mustafa kaplan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mustafa kaplan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NURCULARIN İSTİHBARATÇILARLA İMTİHANI ("MÜSBET HAREKET"İN İBRETLİK AKIBETİ)





İstihbaratçılar dindar bilinen grupları (partileşeninden dernekleşenine kadar hepsini) hallaç pamuğu gibi savuruyorlar.

Güçlenmiş, büyümüş olanların bazılarının gelişip serpilmesinde onların desteğinin rolü var. (Tipik örnek Fethullahçı Takiyye Örgütü.. Nurcuları daha fazla bölmek ve kontrol altına almak için icat edildi.. Yerli-milli iken sonradan küresel güçlerin dikkatini çekti ve onlarla çalışmaya başladı, yerli-milli istihbaratçılarla karşı karşıya geldi.)

Uzun süre MİT’in başında kalan Hakan Fidan’ın “Devlet işadamlarının büyümesine müsaade eder, fakat şu kadar milyar dolarlık bir güce eriştiklerinde daha fazlasına izin vermez, müdahale eder” anlamına gelen bir açıklamada bulunduğunu okumuştum.

Cemaatler vs. için de aynı durum geçerli.. Kontrol altına alınsalar ve/veya desteklenseler (ya da büyümelerine izin verilse) bile, belli bir büyüklüğe ulaşınca operasyon yiyor ve budanıyorlar. (Bazen birinin gelişmesine, diğer birinin önünün kesilmesi ya da dengelenmesi için izin verilir.)

Örnek: İsmailağa ve Menzil cemaatlerinin şu anki hal-i pür melali..

Türkiye’de devletin kontrol altına almamış olduğu bir cemaat ya da grup yok.

(1996 ya da 97 yılıydı.. Vefa Yayıncılık’ın çıkardığı İslâm, Kadın ve Aile ve İlim ve Sanat dergilerinin genel yayın yönetmeniydim. Adnan Oktar’ın adamları bizi ziyaret ediyor, Boğaz’da tekne gezisine, Boğaz kenarındaki yalıda ziyafete vs. davet ediyorlardı. Sonradan Silivri'deki muhteşem çiftliklerinde ağırlanmışlığımız da var. O sıralarda Oktar’ın örgütündeki ikinci adam Bülent Tatlıcan’dı, sağ koluydu.. Ona, bizim dergilerin merkezinde sohbet ederken şunu demiştim: “Türkiye’de bütün cemaat ve grupların ya birinci ya da ikinci adamlarının MİT’e bağlı oldukları kanaatini taşıyorum.” 

Hatırladın mı Bülent?)

*

Yönetici kadrosu (ya da merkezi) yurtiçinde olan terör örgütlerinde bile durum budur.

İstihbaratçıların FETÖ ve PKK konusunda zorluk yaşamalarının nedeni, merkezlerinin yurtdışında olmasıydı.. Biri Kandil’den yönetiliyordu, diğeri Pensilvanya’dan.

Burada şunu da samimiyetle itiraf edeyim: PKK ile yaşanan son çözüm sürecinin ABD ve İsrail ile olan bir pazarlığın ürünü olabileceğini düşünüyorum.

“Siz PKK sorununu çözmemize izin verin, biz de HAMAS’a verdiğimiz ‘örtülü’ desteği sonlandıralım, onların sizin açınızdan ‘makul’ bir çizgiye gelmesine çalışalım” şeklinde bir pazarlık yapılmış olabileceği kanaatindeyim..

Böylesi bir teklif karşı taraftan da gelmiş olabilir..

Tabiî böylesi durumlarda “siyaset gereği” (dostlar alışverişte görsün, kamuoyunun gazı alınsın diye) kamuoyu önünde küfürleşme ve sövüşme eksik edilmez..

Önemli olan kime çalım atıldığı değil, hangi kaleye gol atıldığıdır..

Ancak, bizim siyasetçilerimizin anlamak istemediği birşey var: İsrail ve İsrail’in güdümündeki ABD hiçbir zaman sözünde durmaz. Mutlaka kalleşlik yaparlar.. Vaatlerde bulunur ve aldatırlar.. Alacaklarını aldıktan sonra seni satarlar.

*

Bunları yazmamın nedeni, bir süre önce bazı yazılarını tartışma konusu yaptığım Nurcu yazar Mustafa Kaplan’ın son günlerde birileriyle girdiği kalem kavgası ya da tartışması..

Aslında buna tartışma denilemez.. Büyük ölçüde sövüşme ve küfürleşme..

Kaplan’ın Akit (ya da Vakit) gazetesindeki yazılarını okuyordum.. Şeriatçılığı hoşuma gidiyordu..

Son yıllarda da sosyal medyadaki paylaşımlarının birçoğunu okudum.. Afganistan gibi konularda sergilediği duyarlılığı takdirle karşıladım.

Ancak, üslubunu beğenmiyordum. (Mesela yediğini içtiğini anlatması.. Tabiînin hikmet ve ilim sahibi büyüklerinden Ahnef bin Kays'ın şöyle bir sözü var: "Bizim meclisimizde kadınlardan ve yiyip içtiklerinizden bahsetmeyiniz. Çünkü en çok öfkelendiğim kimse, bana avret yerinden, karnından ve midesinden haber veren kimsedir." Ahnef bin Kays rh. a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'i göremedi, fakat kabilesinin müslüman olmasına vesile olduğu için "Allahım, Ahnef'i bağışla" şeklinde duasına mazhar olmuştu.)

Ayrıca, bazı konularda (cömertlik, övgü ve dalkavukluğu bir psikolojik silah ve sızma aracı olarak kullanan) istihbaratçılar (ya da istihbaratçıların kafakola aldıkları muhbirler) tarafından dolmuşa bindirildiğini ve dolduruşa getirildiğini düşünüyordum.

