agnostisizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
agnostisizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"DÜŞÜNDÜĞÜNÜ 'ZANNEDEN' BİR HAYVAN" OLARAK AGNOSTİK (BİLİNEMEZCİ AMA, NASILSA BABASINI BİLİYOR)

 



Kelamcı Fikret Çetin ile agnostik Diamond Tema’nın agnostisizm konulu tartışmasının video kaydının 45 dakikasını izledim.

İki buçuk saatlik uzun bir video.

Konuya 14’üncü dakikada giriyorlar.

Diamond Tema kendisini agnostik olarak tanımlıyormuş.

Agnostisizm, şüphecilikten (septisizm) bir şube..

Spinoza, “Şüpheciye düşen, sükuttur” der, fakat agnostik Diamond bir türlü susmuyor, vıdı vıdı edip duruyor.

Agnostisizmi de bildiğimiz türden bir agnostisizm değil, kendisinin şahsına özgü, kendisinin icat ettiği bir agnostisizm. (“Köktenci” agnostikler insan algılarından vs. de şüphe eder, zihnimiz dışındaki gerçeklik/realite ile zihnimizdeki izlenim arasında mütekabiliyet ve uygunluk olup olmadığının bilinemeyeceğini kabul ederler.. Diamond’un böyle bir şüphesi hem var, hem yok.. “Özel agnostisizm”i bu noktada çelişkili olmayı seçmiş.)

Nasrettin Hoca’ya “Hocam senin bir icadın var mı, birşey icat ettin mi?” diye sormuşlar, “İcat ettim, kar ile soğan yemeyi icat ettim, fakat ben de beğenmedim” demiş.

Bu soğan filozofu da bir icada imza atmış, kendi şahsına özgü bir agnostisizm icat etmiş.

Nasrettin Hoca’dan farkı ise, bunun, icadından memnun olması.

*

Evet, konuya 14’üncü dakikada girmişler.. 20 dakika peşrevle geçiyor, 34’üncü dakikada Fikret Çetin, Diamond’un temel çelişkisine işaret ediyor:

“Peki şunu soruyorum, birşeyin varlığının bilinebilmesi ve birşey hakkında konuşabilmemiz, hüküm verebilmemiz, onun tam tanımlanabilir olmasına mı bağlıdır diyorsun?”

Evet, aslında defolu filozofluk heveslisi tam da bunu söylüyor.. Bu soru yöneltilmeden önceki son laf-u güzafları şöyle:

“… Varlığın nesne olan, bilgi sahibi olabileceğimiz bir şey olduğu iddia edilen bütün özelliklerin ve bütün varlıkların bize farklı farklı yansımaları olduğunu söylüyorum. İnsan vücudu, beş duyu organı, hatta akıl mantık çok farklı çıkarımlarda bulunduğu için bunlar bizim çıkarımlarımızdır, çıkarımlarımızın gördüğümüz veya incelediğimiz varlığa tam anlamıyla uyduğunu söylemek ise bir zandır, bilgi değildir.”

Zan da bilgidir de, şüphe içeren, kesin olmayan bilgidir.. Şüpheli bilgi.

Diamond örnek de veriyor, mesela gemiye uzaktan baktığında küçük ve hareketsiz, yakından baktığında büyük ve hareketli görünüyormuş, bal ağıza sürüldüğünde tatlı, göze sürüldüğünde yakıcıymış.

Defolu filozofun anlayamadığı ise şu: Geminin ve balın varlığını bilmekle, özelliklerini bilmek ayrı şeydir.

Allahu Teala’nın varlığını ve birliğini bilmekle, zatını ve sıfatlarının künhünü bilmek de ayrı şeylerdir.

Geminin büyüklüğü ve küçüklüğüne gelelim.. Denizdeki geminin büyük, oyuncakçı dükkanındaki oyuncak geminin ise küçük olduğu hususu zan mıdır?!

Çocuğun ağzı laf yapıyor da, kafası bu meselelere tam basmıyor.

Tanrı'nın varlığı meselesi hakkında söylediklerine bakıldığında aslında pozitivist ve materyalist olduğu anlaşılıyor, fakat o kendisini agnostik zannediyor.

Kendisinden habersiz, neyi savunduğunu bilmeyen bir şaşkın.

*

Diamond’un yukarıya aldığımız lafı “bilgi”yi imkânsız hale getiriyor, herşeyi “zan” derekesine düşürüyor.

Böyle birinin şüpheciliğe ve agnostisizme sığınması yadırganmaz.. (İşin kötü tarafı şu ki, en adi bir eşekliğin bile isminin ardına bir "izm" eklendiğinde aptallar onu eşine az rastlanan bir felsefe boncuğu zannediyor.)

