toplumsal cinsiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplumsal cinsiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“BU BİR RIZA LOKMASIDIR, YİYEMEZSİN DEMEDİM Mİ?!”

 



Allahu Teala yarattığı canlıları eşit kılmamıştır.. Bazısı bazısından bazı özellikleri ile üstündür..

Mesela kedi ile kaplan, serçe ile kartal, boğa ile koyun, at ile eşek bir değildir.

Kurt ile kuzunun durumu da aynı değil, karşılaştıklarında kuzu kurda yem oluyor.

Bu, Allahu Teala’nın yarattığı mahlukata karşı bir zulmü, bir adaletsizliği midir?

Hayır!.. Mahlukat Allahu Teala’nındır, dilediği şekilde yaratır.. Kurt kuzudan güçlü ama insanlar kuzuları koruyor, kurtları öldürüyorlar.

İnsanlar da, hayvanlar da Allahu Teala’nın yarattığı canlılar, fakat insan bütün hayvanata üstün kılınmıştır.

Buna karşı hayvanatın “Bu adalet değil, biz eşitlik isteriz, insanla eşit olmalıyız” demesi haklı bir itiraz olabilir mi?!

*

Mevlana’nın Mesnevî’de anlattığı bir “eşek ve atlar” hikâyesi var.. Şöyle:

Yoksul bir oduncunun ağır yük taşımaktan zayıflamış, yarı aç yarı tok yaşayan eşeğine, oduncunun padişah sarayının ahırında görev yapan arkadaşı acır.

Saray ahırında birkaç gün rahatına baksın diye alır götürür.

Tertemiz ahırda bol yem yiyen, hizmeti görülüp tımar edilen gürbüz atları gören eşeğin bedeni rahatlarken kafası altüst olur, iç dünyasında fırtınalar esmeye başlar.

“Rabbim, ben bu kadar sıkıntı çekerken bu atlar neden bu kadar rahat yaşıyor? Ben de senin yarattığın bir mahluk değil miyim?” diye düşünüp söylenerek, elindekiler yetmiyormuş gibi kendisine yeni dertler bulur.

Derken bir savaş patlak verir, atlara gem vurulur, eğerlenip götürülürler.

Birkaç gün sonra ok, mızrak ve kılıç yaralarıyla perperişan ve bitkin halde, yarı ölü yarı diri geri dönerler.

Eşek manzaraya bakıp tevbe eder, şöyle der: “Rabbim, yoksulluğuma da, çektiğim sıkıntı ve açlığa da razıyım. Ne o refahı isterim ne de bu yaraları.”

Ancak, insanların çoğu zihniyet olarak bu eşekten daha kötü durumdadır.

O ibret almış, tevbe etmiş, bunlar ne tefekkür eder, ne ibret alır, ne de tevbe ederler.

*

Nimetle beraber külfet de artar, şükür borcu da.

Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in şöyle bir sözü var: “Dünya nimetlerinin dışı tatlı, içi zehirdir.”

Çoğu nimet “Dışı seni yakar, içi beni” kıvamındadır.

Allahu Teala dağına göre kar verir, nimet sahiplerinin yükü ve sorumluluğu ağırlaşır.

Nimetin gereğini yapar, şükrünü eda ederse ne âlâ, aksi takdirde onun için felaket sebebi olur.

“İnsanın akıldan başka neyi artarsa helaki ondan olur” diyenler vardır.

*

Kâmil (olgun, bilge, hikmet sahibi) insan, iyi kul, kendisinden üstün olana haset etmez.

Hatta gıpta bile etmez, imrenmez.

İmrenmesi bile doğru değildir.. Anadolu irfanı denilen (“coğrafya” eksenli ve hakkı batıla karıştırma anlamına gelen “tarihsel” nitelikteki) safsata değil fakat evrensel, çağlar üstü İslam irfanı (Ehl-i Sünnet irfanı; Kur’an irfanı, Sünnet irfanı) bunu öğretiyor.

Onun için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Yalnız şu iki kimseye gıpta edilir: Biri, Allah’ın kendisine verdiği malı hak yolunda harcayıp tüketen, diğeri, Allah’ın kendisine verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten.”

(Buhârî, İlim 15, Zekât 5, Ahkâm 3, İ’tisâm 13; Müslim, Müsâfirîn 268. İbni Mâce, Zühd 22.)

*

İnsanlar, durumlarındaki farklılıkla imtihan olunmaktadır:

“Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan ve size verdiği şeyler husûsunda sizi imtihân etmek için bazınızı bazınızın üstüne derecelerle yükselten de O'dur. Muhakkak ki Rabbin, azâbı pek çabuk olandır ve şübhesiz ki O, elbette Gafûr’dur (çok bağışlayandır), Rahîm’dir (çok merhamet edendir).” (En’âm, 6/165)

“Her nefis ölümü tadıcıdır. Bir imtihan olarak sizi şerle de hayırla da deneriz. Ve ancak bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 21/35)

“Celâlim hakkı için, içinizden cihâd edenleri ve sabredenleri belli edinceye ve haberlerinizi (durumunuzu, nasıl insanlar olduğunuzu) ortaya çıkarıncaya kadar, sizi imtihân edeceğiz!” (Muhammed, 47/31)

Sabır; zorluk, meşakkat, bela ve musibetlerle birlikte olur.. Böyleyken (Riyazü's-Salihîn'de de yer alan) bir hadîste “Hiç kimseye sabırdan daha büyük bir hayır verilmemiştir” buyurulmuştur.

“Asr’a andolsun ki, hiç şüphesiz insan, kesinlikle hüsrandadır. Ancak îmân edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” (Asr, 103/1-3)

*

Allahu Teala’nın kendisine verdiğine “razı” olan, başkalarına gıpta etmeyen, onların elindeki nimetlere heveslenmeyen insan, kâmil insandır

Bir başka ifadeyle, kâmil insan (kâmil iman sahibi mümin), dünya hayatında çok nimete sahip olan insan değildir, Allahu Teala’nın kendisi hakkında takdir ettiği şeye “razı olan” insandır.

Nefs-i emmare (çok emredici nefs) ve nefs-i levvame (hatalarından dolayı kendisini çok kınayan nefs) gibi nefs mertebelerini aşıp nefs-i mutmainne (yatışıp itminan bulmuş nefs) mertebesine erişen insanların temel özelliği “Allah’tan razı” (Allah'ın emir ve yasaklarına, hükümlerine, şeriatine, ve kendisi hakkındaki takdirine razı) olmalarıdır:

“Ey nefs-i mutmainne! Râzı olan, (ve) kendisinden râzı olunan olarak Rabbine dön!” (Fecr, 89/27-28)

İblis, Allahu Teala’nın takdirine razı olmadığı, rıza lokmasını yiyemediği, Hz. Adem a.s.’ın kendisine üstün kılınmış olmasına katlanamadığı için rahmetten kovuldu.

“Bu bir rıza lokmasıdır, yiyemezsin demedim mi?”

*

Dünyada devlet işleri de böyledir..

Bir devlet başkanı dilediği kişiyi bakan, genel müdür vs. yapabiliyor..

Bir kimse çıkıp, “Bakan olmaya layık olan bendim, devlet başkanı haksızlık yaptı, artık bu devleti de, devlet başkanını da tanımıyorum, böyle devlet de, böyle devlet başkanı da olmaz olsun.. Ortada (toplumsal cinsiyet lafında olduğu gibi) toplumsal devlet bile değil kişisel devlet var” diye yüksek sesle konuştuğu zaman ya “devlete karşı işlenen suçlar” kapsamında cezaî kovuşturmaya uğrar ya da devletlular ona hayatı “örtülü” yollarla zindan ederler.

Evet, dünyada bir şekilde güç ve yetki sahibi olan insanlar, bazılarını bazılarına tercih edebiliyorlar, ve onların bu tasarruflarına “razı olmadıklarını” söyleyenler bunun bedelini ödüyorlar.

Halbuki hasbelkader devlet başkanı olan kişiyle sıradan vatandaşlar arasında insan olma bakımından hiçbir fark yok.