Ne demek istediğimin anlaşılması için daha önceki bir yazımda yer alan şu satırların okunmasında fayda var:

… iftiracılığı “algı operasyonu“, ikiyüzlülüğü “esneklik”, hainliği “profesyonellik”, riyakârlık ve münafıklığı “imaj üretimi”, yalanı “kamuflaj” ve insanların inandıkları değerleri ve dinî duyarlılıklarını istismarı “meslekî yetkinlik” kabul eden malum odağın sağ gösterip sol vurmayı çok iyi başardığını anlayabiliyordum. Şartları ve ortamı müsait gördüklerinde hiçbir hukukî ve ahlâkî kayıt tanımadıkları halde,  “kullandıkları” bazı kişileri yüksek ahlâkî meziyetler ve yüce değerler adına konuşturabiliyorlardı. Mesela bir yandan yanınıza bazı adamlarını art niyetlerle, kötü amaçlarla, size zarar vermek için gönderirken, diğer yandan da başka bazı adamlarına size hüsnüzandan, geçimlilikten, suizandan sakınmaktan, kardeşlikten ve dostluğun sevabından bahsetmesi görevini verebilirlerdi. Sizi o kötü niyetlilere karşı savunmasız bırakmak ve daha kolay aldatabilmek için.. Onların istismar konusu yapmadıkları hiçbir şey yoktu ne yazık ki. Sosyal medyayı da sadece “troller” vasıtasıyla bir “yıpratma” ve “itibar suikasti” mekanizması olarak kullanmıyorlardı. Aynı zamanda onların elinde bir “dolmuşa bindirme” ve manipülasyon aracıydı o kanallar.. (Mesela diyelim ki size bir adamlarını gönderecek ve bir kurum için yardım talep edeceklerse, önce size, o kurumla alâkasız mecralardan cömertliğin faziletini, sadakanın belayı defettiğini, kaliteli ve şahsiyetli insanların yardımseverliklerinden belli olduğunu ifade eden mesajlar gelebilirdi. Böylece “havaya” girer, psikolojik olarak hazır hale gelirdiniz. Bazen bu tür yönlendirmeler ve “gaza getirmeler” sözlerle değil, senaryosu daha önceden yazılmış mizansen kabilinden eylemlerle de yapılabilirdi. Böylesi bir operasyon örneğini MİT’çi Yavuz Ataç ABD’de katıldığı bir istihbarat kursunda eski bir CIA mensubundan dinlemiş bulunuyordu. Söz konusu operasyon, gizli servislerin psikolojik harp teknikleri ve “kurmaca yaratma” maharetleri hakkında ipuçları vermesinin yanı sıra eğlenceliydi de. CIA mensubunun söylediğine göre, operasyonun hedefi Güney Amerika ülkelerinden birinin devlet yetkilisiydi. Onun önemli bir konuda ABD lehine karar alması planlanmıştı. Gerisini Ataç’tan dinleyelim:

“Kararı verecek kilit adamı hedef seçmişler. Hangi sporlara meraklı, kimlerle arkadaşlık ediyor, haftanın hangi günü nereye gidiyor onu öğrenmişler. Bir bara gidip bira içiyormuş mesela, haftada üç gün tenis oynuyormuş, köpeğini gezdiriyormuş. Sonra bir başka enteresan özelliği daha varmış bu adamın. Astrolojiye meraklıymış. Yeni tanıştığı insanlara ‘Hangi burçtansın?’ diye soran cinstenmiş. Zaten eşi de fal işlerine meraklı. Bunun üzerine operasyonu yürütenler, öncelikle politikacının her gün okuduğu, ülkenin önde gelen gazetelerinden birinde fal köşesini hazırlayan kişiyi buluyorlar. ‘Burada kaç para alıyorsanız onu almaya devam edin. Biz size 200 bin dolar vereceğiz. Siz de fal köşesinde şu metinleri yayınlayacaksınız’ diyorlar. Fakat sadece adamın burcu değil, bütün burçlarla ilgili toplam bir yıllık yazı veriyorlar gazeteye. Önce ortalama mesajlar yer alıyor adamın burcunda. Sonra yavaş yavaş tehlikeleri önceden haber vermeye başlıyorlar. Mesela ‘Başınıza bir kaza gelebilir, dikkat edin’ diyorlar. Aynı gün, servis ajanları adamın arabasına çarpıyor. Evinde yangın çıkarıyorlar. ‘Bu aralar bir şeyiniz kaybolabilir‘ diyorlar, hemen ertesi gün köpeğini çalıyorlar. Sonra da ‘Kaybettiğiniz bir şey bulunabilir’ diyorlar, köpeği, gizlice yeniden adamın evine bırakıyorlar. Adamı tam kıvama getirdikten sonra da ‘Bugün önemli bir karar vereceksiniz. Kararınızı şu yönde almanız tavsiye olunur’ diye yazıyorlar. Ve adam o kararı alıyor. Böyle bir operasyonu bizim siyasetçilere de uygulayabilirlerHerkesin zaafı aynı olacak diye bir şey yok. Burada daha farklı tekniklerle yaklaşıyor olabilirler.”

Evet, herkese farklı açılardan ve farklı araçlarla yaklaşılıyordu. Ve farklı tekniklerden yararlanılıyordu. Şayet söz konusu devlet görevlisi iyi bir fal köşesi takipçisi değil de mesela falanca gazete başyazarının hayranı ve fanatik izleyicisi olsaydı, ödenen 200 bin dolar belki de o yazarın banka hesabını kabartıyor olacaktı. Ya da o yetkili rüyaları önemseyen biri olsaydı, onunla samimiyeti bulunan birini bulup, sanki hiç haberi yokken konuyla ilgili müjdeli bir rüya görmüş gibi konuşturabilirlerdi. 

Bu tür operasyonlarda gereken şey, zekice bir plan yapmak, ayrıntılara önem vermek, her detayı düşünmek, acele etmemek, sabırlı olmak, ve her daim soğukkanlı davranabilmekti. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Musul’da IŞİD tarafından rehin alınmış olan Türk konsolosluk personelinin zayiatsız kurtarılmasının nasıl sağlandığını izah için şunları söylemişti: “Sabır, detaylı çalışma, zekâ ve metanet. Başka bir şey yok.”)

*

Mustafa Kaplan’ın istihbaratçılar tarafından zaaf olarak değerlendirilebilecek özelliklerini ise, farklı yöreleri tanımaya çalışma ve Risale-i Nur dersi yapma gibi tutkularının oluşturduğu anlaşılıyor.

Onun, sürekli yurtiçi ve yurtdışı geziler yapıp dolaştığı yerleri ve yiyip içtiği nesneleri sosyal medyada paylaştığını görünce istihbaratçıların onu “itibarsızlaştırmak” için bu özelliklerinden faydalanabileceklerini düşünmüştüm..

