fıkıh usulü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fıkıh usulü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

HATEMÜ’L-EVLİYA MI (VELÎLERİN SONUNCUSU MU), HATEMÜ’L-ZENADİKA MI (ZINDIKLARIN SONUNCUSU, SON ZINDIK MI)?

 




Prof. Mahmut Erol Kılıç’ın TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde “İslâm Düşünce Tarihine Dair Görüşleri” başlığı altında yayınlanan laflarını aktarmaya devam ediyoruz.

Kılıç, “… onun ilke olarak kelâm ilminin öncüllerini ve metodunu pek benimsemediği anlaşılmaktadır” diyor.

Pek benimsemiyor değil, soytarı hiç benimsemiyor.

Kılıç şunu da diyor: “Ona göre kelâmcılar cevher ve arazdan başka bir şeyden bahsetmezler.”

Yani bir insan ancak bu kadar yalancı ve palavracı olabilir.

Bu soytarı aynı zamanda Kelamcıları cedelcilikle suçlayan kurnaz.. Kendisinin bu yaptığı neyse?..

*

Kılıç şunu da diyor: 

“Fakat her ne olursa olsun İslâm, Eş‘ariyye ve Mu‘tezile gibi kelâm mezheplerinin üzerine damgasını vurmuş olduğundan İbnü’l-Arabî, bunların da müslüman olduğuna hükmetmiş, kendilerini kesinlikte tekfir etmemiş, ancak bazı konularda hata ettiklerini söylemiştir (el-Fütûât, II, 523).”

Sanki din, bu soytarının tekelinde..

Eş’ariyyenin, bu soytarının kendileri hakkında müslüman hükmü vermesine ihtiyacı mı var?!

Tam aksine, Eş’ariyye’nin büyük alimlerine sormak gerekir, “Bu soytarı müslüman sayılır mı?” diye..

Fakat, Mahmut Erol Kılıç adlı prof. unvanlı cahile göre, ne Kelamcılar, ne de fakihler (fıkıh alimleri), bu soytarının müslümanlığı hakkında hüküm verebilecek konumda.

Şöyle diyor:

“İbnü’l-Arabî’nin felsefe, kelâm ve fıkha yönelik görüşleri açık iken onu bu disiplinlerin çatısı altında incelemek bilimsel olarak hatalı bir davranıştır. İbnü’l-Arabî’yi bu gibi kendisine yabancı yapıların çerçevesine yerleştirmeye çalışmak, bu bakış açılarına ne ölçüde uyup uymadığı konusunda onu yargılamaktan başka bir değer ifade etmez.”

*

Mahmut Erol, “şıh”ı İbn Arabî kadar zeki ve kurnaz olmadığı için, bu sözlerinin İbn Arabî’yi Kelam ve Fıkıh açısından tekfir (kâfir sayma) anlamına geleceğini idrak edemiyor.

O yapılara "yabancı" olmak, onların "çerçevesi" içine girmemek, onların "ölçülerine uymamak", onlar açısından "din dışı" olmak demektir.

Kılıç, “şeyhtan”ını “(Kelam ve Fıkıh boyutlarıyla) Şeriat/din üstü” görmesi itibariyle Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinin kapsamına girdiğinin, bu soytarıyı “rab” mertebesine çıkararak şirk vadisinde şuursuzca koşturmakta olduğunun farkında değil.

*

Felsefe bahis dışı, fakat bir adamı Kelam ve Fıkıh çerçevesinde bir yere yerleştiremiyorsanız, onu “müslüman” saymıyorsunuz demektir.

İmdi, İslam’ın aslı ve esası Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir. Fıkıh ise (Ki burada icma ve kıyas da devreye girer) onun “anlaşılması”dır. Onlardan hükümler çıkarılmasıdır.

İslam düşünce geleneği içinde Fıkıh bilgisi, üç ana dala ayrılmıştır: Fıkh-ı ekber (Kelam, itikad), fıkh-ı zahir (Bugün kabul ettiğimiz anlamda Fıkıh, Şeriat hükümleri) ve fıkh-ı batın (tasavvuf, ahlâk).

Kitap ve Sünnet, bu ilimlerin üçünü de kapsar, fakat Kur'an, "ders" kitabı formatında indirilmiş bir kitap değildir.

*

Şöyle bir misalle anlatalım: 

Biz topraktan yaratıldığımız için, toprakla besleniyoruz.. Yediğimiz herşey toprağın (bitkiler tarafından) işlemden geçirilip dönüştürülmüş hali.. Toprak su ile temas ediyor ve buğday, pirinç, elma, armut vs. şeklini alarak yiyebileceğimiz formatta, farklı görünüm ve tadlarda önümüze geliyor.

Etlerini yediğimiz, sütlerini içtiğimiz hayvanlar da ot vs. ile beslendikleri için onlar da son tahlilde toprak.

Doğrudan toprak yemiyoruz ama yediğimiz herşey en nihayetinde toprak.. Atamız Adem aleyhisselam gibi bizler de aslında topraktan yaratılmaktayız.