Hatta belki yönetilenlerden birçoğu devlet başkanından (manevî hasletler bakımından) “daha insan”dırlar.

*

Evet, herşeyi yaratan Allahu Teala erkeğe, kadın karşısında cüz’î bir üstünlük vermiştir.

Kulların buna itiraz etme hakkı yoktur.

Allahu Teala dilediğini dilediğine üstün kılar, Adem a.s.’ı İblis’e üstün kıldığı gibi.

Erkeğin üstünlüğüne “razı” olan kadın bahtiyar olur, olmayan İblis’in avanesi haline gelir.

“Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler; Allah'ın bazılarını bazısından üstün kılması ve erkeklerin kendi mallarından sarf etmeleri sebebiyle,. Sâliha kadınlar, itâatkâr olan, Allah'ın (kendilerini) korumasına mukabil, gaybı (kocasının yokluğunda koruması gerekenleri) muhâfaza eden kadınlardır,,,.” (Nisa, 4/34)

Hal böyleyken, KADEM’in dergisinde makalemsisi yayınlanan aklı kısa doç. gibi “ilahiyatçı” tipler, “tarihsel” diyerek İslam Şeriati’nin spesifik emir ve yasaklarını reddedebiliyor, laik (siyasal dinsiz) demokrasinin (topluma taparlığın) vaz’ ettiği (koyduğu) hükümleri onlara tercih edebiliyorlar.

*

Kadınların erkeklere verilen bu üstünlüğe itiraz etmemeleri gerektiği gibi, erkeklerin de bu üstünlüğün hakkını vermeleri, kadınlara karşı sorumluluklarını yerine getirmeleri, bu üstünlüğü istismar etmemeleri gerekmektedir.

Erkeğin karısını koruması, onun ihtiyaçlarını karşılaması gerekirken, köle gibi çalıştırıp parasını yiyorsa, kendisi yatıyorsa, bu üstünlüğün hakkını vermiyor demektir.. Cezaya müstehak hale gelir.

Sorumluluğunun şuurunda olmayan bir erkeklik, üstünlük sebebi değildir.

[Bir zamanlar “âlemlere üstün kılınmış” olan Yahudiler’in durumu da budur.

Onların üstünlüğü Tevrat ileydi.. Hakimiyeti kayıtsız şartsız Tevrat’a vermeleri gerekirken onun işlerine gelmeyen bölümlerini (kelimelerin yerlerini değiştirerek ve ekleme-çıkarma yaparak) tahrif edince, görünüşte itaat ediyormuş gibi yaparken fiiliyatta millet olarak onun üzerinde hakimiyet kurmaya çalışınca, üstünlüklerini kaybettiler. Allahu Teala’nın gazap edip lanetlediği aşağılık bir kavim haline geldiler.]


TOPLUMSAL CİNSİYETSİZLİK DEJENERASYON, TEREDDÎ VE TEDENNÎDİR, SAPIK BİR ÜTOPYADIR

 






Toplumsal cinsiyet konusuyla ilgili yazılarımızdan birinde şu noktaya dikkat çekmiştik:

Kâinatta (varoluşta, varlıkta) bir bütünlük bulunduğu halde, biz, onu anlamak için, zihnimizde bilimsel disiplinler çerçevesinde parçalama yoluna gidiyoruz.

Meramımızı ifade için “kavram”lar üretiyor, bu kavramlar ekseninde (zihinsel soyutlama yoluyla) teori ve modeller oluşturuyoruz.

Bu, tümden yararsız değilse de, bir süre sonra, esas olanın kâinatın/gerçekliğin kendisi olduğu unutulabiliyor, anlama çabamızda “araç” rolü üstlenen teori ve modeller, skolastik bir refleksle “amaç” haline gelebiliyor, ve gerçekliğin yerini almaya başlayabiliyor.

Bazen de bu, kasıtlı olarak yapılıyor..

Bu kasıtlılık durumu iki şekilde ortaya çıkıyor.. Birincisi ideolojik saplantı ve önyargıların devreye girmesi durumu..

Mesela evrimcilerin tutumu böyle.. Tezlerini desteklemek için sahtekârlık yaptıkları, sahte deliller ürettikleri biliniyor.

Teorinin gerçekliğin yerini alması (yanlış olduğunun bilinmesine rağmen savunulması) durumu bazen de tabiata/doğaya (Ki insan da tabiatın bir parçası) müdahale için yapılıyor.. Yani söz konusu olan anlama çabası değil, fıtrata müdahale ve ifsat..

Bunun örneği, toplumsal cinsiyet kavramı etrafında üretilen safsata ve hezeyanlar.

*

İnsandaki erkeklik ve kadınlık şeklindeki cinsiyet farklılığı, tabiatta/doğada var olan bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor, fakat birileri, bu “doğal (doğanın ürünü olan) farklılığı” “hayat”ın dışına itmek, “doğa”daki yerinden sürgün etmek için “toplumsal cinsiyet” kavramını kullanıyorlar.

“Tamam, cinsiyet biyolojik olarak var, bunun fizyolojisi de var, fakat toplumda bunun karşılığı olmasın, toplumsal cinsiyetin yerini toplumsal cinsiyetsizlik alsın” diyorlar.

Bunun çaresi yok.. Cinsiyetsizlik meleklere ve cansız nesnelere mahsus.. Cinsiyet olunca da bunun toplumsal bir karşılığı mutlaka olacaktır.

Madem ki insanda biyolojik olarak bir erkeklik ve kadınlık var, bunun toplumsal bir karşılığının olmaması düşünülemez.

“Ama biyoloji başka, toplumsal ilişkiler, toplumsallık başka” diyemezsiniz.. Kâinatta (varlıkta, varoluşta) böyle bir parçalanmışlık, bölünmüşlük yok.. Bütünlük var.

Üstümüzdeki Güneş, insan değil.. Canlı bile değil.. Dolayısıyla biyolojik bir yanı da yok.. Fakat Güneş, yaydığı ışık ve ısıyla “toplumsal”ın (insana ait toplumsallığın) ayrılmaz bir parçası..

Güneş karşısındaki konumuna göre insanların toplumsallığı farklı biçimler alabiliyor.. Ekvator çizgisi üzerindeki toplumsallık ile Eskimolar’ın yaşadığı yerlerdeki toplumsallık aynı değil.

*

İşte, nasıl Güneş canlı bile olmadığı, bilinci/şuuru bile bulunmadığı halde salt varlığıyla/mevcudiyetiyle “toplumsal” alanda bir etkiye sahipse, bizzat toplumsalın bir parçası olan, toplumun kendisi durumunda olan insan da, kendi doğal yapısındaki biyolojik, fizyolojik ve psikolojik özelliklerle “toplumsal”ı etkiler, ona şekil verir.

Ve cinsiyet bunların belki de en başında gelir.

İnsanda kalp, akciğer, karaciğer, beyin, mide, böbrek vs. ne kadar önemli uzuvlar ise, cinsiyetini belirleyen uzuvlar da o kadar önemlidir.

O "cinsiyetçi" uzuvlar bulunmasaydı, insan nesli ve dolayısıyla insan diye birşey de olmazdı.. Bugün insan diye bir canlı türü bulunmazdı.

Hiçbirimiz mevcut olmazdık.

İnsan denen canlının gözleri olmasaydı, nesli (insanlık) yine devam edebilirdi.. Körlerin de çocukları oluyor..

Kulak diye birşey olmasa, bütün insanlar sağır olsalardı, insanlık yine var olmaya devam ederdi.

Bacakları bulunmasa, sürünüyor olsa, yine bir şekilde varlığını sürdürür, üreyip çoğalmaya devam ederdi.

Fakat, cinsiyetsiz insanlık olmaz.. Nesil devam etmez.. Yeni insanlar doğmaz.. Ortada insanlık diye birşey kalmaz..

Toplumun, ve dolayısıyla toplumsallığın temelinde cinsiyet var.

Tabiri caizse toplum cevher, toplumsallık arazdır (Canlının kendisinin cevher, canlılığın araz olması gibi).. Arazın kendi başına bir varlığı bulunmaz, onu ortaya çıkaran cevherdir (Canlı yoksa canlılık diye birşeyden söz edilemez).. Toplumun temelinde cinsiyet yer alıyor olunca, toplumsallığın cinsiyetten bağımsız olması hiç mümkün değildir.