Ancak, bilgi bahsinde herşey zan üzerine kurulu değildir.

Mesela Diamond’un bir şempanze değil de insan olduğu düşüncesi zan mıdır?!

Bazı şeylerin varlığını bilmek için onu beş duyu ile algılamış ve bu sayede tam olarak tanımlayabilir hale gelmiş bulunmamız gerekmez.

Mesela, Diamond’un bir anne ve babasıının bulunduğunu bilmek için anne ve babasını tanımak, beş duyu ile yoklamak (görmek, seslerini işitmek, dokunmak, koklamak, dilimizle yalayıp tatmak) gerekmiyor.

Duyularımıza hiç başvurmadan, aklımız sayesinde, onun bir anne ve babasının bulunduğunu biliyoruz.

Ama mesela babası nasıl biridir, ahlâkı, görünüşü, yaşı vs. nedir, bunları bilemeyiz, fakat babasının insan olduğunu (bir maymun olmadığını) ve sadece bir tane babasının bulunduğunu, üç beş tane babasının olmadığını biliriz.

Hayır, zan değil, kesin olarak biliriz.

Diamond, istiyorsa bize, “Hayır, o, sizin kendi zannınız, iş bildiğiniz gibi değil” diyebilir, ona karışmayız.

Ancak, onun bu itirazı bizim bilgimize bir zarar vermez.. Onun itirazını, şüphecilik ve agnostik marka bilgisizliğini kaale almayız.

Diamond, “Öyleyse babamın şempanze değil insan olduğunu bana ispatlayın, samimi söylüyorum, ispatlarsanız inanacağım” derse, bunu da yapamayız.

Çünkü, “akıl” yoluyla ispatlanan birşeyin varlığını “duyusal algılar”a, duyuların şahitliğine bağlayan bir anguta hiçbir şeyi ispat edemezsiniz.

Bilmezliği (agnostisizmi, cehaleti) seçen birine neyi nasıl öğreteceksiniz?!

*

Evet, birşeyin varlığını bilmek için her zaman duyuların şahitliği gerekmiyor.

Allahu Teala’nın varlığı ve birliği meselesi de böyledir..

Varlığı ve birliği akıl yürütme yoluyla kesin olarak bilinir, fakat zatı ve sıfatlarının künhü “tam olarak” bilinemez.

İnsan Allahu Teala’yı zihninde de canlandıramaz.. İnsanın zihnindeki tasavvvurlar da Allahu Teala tarafından yaratılıyor. İnsan, bu evrenin bir parçasıdır, ve birşeyi zihninde ancak o güne kadar algıladığı renklerle canlandırabilir.. Daha önce görmemiş olduğumuz bir rengi zihnimizde canlandıramayız. Yine, zihinde oluşan şekiller, terkibi itibariyle yeni olsa da, aslı itibariyle evrende mevcut olan şeylerdir.. Mesela zihnimizde çok acayip bir yaratık tasavvur edebiliriz; o, evrende mevcut değilse de, rengi ve görünüşünün parçaları itibariyle evrende mevcuttur, farklılık terkiptedir.

Allahu Teala evrenin (yaratılmış varlıkların) bir parçası olmadığı, yaratıcısı olduğu için onlara benzemez, ve evrenin bir parçası olmadığı için de algılanamaz, zaman ve mekândan münezzehtir.. Yaratılmışlara benzemez.. Güneş ışığının Allahu Teala’ya değmesini ve yansıyıp bizim gözümüze gelmesini, böylece O’nu görmemizi bekleyemeyiz.. Cennetlikler Cennet’te görecekler fakat bu bilâ keyf (keyfiyetsiz, nasıllık bakımından anlaşılamaz ve açıklanamaz) ve bilâ teşbih (başka birşeye benzetilemeyecek şekilde) olacaktır.

*

Allahu Teala’nın varlığı akılla bilinir, duyusal algı ile değil.. Diamond’un babasının bir insan olduğunu, bir şempanze olmadığını, ayrıca babasının birkaç tane değil bir tane olduğunu (içinde yaşadığımız dünyanın işleyişinden hareketle) bildiğimiz gibi, Allahu Teala’nın (yaratıcının) varlığını da bu kâinatın ve varlıkların durumlarından hareketle kesin olarak biliriz.