Evet, Allahu Teala bu şekilde topraktaki mineralleri topluca bize buğday (ekmek), pirinç (pilav), sebze ve meyve olarak veriyor.. Toprağın içerdiği demir, kalsiyum ve saireyi ayrı ayrı yiyip içmiyoruz.

İşte, Kur’an da bize Kelam’ı (itikadî meseleleri), Fıkıh’ı (Şeriat hükümlerini) ve tasavvufî konuları (tevekkül, ihlas, sabır ve rıza gibi mevzuları) ayrı bölümler halinde anlatmıyor.. Bunlar önümüze, yediğimiz elmanın pekçok elementi birlikte içermesi gibi, aynı Kur’an suresi içinde birlikte geliyor.

Ulemanın yaptığı şey ise, pedagojik maksatla bunları Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf diye ayırmaktan, tasnife tabi tutmaktan ibaret.

*

Bir Kelamcı İslam’ı salt Kelam'a, bir Fıkıhçı salt Fıkıh’a, bir tasavvufçu da salt tasavvufa indirgerse, İslam’ı bölüp parçalamış, bir kısmını kabul, diğer kısımlarını reddetmiş olur.

İmam Malik rh. a.’e atfedilen "Kim ilim (Kelam ve Fıkıh) tahsil eder de tasavvuf ehli olmazsa fasık, kim de tasavvuf ehli olur da ilimsiz kalırsa (Kelam ve Fıkıh öğrenmezse) zındık olur” şeklindeki sözün anlamı budur.

Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya’sında aktardığına göre, büyük sufîlerden Ebu Bekir Verrak rh. a. de şöyle demiştir:

Zühdü (tasavvufu) ve fıkhı bir yana bırakıp ta, ilim namına kelamla iktifa eden zındık, fıkıhla kelamı bir kenara atıp da zühdle iktifa eden bid'atçı, zühd ile kelamı bırakarak fıkıhla iktifa eden de fasık olur. Bu fenlerin herbirinden nasib alan halas bulur.”

(Çev. Süleyman Uludağ, Bursa: İlim ve Kültür Yayınları, 1984, s. 573.)

Şu söz de yine Ebu Bekir Verrak’a ait:

“Hükema (hikmet sahipleri), nebilerin (peygamberlerin) halefidir. Nübüvvetten (peygamberlikten) sonra, şer'i hususları sağlamlaştırmaktan ibaret olan hikmetten başka bir şey kalmamıştır.” (s. 570.)

Evet, İbn Arabî gibi küçük deccallerin "Made in Keşf" damgası basarak millete yutturmaya çalıştıkları zırvaların hikmetle bir ilgisi yoktur. 

Hikmet, Kitab ve Sünnet'le kaimdir.

Evliyanın (kendisini evliya gibi gösteren deccallerin değil, gerçek evliyanın) keşf ü kerameti (Kelam ve Fıkıh boyutlarıyla) Şeriat'i takviye eder, güçlendirir.

*

“Tasavvuftaki seyr u sülûkten maksat nedir?” sorusuna “İcmalî olan marifeti tafsîl etmek, istidlalî olan bilgiyi de keşfe dönüştürmektir” diye cevap veren Bahaeddin Nakşbend k. s. da bunu anlatmaya çalışıyor.

İstidlalî bilgi, Kelamcı ve Fakihlerin bilgisidir.. Keşf mahsulü olarak gösterilen laflar şayet onlara uygunsa sahihtir, değillerse, aykırıysalar, şeytanî ve deccalî uydurma, zırva, palavra ya da vesvese ve vehimlerdir.

İbn Arabî soytarısını tekfir edenler, keyfleri öyle istediği için değil, onlardaki Kitab ve Sünnet bilgisi kendilerini buna mecbur bıraktığı için tekfir etmişlerdir.

Soytarının (ya da soytarıya hüsnüzanda bulunan gafil ya da cahillerin) hatırı için "istidlalî bilgi"yi (lüzumsuz tevillerle nassları çarpıtarak) görmezden gelebilme gibi bir lükse sahip değiller.

*

Endülüslü deccalin bir gözü kör olduğu için İslam'ın tasavvuf kısmını görüyor, Kelam ve Fıkıh kısmına ise gözü kapalı.

Fakat onun tasavvufu gerçek tasavvuf da değil, tasavvufun istismarına dayanan zındıklık.

Günümüzde o zındıklığı İngiliz keferesi, Ibn Arabi Society'si ile palazlandırmaya çalışıyor. (İngiliz bunu yapar da "yerli-milli"ler durur mu, onların başı kel mi, onların eli armut mu topluyor, onlar da Haydar Baş ve Cübbeli Ahmet gibiler eliyle "Kemalist/Atatürkçü tasavvuf" icat etmiş durumdalar.)

İslam'ı, Kur'an ve Sünnet'ten istismara müsait ayet ve hadîs aktararak (istidlal yoluyla) tahrif ve tağyire tabi tutmak kolay değil (Tarihselcilik ve Sünnet'sizlik bu zorluk yüzünden icat edilmiş durumda), fakat keşf ve müşahede maskesi altında hurafe, sapıklık, şirk, küfür ve zındıklık ile doldurmak kolay.

