildiğince” kuralı geçerli olacaktır.

Bazı dostlar bana ahlâk dersi veriyorlar, Allah razı olsun, küfredenler var, beddua edenler var, bir de ahlâk dersi verenler var; bu sonunculara teşekkür edilmez mi?

Ben bakarım, eğer haklı iseler, bende bu kusurlar varsa onları düzeltmeye çalışırım, yoksa Allah’a şükrederim, istikâmetimi korumaya çalışırım.

Evet, dostlarım, ben asla rüşvete, faize, yolsuzluğa, zulme, kul hakkı yemeye, vazifeyi kötüye kullanmaya, haksız mal ve mülk edinmeye… caiz demem, bunları yapanlara “fâsık, günahkâr, makbul olmayan kişiler” derim. Elimden geldiğince bildiklerimi ıslah etmeye çalışırım, fâsıkların kamu hizmetinde kullanılmamasını ısrarla tavsiye ederim (İyisini bulabilirseniz, bulabildiğiniz kadar).

Ama ben iman ve davaya öncelik veririm.

İmana öncelik verdiğim için fâsık da olsa mümin olanı, en büyük kusur olan imansızlık dışında iyi tarafları da olsa inanmayana ve özelikle de davama karşı olana tercih ederim. İmanın bir gün o fâsıkı ıslah edeceğini umarım. Bu tutum bana mahsus da değildir, bu bir din kuralıdır.

Davama öncelik verdiğim için de, kusurlu da olsa bizimkilerin iktidardan düşmeleri halinde davamın başına nelerin gelebileceğini düşünürüm.

Şimdi önümüzde bir İstanbul seçimi var. Bu seçimde Tayyip Bey’in adamı kazanamazsa kimler sevinecek buna bakarım.

Ben sayayım:

* PKK’nın sözde liderleri sevinecek.

* ABD başkanı,

* Netanyahu,

* Suud Kral naibi,

* Sisi,

* Zâyid,

* Esed,

* Bazı Avrupa ülke başkanları,

* Bilcümle İslâm düşmanları,

* Dünyayı soyup soğana çeviren sermaye baronları,

* Kemalistler-Batıcılar… evet bunlar ve benzerleri sevinecekler.

Şimdi soruyorum:

Bunların derdi ahlâk mı, insan hakları mı, düşünce özgürlüğü mü, Türkiye’nin darboğazlardan çıkıp gerçek mânâda güçlü ve bağımsız olması mı, söyleyin, Allah aşkına, bunların derdi nedir? Niçin Erdoğan’ı harcamak istiyorlar? (…)

*

Karaman, Erdoğan’ın iktidarının “dava” diye adlandırdığı İslam’ın güçlenmesi için yararlı olduğunu, olacağını düşünebilir.

Her ne kadar bazen hoşumuza gitmeyen şeyler hayırlı, hoşumuza giden şeylerse şerli olabiliyor, neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu kesin biçimde ayıramıyorsak da, bu düşüncesinde haklı olabilir. Mümkündür.

Fakat burada çok daha temel başka sorunlar var.

Birincisi, Erdoğan’ı adeta bir masum peygamber konumuna yükseltiyor.

İkincisi, İslam “dava”sı ile Akparti’yi özdeşleştiriyor.

Sözde, “İslam davası” için Erdoğan’ı ve Akparti’yi destekliyor. Özde ise, İslam’ı tahrif ediyor.

*

Açalım..

Karaman, “ ‘Ya hep ya hiç’ ilkesi benim ilkem değil; dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor” diyor.

Bu ifadeler cahillikten başka birşey değil.

Birincisi, İslam’ı yaşama (amel) söz konusu olduğunda “Ya hep ya hiç!” tavrı hiç kimse için pratik değeri bulunan bir ilke olamaz. Çünkü insan melek değildir, buna gücü yetmez.

Kıyamet gününde de “Ya hep ya hiç!” denilmiyor, ameller tartılıyor.

Ancak, itikad bahsinde durum farklı.

İnançta “Ya hep ya hiç!” ilkesi geçerlidir. 

“Biraz iman, azıcık da küfür olsun; biraz İslam, bir tutam da dinsizlik olsun; zekât gibi bazı hususlarda Şeriat’i kabul edelim, bazı hususlarda da Şeriat’in devrinin geçtiğine iman edelim” diye birşey kabul edilmiyor.

Bu hususu merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde “Îmân mucibe-i külliyyedir, bunun zıddı olan küfür ise, sâlibe-i cüz’iyye ile meydana gelir” diyerek veciz bir şekilde özetlemektedir.

Yani iman, inanılması gereken hususların tümüne inanılması ile gerçekleşir. Bir kısmına, veya büyük çoğunluğuna inanmak yeterli olmaz. Hepsini kabul etmek icab eder.

