ümmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ümmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ULUS-DEVLET FIRKACILIĞI VE TÜRKİYECİLİK

 





İrancılık, Suudculuk, Arnavutlukçuluk, Türkiyecilik vs. gibi “ulus-devlet” eksenli “devletçilik”lerin (Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîste bahis konusu yapılan fırka olgusu çerçevesinde) Müslümanlar’daki (ümmetteki) “cemaat” ruhunu öldüren (ve böylece onları “amelen” ve hatta “zihniyet” bakımından Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen “cemaat”in dışına iten) birer fırkacılık hareketi olduğunu önceki yazılarda dilimizin döndüğünce anlatmaya çalışmıştık.

Bu tür “cilik, culuk”ların akıl yürütüş biçimi her yerde aynıdır.

Yani bir Türkiyeci ile bir (İranlı) İrancı, bir Arap Suudcunun kendi “devletçiliği”ni savunma biçimi benzerlik gösterir: Kendi devleti, İslam karşıtı devletlerin gerçek hedefidir, sürekli komplolarla karşı karşıyadır, diğer ülkeler ise bu İslam karşıtı cephenin açık veya örtülü işbirlikçisidir.

Mesela bir İranlı İrancı’ya göre, Türkiye NATO üyesi bir ABD müttefikidir, laiklikten (siyasal dinsizlikten) taviz vermek istemeyen Kemalist bir devlettir.. İran gibi İslamcı/Şeriatçı değildir, anayasasının temelini oluşturan Atatürk ilke ve inkılapları çerçevesinde hristiyan-yahudi uygarlığı ve çağdaşlığının peşine düşmüş bir “Batı uydusu”dur. Halbuki İran bu ittifakın dışında ve karşısındadır, hedefidir.

Bir Suudcunun kendi ülkesi ve Türkiye hakkındaki düşünceleri de bundan farksızdır.

Buna karşılık Türkiyeciye göre de Batı asıl (şanlı tarihinden, Viyana önlerine kadar gitmiş olmasından dolayı) Türkiye’den korkmaktadır.

*

Şaşırtıcı gelebilir fakat Suriye gibi görece önemsiz bir ülkede bile rejim yanlısı ulema Türkiyecilerinkine benzeyen argümanlarla Esed yönetimine destek vermiş durumdalar:

… el-Buti, modern devletin gölgesinde, barındırdığı çelişkilerin şuurunda olmayarak ‘rejimin fakihi’ne (el-fakîhu’s-sultânî) bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. O şaşırtıcı bir şekilde [Suriye’nin şahsında] sürekli tuzaklara ve komplolara maruz kalan bir İslam anlayışına sahiptir; Beşşâr el-Esed rejiminin çöküşü, ona göre [Amerikan komplosu marifetiyle] İslam’ın çöküşü demektir.

“Onun bu bakış açısı şöyle açıklanabilir: Ona göre … Suriye yönetimi hedef tahtasındadır. Zira Suriye, Arap haklarının elde edilmesi için verdiği destekle Batı politikalarının karşısında bir engel olarak durmaktadır. Amerikan politikaları da el-Esed’i düşürmek suretiyle, Suriye’yi bataklığa sürükleme ve parçalamayı hedeflemektedir. Bu yüzden el-Bûtî, Suriyede meydana gelen devrimin [ayaklanmanın] dış güçler tarafından yönetildiğini … düşünmektedir. …

“… Aynı zamanda bu grubun fetvaları daima kendilerini rejimin destekçisi, izleyicisi veya teşvik ve korkutmasına boyun eğen kişiler olarak ortaya koymamaya çalışır. Bunu yapmalarının sebebi, verdikleri fetvanın siyasi şaibelerden uzak olduğu ve sadece Allah’ın şeriatının, emrinin ve nehyinin gereği olduğu görüntüsünü vermek içindir. Bununla birlikte, rejimin fukahası, kendilerinin her ne kadar siyasetten uzak olduğunu devamlı vurgulasalar da, her münasebette, başkan ve rejim adına idari kararları ve yönetimin buyruklarını tebliğ eden şahsiyetlere dönüşmüşlerdir. Onlar aslında, dinin hükümlerini ve dini fetvaları anlatma kılıfıyla rejimin tebliğciliğini yapmaktadırlar. Bu ister, ders anlatma şeklinde olsun, ister camilerde verilen hutbeler şeklinde olsun, böyledir. …

“El-Bûtî’nin çelişkili tavırları, siyaset ve yönetimin [kendisi] üzerindeki etkisini göstermektedir. O genelde, kendi mezhebine ait fıkhî tercihlere sıkı sıkıya bağlı kalırken, zaman zaman siyasi otorite ile ilgili konularda … fıkıh usulünün bazı delillerini kullanmak [ve yeni içtihat yapmak] zorunda kalmaktadır. … Hatta bir adım daha ileriye giderek Batının Suriye rejimi tarafından temsil edilen İslam’a kurduğu komplodan bahsederken, rejimin baskısının kurbanlarından [kendi] cüzi maslahatlarını umumun [genel] maslahatı yolunda –ki bu da rejimin bekasıdır- görmezden gelmelerini ister. …

Yine el-Bûtî’de dikkatimizi çeken bir nokta da, siyasi otoriteye karşı teslimiyetçi tavrı [onların] icraatlarını sorgulama cesareti gösterememesidir. O sürekli, otoritenin emirlerine karşı konulamayacağını kabul etmektedir. Bu yüzden, hitabını sadece insanlara [yönetilen vatandaşlara] yöneltmekte ve onların tasarruflarını sorgulamaktadır. … Onun bu tutumu, sık sık çelişkiye düşmesine sebep olmuştur. Zira otorite çeşitli etkenlerden dolayı tavrını sık sık değiştirmiştir. El-Buti de buna paralel olarak sık sık görüş değiştirmek zorunda kalmıştır. …

“Bu tevillerden birisi de, … bu devrimin [ayaklanmanın] adil ve müslüman bir yöneticiye isyan manası taşıdığını düşünmektedirler. Bu yönetici aynı zamanda Siyonist düşmana karşı direniş cephesini de temsil etmektedir. Bu yüzden, onların nazarında devrim [ayaklanma] İsrail’e hizmet etmektedir; Allah’a, Resulüne ve Müslümanlara karşı savaş ilanı mesabesindedir. Bu, el-Buti’nin benimsediği ve hayatının son anlarına kadar arkasında durduğu görüştür. …