Bunun esası şudur: Ya kâinatın kendisi tanrısal özelliklere sahip olmalıdır (yani Tanrı olmalıdır), ya da Tanrı tarafından yaratılmış olmak durumundadır.. İlk şık, kâinatın özelliklerinden dolayı geçersizdir (Ki mesela İmam Matüridî bunları Kitabü’t-Tevhîd’inde sıralar). Modern fizik de Big Bang gibi teorilerle bu noktaya gelmiş durumdadır.

Allahu Teala’nın varlığını kabul etmek istemeyenler “Big Bang öncesi belki şöyleydi, belki böyleydi” diye kendi kafalarından bir peygambersiz din ve metafizik icat edebilir, kâinatın kendisini tanrı haline getirmek için hayal güçlerini zorlayabilirler, fakat o uyduruk kâinat tanrısının ne peygamberleri, ne de indirdiği kitaplar vardır.

Yoktan, yokluktan kendi kendine var oluş düşünülemez.. Bu kâinat, Allahu Teala tarafından yoktan var edilmiştir.. Yaratılmadığını düşünenler, gözlemledikleri varlığa (kâinata) tanrılık izafe etmiş olmaktadırlar.. Ancak, tanrıları için bir yaş kabul etmek zorunda kalıyorlar, evrenin yaşı 15-20 milyar yıl filan diyorlar, böylece tanrıları tanrı olmaktan çıkıyor, yaratılmış, sonradan ortaya çıkmış birşey haline geliyor.

Ezelî olmayan, bir yaşı bulunan varlık, tanrı olamaz.. Tanrı, evren için bir başlangıç takdir eden, bir yaş takdir eden Allahu Teala’dır.

Diamond’un agnostisizmi, Allahu Teala’nın zatının ve sıfatlarının künhünün bilinemeyeceği noktasında doğru, varlığının ve birliğinin bilinemeyeceği noktasında ise yanlış.

*

Bilgi, her zaman duyusal algılar ve akıl yürütme (muhakeme) ile oluşmaz.. Bazen “doğru haber” bilgi kaynağı haline gelir.

Mesela, aklımız bize, Dünya üzerinde mutlaka Antartika diye bir kıta bulunmalıdır demiyor.. Gidip görmüş de değiliz.. Fakat Antartika’nın varlığından şüphemiz yok, çünkü onun varlığını mütevatir haberle (yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir topluluğun şahitliğiyle) biliyoruz.. Bu kadar insanın başka bir yere ait fotoğraf ve video görüntülerini Antartika diye yutturmaya çalışmış olması mümkün değildir.

Aklen mümkün” olan bir haberi “doğru kişiler” getirdiğinde, onu kabul ederiz.

*

Mesela ahiret hayatının varlığına dair bilgiye (Allahu Teala'nın varlığı ve birliği hususunun aksine) salt akıl yürütmeyle ulaşamayız.. Gelecekle ilgili bir konu olduğu için duyularımız da bu konuda bilgi vermez.. Ancak, “doğru haber” sayesinde onu biliriz.

O doğru haberi, Allahu Teala’nın indirdiği kitaplar ve peygamberler getirmiştir.. Peygamberlerin (pozitif-materyalist düzeyde sergilenen) mucizeleri, onların iddialarının doğruluğunun delilidir.. Peygamberlerle ilgili haberlerin tevatürle gelmiş olması da, o haberlerin doğruluğunun delilidir.

Mesela Kur’an, bize tevatürle intikal etmiş bir mucizedir.

Allahu Teala Kur’an’da kâfirlere, eğer inanmıyorlarsa herhangi bir surenin benzerini getirmelerini söylüyor.. Kâfirler mesela Kevser ya da İhlas Suresi’nin (Ki, birer satırdır) benzerini yazabilmiş olsalar, Kur’an’ın mucize olmadığını, Muhammed isimli bir Arap tarafından kaleme alınmış olduğunu ispatlamış olacaklar (sallallahu aleyhi ve sellem).

Fakat yapamıyorlar..

Çünkü kitap, yerlerin ve göklerin yaratıcısı, her şeye kadir olan Allah’ın kitabı.

Kullardan bir kulun kitabı değil.

Siz hiç, “Benim şiirlerimden iki satırın benzerini yazın da boyunuzun ölçüsünü görelim.. Yazamazsınız!” diye meydan okuyan bir şair gördünüz mü?

(Bugün Ahmed Gazalî'nin Hilmi Yavuz tarafından seslendirilen bir dörtlüğüne rastladım.. İlk defa.. Ve içimden ona bir nazire yazmak geldi:

"Senin gönlün dâima meshûr ve müsahhardır, mâzursun

"Gamın ne olduğunu aslâ bilmedin, mâzursun

"Ben sensiz bin gece kan yuttum

"Sen bir gece sensiz kalmadın, mâzursun."

