ESAD EFENDİ ÖLDÜ, SEVDAM GÖZLERİNDE (S. G.) KALDI
Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocayla ilgili
olarak haber7.com’da 4 Şubat 2008 tarihinde yayınlanan
yazının başlığı böyleydi: “Prof.
Coşan’ın ölümünde kilit isim” (http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=141328).
Söz konusu yazıdan, ancak bir – birbuçuk ay sonra, Hakyol
Vakfı Genel Müdürü Av. Hasan Pak’ın beni bilgilendirmesi sonucunda haberdar olacaktım.
Haber, siteden kaldırılmıştı. Çünkü, ilgili isim
(“kilit isim”), kaldırılması için teşebbüse geçmiş bulunuyordu.
Ancak, bir defa ok yaydan çıkmış, söylenenler
söylenmişti.
*
“Kilit isim”in, hakkındaki iddiaların yüksek sesle
söylenmesine yasak getirmek yerine. o iddiaları çürütecek, yanlışlıklarını
ortaya koyacak açıklamalar yapması beklenirdi.
Cevap vermeyip salt “yayın yasağı” getirmek, dolaylı
olarak iddiaları onaylamak olarak da anlaşılabilirdi.
Yazı, şöyleydi:
“Prof. Coşan, bilindiği gibi 28 Şubat
sonrasında önce Almanya’ya gitti. Dost grubunun yoğun bulunduğu Essen eyalet
merkezine yerleşti. Hizmetlerini yalnızca Almanya değil, çevre ülkelere de
yayarak yürüttü. Bu sırada, çevresinde hizmette ve fedakarlıkta çok cömert bir isim ortaya çıktı. Bu isim,
yıllardır hizmette bulunan bir çok kişiyi geride bıraktı ve kısa sürede
Hocaefendi’nin etrafındaki bir kaç isimden biri olmayı
başardı. 30 yaşlarında, esmer, hafif kilolu, kirli sakallı bu genç, kendini bir
çok kişiye farklı tanıştırmaya başlamıştı. Kimine göre, İngiltere’de filoloji okumuştu, kimine göre şeker ticareti yapıyordu, kimine göre de babasının İstanbul’da işhanları
vardı ve varlıklı bir ailenin çocuğu idi. S. G. adındaki bu genç, hizmette o
kadar hızlı idi ki yıllardır çevresinde bulunanların yapabildiği himmetten daha
fazlasını tek başına yapabiliyordu. Lüks arabalar alıp
Hocaefendi’nin hizmetine verebilecek kadar cömert idi. ‘Varlıklı bir ailenin
çocuğu’ olduğu için çalışmak zoruda değildi ve
yalnızca servetini değil, bütün vaktini de
Hocaefendi’ye vakfedebiliyordu. Bu genç, hızını alamadı ve 1997 yılının son
aylarında Bonn yakınlarındaki Siebengebirge (yedisıradağlar) kasabasında
bir villa kiraladı ve Hocaefendi’nin bir süre burada
ikamet etmesini sağladı. Bu hızlı genç, ‘hizmet nerede ise S. G. orada’ mantığı
ile gayret ediyordu. Prof. Coşan’ın sevenlerinin yanında ‘sığınmacı’ gibi
kalmasına gönlü elvermeyen bu genç, bir süre sonra bir fedakarlıkta daha
bulundu. 400 bin Mark para vererek Essen’de 3 katlı bir villa satın aldı. Bir katını Hocaefendi’ye tahsis
etti. Prof. Coşan, artık eşi ile birlikte bu evde yaşamaya başlamıştı. ‘S. G.’
olarak tanınan bu genç, bu fedakarlığı sayesinde artık Hocaefendi ile kimin görüşüp kimin görüşmeyeceğini de bir tür kontrol altına
almıştı. Milletvekilliği ile birlikte dokunulmazlık zırhı da kalkan Hasan
Mezarcı da 28 Şubat depremi sonrasında yurt dışında yaşamak durumunda kalmıştı.
Bir gün Ankara Üniversitesi’nden hocası olan Prof. Coşan’ı ziyaret etmek
istemişti. Ne var ki evin sahibi olan S. G., Hocaefendi’nin biraz rahatsız
olduğunu söyledi ve görüştürmeye bir türlü yanaşmadı. Mezarcı, bu kez Prof.
Coşan’ın çevresinde bulunan öteki isimlerden yardım istedi. Yıllardır tanıyıp
bildiği İbrahim Balçok’a gitti. Mezarcı, Balçok’a, ‘Ben artık imkan olsa bile Hocaefendi
ile o adamın evinde görüşmek istemiyorum. Beni Hocam ile görüştür’ dedi.