“Bu meselenin, bu [Suriyeci] grup tarafından ‘fitne’ olarak nitelenmesi ve bunun üzerinden fitneyi kötüleyen naslar [ayet ve hadîsler] çerçevesinde değerlendirilmesine gelince, …

Bu müftilerin fetvalarını ve resmi beyanlarını incelediğimizde, …  ‘İki zarardan daha azını [ehven-i şerreyni] işlemek’, ‘Def’-i mefasidin celb-i menafia müreccah [zarardan kaçınmanın fayda sağlamaya tercih edilir] olması’ gibi genel kuralları delil olarak kullanmaktan öteye geçmemektedir. Üstelik burada bile, maslahat ve mefsedet’in [fayda ve zararın] doğru tarifleri yapılmamakta, aralarında nasıl bir karşılaştırma yapıldığına yer verilmemektedir. Bu karşılaştırma, kesin bir sonuç mu ifade etmektedir yoksa zanna mı dayanmaktadır? Dolayısıyla bu yöntem, otoritenin arzusuna uygun düşen bir dayanak veya çıkış yolu arayan kişinin kullanacağı yöntemdir. Tabii ki, otorite ve otoritenin ihtiyacı ile uyumlu hareket etmektedir. Resmi söylemi benimsemekte ve otoritenin siyasi tutumuyla kendi arasına mesafe koymamaktadır. Hatta çoğu zaman, karşıt görüş ifade eden fetvalarda siyasi polemiklere girişmektedir. Halbuki hilâf ilmi, tarihsel geleneği olan bir ilimdir. En önemli esası da, prensip olarak bütün içtihatların meşruiyetlerinin kabul ediliyor olmasıdır [İçtihat, içtihatı nakzetmez, geçerliliğini kaldırmaz]. Ancak biz bu resmî fetvalarda, bu anlayışın izine rastlayamayız. Zira bu fetvaların varlık sebebi, siyasi muhalefet prensibine düşman resmî müftilerce siyasi bir fonksiyonu yerine getirmektir. Bu yüzden fetvaları halka yöneliktir [sadece halkın tutumunu sorgular], yoksa yolunda yürüdüğünü düşündükleri devlet veya otoritenin politika ve tutumuna yönelik değildir.”

(Ruaa Mansour, Suriyeli Âlimlerin Suriye Savaşı Hakkındaki Fetvalarının İslam Hukuku Açısından Analizi, yüksek lisans tezi, Bursa: Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 91-95.)

Görüldüğü gibi bir Suriyeci ile Türkiyeci arasında yaklaşım bakımından kayda değer bir fark bulunmuyor.

*

Doğal olarak, Huzeyfe r.a.’in rivayet ettiği hadîste dile getirilen türden bir “cemaatsiz” dünyada “itaat” edilmesi gereken bir “zamanın imamı” da mevcut değildir.

Yine, itaat edilmesi gereken bir kutup, gavs vs.nin mevcudiyeti de söz konusu değildir. (Birbirini bilip tanıyan keramet ehli gerçek evliyaullah [Öyle zannedilenler değil, gerçek velîler] içlerinden birini en üstünleri görüp onun için “Bu kutuptur, gavstır” nitelemesini belki yapabilirler, fakat bu, ümmetin bilmek ve inanmakla yükümlü oldukları birşey değildir. Yani bir müslüman için “Falanca gavstır, kutuptur” diyerek inanma ve peşinden gitme mükellefiyeti yoktur. Günümüzün tarikat şeyhlerine gelince.. Bunların büyük çoğunluğu kendisinden başkasını adamdan saymaz, Şeriat açısından kendisi de arızalı olduğu için diğer şeyhleri bu açıdan değil fakat “silsile”si ve “icazet”i açısından sorgular, onları “sahte” olmakla suçlar.)

Evet, peşinden gidilmesi vacip olan kutuplar, gavslar yoktur, terk edilmesi gereken fırkalar vardır. (Fırkalaşmamış, fırka durumundaki mevcut devletlerin açık ya da örtülü biçimde emrine girmemiş ender-i nadirattan meşayih ve ulema bahis dışı; onlardan istifade edilmesi gerekir.)

*

Velhasıl, cemaatin, küresel İslam devletinin mevcut bulunmadığı zamandaki bütün devletler (araya mesafe konulması gereken) fırkalardır.

Cemaat olmadıkları kesin olan bu fırkaları, ayette geçtiği üzere taife olarak da adlandırmak mümkün olabilir:

“Eğer mü'minlerden iki tâife birbirleriyle vuruşurlarsa, hemen aralarını düzeltin! Artık onlardan biri (yine de) ötekine haksızca zulmederse, o takdirde Allah'ın emrine dönünceye kadar o saldıran (taraf)la savaşın! Fakat dönerse, o takdirde aralarını adâletle düzeltin ve adil olun! Şübhesiz ki Allah, adâletli olanları sever.” (Hucurat, 49/9)

Ayetin Arapça’sında “taife” kelimesi geçiyor. Bu kelimeyi kısım, grup, topluluk, zümre ve bölük diye tercüme eden meal yazarları mevcut..

İmdi, bu taifeler, birer cemaat midir, değil midir?..

Taifelere cemaat diyebilir miyiz?.. Bu taifeler, kendilerinden ayrılanlara “cemaatten ayrılma” suçlaması yöneltebilirler mi?..

*

Bugün Türkiye’de kendilerini “cemaat” olarak tanıtan gruplar aslında “taife”dirler.

Fırkadırlar.

O gruplardan ayrılmak cemaatten ayrılmak anlamına gelmez.

Fakat, böylesi gruplara katılan bir kişi, aralarında kalmaya dair (şer’an mahzurlu olmayan) bir sözleşme yapmışsa, ahd ü peyman vermişse ve (karşı tarafın sözleşmeyi çiğnemesi gibi) haklı bir gerekçesi bulunmadan ayrılmışsa, sözünden dönmüş, ahdini çiğnemiş, münafıkça hareket etmiş olur.

Fakat “cemaati terk” etmiş olmaz.. Çünkü o topluluk “cemaat” değildir.