Hobilerimizin yanında hepimizin acıkmak, susamak ve uyumak gibi “doğal” durumlarımız var.. Birileri sizi yemeğe davet ederler, önünüze otuz çeşit yemeği sererler, yanına Coca Cola vs. de korlar ve sizi kolayca obur bir adam olarak gösterebilirler.. 

Herkesin boykot yaptığı sırada Coca Cola içen bir sorumsuz, hamiyetsiz, duyarsız olarak lanse edebilirler.. 

Tütün konusunda biraz geniş mezhepli iseniz nargile, puro, sigara da ikram ederler. (Fırsat bulurlarsa seni uyuşturucuya bile alıştırmayı denerler, "zarf" atarlar.. Zamanında yanı başıma yerleştirilen bir MİT elemanı/muhbiri [tabiî MİT'çi olduğu söylenmeden yerleştirilen] bana esrarın faziletlerini, diğer uyuşturucular gibi [ya da onlar kadar] zararlı olmadığını, Necip Fazıl gibi entelektüellerin de bunu denediğini, esrarın bazı Batı ülkelerinde sigara gibi serbestçe satıldığını, yasak olmadığını anlatmıştı.)

"Abi hava sıcak, Güneş de tepemizde, bir fötr şapka giysen nasıl olur" da diyebilir, sonra fötrlü fotoğrafını paylaşman için sana gaz verebilirler.

Havaya girip bunu sen kendiliğinden de yapıyor olabilirsin.. Önemli olan seni o ortama sokmalarıdır.. Hamama giren ister istemez terler, çaresi yok.. Mesele adamı hamama girmeye ikna etmekte, terleme faslı kendiliğinden gelir.

Arkadaşlık pekey demekle kaimdir, ikram sahibinin ikramını reddetmek onu aşağılamak olur” vs. türünden mülahazalarla ev sahibinizin ya da sizi lokantaya davet eden kişinin her ikramına evet dediğinizde bir tuzağa düşmüş de olabilirsiniz.

Arkadan da size gaz verirler: “Abi bunları paylaş, müslüman olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur, millet senin samimi, olduğu gibi görünen bir adam olduğunu bilsin.. Müslümana tahdîs-i nimet yakışır.. Hem de düşman çatlatırsın.”

İnsan ihsanın kuludur (kölesidir) denilmiştir.. Size ikramda ve iyilikte bulunan kişiye hayır demeniz kolay değildir.. Fakat bazı ikramlar oltadaki yemdir, bir tür rüşvettir, tuzaktır. 

Oltadaki yem, balığa yapılmış bir iyilik değildir. Cinayet aletidir.

*

MİT'çi Yavuz Ataç’ın anlattığı yıldız falına düşkünlük meselesi gibi Kaplan’ın da edebiyatçılığına aşırı güveni var.

Bir buçuk – iki senedir “simyacı sinyalci kesme” diye bir Facebook hesabından ona hakaretler edilmiş.

Bu hesap son bir iki aydır benim de dikkatimi çekti.. Son yazdıklarını okudum.

Gençliğimde bizim memlekette şöyle bir olay yaşanmıştı: Kiraladığı dükkanı işleten bir bakkal ile dükkan sahibi arasında ihtilaf çıkmış, mahkemelik olmuşlardı.. Bunlar adliyeye giderken yolda bakkal, dükkan sahibinin kulağına eğiliyor, ana avrat sövüyor. Dükkan sahibi de “Ulan ben senin ananı avradını …” diye başlayıp saydırıyor.. Bakkal da hemen feveran ediyor: “Şahit olun, bana küfretti.”

Kaplan da böylesi bir tuzağa çekilmiş durumda.. 

Kendi hesabından da, kendisine ait olduğu düşünülen hesaplardan da ağır hakaretler ediyor ve böylece kaybediyor.

Muhatabına zarar verdiğini zannederken aslında farkında olmadan kendisine zarar veriyor. (Maalesef bu tartışmanın taraflarının kullandıkları "dil", Sulukule sakinlerinin bile utanıp kendilerine yakıştıramayacakları düzeysizlikte.)

Karşısındakilerin amacı zaten bu.. Onu böylesi bir üslup kullanmaya itmek.. 

Ve bunu başarmış durumdalar.. Kaplan küfrettikçe keyiflendiklerinden şüphem yok.

Onların kaybedeceği birşey bulunmuyor.. Türkiye’de adı “Simyacı Sinyalci”, soyadı da “Kesme” olan biri yaşamıyor.. Fakat Mustafa Kaplan diye biri var.. 

Mustafa Kaplan’ın üslubunun pespayeleştirilmesi operasyonu tamamlandığı zaman hesap kapanır gider.

Sen sağ ben selamet.. Kaybeden Mustafa Kaplan..

*

Bu hikayeye müdahil olmamın nedeni ise, yukarıda sözü edilen “yıldız falı” merakının bir zaaf olarak silaha dönüştürülüp kullanılması olayına benzer bir durumu “simyacı sinyalci”nin yazılarında görür gibi olmam..

İstihbaratçıların kullandığı bir hesap.. Kaplan önce, bu hesabın yakın bir arkadaşına ait olduğu kanaatine varmış ve onu hainlikle suçlamıştı.. Çünkü sadece onun ve kendisinin bildiği sırlar bu hesapta paylaşılmıştı.

Burada iki ihtimal var: 

Birincisi, hesabı yönetenler, söz konusu sırların sadece ikisi arasında olduğunu bilmeden bunları kullanarak farkında olmadan elemanlarını deşifre etmiş olabilirler.

İkinci (ve daha güçlü) ihtimal ise, onu bilerek deşifre etmeleri, ve bunun, Kaplan’ın kaplanvari vahşi “dizginlenemez öfkesini” manipüle etme tuzağı olması.

Kaplan daha sonra, söz konusu Facebook hesabının (meşhur Fuat Avni hesabı gibi) bir ekip işi olduğunu ileri sürmeye başladı.

Bence yanılmıyor.

Ekipte kimlerin yer aldığı belli değil.. Fakat Kaplan, edebiyatçılığına çok güvenen eski bir gazeteci-yazar olarak üslup üzerinden teşhis yapmaya çalışıyor görüntüsü veriyor. (Üslup ve kullanılan kelimelerin benzerliğinden hareketle farklı hesaplar arasında ilişki kurduğu görülüyor.)