Ahmed Gazâlî

Senin sa'yin daima meşkûr ve mutahhardır, mansûrsun,

İnhizamın ne yaptığını asla görmedin, mansûrsun,

Ben yalnız ve sessiz nice savaşlarda kan kustum,

Sen bir kere bile yalnız bırakılmadın, mansûrsun.)

*

Fikret Çetin’in sorduğu soruya dönelim:

“Peki şunu soruyorum, birşeyin varlığının bilinebilmesi ve birşey hakkında konuşabilmemiz, hüküm verebilmemiz, onun tam tanımlanabilir olmasına mı bağlıdır diyorsun?”

Diamond, “tam tanımlanabilir” olmaktan, birşeyin tüm özelliklerinin bilinip ifade ediliyor olmasını kastediyor.

Fakat bir taraftan da, bunun mümkün olamayacağını, tanımlanan nesneye dair yapılan her tespitin zan olarak kalacağını, bilgi katına yükselemeyeceğini iddia ediyor.

Zavallı çocuğun kafası karışık.. Neye inandiği, neyi savunduğu belirsiz.

Fikret’in sorusuna verdiği cevap ise şu: “Hayır, ama bu özelliği barındırmalıdır.”

Şunu demiş oluyor: “Birşeyin varlığının bilinebilmesi ve birşey hakkında konuşabilmemiz, hüküm verebilmemiz, onun tam tanımlanabilir olmasına bağlı değildir, ama bu özelliği barındırmalıdır.”

Kısaca şöyle: “Tam tanımlanabilir olmaya bağlı değildir, ama tam tanımlanabilir olma özelliğini barındırmaya bağlıdır.”

Tam tanımlanabilir olmaya bağlı değilse, o özelliği barındırmaya ne ihtiyaç var ki?!

“Yaşamak, nefes almaya bağlı değildir, fakat nefes alma özellliğini barındırmaya bağlıdır” demek gibi birşey.

Ya da şöyle: “Sınıf geçmek, öğrenip bilmeye bağlı değildir, fakat öğrenip bilme özelliğini barındırmaya bağlıdır.”

Tabiî burada Diamond’un agnostisizminin dikişleri patlıyor.

Çünkü “tam tanımlanabilir” olma, zannın sınırlarını aşıyor, kesin bilgi haline geliyor.

*

Evet, Diamond dangalağı bu noktada agnostisizme veda ediyor, pozitivist-materyalist hale geliyor.

Allahu Teala'nın varlığının ve birliğinin anlaşılması için aklî delilleri kâfi görmüyor, duyusal algılara bağlı "tam tanımlanabilirlik" şartı getiriyor.

Yani "yaratılmış" olan varlıkların özelliklerini Tanrı'da görmek istiyor.. "Yaratılmışlarla aynı özellikleri taşıyan" bir tanrı arıyor.. Kul tanrı..

Madalyonun arka yüzünde ise, bir insan olarak tanrılaşma, Tanrı gibi herşeyi bilebilme ihtirası yatıyor.. Bu şeytanî ihtirasın onu getirdiği nokta ise, "Madem ki bilme işinde duyularımı kullanamıyorum, o halde ben de Allah'ı inkâr ediyorum" küfürbazlığı.

Bu, bir yönüyle cehalettir, insanın duyusal algılarının kapasitesini tanrısal (herşeyi kapsar) hale getirme, onun yetersizliğinin farkında olmamadır.

Diğer yönüyle de Allahu Teala'ya karşı haddini bilmezlik ve küstahlıktır, O'nun gibi (Tanrı gibi) "bilebilir" olma iddiasında bulunmaktır.

Evet, dangalak çocuk aslında pozitivist ve materyalist, fakat kendisini agnostik zannediyor.. Kendisinden habersiz, neyi savunduğunu bilmeyen bir ahmak.

Ya da bile bile salağa yatıyor.. Tartışmada zeytinyağı gibi daima suyun üstüne çıkabilmek için çifte standart uyguluyor.. Devekuşu gibi yük taşıması istendiğinde kuş, uçması istendiğinde deve oluyor.

*

Çocuk ne dediğinden habersiz.. Ya da habersiz görünmek, devekuşu politikası gütmek işine geliyor.. Söz konusu tartışmada insanı "düşünen bir hayvan" olarak tanımlamış durumda.. Bu, daha özel bir insan, "düşündüğünü 'zanneden' bir hayvan".