Cinsiyetsiz bir toplumsallık imkânsızdır.

*

Evet toplum (insanlar) demek, cinsiyet demektir.. Cinsiyet bulunduğu için toplum var..

Toplum var olduğu için cinsiyet var olmuş değil, cinsiyet var olduğu için toplum var.

Dolayısıyla, illa da “toplum” ve “cinsiyet” kavramlarını birlikte kullanacaksak, “cinsiyetin toplumsallığı”ndan (cinsiyetin ürettiği tophumsallıktan) söz etmemiz gerekir, “toplumsal cinsiyet”ten (insanların toplum haline gelmelerinden dolayı ortaya çıkan cinsiyet anlayışından) değil.

Velhasıl “toplumsal cinsiyet”e bir kurgu ya da inşa demek, bile bile ak’a kara, karaya ak demek türünden bir sahtekârlık veya “kafası çalışmazlık”tır..

Birilerinin toplumsal cinsiyet diyerek lanetlediği olgu, gerçekliğin ve hayatın ta kendisidir.

Dediğimiz gibi, nasıl Güneş olmasa hayat diye birşey ve dolayısıyla toplum ve toplumsallık da olmayacaktıysa, insandaki (kendisini erkeklik ve kadınlık olarak gösteren) cinsiyet olmasaydı, toplum olmazdı.

Çünkü insan olmazdı.

Cinsiyet, toplumun temeli ve üreticisidir, ve ondan ayrılamaz.. Hatta toplumun ta kendisidir.

Hülasa, toplumsal cinsiyet, toplumun temelidir.. Toplum varlığını onun sayesinde sürdürür.

*

Madem ki insanda cinsiyet var, o cinsiyet toplumu, toplumsal ilişkileri, toplumsallığı ister istemez etkileyecektir.

Nasıl etkilemesin ki, o toplumsallığı bu cinsiyet kuruyor.. O cinsiyet olmasa bu toplum da, toplumsallık da olmayacak.. Nasıl etkilemesin?!

Güneş gökte var olmaya devam etsin, fakat ışığı ve ısısı ile insanları, toplumsal hayatı etkilemesin.. Bu, mümkün müdür?!

Su, varlığını sürdürsün fakat toplumsal yaşamı etkilemesin, insanların sulak yerlere yerleşmelerine, ikamet için nehir ve göl kenarlarını seçmelerine yol açmasın.. Bu olacak şey midir?!

“Toplumsal cinsiyet” yaygarası yapanların dedikleri şu: Tamam, toplumda erkek ve kadın bulunsun.. Hem Malkoçoğlu, Battal Gazi, Köroğlu vs. bulunsun, hem de dansöz Mata Hari’ler.. Fakat Malkoçoğlu ile Mata Hari toplumda “erkek ve kadın” olarak boy göstermesinler.. Pantolonların, eteklerin vs. altında saklanan biyolojik cinsiyetleri onların toplumsal davranışlarına, konumlarına ve ilişkilerine yansımasın… Öyle ki, davranışlarına ve tavırlarına bakarak Malkoçoğlu’nun erkek, Mata Hari’nin de kadın olduğu hükmünü veremeyelim.. Dışarıdan bakan hangisi Battal Gazi, hangisi Mata Hari, seçemesin, ayıramasın.

Bu mudur yani?

*

Bireyin biyolojik ve fizyolojik yapısından bağımsız bir toplumsallığı olamaz.

Eğer böyle birşey olsaydı, insanların biyolojik ve fizyolojik bakımdan kendilerinden farklı olan hayvanlarla da bir toplumsallığının olabileceğini kabul etmek gerekirdi.

Nasıl yaşadığımız dünyada insanın ve hayvanların rolleri salt toplumsal inşa değilse, bunun biyolojik ve fizlolojik bir temeli varsa, kadın ve erkeklerin toplumsal rollerinin de biyolojik-fizyolojik-psikolojik bir karşılığı vardır.

Öküz çift sürecek, inek süt verecek, eşek yük taşıyacak, at, koşulduğu arabayı çekecek, köpek koyun sürüsünü kurttan koruyacak, bağlandığı bahçeye giren yabancılara havlayacaktır; insan da bunlardan faydalanacaktır.

“Hayır, bunlar toplumsal rollerdir, insanlar çift sürsün, öküz ve inekler Hindistan’daki gibi gönlünce gezip dolaşsın, inekler insanlara değil insanlar ineklere hizmet etsin ve saygı göstersin, atlar arabalara binsin, insanlar da bunları çeksinler” diyemezsiniz.

Öküzden savaşta sırtına binilen bir binek olmasını, attan köpek gibi koyunları kurttan koruyan bekçilik rolünü üstlenmesini bekleyemezsiniz.

Erkek ile kadın arasındaki “doğal” rol dağılımı insanlarla hayvanlar arasındaki kadar büyük ve keskin değildir, fakat hiç yok da değildir.

İslam bize gerçekçi olmayı, gerçekliği olduğu gibi kabul etmeyi öğretmiştir..

Ütopyalara, sapık ideolojilere, “toplumsal inşa” değilse de (sapık mahfillerin destekleyip dayattığı) “akademik inşa” durumundaki saçmasapan teorilere kulak asmayacak bir bilgelik İslam’da mevcuttur.

*

Erkek ve kadının biyolojisi, fizyolojisi ve psikolojisi farklı..

Bu, sonradan oluşmuyor, yaratılıştan geliyor.

Aynı anne babanın çocukları oldukları halde genelde kızların erkeklerden daha kısa olduğu görülür.. Evet toplumda bazı kadınlar birçok erkekten daha uzun boyludur, fakat genel ortalamaya bakıldığında erkeklerin kadınlardan daha uzun oldukları müşahede edilir..

Diğer özellikler bakımından da durum budur..

Bazı kadınlar bazı erkeklerden daha cesurdur, fakat genel duruma bakıldığında erkeklerin kadınlardan daha savaşçı olduklarına kimse itiraz edemez.

İşte, toplumsallık ister istemez bu “genel (evrensel) ortalama” etrafında şekillenir.

Mesela şunu diyemiyoruz: “Amerika ve Avustralya kıtaları Asya, Avrupa ve Afrika’dan kopuktu, aralarında bir etkileşim yoktu, buna bağlı olarak kadın ve erkeğin toplumsal rolleri buralarda farklıydı.. Mesela Kızılderili kabileleri arasında bir savaş olduğunda kadınlar cepheye gidiyor, erkekler de çadırlarında oturup cepheden gelecek haberleri bekliyorlardı.”

Cinsiyet (kadın-erkek ayrımı) çerçevesinde şekillenen toplumsallık salt “toplum” öyle istediği için ortaya çıkmış birşey değildir..

Hayat” (insanın doğası) bunu dayatmaktadır.

Cinsiyetsiz toplum ya da toplumsal cinsiyetsizlik bir inşa, bir kurgu olarak üretilmeye çalışılmaktadır fakat “hayat” buna izin vermez.

*

İşin aslına bakılırsa “toplumsal cinsiyet” modern toplumda (lanetlendiği halde) alttan alta farklı bir şekilde yeniden inşa ediliyor.

Mesela, “Arkadaşlar, toplumsal cinsiyet bağlarından kurtulalım, kadınlar ile erkekler arasında fark gözetmeyelim” diyen etkili konumdaki birçok erkek, (sözde toplumsal cinsiyet gözetmediği için) bazı pozisyonlara erkekler yerine kadınları atadığında veya getirdiğinde, bu, gerçekte, “toplumsal cinsiyete itibar etmeme” kamuflajı ile perdelenmiş cinsiyetçi (karşı cinse eğilimden kaynaklanan) bir seçim olabilmektedir.

Etkili ve yetkili konumdaki kadınlar da benzer bir tavır sergileyebilmektedirler.