Cemaat (büyük harfle başlayan, el-Cemaat olan cemaat) başka birşeydir.

Hadîslerdeki cemaat kelimesiyle kendilerinin kastedildiğini zanneden tarikatçı cahiller ile gerçeği bildiği halde böylesi bir izlenim vererek insanları aldatan sahtekâr sofuluk pazarlama anonim şirketleri de (terk edilmesi gereken) birer fırka durumundadır.

*

Sahîh-i Müslim’i tercüme ve şerh eden Mehmed Sofuoğlu, cemaati terk edenlerle ilgili “cahiliye ölümü” ifadesi hakkında şöyle bir açıklama yapıyor:

“ [Rasulullah s.a.s.] ‘Her kim … İslam ümmetinden bir karış ayrılırsa cahiliyet ölümü ile ölür’ buyuruyordu ki bu, başsız [imamsız, halifesiz] ve ictimaî nizamdan [toplumsal düzenden, devletten] mahrum cahil milletlerin asi bir ferdi olarak ölür demektir, yoksa kâfir olarak ölür demek değildir. Devlet başkanına yapılan bu itaatın mutlak olmadığını, bunun bir hududu (sınırı) bulunduğunu, birçok hukuk nazariyelerinde [kuramlarında, teorilerinde] ve fıkıh sistemlerinde zikredilen bazı şartlar ve hallerinde bu itaatın son bulacağını daha önceki hadîslerde ve hâşiyelerinde [ilave açıklamalarda] belirtmiş bulunuyoruz.”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 51-52, dn. 22.)

Benzer ifadeler merhum Ahmed Davudoğlu Hoca’nın Müslim şerhinde de mevcut.. Bu açıklamalar kökeni itibariyle İmam Nevevî gibi alimlerin yazdıkları şerhlere dayanıyor.

Ancak, burada bir hususun altını çizmek gerekiyor: Cemaatten ayrılmak bazen küfür anlamı da taşıyabilir.

Nitekim bir hadîste şöyle buyuruluyor:

“Allah’tan başka tanrı bulunmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şahitlik eden bir müslümanın kanı (öldürülmesi), ancak şu üç şeyden biri ile helal olur: Başından evlilik geçmiş olduğu halde zina etmekle (es-seyyibü’s-zânî, seyyib zinacı), öldürdüğü nefse karşı öldürülmekle, dinini terk edip cemaatten ayrılmakla (ve’t-târikü li dînihi’l-mufârıku li’l-cemâati).” (A.g.e., C. 5, s. 261.)

Bu hadîs, kütüb-ü sittenin tamamında yer almaktadır: Buharî: Diyet 5, hadis no. 6484; Müslim: Kasame 25, hadis no. 1676; Tirmizî: Diyet 10, hadis no. 1402; Ebu Davud: Hudud 1, hadis no. 4352; Nesaî: Tahrimu’d-dem 5, hadis no. 4016; İbn Mace: Hudud 1, hadis no. 2534.

Dikkat edilirse bu hadîste de “cemaat” için “el takısı (the artikeli) kullanılıyor. Doğal olarak bu “belli, belirli” cemaat, ümmetin genelini temsil eden küresel İslam devletidir.

Mufârık kelimesi de yine “fırka” kelimesiyle aynı kökten (fâraka-yufâriku fiilinden) türemiş “ism-i fail”.

Evet, burada sözü edilen cemaat, “el” takısı almadan yazılan “herhangi” bir cemaat değildir.

*

Burada sözü edilen cemaatin İslam devleti demek olduğu, “öldürme”den söz edilmesinden de bellidir.

Çünkü bu tür had cezalarının uygulanması “İslam devleti”nin ve “Şeriat mahkemeleri”nin varlığına bağlıdır.

İslam devletinin bulunmadığı bir yerde (mesela Almanya’da), bugün cemaat denilen toplulukların üyelerinden biri o cemaati (cemaatimsiyi) terk etse ve İslam’dan da dönse, onun öldürülmesinden söz etmek abes olur.

Aynı şekilde Türkiye’de mesela İsmailağa Cemaati’nden Talha Hakan Alp’in dinden döndü ve cemaati terk etti diye öldürülmesini istemek söz konusu olmaz.

Çünkü Türkiye İslam devleti değil ve ortada “resmî” Şeriat mahkemesi yok.

*

Evet, hadîslerde geçen cemaat, İslam devletidir, bugün adına cemaat denilen topluluklar değil.

Sofuoğlu, Abdullah ibni Mes’ûd radiyallahu anh’in rivayet ettiği bu hadîs hakkında şu açıklamayı yapıyor:

“… İmam Şafiî, namazı terk edip tevbe etmeyenin de katli (öldürülmesi) içtihadında bulunmuştur. Ebu Hanife namazı terk edenin öldürülmesini tecviz etmemiştir (caiz görmemiştir) ki bu içtihad şu İbn Mes’ûd hadîsine mutabıktır.

Zina eden dul ki, nikah ile evlenmiş ve evlilik hayatı bitmiş olan erkek ve kadın demektir. Bunu ifade eden seyyib sözü bâkir (bekâr) mukabilidir (karşıtıdır). … Evlenmemiş oğlan ve kız zina ederlerse, bunların cezası ölüm değil, yüz değnektir. … “ ‘Zina eden kadınla zina eden erkekten herbirine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara, Allah’ın dini hususunda acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir zümre de bunların azabına şahit olsun.’ (en-Nûr, 24/2)

“Vurulacak değneğin serçe parmak kalınlığında ince olması, çıplak değil, orta giyimli vücuda vurulması, değnek en çok omuza kadar kaldırılarak vurulması, vücudun (tek) bir noktasına değil, yüz gibi nazik bölgeler korunarak diğer kısımlara ayrı ayrı vurulması, zayıf bünyeli olan mücrimler (suçlular) hakkında bu şartların azamî tahfif edilmesinin (hafifletilmesinin) bu cezanın en mühim şartları olduğu fıkıh (Şeriat) kitaplarında tasrih edilmiştir (açıklanmıştır).”

(A.g.e., C. 5, s. 261, dn. 9.)