Ancak, tartışmayı video üzerinden izleyenlerin çoğunun, tartışma hızlı bir biçimde cereyan ettiği için, Diamond’un laflarındaki düşüncesizlikmantıksızlık, tutarsızlık ve çelişkileri fark etmesi mümkün değil.

Peki, Diamond'un kendisi de fark edemez mi?..

Bence edebilir, ve de bile bile mantıksızlıktan yana tavır alıyor.. Kasten.

Bununla birlikte, konuşurken kendisinden emin bir görüntü veriyor, bu da onun sözlerine inandırıcılık (daha doğrusu etkileyicilik) kazandırıyor.

Tabiî bu etkileyicilik, cahil dinleyiciler için söz konusu.

*

Videonun tamamını izlemeyi düşünüyordum fakat ancak 45’inci dakikaya kadar tahammül edebildim.


İSLÂM’IN HRİSTİYANLAŞTIRILMASI, LAİKLEŞTİRİLMESİ VE "SİYASAL DİNSİZ" HALE GETİRİLMESİ

 

 


İslam’ın şeriatsız (siyaset ve hukuka karışmayan), salt inan, ahlâkî değerler ve ibadetlerden oluşan bir din olarak gösterilmeye çalışılması, dinin bizzat kendisinin laikleştirilmesi anlamına geliyor.

Devletin laik (siyasal dinsiz) olması değil, dinin laikleştirilmesi, siyasal dinsiz yapılması.

Dinsizlik siyasalıyla da, siyasalsızıyla da dinsizliktir.

Bu “İslam’ı laikleştirme” projesi aynı zamanda “İslam’ı hristiyanlaştırma”, Hristiyanlık gibi bir din haline getirme gayesi taşıyor.

Çünkü Hristiyanlık, iç ve dış düşmanları eliyle tahrif ve tahrip edilip dönüştürülmüş, (dinin hak din olması anlamında) "dinsiz din" haline getirilmiş durumda.

*

İslamcılık karşıtı boşboğaz gevezelerin (uyur gezer yazar çizer taifesinin, çapsız siyasetçilerin, düşüncesiz düşünür müsveddelerinin, şiirsiz şairlerin) İslâmcılığın neden kötü birşey olduğuna dair bütün söyleyebildikleri iki-üç cümleyi geçmiyor.

İddialarına cevap da veriliyor, fakat nedense, tartışmak yerine, “İslâmcılık kötüdür de kötüdür” demeyi sürdürüyorlar. 

İslamcılıkla beraber akla ve mantığa da savaş açıyorlar.

Adam tutmuş İslâmcılığı yerin dibine batırıyor. Anlamıyor ki (ya da anlamazdan geliyor ki), bir insanı mesela tarih-çi olduğu için kınadığımızda, zımnen, tarihin berbat bir şey olduğunu söylemiş oluruz.

Tarih kötü birşey değilse, tarihçilik de kötü değildir.

Tersinden söyleyelim, tarih kötüyse, tarihçilik de kötüdür.

*

Böylesine açık, yalın ve basit bir gerçeğe bile aklı ermeyen angutlara (ya da aklı erdiği halde bile bile aksini savunan üçkâğıtçılara) ne demek lazım bilmiyorum.

Denizi kötü birşey kabul etmeden "Denizcilik kötüdür" diyebilir misiniz?!

Yalan kötü birşey olduğu için yalancılık kötüdür.

Doğru iyi birşey olduğu için doğruculuk iyidir.

Faizcilik kötüdür, çünkü faiz kötüdür.

İtfaiyecilik iyidir, çünkü itfaiye gerekli ve iyi birşeydir.

“İslâmcılık kötüdür” diyenlerin “İslâm kötüdür, zararlıdır” kanaatini "bilinçaltı mesaj" yoluyla kitlelerin şuuraltına yerleştirmeye çalışan "ajan münafıklar" ya da onların peşine takılmayı entellik vs. zanneden aşağılık kompleksli budalalar olduklarını anlamayanlara ne denilse az!

*

"İslamcı olmayın, müslüman olun" demek, “İslâm kendi başına bir tarafta dursun, birileri ona sahip çıkmasın” demek anlamına gelir. 

“Tabiatta demir olsun, ama hiç kimse demirci olmasın, böylece demir, atıl vaziyette kenarda dursun” demek gibidir..

İslâmcılığın bir ideoloji olduğunu iddia edenlerin bazıları da, bir “modern” lafıdır tutturmuş gidiyorlar. Bunlara göre, İslâm’ın başlıca düşmanı modernizm ve modernite..