Evet, etkili ve yetkili konumdaki birçok erkek, “toplumsal cinsiyet”e itibar etmediği için değil, kendi “kişisel cinsiyet”inin hatırı için bazı kadınları bazı yerlerde istihdam ederler.. Aslında o pozisyon için daha ehil ve liyakatli erkekler vardır fakat kadın tercih edilir.. Sırf “ilgi duyulan ya da ilgi çekmeyi başaran” bir kadın olduğu için..

Bazı mesleklerde (cazibeleri gibi nedenlerden dolayı) kadınların istihdam edilmesi de “toplumsal cinsiyet”ten haber verir.

Lafta toplumsal cinsiyete itibar edilmemiş olur, fakat saman altından akan su, kişisel cinsiyettir.. Böylece kişisel cinsiyet kendi toplumsal cinsiyet ağlarını örer.

Daha fazlasını söylemeyelim, anlayana sivrisinek saz..

*

Neyse hadi şunu da söyeyelim: Baykal’ın milletvekili yaptığı sekreterini hatırlıyorsunuz değil mi?

Sizce o bayan o konuma, Türkiye’de “toplumsal cinsiyet” kalıpları kırıldığı, kadınların da milletvekilliği makamını erkekler kadar hak ettikleri için “cinsiyet-bağımsız” olarak mı gelmişti?

Ha, ne dersiniz?

Sanat camiasında, edebiyat muhitlerinde, akademik dünyada, bürokraside vs. hızlı yol almış, önü açılmış birçok kadının bu şişirilmiş “başarı"sının altında işte bu sözde cinsiyetsiz “toplumsal cinsiyet” olgusu yatıyor..

Bunlar, (“karşı cins” tarafından şımartılmalarını sağlayan taravetleri pörsüyüp) önlerindeki kapılar yüzlerine kapanınca, sırtlarını dayadıkları duvarlar yıkılınca, gölgesinde eğlendikleri ağaçlar devrilince, hızla unutulmuş, bir kenara atılmış, yok olup gitmişlerdir.

Bütün başarılı bayanlar için demiyoruz ama birçoğunun durumu budur.


CİNSİYETİ TOPLUMSAL (TOPLUMUN UYDURMASI, İCADI), ŞERİAT’I DA TARİHSEL (TARİHTE KALMIŞ, ÇAĞDIŞI) GÖSTERMEK






Toplumsal cinsiyet” kavramında “toplumsal”a yüklenen anlam ile, modernist İslam güncellemeciliği tahrifat ve tahribat hareketinin kullandığı “tarihsellik” kavramı arasında bir paralellik, hatta özdeşlik bulunduğu açık.

Şeriat hükümlerinin tarihsel olduğunu söyleyenler, o hükümlerin evrensel (tarih ve coğrafya üstü) olmadığını, belirli bir tarih ve coğrafya (zaman ve mekân) için geçerli kabul edilmesi gerektiğini ileri sürüyorlar.

Onlara göre, farklı zaman ve mekânlarda hükümler değişebilir, hatta mutlaka değişmelidir.

Mesela Allahu Teala’nın Kur’an’daki “hırsızın elinin kesilmesi” emrini alalım.. Bunlara göre, bu şart değildir, farklı bir ceza da verilebilir.. Verilmelidir. (Tarihselcilerin pîri Fazlur Rahman İslam adlı kitabında bunu yazmış durumda.)

*

Tarihsellik safsatasının ardına saklanarak dinde güncelleme yapmanın küfrün ta kendisi olduğuna şu ayet-i kerîme delildir:

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl hakem yapıyorlar? Sonra da bunun ardından (senin Tevrat’a uygun hükmünden de) yüz çeviriyorlar. Onlar (Tevrat’a) iman etmiş kimseler değillerdir.” (Maide, 5/43)

Bu ayet-i kerime, tarihselci yaklaşımın asıl mucitlerinin Yahudiler olduğunu gösteriyor.

Adamlar Tevrat’ı resmen tarihselci bir bakış açısıyla yorumlamışlar.. Peygamber Efendimiz s.a.s.’den yaklaşık 2 bin sene önce nazil olmuş bulunan Tevrat’ın hükmünün farklı zaman dilimi ve coğrafyalarda motamot uygulanmasının gerekmediğini düşünmüşler.

Din kültürünün dinamik bir süreç olarak ilerlemesi gerektiği kanaatine varmışlar, onu dondurmanın kendilerini “toplumsal”ın dışına iteceği endişesi kafalarında yer etmeye başlamış.

Tevrat’taki hükümleri tuhaf bir nostalji duygusuyla “olduğu gibi” uygulamaya çalışmanın işe yaramayacağına kani olmuşlar.

Tevrat eksenli “müze-dil”in devrinin geçtiği, Hz. Musa dönemi simülasyonlarıyla oyalanmanın gerçeklikle bağını koparmak anlamına geleceği değerlendirmesini yapmışlar.

Dinin güncellenmesi lazım, hangi devirde yaşıyoruz, 2 bin yıl öncesinin hükümleri bugün uygulanamaz” demeye başlamışlar.

Tevrat karşısında tutuk ve donuk davranmama, sofistike yollar bulma kararı almışlar.

*

Tek kusurları bunun felsefesini ve edebiyatını yapmamış, kavram geliştirmemiş ve adını koymamış olmaları.

Yaptıkları şeyin adını koymyı lüzumsuz görmüşler.

Adamlar hâl ehliymiş, kâl (laf) ehli değil. Edebiyat yapmak yerine yaşıyorlarmış.

Hani bazı çokbilmiş boşboğazlar, “Vaaz etme, nutuk çekme, hayatınla, yaşayışınla, halinle örnek ol!” diyerek vaaz edip nutuk çekerler ya; bunlar tarihselcilik konusunda gevezelik etmek, teoriyle vakit öldürmek yerine işin pratiğiyle meşgul olmuşlar.

Böylece, “güncelleme” yapması için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e gelmişler.

*

Ancak, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Tevrat’taki hükümleri güncelleyemezsiniz” demiş.

Kendisine hüküm vermesi için başvurdukları mesele, bir zina davası..

Tevrat’a göre, zanilerin recmedilmesi, taşlanarak öldürülmesi gerekiyor.

Yahudiler de, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den bu konuda kendileri için bir güncelleme yapmasını istiyorlar.

Fakat Allahu Teala meseleye el koymuş:

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl hakem yapıyorlar? Sonra da bunun ardından yüz çeviriyorlar. Onlar (Tevrat’a) iman etmiş kimseler değillerdir.” (Maide, 5/43)

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde bu ayet için şu açıklamayı yapıyor:

Ebu Hureyre, Berâ b. Âzib, İbnü Abbas ve daha birçoklarından gelen rivayetlerin özetine göre Tevrat'ta İsrailoğulları'ndan zina edenlere recm (taşlanmak suretiyle öldürülme) emredilmişti ve bunu tatbik ediyorlardı. Nihayet bir gün büyüklerinden birisi zina etmiş, recm için toplanmışlar, fakat ileri gelen seçkinler ve memleketin saygın kişileri kalkmışlar, [adam Türkiye’nin Deniz Baykal’ı ya da kasetli MHP’lileri gibi büyük olduğundan emrin uygulanmasını] yasaklamışlar. Sonra zayıflardan birisi zina etmiş, bunu recm etmek için toplanmışlar. Bu defa da düşkünler gürûhu kalkmış, "[Büyük olan] Arkadaşınızı recm etmedikçe bunu da etmeyin, [edecekseniz] ikisini de recm edin" demişler.

Bunun üzerine, " Mesele zorlaştı, geliniz bir çaresine bakalım [güncelleme yapalım]" demişler. Recmi bırakıp tahmime [ziftleyip, dövüp, yüzüne kara çalıp, ters olarak eşeğe bindirip gezdirme] karar vermişler ki, yünden örülmüş, zifte bulanmış bir kamçı ile kırk kamçı vururlar, yüzünü karalarlar, ters yüzüne bir eşeğe bindirip dolaştırır teşhir ederlermiş. [Red Kit gibi çizgi romanlarda buna rastlanır.] Peygamberimiz Medine'ye şeref verinceye kadar böyle yapıyorlarmış.