İbrahim Balçok, ilk fırsatta Hocaefendi’yi kendi evine davet etti. Hasan
Mezarcı ile dar kapsamlı bir görüşme yapıldı. Sözünü sakınmaması ile bilinen
Mezarcı sözü uzatmadan konuşmaya başladı. ‘Hocam bu S. G. denilen adam istihbarattan. Ben bu işin kitabını yazdım. Kendinize dikkat edin’ dedi. Hocaefendi biraz durakladı ve ‘Olabilir. Haklı olabilirsiniz’ karşılığını verdi. Sonra
başka konular konuşulmaya başlandı. Hocaefendi, 1998 yılında bazı şeyleri bahane ederek Avustralya’ya geçti…. Hocaefendi’nin
Avustralya’ya göçmesinin hasretine dayanamayan S.
G. de bir süre sonra aynı yolu takip etti. Almanya’daki evini satmış ve Prof.
Esat Coşan’ın bulunduğu kentte bir eve yerleşmişti. Almanya’da olduğu gibi yine
Hocaefendi’nin özel şoförlüğünü yapmaya
başlamıştı. 4 Şubat 2001 günü Girifit şehrinde bir cami açılışı yapılacaktı.
Cemaat büyük bir konvoy halinde ilerliyordu. Yerel saatle 12.00 civarı (Türkiye
saati ile 04.00) idi. Sydney’e 600 kilometre mesafede bulunan Dubbo kasabası
yakınlarında bir trafik kazası yaşandı. Prof. Esat Coşan ve damadı (aynı
zamanda cemaatin gelecekte lideri olacak isim diye bakılan isim) Prof. Ali
Yücel Uyarel birlikte can verdi. O gün S. G. biraz rahatsızdı,
Hocaefendi’nin bulunduğu aracı kullanmıyordu. Konvoyda dördüncü sırada yer alan bir araçta idi. Elim
kazadan hemen sonra konvoy durdu. S. G.’nin de aralarında bulunduğu birkaç
kişi, Hocaefendi’yi ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cesetlerini araçtan çıkardı
ve yolu temizleyip trafiğe açtı. Kaza, karşıdan gelen
araca çarpmak suretiyle meydana geldi diye kayıtlara geçti. Oysa, yapılan
araştırmalar bir şeyi ortaya çıkarmıştı. Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak
değil, önde giden stop lambası bozuk TIR’a çarpmak suretiyle meydana gelmişti.
Kimilerine göre, sürücünün dikkatinin karşıdan gelen araca odaklandığı bir anda
öndeki stop lambası bozuk aracın ani fren yapması sonucu, arkadan gelen aracın
çarpması suretiyle yapılan bu tür ‘kazalar’ İngiliz
istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı. S. G.,
Hocaefendi’nin vefatından iki üç hafta sonra Almanya Bochum’da yapılan anma
toplantısında görüldü. Prof. Ahmet Akgündüz ve Nuri Yazar’ın da katıldığı bu
anma toplantısında bir konuşma yapmak istedi. Önce hayır diyenler sonradan
‘buyur’ edip mikrofonu verdiler. S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı.”
*
Haberde doğrularla yanlışların harmanlandığını
görüyoruz.
“S. G.’ü bir daha da cemaatten gören olmadı” ifadesi
doğru değil.
S. G., Esad Efendi’nin vefatından bir ya da iki yıl sonra, yanına
aldığı Zübeyr Somuncu (Zemçi Somuncu) ile birlikte evimin
kapısına kadar gelmiş, kendi kullandığı arabayla beni Beykoz’a, Yuşa Tepesi’ne götürüp getirmiş ve bu sırada, maruz kaldığı
ithamları bana anlatmıştı.
Ayrıca, o görüşmede, hâlâ Avustralya’da Brisbane’da
ikamet ettiğini de belirtmiş durumdaydı.
Yani oradaki cemaat mensupları onu “görüyorlardı”.
Ancak, daha sonra ortadan kaybolduğu doğru.
*
Bunun yanı sıra, haber7.com’daki
yazıda yer alan “… bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından
daha önce de kullanılmıştı” ifadesi dikkat çekici.
Doğal olarak, bu tür “kaza”lar hiçbir gizli
servisin tekelinde değildir.
Bu kayıt aslında, okurlara, “Hasan
Mezarcı’nın sözünü ettiği istihbarat, İngiliz istihbaratı” mesajını
vermek anlamına geliyor. Çaktırmadan yapılan bu tür yönlendirmelere
NLP’ciler “bilinçaltı mesaj tekniği” adını veriyorlar.