Cezanın halkın huzurunda infazı hem ibret alınması ve başkalarının gözünün korkutulmasını sağlar, hem de cezayı infazla görevli kişilerin yoksullar, kimsesizler ve sahipsizler söz konusu olduğunda haddi aşmalarını, itibarlılar, zenginler ve makam mevki sahipleri söz konusu olunca ise torpil geçip onları serbest bırakmalarını engeller.

Şer’î cezalar (Ki adalet demektir) karşısında birer merhamet abidesi haline gelen, fakat laiklik ve Kemalizm/Atatürkçülük hesabına şapka giymedi diye insan asılmasını bile alkışlayan düzenperestlerin, laik (siyasal dinsiz) rejimlerin karanlık izbelerinde “Burada Allah yoktur” denilerek yapılan akla havsalaya sığmaz canavarlıktaki işkencelerin “dilsiz şeytan” kabilinden ortakları olduğunu unutmamalıyız.

*

Görüldüğü gibi Sofuoğlu, “Devlet başkanına yapılan itaatin mutlak olmadığını, bunun bir hududu bulunduğunu” söylüyor.

Sözünü ettiği “devlet başkanı” laik (siyasal dinsiz) devletin ya da küfür devletinin başkanı değil, İslam devletinin imamı (halife).

Laik (siyasal dinsiz) devletin başkanı değil.. Onun (dinî bir yükümlülük olarak) itaat konusunda i’rabta hiç mahalli bulunmuyor.

Evet, halifeye bile itaat “mutlak” değildir, emirlerinin meşru (Şeriat’e uygun) olması şartına bağlıdır.

*

Nitekim Hz. Ebubekir r. a. halife olduğunda şu özlü, veciz, ibret ve ders dolu hutbeyi irad etmiştir:

“Ben sizin en hayırlınız olmadığım ve istemediğim halde sizin başınıza halife seçildim. Kur’ân nazil olmuş, Hz. Peygamber dinin hükümlerini açıklamıştır. Ey insanlar! Onun bize öğrettiklerinden öğrendik ki, akıllıların en akıllısı Allah’tan korkan, yani Allah’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından uzak durandır. Acizlerin, zavallıların en zavallısı da helal haram demeden günahlara dalandır. Sizin en güçlünüz, benim katımda zayıfın hakkı kendisinden alınıncaya kadar en zayıftır. Sizin en zayıfınız da hakkı alınıncaya kadar benim yanımda en güçlüdür. Ey insanlar! Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardımcı olunuz. Eğer doğru yoldan saparsam beni düzeltiniz. Allah yolundaki cihadı terk eden bir millet mutlaka fakr u zaruret ve zillete düşer. Bir toplumda fuhuş yayılırsa Allah hepsine belayı gönderir. Ben Allah’a ve Rasulü’ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz. Allah ve Rasûlü’ne isyan ettiğim zaman artık bana itaat etmeniz gerekmez. Ey insanlar! Benim yanımda doğruluk emanettir (güvenilirliktir), yalancılık ise hiyanettir. Söyleyeceklerim şimdilik bundan ibarettir. Hem kendim için hem de sizler için Allah’tan af ve mağfiret dilerim.”

Görüldüğü gibi Hz. Ebubekir “Allah ve Rasûlü’ne isyan ettiğim zaman artık bana itaat etmeniz gerekmez” diyor.

Ayrıca “Ben ancak Hz. Peygamber’in yoluna uyarım. Kendiliğimden bir şey icat edici değilim” diyerek “dinde güncelleme” hadsizliği ile arasına mesafe koyuyor.

Ve de, algı operasyonu ve psikolojik savaş gibi artistik laflar eşliğinde yalancılık ve siyasal dolandırıcılığı meziyet ve fazilet gibi sunan modern devlet şeytanlığının aksine yalancılığı “hainlik” olarak niteleyip lanetliyor.

 

HİLAFET (İMAMET) VE DEVLET BAŞKANLIĞI

 





Fıkıh (İslam hukuku) literatüründe hilafet terimi, devlet başkanlığı anlamında kullanılır.

Doğal olarak, başkanı halife olarak adlandırılan devlet, Şeriat’le yönetilen, bütün Müslümanları (ümmet-i Muhammed’i s.a.s.) tabiî vatandaşı kabul eden (ırklar üstü) küresel İslam devletidir.

Ulus-devlet” kavramına benzeterek söylersek, o, Müslümanlar’a ait “ümmet-devlet”tir.

(Teorik olarak böyle olmak durumundadır. İşin pratiği elbette ayrı.. Mesela Türkiye Cumhuriyeti, Türkler’e ait bir “ulus-devlet” olma iddiasındadır, fakat dünyadaki bütün Türkler’i vatandaşı olarak kabul etmiyor. Ya da şöyle diyelim: Doğuştan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan Türkler, “Ben Türk’üm, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti beni vatandaş olarak kabul etmelidir, haklarımı korumalıdır” diyemiyor. Mesela Çin zulmünden kaçıp Türkiye’ye gelen bir Doğu Türkistanlı, burada hemen “doğal vatandaş” kabul edilip koruma altına alınmıyor. Fakat "yerli" bir Ermeni, Rum, Süryani veya Yahudi, "Türk" kabul ediliyor, "hukuken" Türk muamelesi görüyor. Buna karşılık şu anda Afganistan İslam Emirliği’nin, "ulusal çıkar" putunu dinin önüne almadığı için, kendisine sığınmış Doğu Türkistanlılar’ı “müslüman din kardeşi” olmaları hasebiyle Çin’e iade etmeyi kabul etmediğini duymakta, bilmekteyiz.)

Nasıl tarihte her devlet, kendi yöneticisi için özel bir tabir kullanmışsa (Bizans’ın kayzer’i, Rusya’nın çar’ı, İran’ın kisra’sı, Türkler’in hakanı gibi), İslam ümmetinin devlet başkanı da halife diye adlandırılır.

Fıkıh literatüründe hilafet için imamet (önderlik) tabiri de kullanılmıştır.