Berâ b. Âzib (r.a.) den rivayet edildiği üzere bir gün Resulullah Medine'de böyle bir yahudinin dolaştırıldığına bizzat rastlamış, âlimlerinden birini çağırmış, "Sizde zina eden kimsenin cezası böyle midir?" diye sormuş, "Evet" demiş. "Musa'ya Tevrat'ı indiren Allah için söyle, kitabınızda zina edenin cezasını böyle mi buluyorsunuz?" deyince, "Böyle yemin vermeseydin söylemezdim, doğrusu recimdir" demiş ....

Sonra yahudi ileri gelenlerinden Yüsre adında bir kadın Hayber ileri gelenlerinden bir yahudi ile zina yapmış, tutmuşlar, Kureyza oğullarından bir takımlarını Resulullah'a göndermişler, "Sorunuz bakalım zina hakkında ona indirilen hüküm nedir? Korkarız ki bizi rüsvay eder, şayet celd (değnekle vurma cezası) derse tutunuz, recim (taşlamayla öldürme cezası) derse sakınınız" demişler.

Gelmişler, sormuşlar. Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayetine göre: "Şu adam ihsanından (namuslu yaşamasından) [muhsanlığından] sonra namuslu bir kadın [Burada galiba sadeleştirmede bir hata var, zina yaptığına göre namuslu değildir, “muhsan” demek gerekiyordu] ile zina etti, seni hakem yapıyoruz, hüküm ver" demişler.

Bunun üzerine Peygamberimiz kalkmış yahudilerin dershanelerine gitmiş, "Ey yahudi toplumu, bana en bilgininizi çıkarınız" buyurmuş, onlar da Abdullah b. Sûriya'yı ... göstermişlerdir ki, henüz genç ve yaşça diğerlerinden küçük ve tek gözlü imiş, Resulullah bununla tenha kalmış ve meseleyi açmış, "Ey İbnü Sûriya Allah'a ve Allah'ın İsrailoğulları'na olan nimetlerine ant vererek söylüyorum. Namuslu [aslı muhsan olabilir] hayatından sonra zina eden kimse hakkında Allah'ın Tevrat'ta recm ile hükmettiğini bilmiyor musun?" buyurmuş, o da: "Allah için evet, ey Kasım'ın babası (Muhammed)! ..." demiş.

Resulullah da oradan çıkmış, gelip hükmünü vermiş, zina eden erkek ve zina eden kadının ikisinin de recmini emretmiş. …

*

O gün için Tevrat’ın nazil olmasının üzerinden yaklaşık 2 bin sene geçmiş bulunuyordu, bin 400 bile değil.

Ve Allahu Teala, tarihselci bir bakış açısıyla güncelleme için Peygamber Efendimiz s.a.s.’e gelen Yahudiler için İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl hakem yapıyorlar?” buyurdu.

Günümüzün Fazlur Rahman gibi yahudileşmiş ilahiyatçıları ise, “Gel vatandaş gel, Allah’ın Kur’an’daki hükümlerini bırak, benim güncellememe gel, ne o öyle el kesme kol kesme!” diyorlar.  

Evet, Peygamber Efendimiz s.a.s., o güncelleme meraklısı tarihselci Yahudilere Tevrat’taki hükmü hatırlatmıştır.

*

Cinsiyet meselesini “toplumsal”a bağlayan “dinimsi sosyoloğumsu” ahir zaman alâmetleri aynı zamanda tarihselci olma, İslam’ın anlaşılması ve yaşanmasının “dinamik bir süreç” olduğunu iddia etme durumundalar.

Tarihselci yaklaşımı reddetmeleri durumunda cinsiyet konusunu “toplumsal” yaftasıyla dinamik (değişebilir, transformasyonel) hale gtirmeleri mümkün olmaz.

Bu durumda cinsiyet alanında donukluk zuhur eder, erkek hep erkek, kadın hep kadın kalır.. Erkeğin kadın, kadının erkek olmasını geçtik, “toplumsallık” bakımından birbirlerine benzemelerinin bile önü kapanmış olur.

Demek oluyor ki çare, dinî hükümler alanında dinamizm ve güncelleme getiren tarihselci yaklaşımın benimsenmesi..

Aksi takdirde dinî emir ve yasaklarda donukluk zuhur eder.. Bu donukluk, cinsiyetle ilgili hükümler bağlamında da kendisini gösterir.

Ancak, yukarıya aldığımız ayet mealinin de gösterdiği gibi, kâfir olmayı göze almadan (dinamizm ve güncelleme yanlısı) tarihselci olmak mümkün değil.

*

Evet, Kur’an hükümlerinin günümüzde aynen uygulanamayacağını iddia eden tarihselci soytarılar, sözde donukluğa karşı dinamizmin, tarihselliğe karşı güncelliğin, yerinde saymaya karşı ilerlemenin, nostaljiye karşı “an”ın tadını çıkarmanın, simülasyona karşı gerçekliğin bayraktarlığını yapıyorlar.

Merhum büyük şair Arif Nihat Asya’nın mısralarını hatırlamamak ne mümkün:

Şu tekbir getiren mağara,
Örümceklerin değil;
Peygamberlerindir, meleklerindir.
Örümcek ne havada,
Ne suda, ne yerdeydi.
Hakkı göremeyen
Gözlerdeydi!

Evet, donukluk Şeriat’te değil, sizin eksik tahtalı çalışmayan kurumuş kafalarınızda.

Tarihsellik, kısa bir süre yaşadıktan sonra nalları dikecek olan sizin bedenlerinize özgü.. Geçmişi ve geleceği, olmuş ve olacak herşeyi bilen Allahu Teala’nın (Nasıl bilmesin ki herşeyi yaratan O), zaman ve mekân üstü hikmetinin eseri olan emir ve yasaklarına (Şeriat’e) değil.

*

Sanki ortada tek bir İslam yorumu var da, donmuşluk diye adlandırılabilecek bir görünüm ortaya çıkmış.

Ümmet 73 fırkaya ayrılmış, isteyen istediğini seçip beğenip alıyor.. Hatta isteyen (Talha Hakan Alp örneğinde olduğu gibi), “Artık müslüman değilim, deistim” vs. diyor.

Donukluk edebiyatı yapılıyor, fakat ortada varlığını sürdüren şey, gevşeklik, sululuk, laubalilik, lakaytlık, “usul”süz müçtehitlik, boşvermişlik, “ben yaptım oldu”culuk, bid’atçilik, “kişiye özel güncellemecilik”, ve de Adnan Oktar vs. tipi “dinamik İslam”.

Hak mezheplerin yerini “ırksal mezhep”ler (Türk Müslümanlığı, Avrupa İslamı, Alman İslamı, Fransız İslamı, Çin İslamı vs.) almış.. Bunlar, hak mezheplere “Arap İslamı” diye savaş açmışlar.

Bazıları da “coğrafî mezhep”ler icat etmişler: Anadolu İslamı/Müslümanlığı, İstanbul İslamcılığı vs..

Geriye, “fırka-yı naciye”den (kurtulmuş topluluktan) olmak için Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabını örnek almaya, onların izini takip etmeye çalışan üç beş kişi kalmış, ve bu “donmuşluk”tan kurtulmuş oynak ve titrek omurgasız güncel kalabalıklar onlara “Bütün çektiklerimiz sizin donmuşluğunuz yüzünden” diyorlar.

Sanki bu üç beş kişiyi dinliyorlar, onların uyarılarına kulak veriyorlar da, onlar olmasa bunlar “Kim tutar bizi” kabilinden muhteşem işler başaracaklar.

Merhum üstad Necip Fazıl,  ''Biz hohlaya hohlaya buz dağlarını erittik; şimdi ortalık çamurdan geçilmiyor'' demişti.

Ortada donmuşluk yok, çamur cıvıklığı ve şekilsizliği var.

*

Şeriat’te donmuşluk yoktur, her zaman her soruya bir cevabı vardır.

Sen, donmuş kafanla ona sırt çevirdiğinde o, donmuş hale gelmez.

Sen artık layık olmadığın için Şeriat’in bayraktarlığı şerefi senin elinden alınır, beğenmediğin samimi ve safderun Afgan mücahitlerine verilir.