(Hasan Mezarcı’nın
bugünkü haline bakmayın, 1990’larda aklı başında meşhur bir milletvekiliydi.
Kemalizm eleştirisi yüzünden hapse atıldı ve iddiaya göre verdikleri ilaçlarla
delirttiler. Dava duruşmalarından birinde “Bana ilaç veriyorlar, beni
delirtecekler” dediğini eski milletvekili Şevki Yılmaz açıklamıştı.
İlginç bir başka husus, Emin Pazarcı’nın “Barnabas İncili” hikâyesine dört
elle sarılan ve bu “öykü”yü gözümüze sokan “ulusal” medyamızın şu S. G. olayı karşısında kör, sağır ve dilsiz
kesilmiş olması.
Dahası, Kültür Bakanlığı, yani devlet, tiyatrocu Ahmet
Yenilmez’e Barnabas İncili masala etrafında bir sinema filmi de yaptırdı: Sevdam
Gözlerinde Kaldı.
Fakat söz konusu S. G. hakkında kimse kılını
kıpırdatmadı.
Buna, Esad Efendi’nin oğlu ve varisi “doğal lider” Nureddin de dahil.)
*
Gerçekte, S. G.’ün Esad Coşan hoca ile Hasan
Mezarcı’nın görüşmesine engel olmaya çalışması, İngiliz
istihbaratı açısından düşünüldüğünde gereksiz ve anlamsız birşeydir.
Mezarcı’nın kastettiği “(the) istihbarat”ın
İngiliz istihbaratı olmadığı da malumdur.
Diyelim ki, söz konusu yazıda geçen “İngiliz
istihbaratı” iması gerçeği yansıtıyor. Bu durumda, Türk istihbaratının neden S.
G.’ün peşine düşmediği, onun taa İstanbul’a gelip yanına birini de
takarak “cemaatten biri”ni ziyaret etmesini bile niçin kayıtsızlıkla izlediği,
ve ayrıca, S. G.’ün hakkındaki yayınlara daha sonraki süreçte Türk
avukatlar aracılığıyla müdahalede bulunmasını hangi saiklerle ilgisizce
seyrettiği sorularına cevap bulamayız.
Türk avukatları üzerinden S. G.’e (veya onun gerçek
kimliğine) ulaşmak bir istihbarat teşkilatı için bu kadar mı zordur?!
(Ancak, S. G. isminin söz konusu şahsın gerçek ismi
olmadığı anlaşılıyor. Olayın gelişimi, bu ismi Esad Efendi’nin etrafına sızmak
için kullandığını ve sonra bıraktığını gösteriyor. Bu isimle ilgili haberlere
yayın yasağı getirmesi ise, isimle ilgili gerçeklik algısı oluşturma ve
sahteliğinin açığa çıkmasını önleme gayesine matuf gibi görünüyor.)
*
Burada cevap arayan bazı sorular var:
S. G.’ün geçmişi (ailesi, memleketi, okuduğu okullar,
komşuları, öğrencilik dönemi arkadaşları vs.) neden bilinmiyor?
2002-2003’ten sonra nerelerde vakit geçirdiği,
nerelerde çalıştığı, nerelerde ikamet ettiği meçhul olduğu gibi, Esad Efendi’nin
yanında bitivermeden önce nerelerde ne yaptığı da meçhul.
Bunun nedeni “S. G.” isminin salt Esad Efendi’yi
“takip” sırasında kullanılan sahte bir isim olması gibi görünüyor. Durumun
makul başka bir açıklaması yok.
Esad Efendi’nin vefatını bir suikast olarak
değerlendiren ve bu yönde ifadeler kullananlar (Arslan Bulut, Alper Tan, Ramazan Kurtoğlu vs.) S. G.’den neden hiç
bahsetmediler?
Gazeteci Arslan Bulut’un yazdığına göre, Esad Efendi’nin
“yabancı istihbarat örgütleri” tarafından öldürüldüğü değerlendirmesini yapan
“Türk istihbarat kaynakları”, neden S. G. konusunda sağır, kör ve dilsiz
numarası yaptı?
Neden S. G. hakkında tek kelimelik bir açıklama bile
yapmadılar?
Bu, S. G.’ün MİT’in adamı olmasından kaynaklanmıyorsa,
ardında nasıl bir “dokunulmazlık” var?
Esad Efendi’nin gönüllü
özel şoförlüğünü yapan, böylece onu “adım
adım takip” eden ve nefes alışını
bile “kontrol” altında tutan S. G.’ün, onu ölüm yolculuğunda yalnız
bırakmış, (kendi açıklamasına göre) Brisbane'da evinde kalmış olması, bir tesadüf müydü yoksa keramet mi?