Böylesi durumlarda istihbaratçılar (tıpkı yıldız falı olayında olduğu gibi) bu tür eğilimleri tuzak aracı (fırsat) haline getirebilirler.

Nitekim, “sinyalci”nin, bazı cümlelerini benim üslubuma benzetmek için özel çaba sarfetmiş olduğunu farketmiş bulunuyorum.. (Beni okuyorlar ve farkında olmadan etkileniyorlarsa o ayrı.. Fakat bu ihtimal çok çok düşük.)

Kısacası, Kaplan’ı bana karşı provoke etmeye çalışıyor olabileceklerini düşünmeden edemedim.. (Bu adamlardan herşeyin beklenebileceğini yaşayarak öğrendim.) 

*

Bu “sinyalci” hesabının en kötü tarafı ise, azgın, arsız ve şirret kaşar kerametfuruşluğu.. Mukaddesatla resmen alay ediyor.. Dalga geçiyor.

Sözde Hz. Ali’den, Abdülkadir Geylanî’den vs. mesaj alıyor ve “Şunları yazmamı söylediler” diyerek upuzun akla ziyan palavra paylaşımlar yapıyor.. Sarakaya alarak, oyun ve eğlence konusu yaparak keşf ü keramet davası güdüyor. 

Utanmadan.

Tam rezalet ve kepazelik.. Ahlâksızlığın daniskası.. Sözde Mustafa Kaplan'la uğraşıyor, özde ise bütün mukaddesatımızı ayaklar altına alıyorlar. 

(Bilerek tımarhanelik çapta aşırı yazım/imla hatası yapmalarının da Kaplan'ı etrafındaki herkesten şüphe eder hale getirme amacına yönelik olduğu anlaşılıyor.. İster istemez Kaplan şunu düşünecek: "Bunları yazan kişiler tandığım bildiğim insanlar olmasa yazılarını it oynamış yonca tarlası gibi karman çorman hale getirmezlerdi. Buna ihtiyaç duymazlardı." Bir yandan akıllı bir insandan beklenmeyecek delice paylaşımlar yapıyor, diğer yandan da Kaplan'ı psikolojik dengesizlik ve şizofrenlikle suçluyorlar.. Sergiledikleri delilik de bir başka tuzak.. Kaplan'ı o dengesiz modun bataklığı içine çekme ve orada boğma amacına yönelik.. Yöntemleri çok aşağılık ve adice.)

*

İşin açıkçası, Muşlu Molla Muhammed’de de (Mehmet Doğan) hoşuma gitmeyen lüzumsuz bir kerametfuruşluk var.. Bazı ifadelerini de çok yanlış buluyorum.

(Kaplan’ın kimi ifadelerini ve tavırlarını da.. Mesela hatasını farkettiği halde düzeltmeme gibi bir huyu var ki, kusur olarak ona yeter de artar; Türkiye'deki yazar çizer taifesinin [laikleri geçtik de, dindar bilinen insanlara hiç yakışmayan] ortak hastalığı onda da var. Allahu Teala'nın vaadinden dönebileceğini yazdı, ayetleri aktararak bunun yanlışlığını dile getirdim, düzeltmedi.. Merhum Esad Coşan Hoca'nın "valizlerle para" sözünü yanlış aktardı, doğrusunu yazdım, onu da düzeltmedi.. İlki "itikadî" bir konu, ikincisi ise "kul hakkı".. Önceden hüsnüzanda bulunup saygı duyduğum Mustafa Kaplan benim gözümden düşmüş durumda. [Kaplan, bunları yazmamızın akabinde 9 Aralık 2025 tarihli Facebook paylaşımında şu açıklamayı yaptı: "... Burada yazdıklarımın ise virgülüne kadar arkasındayım.”])

Ayrıca, üst perdeden konuşmayı terk etmeleri ve biraz mütevazi olmaları gerektiğini düşünüyorum. 

Yine, bence, insanların salt (gizlemeyip açıkladıkları, yaymaya çalıştıkları) itikadî ve fikrî cephelerini tartışmaları, "özel"lerine mümkün mertebe girmemeleri iyi olur. Birçok noktada haddi aştıklarını düşünüyorum. 

Fakat bunlar (girmek ve karışmak istemediğim) ayrı bir tartışma konusu. 

(Doğal olarak bu, benim kanaatlerimin de onlar tarafından yanlış bulunması, onaylanmaması anlamına geliyor.. Herkes fikrinde özgürdür.)

Kaplan’a karşı “simyacı” hesabıyla operasyona başlamalarının hangi paylaşımıyla ilgili olduğu konusunda da bir fikrim var.. 

Fakat yazmayacağım.


ESAD COŞAN HOCA ALMANYA'DAN REFAH PARTİSİ'NE ÇANTALARLA PARA MI TAŞIMIŞTI?

 




Yeni Asya ve Akit gazetelerinin eski yazarı Mustafa Kaplan, facebook hesabında bugün (6 Ağustos 2025) şunları yazmış:

Son Ezber Bozan'ı izlediyseniz, İlker Bey'in bir konuyu daha sıcak tutmaya çalıştığını fark etmişsinizdir: Bir Amerikalının dolar dolu çantalarla Anadolu'da Nurcu medreselerini ziyâret etmesi. Ya'nî, kirli para hareketleri...

Gerçekten bu nokta çok mühim. Bir yerde kara para hareketi varsa, orada şeffaf olmayan karanlık noktalar var demektir. Geçmişte yaşananları tekrâr ele alalım, burayı görmemiz kolaylaşır.

Meselâ, FETÖ'deki korkunç para akışı, milletten toplanan "himmet" paraları ile kamufle edilirdi. Bu mümkün mü idi? Hasan Ağa'nın tarlası, Mehmet efendinin bağı, Ayşe teyzenin bilezikleri ile sâdece Bank Asya kurulabilir miydi?

Rahmetli Esad CoşanAlmanya'dan valizlerle getirdiği paraları bir siyâsî partiye aktardığını söylemiştiAlmanya'da o kadar parayı verebilecek zengin Türk mü vardı?