“… Kendilerinde olanı değiştirmedikçe (nimete nankörlük yapmadıkça), şüphesiz ki Allah, bir kavme olanı değiştirmez. Fakat Allah, bir kavme kötülük dilediği zaman, artık onu geri çevirecek kimse yoktur. Onlar için O'ndan başka (gerçek) bir dost da yoktur.” (Ra’d, 13/11)


TOPLUMSAL CİNSİYETSİZ CAHİL AKADEMİKİMSİLERE “BİLİM YÖNTEMİ” DERSİ





Şunu hep söylüyorum:

Bilgi felsefesini (epistemolojiyi) ve (neyin “bilimsel bilgi” olduğu sorusuna cevap arayan) bilim felsefesini bilmeyenden bilim adamı olmaz. (Toplumsal cinsiyetsizler “adam” lafına bozulmasınlar, kadını adamdan saymazlık etmiyoruz.)

Bilim adamı olmaz, ezberci olur.. Okumuş cahil olur.

*

Modern bilim, bilgiyi parçalamaktadır..

Zaten, “bilimsel bilgi”den söz ettiğimizde, böylesi bir parçalanmışlığı başlatmış oluyoruz.

“Bilimsel bilgi”den söz edenlerin genelde “Bilimsel bilgi, bilimsel yöntemler ile elde edilen bilgidir” şeklinde totolojik bir cümle kurarak lafa girdikleri görülür.

Ardından da, “Bilimsel yöntem akıl, deney ve gözleme dayalıdır” derler.

Oysa, “bilimsel” etiketine layık görmediğimiz başka pekçok bilgi birikimi de akıl, deney ve gözlem sayesinde oluşmaktadır.

*

Örnekle açıklayalım:

Bir ekonomi profesörünün iktisadî konulardaki lafları “bilimsel analiz” kabul edilirken, sıradan vatandaşın değerlendirmeleri “bilimsel” kabul edilmez.

Oysa, ikisi de akla ve gözleme dayalı olarak kanaat oluşturmaktadır.. Sonuçta sıradan vatandaşın da bir aklı var ve gözlem yapıyor.

Ayrıca, ekonomi profesörü “çuvallıyor”, hatalı değerlendirmeler yapıyor, hatta bazen (siyasal iktidarın talepleri doğrultusunda “kendini doğrulayan kehanet” üretmek ve piyasaları manipüle etmek için) yalan yanlış şeyler söylüyor, vatandaş ise son derece doğru laflar ediyor olabilir.

Burada ekonomi profesörünün laflarının bilimsel kabul edilmesinin birinci nedeni, onun iktisat biliminin terminolojisini/ıstılahatını (dilini, jargonunu) kullanıyor olmasıdır.

İkinci neden ise, (kendi kendilerine bilimsellik madalyası takan) akademik camianın (ya da çetenin) bir üyesi olmasıdır.

Hayat, bilimsel faaliyeti de kapsar, fakat bilim hayatı bütünüyle kuşatamaz, öyle ki, ekonomist ile sıradan vatandaşın iktisat bilgilerini “piyasa”da yarıştırmaları durumunda bilim adamı nal topluyorken sıradan vatandaş kazandığı parayı nereye harcayacağını şaşıracak kadar para içinde boğuluyor hale gelebilir.

*

Hayat, gerçeklik; bir “bütün”dür.

Bilim, onu anlamak için, zihinde “parçalar”.. Öğelerine ayrıştırır.

Analiz (tahlil) dediğimiz şey budur..

Bilimsel disiplinlerin oluşması, bu analiz faaliyetinin sistematik ve örgün hale gelmesinin sonucudur.

Hayat ve gerçeklik bir bütün olduğu gibi, ilkçağların bilimi de bütünseldi ve felsefe adını taşıyordu.

Felsefe tabirinin ilk kullanıldığı dönemde bu kavramla bugünkü bilim dallarının hepsi kastediliyordu..

Yani fen bilimleri de, sosyal bilimler de, metafizik de, hatta müzik gibi meşgaleler de buna dahildi.

Zamanla önce fen bilimleri ve sosyal bilimler ayrımı zuhur etti.

Daha sonra bunu, fen bilimlerinin ve sosyal bilimlerin kendi içlerinde parçalanmaları izledi..

Mesela fen bilimleri fizik, kimya ve biyoloji gibi dallara ayrıldı..

Aynı şey sosyal bilimlerde de yaşandı.. Siyaset bilimden, sosyolojiden, iktisattan vs. bahsedilir oldu.

*

Aynı durum İslamî ilimler için de söz konusudur.

İslamî bilgi aslında Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashaba hiçbir zaman “Size bugün kelam/akaid/itikat, yarın fıkıh (muamelat, ibadet bahisleri), ertesi gün ise tasavvuf (kalb ve nefs halleri, ahlâk) hakkında ders vereceğim” dememiştir.

Ashab, 23 yılda peyderpey nazil olmuş olan ayetleri büyük bir iştiyakla takip ediyor, yeni ayetleri heyecanla bekliyorlardı.

Şimdi insanların sosyal medyada birbirlerini bağımlılık derecesinde bir tutkuyla takip etmeleri gibi ashab da inen her ayeti işitmeye, öğrenmeye çalışıyordu.

Aynı şey, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kısa ve özlü, efradını cami ağyarını mani nitelikteki cevâmiü’l-kelim sözleri için de geçerliydi (Ki Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem nadiren uzun konuşmuştur.)

Ashabın “sözlü sosyal medya”sı onun sözlerini (hadîslerini), davranışlarını, hatta suskunluklarını (belli söz ve hareketler karşısında sessiz kalışını) bile kulaktan kulağa hızla aktarıyordu. 

(Hadîs kitaplarında ashabdan bazılarının rivayetlerinin fazla olmasının nedeni, onların Hz. Peygamber s.a.s.’in sağlığında genç olup uzun yaşamaları, Peygamberimiz’i görmemiş insanların onun sözlerini öğrenmek için bu eskinin gençlerinden başkasını bulamamış olmalarından kaynaklanmaktadır.)

*

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in yaşadığı dönemde durum buydu.. Neredeyse herkes Kur’an ve Sünnet hakkında yeterli bilgiye sahipti.

Fakat, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının artık hayatta olmadığı bir sonraki yüzyılda, Kur’an ve Sünnet’i iyi bilenler, kendilerini bu işe adayanlardı.

İşte onlar, kendilerini ilme adayan talebelerine geniş malumat verirken, sadece kendileri için zorunlu olan bilgiyle yetinmek, onun dışında dünyevî meşgalelerinin başında durmak isteyen kişiler için Kur’an ve Sünnet’teki bilgiyi tasnif etmeye, sınıflandırmaya, parçalamaya, tabiri caizse “hap” haline getirip sunmaya başladılar.

Mesela, İmam-ı Azam’ın sonradan uzun şerhlerin konusu olan Fıkh-ı Ekber gibi üç beş sayfalık konsantre şaheser muhalled risaleleri (kitapçıkları) böyle ortaya çıkmıştır.

Muhasibî gibi başka birileri de tasavvufî mahiyette er-Riâye gibi eserler kaleme aldılar.

Böyle olması gerekiyordu.. Çünkü insanlar ashab gibi değildi, cehalet yaygınlaşmıştı..

Cahiller yüzünden söz çoğalır, Hz. Ali’nin dediği gibi “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı”.

Cahiller, ahmaklar ve aptallar yüzünden yazdıkça yazarsın, ve böylece ortaya ciltlerce lüzumlu lüzumsuz kitap çıkar.

Evet, İslamî ilimlerdeki kelam, fıkıh ve tasavvuf şeklindeki tasnif bir ihtiyacın sonucuydu.

*

Ancak, bilginin bu şekilde parçalanması, cahillerin cehaletini kısa yoldan gidermek için icat edilmiş patikalarken, başka tür bir cehalete de yol açabilmektedir.

Mesela tasavvuf (ve irfan soytarılığı) adına bazı geri zekâlılar kelam ve fıkıh kapsamında öğretilen bilgileri önemsiz (hatta lüzumsuz) kabul edebilmekte, fakihlere “kışır alimleri” diyebilmektedirler.