Küfür ise böyle değildir. Kâfir olmak için inanılması gerekenlerin büyük çoğunluğunu veya yarısını reddetmek gerekmez. Sadece bir cüz’ü, bir parçayı, tek bir öğeyi bile inkâr etmek, kâfir olmak için yeterlidir.

*

Karaman ayrıca “Dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor” diyor.

Bu tür ifadelere bizim geleneğimizde “devir“, Batı’da ise totoloji deniliyor.

İmanı olan kimse zaten mümindir. Bunu ayrıca söylemeye gerek var mı?!

Ancak, buradaki “eksikleriyle beraber” lafı sorunlu.

Burası, lafın gelişinden, “itikaddaki eksikleriyle” gibi anlaşılabilir. Doğrusu şudur: Ameldeki eksikleriyle beraber..

Kısacası, totoloji profesörü Karaman, sapla samanı karıştıracak şekilde konuşuyor.

*

Dedik ki, Karaman Erdoğan‘ı adeta masum peygamber konumuna yükseltiyor.

Sözleri şöyle:

Recep Tayyip Erdoğan içimizden biridir. Kaza-kader ona önemli vazifeler yükledi, sonunda oldukça yetkili Cumhurbaşkanımız oldu. Seksen milyon haylice örselenmiş bir halkı, milyonlarca eleman ile yönetmek durumundadır. “İnsan kavun değil ki koklayasın” derler. Ne yapacak, soruyor, soruşturuyor, inandığı kimseleri dinliyor ve insanlara görev veriyor. Çürük çıkanların vebali tavsiye edenlerin boynundadır, ona düşen ise çürüklük sabit olunca gözünün yaşına bakmadan temizlemektir. Temizlemenin, “gözyaşına bakma” dışında da engelleri olabilir, ama eninde sonunda bu engelleri de aşmak ve zamanı geldiğinde temizlemek şarttır.

Peki, içimizden biri olan Recep Tayyip Erdoğan (Karaman’ın saydığı dinin iman, ibadet, hayat tarzı, ahlâk, edep… kısımları bakımından) “çürük” olup olmadığı noktasından sorgulanmaktan muaf mıdır?

Erdoğan, “la yüs’el” midir?

Erdoğan birilerini “gözünün yaşına” bakmadan temizleme hakkına sahiptir de, başkalarının Erdoğan’a karşı “Çürük mü acaba?” diye sorgulayıcı biçimde bakma hakkı yok mudur?

Erdoğan, bu açılardan rakiplerinden daha iyi konumda olabilir, fakat bu, onun sorgulanmaktan muaf tutulmasını haklı, makul, meşru ve zorunlu hale getirir mi?!

*

İmdi, Allahu Teala, “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin” durumunu Maide Suresi’nde üç ayrı ayette açıklıyor.

Birisinde kâfir oldukları, diğerinde fasık (günahkâr) oldukları, üçüncüsünde ise zalim oldukları belirtiliyor.

Ulema, Allahu Teala’nın hükümlerini kabul etmekle birlikte uygulamayanların fasık ve zalim, o hükümlerin geçersiz olduğunu ileri sürenlerin ve onlara karşı çıkanların ise kâfir olacaklarını söylemişlerdir.

İmdi, Erdoğan’ın, 2009 yılında Arap Baharı yaşanırken Mısır ve Tunus‘a gidip “İslam Şeriati yerine laiklik (İslam ile diğer dinlerin davaları arasında tarafsızlık)” tavsiyesinde bulunduğunu biliyoruz.

Fakat bu sözlerinden tevbe ettiğine dair bir beyanını duymadık.

Tam aksine, TBMM eski başkanı İsmail Kahraman‘ın “Anayasa ve laiklik” konulu bir konuşması üzerine o sözlerini iftiharla hatırlatmıştı.

Kahraman’ı çiğ çiğ yemeye çalışan Kılıçdaroğlu, Akşener ve Bahçeli troykasına karşı, “Kahraman fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir milletvekili olarak görüşünü söylüyor, Türkiye’de birşeyi değiştirdiği de, değiştirebileceği de yok.. Bu ne tahammülsüzlük, bu ne bağnazlık, bu ne yabazlık! Herkes sizin gibi düşünmek zorunda mı? Fikir ve inanç hürriyetinden anladığınız bu mu?” diyerek onu savunmadığı gibi, bir de kendisi sigaya çekmişti.

*

Bir insan, “Ben Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını, Şeriat’ini kabul ediyorum, onları tartışma konusu yapmam; fakat onları uygulayamıyorum, her günahı işledim, zayıf ve günahkâr biriyim, suçluyum, hatamı kabul ediyorum” derse, mümindir.