Konuyu azıcık genişletelim: Yüz sene önce Ankara isimli küçük kasabadaki küçük bakkal dükkânında kurtlu peynir satan müteveffâ Vehbi Koç, bu kadar serveti nereden buldu?

Diyeceğim o ki, Said Özdemir dışında -o vâiz idi- bir işi ve kariyeri olmayan mutlak vekiller demir boku mu yiyorlardı? Arkalarında ne bıraktılar acabâ?

Almanya'dan dönerken Bulgaristan'da trafik kazasında öldüğü söylenen mutlak vekil Bayram Yüksel'in arabasında ne vardı acabâ? Kaza mıydı? Cesedler niye çıplaktı?

Bu para denen meret ne menem bir şey ki, yenmez içilmez ama uğrunda ölünür ve öldürülünür? Ey Paralel Nurcu kodamanları, sesim size geliyor mu? Cin şişeden çıktı!

Cinin şişeden çıktığı doğru da, kafası biraz karışık.

Bediüzzaman’ı severim; ilmine, irfanına, ihlasına ve sadakatine itimadım var, fakat Nurcu camiayı tanımam bilmem.. O cenahın cemaziyelevveline dair bilgi verdiği için Kaplan’ı takip ediyorum.

Ben belgesiz konuşmam, yazmam diyor ama, Esad Efendi’yle ilgili ifadeleri durumun pek de öyle olmadığını gösteriyor.

*

Ezber Bozan dediği şey, bir youtube kanalı.. Gerçekten de cinlik işler yapıyorlar ve sanki ecinnilerin çalıştığı bir kanalmış gibi yayın yapıyorlar.

Bazı video kayıtlarının başlıkları şöyle:

Geleceği okumanın gizli yöntemi,

Bu gizli tünel nereye çıkıyor?

Babil ve Marduk’un dönüşü: Babil tanrısı Marduk insanlıktan ne istiyor?

Yasaklı öğreti ve gizemli harfler,

Kanlı sırlar,

Gizli istilacılar,

İşte şeytanın yeryüzündeki temsilcisi,

Evrenin gizli planı,

Kuzey Kutbu’nda gizlenen gerçek ne?

Galaktik federasyona el çektirildi,

Yıldız ırkları iş başında,

Anunakiler Dünya’yı nasıl işgal etti?

Antarktika’da buzulların arkasında ne saklanıyor?

İnanılmaz! Antik devler yaşıyor mu?

Sümer tanrıları geri mi dönüyor?

*

Evet, bu türden ipe sapa gelmez yayınlar yapıyorlar.. Tam ecinnilere göre cinlik işler.

Bunlar, Mustafa Kaplan’ı da gizemli bulmuş olacaklar ki onunla da bir program yapmışlar. İlker Bey denilen şahıs onunla röportaj yapmış.

Kaplan’ın dediği şu:

“Son Ezber Bozan'ı izlediyseniz, İlker Bey'in bir konuyu daha sıcak tutmaya çalıştığını fark etmişsinizdir: Bir Amerikalının dolar dolu çantalarla Anadolu'da Nurcu medreselerini ziyâret etmesi. Ya'nî, kirli para hareketleri...”

Bu bana şunu düşündürdü: İlker Bey, yüzde 10 ihtimalle Amerikalılar’ın adamı, bizim dağıttığımız paralar hakkında başka ne biliyorlar diye öğrenmek için konuyu kurcalıyor..

Gazetecilik dedektifliğine heveslenmiş olması ihtimali de yüzde 10..

Yüzde 80 ihtimalle ise, Türk istihbaratı (yani MİT) ile irtibatlı ve tüm Nurcu medreselerini şaibe altında bırakmak için operasyon çekiyor ve bunun için de Mustafa Kaplan’ı kullanıyor.

*

Kaplan, Esad Efendi hakkında ise şunu diyor:

“Rahmetli Esad Coşan, Almanya'dan valizlerle getirdiği paraları bir siyâsî partiye aktardığını söylemişti. Almanya'da o kadar parayı verebilecek zengin Türk mü vardı?”

Kaplan, edebiyatçıdır, “Almanya'da o kadar parayı verebilecek zengin Türk mü vardı?” şeklindeki sorusunun istifham-ı inkârî kalıbında geldiğini anlamayacak kadar cahil değildir.

Şunu demek istiyor: Almanya’da o kadar parayı verebilecek zengin Türk yoktu, muhtemelen Esad Coşan’a o parayı ya Amerikalılar ya da Almanlar verdiler, o da alıp söz konusu partiye aktardı.. Esad Coşan da yabancı güçlerin adamıydı.

Kastettiği partinin adını da verelim: Prof. Necmettin Erbakan’ın başında bulunduğu Refah Partisi.

*

Bir kere, söylemişti dediği şeyi Esad Efendi söylemiş değil..

Kaplan’ın bile bile yalan söylemediğini, istihbaratçılara özgü bir operasyon çekemeye çalışmadığını varsayıyor ve onun “şahitlik ehiyet ve liyakati”ne sahip bulunmayan bir kafası karışık ve hafızası zayıf vatandaş olduğunu kabul ediyoruz..

Yani hakkında hüsnüzanda bulunuyoruz.

Ancak, Esad Efendi hakkında bu kadar bariz bir hata yapabilmiş olması, onun başkaları (ve kendisi) hakkındaki beyanları konusunda da ihtiyatlı olmamız, hemen inanmamamız gerektiğini düşündürüyor.

Hüsnüzanda bulunuyoruz, fakat itimad edemiyoruz.

*

Sözünü ettiği meseleye gelelim..

1990 yılına gelindiğinde Esad Efendi’nin Erbakan’la arası açılmıştı.. 

Bunun işaretlerini daha 1985 yılında şahsen farketmeye başlamıştım, fakat özellikle “operadaki hayalet” Oğuzhan Asiltürk’ün derin katkılarıyla beş yıl sonra ipler tümden kopmuştu.

Erbakan’ın siyasî hareketi (Ki siyasal İslamcılık olarak biliniyordu) bir Nakşbendî-Nurcu ittifakı olarak başlamıştı.. 1970’li yılların ortalarında bu ittifak bozuldu, Nurcular Erbakan’ı tümden terk ettiler.