*

Devletin varlığının gerekliliği için söylenecek her söz, hilafet (imamet) için de söylenmiş sayılır:

“… Kur’ân, Müslümanları öyle şeylerle yükümlü ve sorumlu tutmuştur ki, bu hususlar bir devletin [İslam devletinin] varlığını kaçınılmaz kılar. Devlet olmadan, sözü edilen hususların gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Mesela, İslam ülkesini korumak ve savunmak, sınırlarda oluşan tehlikeyi zamanında yok etmek gayesiyle orduya; İslam toplumunda fertler ya da zümreler arasında çıkacak olan ihtilafları çözmek, kanunun yasakladığı işleri yapanları cezalandırmak için yargı organına; bu organın verdiği kararları gerektiğinde cebren (zorla) uygulamak için kolluk kuvvetlerine ve emniyet teşkilatına; düzeni korumak, asayişi sağlamak maksadıyla vergi konulmasına ve bunların toplanmasına, bunun için de maliyeye ve bir kayıt düzenine ihtiyaç vardır. Bunlar ve benzeri durumlar devlet olmadan gerçekleşmez. O halde, farzı gerçekleştirmek için varlığı zaruri olan şey de farz olur. Yani Müslüman bir toplumun bir [İslamî] devlete [din devletine] sahip olması öncelikli bir farz olarak telakki edilmiştir.

[Maksut Çetin, Mâturidiliğin Siyaset (Hilâfet/İmâmet) Anlayışı, doktora tezi, Erzurum: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013, s. 1]

Evet, sadece farz değil, “öncelikli” bir farzdır.

Bu “öncelikli” olma durumunu İmam Maverdî “diğer hükümlere takdim ve tercih edilmesi gereken bir esas/asıl” ifadesiyle dile getirmektedir:

Her ne kadar Ehl-i Sünnet’in kelâmcılarının imâmet bahsini işlerken konunun hemen başında zikrettikleri klasik görüşüne göre imâmet asıl ve esas değil de teferruattan bir mesele olarak gösterilse bile …. el-Mâverdî bir hukukçu olarak imâmeti dinî hükümlerin yürütülmesinin dayandığı ve diğer hükümlere takdîm ve tercîh edilmesi gereken bir esas, bir asıl olarak kabul etmektedir. ... imâmet iki açıdan vazgeçilmez bir esas olarak kabul edilmektedir. Birincisi, “imâmet, dinî esasların bağlı olduğu ve kendisi vesilesiyle istikrâr bulduğu”, bir başka ifâdeyle uygulanma alanına geçirilip pratiğe aktarıldığı bir esastır. İkincisi, “imâmet, kendisi vasıtasıyla ümmetin maslahatlarının gerçekleştirildiği ve menfaatlerinin korunduğu” bir esastır. Bu yüzden itikâdî ve kelâmî tartışmalara kapılıp imâmeti dinin aslından saymayanların hukuk nosyonu açısından değil, münâzara ve cedel metotları açısından konuyu değerlendirdikleri ortaya çıkmaktadır.

[Mehmet Salih Geçit, “Mâverdî’nin Hilâfet Anlayışında Meşruiyet Sorunu”, EKEV Akademi Dergisi, Yıl: 17, Sayı: 57 (Güz 2013), s. 317.]

Bu farzın gereğinin yerine getirilmemesi günah, bu farzı "farz olarak" kabul etmemek ise (mesele inanç meselesi haline geldiğinden) küfürdür.

O yüzden Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi “hür” ulema, (ülkede diktatör Selanikli Mustafa Atatürk’ün darağaçlı devrim günlerinde yaşadıkları için susup konuyu geçiştirmek zorunda kalan, “hür fikir” hasretinden görünmez prangalar eskiten ulemanın aksine) laikliği savunmanın küfür olduğunu söylemiş bulunuyorlar.

(Bununla birlikte merhum “büyük âlim” Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca o darağaçlı günlerde kaleme aldığı tefsiri Hak Dini Kur’an Dili’nde laiklik aleyhinde ifadeler kullanmış, ayrıca Şeriat’in uygulanmadığı bir ülkede müslümanların itikadî şirkten değilse bile amelî şirkten kendilerini kurtaramayacaklarını yazmış bulunuyor. Allahu Teala katında herhalde şirk, itikadî olmayıp amelî noktada kalınca makbul hale gelmiyor.. Günümüzün tuzu kuru alim ve hoca geçinenlerine gelince, bunlardan laiklik kaynaklı şirke dair bir uyarı duyamazsınız, akıllarınca Ehl-i Sünnet’i ve tasavvufu müdafaa adına Selefîlik ve Vehhabîlik eleştirisi yaparlar.. Bu Selefîlik ve Vehhabîlik aleyhtarlığı makyajını kazıdığınızda ise altından genellikle münafıkça Şeriat düşmanlığı ve dolaylı “Türkiye tipi ılımlaştırılmış laiklik” havariliği çıkmaktadır.)

*

Batı’da geliştirilen seküler kamu hukuku teorisi ve siyaset felsefesi, devletin varlığının gerekçesini ya da sebeb-i hikmetini insanın çatışmacı/saldırgan ve çıkarcı/bencil doğasına, bir başka deyişle haksızlık yapmaya yatkın oluşuna bağlar ve devletin meşruiyetini “toplumsal sözleşme” (social contract) adı verilen zımnî bir ahitleşmeye/sözleşmeye dayandırır.

Toplumsal sözleşme teorisine göre, insanlığın ilk dönemlerindeki devletsiz toplumda “doğa durumu” ve dolayısıyla “anarşi” söz konusuydu. Bu devletsiz toplumda her ne kadar bireyler üzerinde bir devlet baskısı ve kişisel hürriyetlerin kanunlar yoluyla sınırlandırılması ameliyesi söz konusu olmuyorduysa da, bunun sonucunda güçlülerin zayıfları ezmesine yol açan bir kargaşa ve otorite boşluğu ortaya çıkıyordu.

Bu yüzden toplum, içlerindeki saldırganların şerrinden kendilerini korusunlar diye, hak ve özgürlüklerinden bazılarını yönetici konumuna getirilen bir zümreye devretmeye karar verdi. Böylece bireyler, kendileri için “adalet ve güvenlik” garantisi veren devlet kurumunun ortaya çıkmasını sağladılar. 

Bu teori kulağa hoş geliyor olmakla birlikte, “doğa durumu” adı verilen “anarşi” ortamının saldırgan ve yağmacı zorba güçlülerinin, kendi “ayrıcalık”larına “devlet” kurumuyla hukukî bir kamuflaj üretmiş olduklarının öne sürülmesinin önüne geçilemez.