“Şu İslâm’a aykırıdır” demek yerine, “Şu modern, bu modern” demeyi daha “bilimsel”, daha doğrusu “entel” buldukları anlaşılıyor.

İşin kötü tarafı, bu modernlik eleştirisinin de bize Batı’dan gelmiş olması.. Adı üstünde, postmodernizm diye bir kavram var..

Batı’daki modernlik eleştirisinin bir damarını postmodernizm, diğerini ise Katoliklik oluşturuyor.. Katolik Hristiyanlar, modernizmin ezelî düşmanları ve postmodernizmin doğal müttefiki durumundalar..

İslâmcılığı bir ideoloji olarak yaftalayanların aynı zamanda modernizm eleştirisinin de bayraktarlığını yapmaları acaba neden?..

Neden İslâmcı olmaktan rahatsızlık duyacak kadar hassas bir ruha sahipken, kelimeler ve kavramlar konusunda bu kadar ince eleyip sık dokurken, kendilerini “modern karşıtı” olarak konumlandırıyorlar? 

Neden Hristiyanlar’la aynı dili konuşuyorlar?

*

Gerçekte bu, İslâm’ın savunuluş biçimini giderek hristiyanî bir renge sokmaktan, hristiyanî bir üsluba bulamaktan başka birşey değildir.

Ancak, bu hristiyanî üslup konusunda “İslâmcılık ve modernlik karşıtları” yalnız değiller..

Çakma müçtehitler de onların safında.

Bunların bir müctehid edasıyla “geçiş dönemi fıkhı”ndan söz etmesi boşuna değil..

Ancak, bu “geçiş dönemi fıkhı” ile geleneksel fıkhî birikim arasındaki ilişki konusunda hiçbir şey söylemiyorlar.

Onlara göre, bu “geçiş dönemi fıkhı”, yaşayan müctehidlerimizin üstesinden gelmeleri gereken bir husus.. Nedense, sanki geleneksel fıkhî birikimde bu konuya dair hiçbir şey yokmuş gibi yazıp çiziyorlar.

Öyle ki, bazı İslâmî düzen yanlılarını, bu “geçiş dönemi fıkhı”nı anlamamakla suçluyorlar. Onlara, aşağılayıcı bir dille, “hayal aleminde tahta ata binip cevelan etme” suçlaması yöneltiyorlar.

*

Bu geçiş dönemi fıkıhçıları bir “geçiş dönemi kelâmı” da icat etmiş durumdalar.

Geleneksel Kelâm, Allahu Teala’nın varlığının aklen kesin bir konu olduğunu ispatlama üzerine kuruludur.

Bunun için de, sofistlerle (geçmiş zamanların postmodernistleriyle) ve agnostiklerle hesaplaşmış bulunuyorlardı.

Mesela, Mevâkıf ve Cürcanî’nin Şerhü’l-Mevâkıf’ı, Teftazanî’nin Makasıd’ı gibi kitaplar, kendi zamanlarına kadarki bilgi felsefesini (epistemolojiyi) efradını câmi, ağyarını mâni bir şekilde mükemmelen tasnif eder, özetler, her bir yaklaşımın iddialarını ve delillerini aktarır, ve söz konusu iddia ve delillerin değerlendirmesini yapar.

Aynı geleneği sürdüren Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ise, Mevkıfu’l-Akl’da daha yakın dönemlerde ortaya çıkan görüşleri tartışma konusu yapmıştır.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın da, gerek Hak Dini Kur'an Dili'nde, gerekse “Metâlib ve Mezâhib” adlı tercümesine eklediği notlarda, aynı çabayı sergilediği görülmektedir.

Mustafa Sabri Efendi’nin söz konusu kitabının ana fikri ya da tezi şudur: 

Allahu Teala’nın varlığının kabulü aklen/mantıken zorunludur.

Elmalılı ve Bediüzzaman gibi alimler de aynı şeyi söylemiştir.

İslâm’ın hristiyanlaştırılması anlamına gelen “geçiş dönemi kelâmı”ı ise, Allahu Teala’nın varlığının “aklen zorunlu” olduğunun söylenemeyeceğini ileri sürebiliyor.

Nedeni, İslam’ı Kelam ilmi çerçevesinde hristiyanlaştırmaya başlamış olmaları.

Çünkü, Hristiyanlık (Teslis akidesi ve başka bazı hususlarda) akla aykırı olduğu için, İsevî din bilginleri, dinlerini müdafaa faliyetlerini “akıl” yerine “bilinemezcilik” (agnostisizm ve septisizm) gibi felsefî akımlar üzerine bina etmeye çalışmaktadırlar. 