Anladığım kadarıyla, 12 Eylül darbesinin ardından “demokratik” siyasal hayata tekrar dönülürken, derinler, Erbakan’ın siyasî hareketinin Nakşbendî temelini de çökertmek ve böylece bu hareketi “laikleşebilecek” kıvama getirmek istediler.

*

Bunu düşünmeme, üç yıl önce, İsmail Kıllıoğlu’nun 30 Kasım 2022 tarihli Millî Gazete’de yayınlanan “Dostların Gidişi” başlıklı yazısı neden olmuştu. 

Kıllıoğlu şunları diyordu:

“12 Eylül 1980 darbesinin o baskıcı ve bunaltıcı ortamında, Ankara Kara Kuvvetleri Komutanlığı Merkezi’nde yedek subay olarak askerlik görevini yaparken, zihnime takılan bir düşünceyi sevgili Hüseyin Karakaya başta olmak üzere bazı tanıdıklara ifade etmiştim. Böyle bir düşüncenin oluşma nedeni, sanat ve edebiyat dergileriyle çok sınırlı imkân içinde yayınlanan gazetelerin (Milli GazeteYeni Devir gibi) yanında aylık bir kanala ihtiyaç bulunduğuydu. Nihayet, bu düşünce üzerinde yapılan birtakım değerlendirmeler sonucunda, aylık bir derginin yayınlanması yönünde belli bir mutabakat oluşmuştu. Bunun gerçekleşmesi, imkânları, zorlukları neler olabilir türünden irdelemeler yapıldı ve karar verildi. Nitekim şimdilerde Karadeniz’de bir ilin Belediye Başkanı olan bir kişi Ankara’dan gelerekPendik’teki evimde gecenin geç vakitlerine kadar düşüncelerimi kaydederek alıp gitti. İslam dergisi böylece yayınlanmaya başladı. Sevgili Yılmaz Bayat’ın gayretleri, çabaları başlı başına takdire şayandı.”

Karadeniz’deki bir ilin (Ordu) belediye başkanı dediği kişi, AK Parti’nin kuruluşunda yer alan ve Enerji Bakanı olarak hükümette koltuk da kapan Dr. M. Hilmi Güler.

*

Benim Vefa Yayıncılık bünyesinde çalışmaya başlamam 1987 yılında haftalık dergi çıkarma projesine katılmam yüzünden oldu. 

Yaklaşık 10 kişilik bir ekiptik, Recai Kutan’ın oğlu Abdülaziz Murat Kutan ile (geleceğin Milli Savunma Bakanlığı bürokratı) Süreyya Yiğit de ekibe dahildi. (Murat Kutan'la yolum 28 yıl sonra TBMM'de tekrar kesişecekti.)

Projenin başında bulunan ve ekibi oluşturan isim, bugünün Sabahattin Zaim Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Özkan Göksal'dı. 

O yılın ortalarında bir akşam Seha Neşriyat’ın bulunduğu binada aynı katta yer alan bir salonda, Esad Efendi başkanlığında geniş katılımlı bir istişare toplantısı yapıldı.

Gündem haftalık dergi projesiydi, çıkarılmalı mıydı, çıkarılmamalı mıydı? 

Toplantıda (sonradan AK Parti milletvekili olan) Prof. İrfan Gündüz de vardı. Onun orada Esad Efendi’ye söylediği şu anlamdaki sözlerini hiç unutmuyorum: “Hocam sizin Refah Partisi hakkındaki değerlendirmeleriniz çok ikna edici oluyor. Özal’ın Anavatan Partisi’nin rahat çalışabilmesi için ondan daha radikal bir hareketin bulunması gerekiyor, o yüzden Refah Partisi’ni desteklemeli ve yaşatmalıyız diyorsunuz.”

Evet, söz konusu toplantıda Yılmaz Bayat (sonradan Üsküdar Belediye Başkanı), Mehmet Emre (merhum Akif Emre’nin amcasının oğlu) ve (sonradan prof. olan ve AK Parti’de milletvekilliği yapan) Hacı Ahmet Özdemir gibi isimler de vardı. Toplantıya Temel Karamollaoğlu da katılmış ve sonra beni arabasıyla (evinin yolu üzerindeki) ikametgahıma bırakma nezaketinde bulunmuştu.

Hilmi Güler’i ilk defa orada gördüm.. İtirazcı ve sorgulayıcı bir tavır sergilemesi dikkatimi çekmişti. 

Ancak, sonraki yıllarda, hakkında MİT’çi (ya da askerî istihbarattan) olduğu yönünde dedikodular yapıldığına şahit olacaktım. Dr. Metin Erkaya’ya göre Hilmi Güler ile Hüseyin Karakaya (Ki TBMM’de Milli Eğitim eski bakanı Vehbi Dinçerler’in danışmanlığını yapmıştı ve İslam Dergisi’nin Ankara yıllarında dergiyle çok yakından ilgileniyordu) iki demirbaş ajandı.

*

Esad Efendi’nin ajanlıkla suçladığı fazla isim yoktu.. 

Bunlardan biri, AK Parti’nin RTÜK başkanlarından ve Kanal 7’nin ortaklarından Zahid Akman’dı.

Esad Efendi’nin onun hakkında ajan ifadesini kullandığını Fuzul Otomotiv’in sahibi Mahmut Akbal’dan duymuştum.. İkinci olarak ise, 2000’li yılların başında İSAM’ın kütüphanesinde karşılaştığım Prof. Hacı Ahmet Özdemir bunu dillendirmişti. 

Esad Efendi ile yollarını ayırmış olan Özdemir, “Zahid benim Ankara İlahiyat’tan çok samimi arkadaşım, Esad Efendi bunu nasıl söyleyebilir?” diyordu. Ona, “Esad Efendi masum peygamber değil, fakat Zahid Akman da değil, doğru da olabilir” anlamına gelen bir cevap vermiştim.

Esad Efendi’nin ajanlıkla suçladığı bir başka isim ise mezkur Hilmi Güler’di. Vefa Yayıncılık Genel Müdürü Kemal Yavuz Ataman, Esad Efendi’nin Orta Asya seyahati sırasında bunu kendisi ile damadı Ahmet Coşkun Dündar’a söylemiş bulunduğunu ifade etmişti. 