Tam tersi de olabilmekte, tasavvufu tümden reddedenlere rastlanabilmektedir.

İşte burada, Kur’an ve Sünnet ekseninde “bütüncül” bir bakış açısına sahip olma, öze, asl’a, ana kaynağa dönme gereği ortaya çıkmaktadır.

Doğal olarak, ilimde derinleşmiş olanlar bunun öneminin farkındaydılar.

İmam Malik’e atfedilen şöyle bir söz var:

Fıkıhsız tasavvuf zındıklığa, tasavvufsuz fıkıh fasıklığa götürür. İkisi birlikte hakikate ulaştırır.”

Dönemin “dil”i gözönüne alındığında bu sözün İmam Malik’e ait olamayacağı söylenebilir, çünkü o dönemde “zühd (zahidlik)” tabiri kullanılıyordu, tasavvuf ve dervişlik gibi kavramlar değil.. Zındıklık kavramı da sonradan yayıldı.

Ancak, verilen mesaj doğrudur.

Feridüddin AttarTezkiretü’l-Evliya’da büyük mutasavvıflardan Ebu Bekir Verrak’ın şöyle bir sözünü naklediyor:

“Zühd ve Fıkhı bırakıp Kelam ilmiyle yetinen zındık, Kelam ile Fıkhı bırakıp zühde sarılan bid’atçi, zühd ve Kelam’ı terk edip sırf Fıkıh’la uğraşan da fasık olur. Bu fenlerin, ilim dallarının hepsinden nasip alan kurtulur.”

*

İslamî ilimlerdeki bu parçalanmışlığa bağlı cahilleşmeyi günümüz ilahiyatlarındaki (Batı’dan ithal) “yeni icat”lar daha da büyütmüş, ilahiyatçıların önemli bir bölümünün kafalarını akademik çöplüğe ya da akademik atık merkezine çevirmiş durumda.

Din psikolojisi, din sosyolojisi, din antropolojisi, eleştirel düşünce, çağdaş yaklaşımlar vs. gibi icatlar ders diye okutuluyor, kürsüler kuruluyor, ve böylece “toplumsal cinsiyetsiz” ilahiyat doçenti Esra Aslan Turan örneğinde görüldüğü gibi, akademik makale diye hilkat garibesi ucubeler üretiliyor.  

İslamî ilimler ile seküler bilimlerin gayrimeşru (nikahsız) beraberliğinden başka birşey olmayan din sosyolojisi gibi icatlar havalı ve pek bir bilimsel görünseler de, elma ile armudu toplama kabilinden ne yaptığını bilmezliğe ve şaşkınlığa karşılık geliyor.

Bir defa burada bir organ ve doku uyuşmazlığı var.. At da binektir, otomobil de binek.. Fakat bu ikisini bir arada değerlendirme ve inceleme konusu yapamaz, “at otomobil” ya da “otomobil at” üretemezsin.

*

Din sosyolojisinden söz ettiğinde önüne paradigma ya da kavramsal çerçeve meselesi çıkar.

Meseleye dinin paradigması ile bakıp Batılılar’ın sosyolog adı verilen seküler peygamberlerinin teorileri hakkında dine göre hüküm mü vereceksin (Mesela İmam Gazzalî Tehafüt'te buna benzer birşey yapmıştı), yoksa, seküler sosyolojinin paradigmasını esas alıp, dini, bir kadavra olarak Batılı sosyologların kanlı neşterlerine mi emanet edeceksin?

Mevcut durumda yapılan şey, ikincisi..

Nitekim, Esra Aslan Turan adlı "dinimsi sosyoloğumsu", toplumsal cinsiyet meselesinde bunu yapmış durumda..

“Toplumsal cinsiyet”ten söz eden din sosyolojisi tanrılarının ve peygamberlerinin (akademik şarlatanların) laflarını mutlak doğrular olarak aktarıp, onların hatırına, değil sadece içtihadî fetvaları, ayet ve hadîsleri bile sakatat gibi atık kutusuna atmış bulunuyor.

*

Başa dönersek, bilginin parçalanması nasıl İslamî ilimlerde “bilimsel cehalet”e, ilim etiketli cahilliğe neden oluyorsa, bugünün fen ve sosyal bilimlerindeki (uzmanlaşma zannedilen, gerçekte ise at gözlüğü takma anlamına gelen) aşırı parçalanma da “hayata ve gerçekliğe” bakışta çarpıklığa, şaşılığa ve hatta körlüğe neden olmaktadır.

Örnekle anlatalım: İnsan, insan olarak bir bütündür.. Ona “fizik” açısından bakarsanız sadece ağırlık, hacim vs. haline gelir.. 

Kimya ile bakarsanız su’dur, asittir, toksinlerdir, şudur budur.. 

Biyoloji ile bakarsanız hücrelerdir, alyuvarlardır, akyuvarlardır, hormonlardır, sinirlerdir, damarlardır, kandır, böbrektir, akciğerdir.

Sadece fizikle, sadece kimya ile, sadece biyoloji ile insanı tanıyamazsınız.. Anlayamazsınız.. Hepsi ile birlikte bakmanız gerekir.

Dahası, sadece fen bilimleri ile bakmakla da insanı tanıyamazsınız.

Beşerî/sosyal bilimlerin de araştırma ve incelemede kullanılması gerekir.

Ancak, insana söz konusu sosyal bilimler çerçevesinde sadece psikoloji, sadece sosyoloji, sadece iktisat, sadece siyaset bilim vs. açısından bakarsanız onu yine tam tanıyamazsınız.

Anlama çabanızda sosyal bilimlerden hiçbirini devre dışı bırakamazsınız.. Böyle bir lüksünüz olamaz.. Bunu yaptığınız anda, yanlış ya da eksik sonuçlara varmanın yolunu açmış olursunuz.

*

Evet, sosyal bilimler insanın faaliyetlerini parçalar, böler, kendi ilgi alanı çerçevesinde tek yönlü ve tek boyutlu ele alır.

Mesela vatandaşlardan birinin bir gazeteye abone olması durumunu alalım.

İktisatçı/ekonomist bu olaya ekonomik nitelikte bir arz ve talep meselesi, bir ticarî alışveriş olarak bakar.

Bir psikolog onda başka anlamlar bulacaktır.. Abone olunan gazetenin muhtevasına göre “entellik gösterişçiliği”nden tutun da “bağımlılığa” kadar birçok şeyden söz edebilecektir.

Bir sosyolog, bunu sosyalleşminin bir tezahürü, abone olan kişinin belirli bir topluluğa aidiyetinin alameti olarak görebilecektir.

Bir siyaset bilimci ise, şayet abone olunan gazete siyasal bir akımın sözcülüğünü yapıyorsa, abonelik olayını siyasal bir tutum olarak değerlendirecektir.

Bu örneği mesela bir tiyatro gösterisi için alınan bilete vs. de uyarlayabilirsiniz.

*

Ancak insan, hayatını yaşarken bu şekilde hayatı ve evreni/dünyayı parçalı görmez.

Yani eylemlerini “Şimdi biraz kültürel takılayım, biraz da sosyal olayım, az buçuk da siyasete bulaşalım, bir tutam da ekonomi olsun, sosyallik de lazım” diye düşünmez..

Böyle bir tavır geliştirmiş olsa hayatını “hayat gibi” yaşayamaz.. Bu, “hayatı anlama” da değildir, hayattan kopmadır.

İşte, sosyal bilimlerdeki parçalanmışlığa bağlı olarak belirli bir akademik disipline gömülen akademikimsilerde böylesi bir akademik cehalet veya bağnazlık ortaya çıkabilmektedir.

Akademisyen psikolojiye gömüldüğünde, herşeyi psikoloji disiplini çerçevesinde görüp yorumlamaya başladığında yaptığı şey bilimsel bir anlama çabası olmaktan çıkar, psikolojizm diye adlandırılması gereken bir ideolojiye dönüşür.

Aynı şey ekonomist, sosyolog vs. için de geçerlidir, ekonomizmin, sosyolojizmin vs. tuzağına düşebilir.