Böylece, galip gelemeyecekleri bir mücadelede hiç değilse berabere kalmaya çalışıyorlar.. Kurnaz adamlar.

Bu noktada hristiyan din bilginlerinin bir başka sığınağını “vicdan” kavramı oluşturuyor. Onlara göre, din, akılla değil, “vicdan”la, bir başka deyişle “gönül”le, “kalp gözü”yle anlaşılır.

Doğal olarak, hristiyan din bilginlerinin yapmaya çalıştığı şey, “kalp körlüğü”nü “kalp gözü” adı altında “pazarlama” gözbağcılığından ibaret.

(Ne yazık ki Türkiye'de bu "akıl" meselesini anlayabilmiş adama pek rastlanmıyor. Aklın "asla yalanlanamayacak" hükümleri ile "gözlemlerden hareketle akıl yürütme yoluyla ulaşılmış" birtakım "yanlışlanabilir" çıkarımları birbirine karıştıran insanlar akıl konusunda ahkâm kesebiliiyorlar. Aklın ne işe yaradığını en az anlamış olanların ise akılcılık bayraktarlığı yapan modernist-tarihselci ilahiyat sirki soytarıları olduğu görülüyor.)

*

Akıl meselesini merhum “büyük âlim” Elmalılı Hoca şöyle açıklıyor:

Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile felsefenin takip ettiği tarihî seyir gözden geçirilirse, görülür ki, din bahsinde felsefenin ciddî olarak erişebildiği gaye (son) Allah’ın birliğini tesbitten başka birşey olmuyor...

Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl dinî mahiyete temas eden bu felsefe, ..., Allah’ın birliğine varmaktan başka birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor, teslis ise akla zıt bir akide oluyor. “Akıl Allah’ın birliğini anlar, fakat ‘üçlü bir Allah’ı anlayamaz” deniliyor. Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme bularak iptal ediyor.... 

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Dibâce (Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib ve Mezâhib içinde, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s. xxxvii.)

... Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din felsefesinin esası ancak tam bir cehalet olabiliyor. Dogmatizm [kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği düşüncesi] inkâr edilip Septisizm (Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı müdafaa etmek kabil olmuyor....

Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz olmak lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, “imkânın isbatı” gibi mühim bir vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile varlığının mümkün olması, varlığının akla aykırı olmaması].... (s. xxxviii.)

Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakka olan meylinden başka diğer temayülleriyle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık zararını bilerek şarap içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan aklının kıymetine hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham eyler. Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür.... Akıl, mutlak hakkın bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, “hakikat”te tenakuz (çelişki) bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız eder.... Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı, aklın idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar [muhal] sahasında değil, mümkün olanlar sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat her mümkünü idrak edemez. Mesela uzayda Dünya dışında canlılar bulunmasını "mümkün" görür, fakat bu mümkünün varlığı salt akılla anlaşılamaz, gözlem gerekir.].... Bu bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat ve itiraf edebilirse de, ... Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı gibi, mutlak cehil [mutlak bilinemezcilik, agnostisizm] ile de müdafaa edilemez. Çünkü (sadece) Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, [postmodernizmde kendisini gösterin] mutlak sofizm bile, tenakuzun esasını [akla aykırı şekilde çelişki taşıyan önermelerin geçersizliğini] itirafa mecburdur. (s. xlii-xliii.)

 *

İşte bizdeki, son zamanlarda Batılılar’ın teşvikiyle revaç bulan “akılsız” tasavvufun, amelsiz “gönül” edebiyatının, Şeriatsiz ahlâk davasının ana mecrasını oluşturan süreç budur: İslâm’ın giderek hristiyanlaştırılması..

Ve laikleştirilmesi.

Şeriat’e uygun bir tasavvuf anlatıldığında ve Allah’a iman mevzuu Ehl-i Sünnet akaidi çerçevesinde açıklandığında, vahdet-i vücudculuk gibi düşünceleri savunanların, “İyi ama, bu çok pozitivistçe bir din anlayışı” itirazlarına işte bu yüzden muhatap olunuyor. 

İlham perileri, akıl hocaları ve sarıldıkları söylemin mucidi, Hristiyanlar..

Bu, İslâm’ın hristiyanlaştırılmasıdır..

Laikleştirilmesidir.

Dinin dinsizleştirilmesidir.

*

Evet, Hristiyanların din felsefelerinden (ayrıca din sosyolojilerinden, din psikolojilerinden vs.) etkilenen “ilahiyatçılarımız”, Batılılar’dan esinlenerek sözde bir “geçiş dönemi kelâmı” da icat etmiş bulunuyorlar.