Ancak Esad Efendi Hilmi Güler’i dışlamıyor, onunla beşerî ilişkilerini nezaket çerçevesinde sürdürüyor, mudarada bulunuyordu.

*

Kıllıoğlu’nun yazdıklarından benim anladığım şu: Esad Efendi'nin, gücünü derin rüzgârlardan alan bir emrivaki/oldubitti çerçevesinde yayıncılık macerasına itilmiş olması ihtimali var.

Hilmi Güler’in taa Ankara’dan kalkıp İstanbul’a gidip Kıllıoğlu’na “gaz” vermiş olması bana ilginç geldi. 

Oysa aynı Güler’in haftalık dergi projesine soğuk baktığını farketmiştim. Aynı şekilde, Esad Efendi’nin yayınlattığı (ve benim de yazı işleri müdürü ve köşe yazarı olarak içinde yer aldığım) Sağduyu Gazetesi için kendisinden destek istendiğinde “Önce bir yürüyüşünüzü görelim” gibisinden bir söz sarfetmiş olduğunu Efdal Orhan’dan duymuştum.

Evet, Kıllıoğlu’nun yazısı bana, derinlerin Erbakan ile Esad Efendi’yi yayıncılık alanında başlayacak bir rekabete ve çatışmaya sürüklemek istemiş olduklarını düşündürdü.

Yanılıyor olabilirim.. 

Neyin ne olduğu, kimin gerçekte kime ve neye hizmet ettiği ahirette ortaya çıkacak.

*

Konuya dönelim..

Esad Efendi, 26 Mayıs 1990 tarihinde İstanbul’da yaptığı bir konuşmada Refah Partisi hakkında şu ifadeleri kullanmıştı:

Burda bana sorulan sorular, parti ile ilgili çeşitli sorular. Diyorlar ki:
“–Bir müddet desteklediniz, şimdi bir ihtilaftan bahsediliyor. Niye?..”

Destekleme, hocamızın zamanından beri oldu. …

Hocamız destekledi. … Çok bariz bir misalini Samsun’da hatırlarım. Amasya’dan Samsun’a geçmiştik. Suluova’da, Ali Efendi diye çok yaşlı bir şeyh efendi vardır. Bizim dergahla ilgilidir. Hocamızı ziyarete gelmişti. O, Süleyman Demirel‘i tutuyordu. Hala da belki öyledir. Evine misafir filan etmiş bir kimse. Ona, çok nasihat etti hocamız:

“–Bu bizim kardeşimiz iken, öbür tarafı tutmak uygun olmaz!” dedi.

Yine Samsun’da, bir başka kitapçı hacı amcamız var; tanınmış, büyük bir zat, Mustafa Bağışlayıcı. O zat da MHP’yi tutardı. Hocamız ona da nasihat etmiştir. Orayı tutmamasını, bu tarafı desteklemesini söylemiştir

Böylece, tekkemizin bir aksiyonu olması dolayısıyla tepeden tırnağa destekleyerek devam etmiştik. Sonra öyle zamanlar oldu ki, siyasi olaylarda Hocamızın ikazları oldu, nasihatları oldu, tavsiyeleri oldu: “Söyleyin şöyle yapsın!.. Söyleyin onlara böyle yapmasın!.. Sakın şöyle bir karar çıkartmasınlar!.. Aman, sakın şu olmasın, bu olmasın!” tarzında. Bunların da bir kısmına bizzat şahidim ve çok şahidler de vardır. 1980 Askeri Harekatından önce, hatırlıyorum: “Partinin gençlik kollarını söyleyin kapatsın şunlar; bu çocukları mahvedecekler!..” dediklerini hatırlıyorum. …

Sonra bir ara başındaki şahsa, “Söyleyin Necmi’ye [Necmettin Erbakan’a] partinin başkanlığından ayrılsın!” dediğini biliyorum. Bunu tebliğ etmek için, [Erbakan’ın eniştesi Prof.] Osman Çataklı’nın görevlendirildiğini; bir seferinde bizzat kendisinin gidip söylediğini biliyorum. Fakat, ordan ayrılmadılar.

O da yine benim yorumlamama göre, şefkatten kaynaklanıyordu. Hocasıydı, görüyordu; benim tahminlerime ve inancıma göre, olacakları görüyordu, seziyordu …

Yahya Oğuz Bey, Sanayi Bakanlığı müsteşarıydı.

“–Yahya ayrılsın, bu vazifeden!” demiş.

Ertesi gün Yahya Oğuz, atlamış gelmiş İstanbul’a:

“–Efendim, emriniz başım üstüne ama, siz hakikaten söylediniz mi, söylemediniz mi diye tahkik için huzurunuza kadar geldim. Böyle bir emriniz var mı?..” demiş.

“–Evet var!”

İstifasını hemen vermiş. Sanayi bakanlığı müsteşarlığından hemen ayrılmış. Hiç de sıkıntı çekmedi Yahya Oğuz; ne Uzunadaya gitti, ne İnceadaya gitti, ne başka bir yere gitti. …

Şimdi biz bu kardeşlik duygusuyla, sevgisiyle, partinin merkez yönetim kuruluna eleman vererek; başkanlıklarına, başkan yardımcılıklarına eleman vererek; gençlik teşekküllerine eleman vererek, böyle devam ediyor idik. …

Bu tavır, bir zaman sonra bariz bir değişikliğe uğradı, muhterem kardeşlerim! Çok bariz bir değişikliğe uğradı.. Ve, parti çalışmalarında bize karşı bir tavır başladı. Kaç sene önceden?.. Üç sene önceden, dört sene önceden, beş sene önceden, altı sene önceden itibaren bir tavır başladı. 

Nasıl bir tavır başladı?.. Bizim dergilerimiz var; nasıl çalıştığını biliyorsunuz, neler yazdığını biliyorsunuz. Beğeniyorsunuz veya okuyorsunuz, tanıyorsunuz. ... ben ihvanıma, yani kardeşlerime, ahiret yoldaşlarıma ulaşabileyim, mesajımı iletebileyim, mektuplaşabileyim diye çıkartıyordum bu dergileri….

Hocamız böyle nasihatler etmişti.. Hocamız rüyada da nasihat ederdi. Pek çok kimsenin hatıralarından duyuyorum. Rüyasına girdiği, tebriklerde bulunduğu, vedalaştığı, konuştuğu vs. anlatılıyor. Büyük evliyaullahın hali nasıl olur, öyle anlıyoruz.