Bir başka deyişle, saldırgan ve bencil güçlülerin devlet kurumuyla birlikte, daha önce çatışarak ve bedel ödemek zorunda kalarak sahip oldukları ayrıcalıkları bu defa çatışmasız bir biçimde ele geçirmiş oldukları iddia edilebilir (Demokratik denilen rejimlerde de durum buna benzemektedir).

Nitekim Marksist-komünist devlet anlayışı, sınıf çatışması kavramından hareketle devlet kurumunu böyle yorumlamakta ve “devletsiz bir dünya”yı hedeflemektedir.

*

İşte burada İslam’ın devlet anlayışının farkı ortaya çıkmaktadır. 

“Toplumsal sözleşme” ürünü olduğu kabul edilen devlette yönetilenler için kuralları (seçimle gelsin gelmesin) yönetenler koyarken, İslam’da kurallar ilahî kaynaktan gelir, insanüstüdür.

Dolayısıyla Şeriat’te yönetici zümreye (yönetici zümrenin heva ve heveslerine, arzu ve tutkularına) ayrıcalık tanınmaz, gerçek anlamda adalet ve sahici bir “kanun önünde eşitlik” sağlanır. (En adil gibi görünen referandum bile, çoğunluk karşısında azınlığı yok sayar.. Aradaki fark bir kişinin oyundan ibaret olsa bile böyledir.)

Beşerî hukuk sistemleri Şeriat’e yaklaştıkları oranda (Ki tetabuk ettikleri ve yaklaştıkları noktalar vardır) adalete hizmet eder, uzaklaştıkları nisbette de “yasal (meşrulaştırılmış) zulüm” halini alırlar.

*

Evet, seküler siyaset bilimciler ve hukuk felsefecileri “devlet” kurumunu aklen vacip (gerekli) görürler. 

Yani devlete olan ihtiyacı dinî gerekçelere bağlamazlar.. (Bu, aynı zamanda devletin "kutsal" ve sorgulanamaz bir kurum olmaktan çıkarılması demektir. Ancak seküler bir ideoloji olmakla birlikte Faşizm, devlet kurumunu kutsal kabul etmektedir; devlet, faşistlerin tek kutsalıdır. Türkiye'nin, kendisinin faşist olduğunun farkında olmayan faşistler, müslüman zanneden putperestler bakımından son derece zengin olduğunu belirtmek gerekiyor.)

Bu akıl yürütüşün temelini, “toplumsal sözleşme” kuramının da gösterdiği gibi, insanoğlunun karakteri, psikolojik yapısı ve sosyolojik mülahazalar oluşturmaktadır. 

Marksistler (Komünistler) ise devletin varlığını gerekli (vacip) kabul etmedikleri gibi, sınıfsız toplumda devletin ortadan kalkacağı ütopyasına iman etmişlerdir.

*

İslam âlimlerine gelince..

Onlar, toplumsal sözleşme kuramcılarının ve Hobbes gibi Batılı düşünürlerin devletin varlık nedenine ilişkin olarak dikkat çektikleri hususlara da eserlerinde değinmekle birlikte (mesela İbn Haldun, İmam Gazalî vs.), meseleyi dinî/şer’î açıdan ele almışlardır.

Devlet kurumunu “akıl” açısından lüzumlu (en azından faydalı) görmekle birlikte, dinî gerekliliği (vücubu, vacipliği) için Kur’an ve Sünnet’ten delil aramışlardır.  

Buna bağlı olarak imametin (hilafetin), yani İslam devletinin varlığının/kurulmasının şer’an (dinen) vacip olduğunu söylemişlerdir.

Burada şu noktaya dikkat etmek gerekir: Aklî vücub (gereklilik) ile şer’î vücub her zaman örtüşmez.

Mesela insanın doğasından hareketle evlilik yaşamının (biyolojik ve psikolojik açıdan) gerekli (vacip) olduğunu söylemek mümkün olabilir, fakat bundan hareketle evlenmenin şer’an vacip olduğu sonucuna varılamaz. (Bununla birlikte, evlenmemesi durumunda evlilik dışı ilişki yaşayacağından korkan, kendisine hâkim olamayacağını düşünen kişinin evlenmesi şer’an vacip olur. Bu da yine, aklî değil, şer’î gerekliliktir.)

İmametin (İslam devletinin) dinen vacip olduğunu kabul edenler açısından, imametin aklen de vacip (gerekli) olduğunu kabul etmekte bir mahzur yoktur.

*

Fakat imametin (genel olarak devletin, özel olarak İslam devletinin) aklen vacip olduğunu, şer’an vacip olmadığını söyleyenler, bu iddialarıyla, “imameti (genelde devlet kurumunu ve özelde İslam devletini) inkâr edenlerin” din açısından suçlanamayacağını söylemiş olmaktadırlar.

Sözlerinden çıkan sonuç budur, ve bu, doğru değildir:

“Mezhebi ihtilâfların sebep olduğu başkasının doğrusunu görmeme ve sadece kendi doğrusunu savunma eğiliminden kurtulmuş bir bakış açısıyla söz konusu deliller değerlendirildiğinde, tüm mezheplerin ileri sürdükleri aklî ve naklî delillerin hepsinin de birbiriyle uyumlu olduğu ve ortak bir gerçeği ifâde ettiği görülmektedir. Bu nedenle ileri sürülen tüm aklî ve naklî delillerin ortaya koyduğu müşterek sonuç, imâmetin vacip olduğudur.”

(Halil İbrahim Coşkun, Ebu’l-A‘lâ el-Mevdûdî’nin İmâmet Anlayışı, yüksek lisans tezi, Konya: N. E. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2019, s.. 37.)

İmam Eş’arî’ye göre imamet (hilafet) gereklidir ve onun vücubu (vacipliği) akılla değil, nassla sabit olmuştur. Yani “Akıl, insanların bir imamının (devletin) bulunmasını dinen gerekli görür” denilemez. (Bkz. Abdülhakim Nas, İmâmet Probleminin Sünnî Literatüre Girişi ve Bâkıllânî’ye Göre İmâmet, yüksek lisans tezi, İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 46.)

Çünkü akıl açısından insanların (devlet olacak şekilde) bir imam etrafında toplanmaları da, bağımsız bireyler halinde yaşamaları da “mümkün”dür.