Bunu yaptıklarında, benimsedikleri teoriler onlar için (Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilir” (yanlışlanmaya müsait, yeni araştırmalar çerçevesinde yanlış oldukları gösterilebilecek) kanaatler olmaktan çıkar, mutlak doğrular haline gelir.

Esra Aslan Turan adlı doçentin “sosyal cinsiyet” gevezeliği yapmış “sosyolog” unvanlı akademikimsi ve yazarımsıların ezberlerine olan yaklaşımının, “bilimsel” faaliyet olmaktan çıkıp “iman”a dönüşmesi olayında olduğu gibi..

*

Evren hakkındaki (hikmet, irfan ve bilgelik olarak adlandırabileceğimiz) gerçek bilgi, modern bilimler çerçevesindeki “parçalanmış bilgi” ile değil, “bütüncül bakış”la oluşur.

Modern bilimler, günümüz insanının, son tahlilde (ona olan inancı ve bağlılığı nisbetinde) cehaletini artırıyor.

Yeni Şafak yazarı Gökhan Özcan, “Satırlar arasında” başlığını taşıyan 30 Mayıs 2024 tarihli yazısında Richard P. Feynman’ın Her Şeyin Anlamı adlı kitabından şu cümleleri aktardı:

“Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, gözlem sonuçlarına dair her beyan, detayları dışarıda bırakan bir özettir; çünkü hiçbir şey kesin olarak ifade edilemezBilimsel yasalar, öndeyilerin şimdiye kadar elekten süzülmelerinin ardında kalan iyi tahminlerdir.”

Feynman sıradan bir yazar değil.. 1965 yılında Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüş bir teorik fizikçi.

Evet, yasa dediğimiz şeyler aslında tahminlerdir ve bu tahminler için kesin doğrular demek mümkün değildir.. Mesela yerçekimi yasasını alalım, kesin değildir, yanlış ya da doğru olması "aklen mümkün" bir tahmindir; kesin olan sadece nesnelerin “düşme”siyle ilgili gözlemimizdir.

Dolayısıyla, yerçekimi yasasının “mutlak doğru” olduğuna inanan kişi, “düşmenin nedeni”nin ne olduğunu bilmediğini düşünen eğitimsiz/tahsilsiz bir kişiden daha cahildir..

Ve bu “okumuş/eğitimli cehalet”, düz cehaletin aksine çok tehlikelidir.

Bu okumuş cehaletin Türk tarihindeki en parlak ya da sivri örneği, Selanikli Mustafa Atatürk.. Yarım yamalak okumuşluğunun, okumamışları (ya da farklı şeyler okumuşları) sırf şapka giymiyorlar diye astırma hakkını kendisine kazandırdığını düşünecek kadar “kafayı sıyırmıştı”.

Asılanların ardından okuttuğu laik fatiha ise "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" tekerlemesiydi. 

*

Evet, günümüzde sosyal bilimlerin konusunu teşkil eden "olay, olgu ve süreçler" farklı pekçok disiplin tarafından ele alınıyorsa da, kuramsal yaklaşımlardaki bütünselliğin önemi, pekçok düşünür ve bilim adamı tarafından gündeme getirilmiştir.

Hatta, sosyolojinin kurucuları, sosyal bilimlerin birbirinden ayrılıp bölümlere parçalanmasına karşı çıkmış bulunuyorlar.

Mesela Auguste Comte, toplumsal olayların temelde birbirleriyle bağlantılı olduğunu ve sadece belirli bir kategori içinde yer alan olguların incelenmesiyle yetinmenin faydasız olacağını ileri sürmüştür. Aynı şekilde Marx da sosyal bilimlerin bir bütün olduğunu ısrarla savunmuştur. (Maurice Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, çev. Ünsal Oskay, 4. b., İstanbul: Bilgi Y., 1990, s. 20-21.)

Hegel de aynı görüşte.. Knutsen’in ifadesiyle, “Hegel, Comte ve diğerleri toplumun bölünemez olduğunu ve bundan dolayı toplum çalışmalarının bütüncül ve parçalanamaz olduğunu söylediler”. (Torbjon L. Knutsen, Uluslararası İlişkiler Teorisi Tarihi, çev. Mehmet Özay, İstanbul: Açılım Kitap, 2006, s. 201.)

Benzer şekilde Amerikalı tarihçi Frederick J. Turner de sosyal olayların bir bütün olarak ele alınması gerektiğini belirtmektedir. (Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Y., 1994, s. 14.)

Aynı görüşü paylaşan C. Wright Mills ise, “sosyal bilim ‘dallarından’, şu ya da bu, birinde yetişmek ve gelişmek isteyen bir kimsenin, diğer ‘dallarda’ da kendisini yetiştirmesi; yani klasik geleneğe ait olan tüm alanlarda bilgili olması gerekli görülmeye başlamıştır” demektedir. (C. Wright Mills, Toplumbilimsel Düşün, çev. Ünal Oskay, Ankara: Kültür Bakanlığı Y., 1979, s. 216-219.)

Ona göre, “artık, hangi sosyal bilim dalı olursa olsun, hiçbir disiplinin kendi başına kapalı kutu gibi kalamıyacağı; bunun entelektüel yönden anlamlı birşey olamayacağı” bilim adamlarınca görülmeye başlamıştır. (s. 220.)

*

Sosyal olgunun parçalanmazlığının ve sosyal bilimlerin köken birliğinin hiçbir zaman ciddi bir kuşku konusu olmadığını belirten Duverger ise, uzmanlaşmış disiplinlerde görülen ufalanıp parçalanmaya karşı üç çözüm yolu teklif edildiğini belirtmektedir.

Bunlardan biri, Comte’un önerdiği şekilde “genel konularda uzmanlaşmış kimseler” yetiştirmektir.

İkincisi, disiplinler arası araştırmaların ve değişik dallardaki bilim adamları arasındaki düzenli temasların yaygınlaştırılmasıdır.

Üçüncüsü ise, genel çerçeve yerine geçecek ve genel bir kabul görecek bir doktrin kurulmasıdır.

Böyle bir doktrini henüz kimsenin kuramadığının altını çizen Duverger’ye göre, “bazı bakımlardan günümüzde sosyal bilimlerin bölünmesi sona ermekte, göreceli bir yeniden-birleşme aşamasına girilmiş bulunmaktadır”. (Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, s. 23-24.)

*

Hülasa, insanı fen bilimleri açısından ayrı, sosyal bilimler açısından ayrı değerlendirme konusu yaparak tanıyamayız..

Bu insandaki “bütünlüğü” göremememize, insanın “insan”lığını unutmamıza, onun “kendiliği”ni gözden kaçırmamıza, şahsiyetini yok saymamıza neden olur.

İnsanın cinsiyeti için de durum budur..

Cinsiyet olgusunu “fen bilimleri açısından cinsiyet”, “sosyal bilimler açısından cinsiyet” diye bölüp parçaladığımızda “hayatın bütünlüğünü” atlamış ve ıskalamış, Duverger'nin dikkat çektiği olgunun parçalanamazlığı gerçeğine kulak tıkamış oluruz.

Böylesi bir "yöntem arızası" bizi “daha bilgili” hale getirmez.. Cahilleştirir.. Ve usulsüzlük vusulsüzlüğü getirir.

Hele bir de “sosyal bilimler açısından cinsiyet”i “bireysel cinsiyet – toplumsal cinsiyet” ya da “toplumsal cinsiyet – siyasal cinsiyet – ekonomik cinsiyet – antropolojik cinsiyet” şeklindeki saçma ayrımların konusu haline getirirsek, ortada cinsiyet diye birşey kalmaz.

İnsan kalmaz.

*

İşte “toplumsal cinsiyet”ten söz eden akademikimsi hokkabaz şarlatan ve deccalî sapık illüzyonistlerin yapmak istedikleri şey tam da bu..

Böylesi bir “parçalanmış, parçalayıcı” bakış açısıyla insanın kişiliğini, şahsiyetini, cinsiyetini (kısaca insanlığını) parça parça edip yok etmeye, ortada erkek ve kadın, daha doğrusu “insan” bırakmamaya çalışıyorlar.

Uyan, ey insan!


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."