Bendeniz de, dergilerimizle size ulaşmayı düşünürdüm. Dergilerimiz, benim size mektuplarım diye düşünürdüm. Şimdi, bizim Almanya’daki kardeşlerimiz ve partici kardeşlerimiz başladılar, “Bu dergiler, bizim dergilerimiz değildir!” demeğe.. …

Bizim vakfımızdan bazı kimseler, kazara, tesadüfen, istemeyerek, keşke ayaklarım varmasaydı diyerek, bir tüccarın yanına gitmişler üç-dört sene önce.. Demişler ki:

“–Hakyol Vakfı için, talebeler için burs filan topluyoruz. Siz de katılır mısınız, yardım eder misiniz?..”

Cevap olarak:

“–Biz partiye soracağız; ne cevap verilirse ona göre hareket edeceğiz. Biz doğrudan doğruya, her hangi bir yere yardım yapmıyoruz” filan demişler.

Sormuşlar partiye; sorduktan sonra da:

“–Yapamayız, bu vakıf bizim değil!” demişler.

Halbuki, Hakyol Vakfını Hocamız (Rh.A.) kurmuştu. …

Bizzat Necmeddin Bey, Konya’ya geldiği zaman, bundan birbuçuk sene kadar önce: “Efendim, böyle iki şey olmaz: Hem Hakyol’a yardım edeceksiniz, hem Milli Gençliğe; olmaz!.. Sadece Milli Gençliğe yardım edeceksiniz!..” demiştir. Konyalılar burdadırlar, kendilerinden dinledim.

Yani, vakfımıza karşı tavır, dergilerimize karşı tavır; benim aciz naçiz şahsıma karşı tavır, kitaplarıma karşı tavır, “Bu kitapları okutmayız!” filan tarzında.. … Kitaplarımızı okutmama, dergilerimizi okutmama, vakfımıza yardım etmeme; ama, olanca imkânlarıyla elemanlarımızdan faydalanma hali.. Böyle bir değişme.. Böyle bir acaib, garâib durum.. Sübhànallàh! ....

Sonradan iş daha da keskin bir hale geldi. Başladılar partinin eğitim seminerlerinde tavır koymaya… Meselâ, bunlardan birisi Yalova’da yapılan eğitim semineridir. ... tasavvufa karşı bir tavır; yani, benim yoluma, benim büyüklerime, benim bağlandığım şeye karşı bir tavır:

“–Tasavvuf da neymiş?.. Şeyhler laf üretmekten başka ne yaparlarmış?..”

Tarihi bilmiyor, tasavvuf tarihini bilmiyor; Kafkasya’dan haberi yok, Şeyh Şamil’den haberi yok; İmam-ı Rabbanî’nin mücadelesinden haberi yok!.. Sudan’daki büyük şeyhlerin İngilizlere karşı yaptıkları cihaddan haberi yok!.. Cahil!.. Kültürsüz!.. Libya’daki Sunusi Tarikatı… Libya’yı Libya yapan, istiklalini kazandıran Sunusi Tarikatı’dır. ...

Değişen ben değilim. 1990 Yılının Ocak ayına kadar, bütün kusurlarıyla bu kardeşlerimi destekledim. ....

“–Bana biat etmeyen, kendine din arasın!” diyor. Yani, İslâm’dan mı çıkıyor? Böyle saçma şey mi olur?.. Sen nesin?.. Bulunmaz Hint kumaşı mısın ki sana ittibâ edeyim?.. …

Kendi keyfine göre bir yol tutturmuş, “Cihad emiriyim!” diyor. Ne cihadı?.. Fi gayri sebilillâh cihad!.. Böyle, Allah yolunda cihad değil ki bu!.. 

40 yıldır tanıdığımız insan, tam 40 yıldır tanıştığımız desteklediğimiz insan, beslediğimiz insan, varlığımızın her çeşidiyle katıldığımız insan; kardeşlerimizin parasıyla bütçesi şişmiş, kabarmış insan, Almanya’dan valizlerle gelen marklarla zenginlemiş insan… Suud’dan, Kuveyt’ten gelen paralarla şey yapmış insan…

*

İşte, Esad Efendi'nin çantalarla para hakkında söylediği söz bu.. 

Ve Mustafa Kaplan nasıl aktarıyor!.

Söz konusu konuşma 17-23 Haziran 1990 tarihli Tempo Dergisi’nde (Esad Efendi'ye parti kurması için "gaz" verecek şekilde) yayınlandı ve büyük gürültü kopardı. 

Kaseti onlara kimlerin ulaştırmış olduğu tahmin edilebilir.. Böylece Coşan-Erbakan ya da İskenderpaşa-Refah ilişkisi tamir edilemeyecek şekilde hasar görmüş oldu.

Aynı konuşma metnini Ruşen Çakır da Ayet ve Slogan’ında yayınladı.

*

Kaplan’ın laflarını okuyan kişinin düşüneceği şey şu: 

Demek ki bu Esad Coşan da ABD’nin ya da Almanya’nın adamı.. Onlar para veriyordu, bu da getirip Refah Partisi’ne teslim ediyordu.. Hımmm, demek ki Refah Partisi’nin de arkasında ABD ya da Almanya vardı.

1988-90 yıllarında Almanya’daydım, Erbakan’ın oradaki teşkilatının (Millî Görüş Teşkilatı’nın) nasıl çalıştığını gözlemleme imkanım oldu.

Almanya genelinde camileri var, her seçim döneminde bu camilere “Siz şu kadar, siz şu kadar para toplayıp göndereceksiniz” diye talimat gidiyor. Caminin, cemaatin büyüklüğüne göre.. Böylece ortaya, damlaya damlaya göl olur hesabı bir yekün çıkıyor.. Mesela 5 milyon, 10 milyon Mark vs… 

Millet para veriyordu.. Benim babam bile, Kanal 7’nin kurulması için Recai Kutan Almanya’da para topladığı sırada 2 bin Mark vermiş durumda.

Bu paralar banka vasıtasıyla değil, gurbetçi valizleriyle elden gönderiliyordu. Hikaye bundan ibaret.

*

Bu Mustafa Kaplan’a ne demek lazım bilmiyorum.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...