Pratikte de böyledir, mesela Amerika’da Kızılderililer küçük topluluklar halinde yaşıyorlardı ve isteyen hayatını tek başına da sürdürebiliyordu.

Ancak, hilafetin/imâmetin (ümmetin bir imamının bulunmasının) vacip olduğunu belirten Cüveynî, bu vücubiyyeti "imkân" şartına bağlamakta, "Ümmetin imâmı seçme imkânı olduğu takdirde, imâm atamak vaciptir” demektedir. (Ebu’l-Maâlî Abdulmelik b. Abdillah Cüveynî, Gıyâsu’l-Umem fî İltiyâsi’z-Zulem, Tahk. Halil el-Mansur, Beyrut: Dâru’l-Kutub el-İlmiyye, 1997, s. 73’ten aktaran Mehmet Salih Gecit, İslâm Kelâmında Siyâset ve İmâmet Tartışmaları, doktora tezi, Erzurum: Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012, s. 395.)

Yani İslam devletini kurmak mümkün olduğunda kurmak vaciptir.

Mesela bugün “müslüman ülke” olduğunu iddia eden devletlerin bir araya gelip birleşmeleri (ABD’deki devletlerin Amerika “Birleşik Devletleri” olmaları gibi bir “birleşik devletler” olmaları, ya da Avrupa Birliği gibi bir İslam Birliği kurmaları) vaciptir.

İşte bu, “cemaat”in teşekkülü anlamına gelir.

*

Cemaat meselesiyle ilgili önceki yazılarımızda şunu belirtmiştik:

Cemaatten ayrılınmamasını emreden, bunun cahiliye ölümüne yol açacağını ifade eden hadîslerde sözü edilen cemaat, başında halifenin/imamın bulunduğu (Şeriat’le yönetilen) “ümmet devleti”dir..

İslam devletidir.

Yine, Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîste, Müslümanların cemaatinin (başında halife bulunan küresel İslam devletinin) bulunmadığı zamanlarda “bütün fırkaların terki”nin emredildiğini görmüştük.

İmam Şatıbî “cemaat” konusunu el-İʿtisâm’da “Onaltıncı mesele” başlığı altında ele alıyor (Ebû İshak İbrâhim bin Mûsâ eş-Şâtıbîel-İʿtisâm, C. 3, Kahire: Mektebetü't-tevhid, t. y., s. 294 ve devamı).

Konuyla ilgili bazı ifadeleri şöyle (Ahmet İyibildiren’in tercümesinden küçük rötuşlarla aktarıyoruz):

Kurtulan grubu (fırka-i naciyeyi) "O, cemaattir" diyerek açıklayan hadîs [Ebu Davud, Sünnet 1, (4597)], tefsire muhtaçtır.  Diğer rivayetteki "Benim ve ashabımın üzerinde olduğu..." ifadesi ile cemaatin anlamı açıklanmış ise de, Şeriat ıstılahı (terimi) olarak ondan neyin murad edildiğinin (Rasulullah s.a.s.’in ve ashabının yolunu takip etmenin fıkıh ilmi açısından ne anlama geldiğinin) izahına ihtiyaç vardır.

Cemaat ile ilgili pek çok hadîs bulunmaktadır. Açıklaması ile meşgul olduğumuz hadis bunlardan biridir. … Ayrıca şu hadîslerde de cemaat konusu geçmektedir:

İbn Abbas'tan sahih olarak rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber s.a.s. şöyle buyurmuştur:

"Her kim yöneticisinde (emirinde) hoşlanmadığı bir şey görürse, onu sabırla karşılasın. Çünkü kim cemaatten bir parça ayrılır ve o halde ölürse, câhiliye ölümü ile ölür". (s. 294)

İmam Şatıbî’nin eserine aldığı bu hadiste “emîr” kelimesi geçmektedir. Toplumsal hayatta imam (önder, lider) kabul edilen herkes emîr konumunda olmaz; emîrlik (sivil toplumu aşan) siyasal nitelikteki bir yapılanma üzerinde yükselen hukukî bir duruma karşılık gelir.

Nitekim Hz. Ömer halife olduğunda onun için “emîrü’l-mü’minîn” (mü’minlerin emîri) tabiri kullanılmıştır.

Dolayısıyla bu hadiste belirtilen “cemaat”in, İslam toplumunun (başında emîr bulunan) siyasal birliğine karşılık geldiğini söylemek gerekmektedir.

Müslümanların söz konusu hadiste belirtilen cemaat dışında başka cemaatleri de söz konusu olsaydı, ayrılan kişinin bir başka cemaate katılması, tek başına kalmaması tavsiye edilirdi.

Oysa o topluluklar cemaat değil, fırka olarak nitelendirilmişlerdir. (Ki fırka kelimesi, parçalanma anlamına gelen tefrika kelimesi ile aynı kökten türemiştir.)

Nitekim bugün Türkiye'de (devlet İslam devleti olmadığı için) cemaat mevcut değildir.. Cemaat diye adlandırılan topluluklar fırka durumundadır. 

*

Bu noktada şunu söylemek gerekiyor:

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma hedefi, “cemaatten ayrılma” (daha doğrusu cemaate katılmama) irade ve niyeti anlamına gelmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilk yıllarında bir İslam devletiyken Selanikli diktatör Mustafa Atatürk’ün cumhurbaşkanlığı döneminde tedricen laikleşerek (siyasal dinsiz hale gelerek) bu “İslam cemaatine katılmama” irade ve niyetini “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir “anayasal dogma” haline getirmiştir.

Gelecek kuşakların “millî iradesi”ne “irticaî” mahiyette ipotek koyarak..

Gelecek kuşaklara “Bizim irademizin yanında sizin iradenizin hükmü yoktur, siz, Allahu Teala’yı bırakıp bize tapmak, bizim ilke adını verdiğimiz safsatalara iman etmek zorunda olan kullarımızsınız” dercesine..