Böyle adlandırmıyorlar, o başka..

İslâm’ın hristiyanlaştırılmasının (Ki laikleştirilmesinin temeli durumunda) bir boyutunu bu “geçiş dönemi kelâmı” oluşturuyor. Geleneksel Kelâm mirasını anlamaktan aciz bu sözde kelâm, sanki matah birşeymiş gibi getirip önümüze “agnostisizm”i, septisizmi ve postmodernizmi koyuyor.

Kelamın durumu böyle.. “Geçiş dönemi fıkhı” ise, çok daha karmaşık, dallı budaklı.. Birçok konuda kavga eden farklı grupların, bu “geçiş dönemi fıkhı”na birer ucundan omuz verdikleri görülüyor.

Bunlarınki, “geçiş dönemi tüzük kardeşliği”.. Düşman kardeşler..

Geçiş dönemi “fıkhının” esasını, hanımı başörtülü olanların ya da namazla ilişkilerini cuma, cenaze, kandil vs. münasebetiyle sürdürmeye devam edenlerin makam ve mevki sahibi olmalarını “İslâmî gelişme” diye kabul ettirme çabası oluşturuyor.

*

Bu sözde geçiş dönemi fıkhı, “Hedef Turan, rehber Kur’an” bile demiyor, “Hedef Avrupa Birliği, rehber uyum yasaları” diye haykırıyor.

Evet, bir geçiş dönemi var; fakat sözde fıkhî temelini hristiyan Avrupa Birliği hukuku, “itikad”ını ise “muhafazakâr demokrasi”ye olan iman, “din milliyetçiliği”nin reddi ve şer’î düzene tamamen geçmek isteyen Mısır’a bile laikliğin ihracı çabası oluşturuyor.

Değilse, ne?..

Heva ve hevesten başka bir dayanağı olmayan tavır ve tutumlara “geçiş dönemi fıkhı” gibi orijinal bir isim verdiğinizde, bu görüşler gerçekten “fıkıh” mı oluyor?..

İctihad kelimesini laf enflasyonunun konusu haline getirdiğinizde, mesnetsiz görüşleriniz hemen fıkıh ıstılahı anlamında “ictihad” vasfını kazanmış hâle mi geliyor?..

 *

Geçiş dönemi fıkhının bir diğer ucuna yapışanları ise, (Fethullah Gülen’in başını çektiği) diyalogçular oluşturuyor.

Bunlara göre, “radikal müslümanlar” dışında bütün dünya, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in “dırahşan çehresi”ni tanımaya teşne.

Dünyanın tek ciddi sorunu, Müslümanlar arasından ara sıra çıkan “canlı bomba”lar.

Cansız bombalar ise insanlığın hizmetinde.. 

Örnek: Gazze, Hiroşima, Nagazaki, Körfez Savaşı’nın Bağdat’ı, Afganistan vs.. 

Bu bombalar, dünyayı pisliklerden temizliyor. Vietnam, Guantanamo, Ebu Gureyb, Filistin, Keşmir, Irak, tecavüzler, suikastler, zehirlemeler, işkenceler, uçaklarla “sorti”ler... 

Bunlar, Yüzük Kardeşliği filmi gibi birer kurgu.. Dert edinilecek asıl konular başka.. Mesela, Libya’daki "masum" Amerikan büyükelçisi niye öldürülmüştü? 

Ağıt yakılacak tek derdimiz bu tür şeyler..

*

Geçiş dönemi fıkhının diğer bir ucundan tutanlar, tasavvufsuz tarikatçı, Şah-ı Nakşbendsiz Nakşî ahlâk edebiyatçıları.. Bunlara göre, kendileri insanları ahlâken olgunlaştırmakla meşguller; gerisi kanun baskısı..

Ahlâk bunların tapulu arazisi, kendileri dışındaki herkes ahlâksız.. 

Türkiye "derin"lerinin oyuncağı ve aparatı haline gelmiş olan bunlar, 3000 yılına kadar insanlığı ahlâken olgunlaştırıp kanun baskısından kurtulmuş bir dünya kurarak Marks’ın “devletsiz/kanunsuz toplum” düşüncesini hayata geçireceklerini, böylece “erdemli toplum”cu Farabî’nin ruhunu da şâd edeceklerini zannediyorlar. 

Daha doğrusu, zannetmemizi istiyorlar.

Mesela Gazze'deki müslümanlar güzel ahlâk alanında mesafe kat edip Yahudiler'e örnek olacaklar, ve böylece dünya güzelleşecek.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."