Fakaaaat..

“Ben çok iyilikseverim, zekâtımı sadakamı bol bol veriyorum, hatta Afrika’da kuyular açtırıyorum, orucumu tutuyorum, senede bir değil iki kurban kesiyorum, her sene de umreye giderim; ama İslam güncellenmelidir, mesela hırsızın elinin kesilmesini kabul edemeyiz, bu çok vahşice birşey. Erkeğin birden fazla kadınla evliliği akıl ve mantık dışı, bunu kabul edemeyiz. Faiz konusunda da biraz esnek olmalıyız” gibi laflar ederse, kâfir olur.

Devletler de böyledir. Anayasalarında “Biz Kur’an ve Sünnet’e bağlıyız” diye yazar ve uygulamada kâğıt üstünde bırakırlarsa zalim ve fasık rejim olurlar, fakat kâfir devlet durumuna düşmezler.

Ve yine fakaaat…

Bir devlet, anayasasına “Biz dinler arasında tarafsızız, laikiz, Allah’ın hükümleri diye birşeyi ağzımıza almayız, bize atalarımızın ilke ve inkılapları yeter” diye yazarsa, o devlet, İslam’a göre küfür devleti olur.

*

Konuya dönelim.. Erdoğan’ın, Hüsnü Mübarek döneminde bile anayasasında Şeriat kaydı yer alan Mısır‘a gidip, İhvan‘ın iktidarına laiklik getirme tavsiyesinde bulunmasının hükmü nedir?

Kâfir mi olur, fasık mı, yoksa zalim mi?

Dördüncü bir seçenek var mı?

Sadece zalim olduğunu söyleseniz bile, onu çürüğe çıkarmış olursunuz.

Neymiş, Erdoğan etrafındaki çürükleri temizliyormuş, temizlermiş, temizlemeliymiş.

Balık baştan kokar..

Karaman efendi, “Evet, dostlarım, ben … fâsıkların kamu hizmetinde kullanılmamasını ısrarla tavsiye ederim (İyisini bulabilirseniz, bulabildiğiniz kadar)” diyor ve lafı şöyle bağlıyor: Ama ben iman ve davaya öncelik veririm.”

Hayır, yalan söylüyorsun.

Sen Akparti’ye ve Erdoğan’a öncelik veriyorsun.

İman ve davaya değil.

İman ve davaya öncelik veriyorsan, bunları neden ben yazmak zorunda kalıyorum?

Erdoğan’a bakarak bir sürü insanın istikametini kaybettiğini, itikadının bozulduğunu görmüyor musun?

Bunları yazmaktan keyif mi aldığımı zannediyorsun?

Senin tuzun kuru.. Keyfin yerinde.. Bu şekilde Erdoğan yağcılığı yapıyor ve bir taraftan da iman ve dava edebiyatı yapmanın kaymağını yiyorsun.

*

Bazı konular vardır, vatan ve millet meselesidir, partiler üstüdür.

Mesela Kıbrıs böyle.. Milletin haklarının hukuka ve adalete aykırı olarak yabancılar tarafından gasp edilmeye çalışılması durumunda iktidar ve muhalefet farklılığına bakmadan ortak tavır almak gerekir. Muhalefetteki bir partinin iktidar zarar görsün diye farklı sesler çıkarması kabul edilemez.

İman ve İslam (dava) meselesi de böyledir. Devletler ve partiler üstüdür.

Laik devletlerin laik yasalara göre kurulup faaliyet gösteren partilerinin konjonktürel çıkarlarına göre eğilip bükülebilecek birşey değildir.

Eğer davanız İslam ve iman ise, meseleye bu açıdan bakarak Akparti’yi diğer partilere tercih ediyorsanız, diğer partilerin iktidar olmasının veya belediyeleri almasının davaya (imana ve İslam’a) zarar vereceğini düşünüyorsanız, Akparti’nin iman ve İslam açısından zararlı ya da mahzurlu söylemlerine de tepki göstermeniz gerekir.

Böyle yaparsanız samimi olduğunuz anlaşılır. Kendinizle de çelişmemiş, tutarlı davranmış olursunuz.

Fakat, dava (iman ve İslam) açısından mahzurlu söylemler Akpartililerden ve Erdoğan’dan geldiğinde ya hiç sesiniz çıkmıyor ya da bunlara bir kulp takmak için alâkasız teviller yapıyorsanız, İslam’ı tahrif etmeye başlamışsınız demektir.

Bu durumda sizin davanızın sadece grupçuluk (particilik) ve liderperestlik olduğu anlaşılır.

*

“Ya hep ya hiç!” tavrını Erdoğan’a karşı da sergilememek, doğrularını tasdik edip yanlışlarına karşı çıkmak gerekir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."