Böylece tarih tekerrür etmiş, Firavun dönemi “kral-tanrı ile tebaası” ilişkisi modern bir formda yeniden üretilmiş oluyor:

“(Fir'avun) böylece kavmini hafife aldı (küçümsedi); buna rağmen ona itâat ettiler. Gerçekten onlar bir fâsıklar topluluğu idiler.(Zuhruf, 43/54)

Bu ülkede de Selanikli Mustafa Atatürk (iradesine ipotek koyarak) bu milleti küçümsedi, ve milletin bir bölümü (özellikle de mevcut düzenden nemalanan memur taifesi) bu aşağılanmaya razı oldular.

Ateist ya da deist Kemalistlere/Atatürkçülere diyeceğimiz birşey yok, onlar, (Selanikli’nin Karabekir’e söylediği gibi) “zenginleşmeye yarayan” (namussuzluğun değilse bile) dinsizliğin meyvelerini topluyorlar.

Ancak, (günahkâr ve amelsiz bile olsa) yüreğinde samimi bir iman taşıyan "müslüman" bürokrat-memur taifesi artık uyanmalıdırlar.

(Tevrat’ın Sümerler’den kalma olduğunu "keşfeden" echel İlber Ortaylı için not: Senin işte tahfif ile karıştırdığın istihfâf masdarıyla ilişkili fiil, yukarıda mealini verdiğimiz ayette “mazi kipi”nde geçiyor: Festehaffe [fe istehaffe] kavmehû fe etâûhu…)


EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT TABİRİNDE YER ALAN ‘CEMAAT’, İSLAM DEVLETİDİR

 





Dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun kendisini Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebi mensubu kabul ettiği biliniyor.

Türkiye’de de durum aynıdır.

Ancak, çok az kişinin Ehl-i Sünnet ve Cemaat (ehlü’s-Sünneti ve’l-Cemâ’ati) tabirinde geçen cemaatten kastın ne olduğu konusunda bilgi sahibi olduğu görülüyor.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, “mutlak” manada bir “sünnet”i (herhangi bir sünneti/geleneği ) takip etmek ve bunun yanı sıra “yalnız başına hareket etmek yerine bir topluluk (cemaat) içinde yer almak” anlamına gelmez.

Buradaki sünnet, (İngilizce’deki “the”ya karşılık gelen) “el” takısı/edatı ile ifade edilen belirli bir sünnettir. Yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti.

Kastedilen cemaat de yine “el” takısı ile ifade edilen cemaattir: el-Cemâ’atü.

Bu cemaat, “bir siyasal lider etrafında toplanıp devletleşerek Şeriat’i uygulayan, Allahu Teala'ya şirk koşup isyan etmekten ve tağuta boyun eğmekten kaçınan İslam toplumu/ümmeti” demektir.

Bir başka ifadeyle el-Cemâ’at, “ümmet devleti”dir, “ümmetin devleti”.

Diğer bir deyişle (bütün Müslümanları temsil eden, Müslümanların birliği esası üzerine kurulu, başında halife bulunan) İslam devletidir.

*

Bu söylediklerimiz, siyaset felsefesi yapma meraklılarının ya da İslam’ı güncelleyip laikliğe (siyasal dinsizliğe) uydurmak için el çabukluğu ve dil kıvraklığından yararlanan modernist-tarihselci ilahiyat illüzyonistlerinin uydurmaları kabilinden bir kendi icadımız değildir.

Akıl ve naklin (ayet ve hadîslerin) ortaya koyduğu gerçektir.

Allahu Teala nasip ederse, bir dizi yazıda konu ile ilgili argümanları sıralayacak, ulema tarafından ortaya konulmuş olan şer’î ve aklî delilleri aktaracağız.

*

Evet, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, Sünnet’e tabi olmak, “İslam’ın güncellenmesi” gibi abrakadabralar ve “tecdîd” kavramının istismarına dayalı mugalata ve demagojilerle onu (moda durumundaki) “yükselen trendler” lokomotifinin peşine takma bid’atçiliğinden uzak durmaktır.

Ayrıca, ümmeti temsil eden bir devletin (hilafetin) bulunduğu zamanda İslam devletine (cemaate) tabi olmak, böyle bir devletin bulunmadığı zamanda ise onun kurulmasının vacip olduğunu kabul ederek (zihniyet düzeyinde) “ulus-devlet / ulusal devlet / milli devlet” tefrika ve hizipçiliğinden, bölücülüğünden uzak durmaktır. 

Kur’an’da yer alan “millet” kelimesinin içinin boşaltılıp “ırk” manasında kullanılması sahtekârlığına, yani kavram hırsızlığına/gaspçılığına dayalı “milliyetçiliğe” prim vermemek, böylesi bir “bölücülük” temelli cahiliye davası gütmekten kaçınmaktır.

*

Ulus-devlet (milli devlet) idealine bağlı olanlar (ulusalcılar/milliyetçiler), zihniyet olarak Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebine sırt çevirmiş bir kesimdir.

Bunların bir bölümü, esas itibariyle Ehl-i Sünnet’ten olmayı (hatta müslüman olmayı) umursamayan kaşar dalalet ehlidir.

Büyük bölümü ise, neyi savunduğundan, neye inandığından habersiz, zamanın moda akımlarının seli içinde yuvarlanıp giden (iradesini ve aklını kullanmaya üşenen) tembel beyinlilerdir.

Farkında olsunlar veya olmasınlar, bunların benimsedikleri mezhep Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebi değil, milliyetçilik (bazen de ulusalcılık) diye adlandırdıkları kavmiyetçilik mezhebidir.

*

Kısacası, İslam devleti idealine (Cemaat idealine) bağlı olmak, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmanın şartıdır.

İslam devleti idealine bağlı olmayanlar Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten değildir. Ehl-i bid’attir.

“Cemaat ehli” değil, kavim eksenli “bölücülük ehli”dirler.

Bunlar, birilerinin kendi laik (siyasal dinsiz) yapılarından/topluluklarından/devletlerinden ayrılmak istemesini lanetlenmesi gereken bir bölücülük olarak kabul ederler, fakat kendilerinin “ümmet”in bir parçası olarak “müslüman birliği” içinde yer almaları gerektiği düşüncesini kabul etmezler.

Cemaat’e bu kadar uzaktırlar.

Ne Sünnet’in ehlidirler ne de Cemaat’in (Ki cemaat, Sünnet’e bağlılığın bir gereği olduğu için, cemaat anlayışından yüz çeviren aynı zamanda Sünnet’ten yüz çevirmiş olur).


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."