Çok kolay.

İbn Arabî şarlatanı, bunu yapanların en başında geliyor.

İmam-ı Rabbanî, bir mektubunda, babasının kendisine, "Müslümanlar arasındaki sapıklıkların büyük ekseriyetle tasavvuf yoluyla yaygınlaştırıldığını" söylemiş bulunduğunu dile getirmektedir.

Tarih tekerrürden ibaret.

*

Ebu Bekir Verrak k. s. gerçek bir sufî iken, İbn Arabî soytarısının, kendisini “hatemü’l-evliya” değil, “hatemü’z-zenadika” (zındıkların sonuncusu) olarak tanıtması gereken bir süper sapık olduğu ortaya çıkmaktadır. 

(Aslında zındıkların sonuncusu ya da son zındık değil, fakat yalancı zındıkların belki en kurnazı ve en zararlısı.)

Evet, Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf’u (birbiriyle çelişmemesi gereken, birbiriyle uyumlu ve birbirini tamamlayan) disiplinler olarak ele almayan, onlardan birini diğerleri adına reddeden ya da küçümseyen biri, Kur’an ve Sünnet’in bir kısmını alıp diğer kısmına sırt çevirmiş olur.

İbn Arabî sapığının durumu budur.

Burası kesin..

Tartışmaya açık olan konu ise şu: Bu zındıklığı salt nefsine uyarak sallapati mi yapıyordu, yoksa (yahudi Pavlus’un hristiyan görünüp Hz. İsa aleyhisselam'ın yolunu tahrif ve tahrip etmesine benzer şekilde) İslam’ı tasavvuf maskesi altında tahrif etmek için bilinçli ve sistematik bir çaba mı sergiliyordu?

Bana kalırsa ikinci ihtimal daha güçlü. 

*

Kılıç, sözlerinin devamında şunu diyor:

“İbnü’l-Arabî’yi tekfir ve tenkit edenlerin çoğunun kelâmcı veya fıkıhçıların arasından çıkmış olması da aslında bir bakıma kendisinin onlardan farklı bir metodoloji izlediği konusundaki ikazlarını haklı çıkarmaktadır.”

Sadece Kelamcı ve Fıkıhçılar (Fakihler) değil, (onun düşüncelerine vakıf olan) gerçek sufîler de onu tekfir ve tenkit etmiş durumdalar.

Lafa bak, metodolojiymiş.. Keşf diye işkembeden senetsiz sepetsiz ve delilsiz konuşmanın neresinde metod var?!

Peygamberler bile, gaybe dair bilgiler verirken yanısıra doğruluklarının delili olarak (materyalist-pozitivist düzlemde) mucize getirmişlerdir.

Rastgelenin "Ben Allah'tan mesaj getirdim" diyerek peygamberlik taslamasının önü kapatılmıştır:

"Onlar (O Yahudiler) ki: 'Şüphesiz ki, (gökten inen) ateşin kendisini yiyeceği yakacağı) bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere îmân etmememizi Allah bize emretti' dediler. De ki: 'Size, gerçekten, benden önce, apaçık mucizelerle ve dediğiniz (mucize) ile peygamberler gelmişti. O hâlde, doğru kimseler iseniz, onları niçin öldürdünüz?'” (Âl-i İmrân, 3/183)

İbn Arabî tipi soytarılar peygamberlerden daha büyük demek ki.. 

Bunların ulaştıkları "manevî sır"lara itiraz etmek mümkün değil, sorgusuz sualsiz körlemesine iman etmek gerekiyor.

*

Metodoloji meselesi önemlidir.

İbn Arabî soytarısının yaptığı şey, "usul" (metod, yöntem) tanımazlıktan ibaret.

Daha doğrusu, "usul"ü, "usulüddîn"i, usul-ü fikhı dinamitlemeye, yok etmeye çalışıyor.

Yalan dolanın, "usulün kontrolü"nden geçmeden serbestçe dolaşıma girmesinin önünü açmak için cerbeze denizinin derinliklerinden inciler çıkarıyor, bin dereden su getiriyor.

Ve bunu suret-i haktan gelerek, tasavvufu istismar ederek, akıllara seza bir ustalıkla yapıyor.

Büyük sahtekâr.. Sıradan bir din dolandırıcısı değil.

Ana dili Arapça, edebiyatı kuvvetli, şeytanî bir zeka da mevcut, her minareye kılıf dikmeyi sağlayacak bir terzilik becerisi de var, yanısıra, istediği her hususta istediği anda Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'i rüyasına getiren mükemmel bir hayal gücü ve hikâye uydurma yeteneği de emre amade, daha ne olsun.. 

"Usul"ü devreden çıkarmak için gereken bütün alet edevat tamam.

*

Kılıç, şunu da diyor:

“… Ona göre, “Onlar kitabın bir kısmına inanıyoruz, bir kısmına ise inanmıyoruz derler de bu ikisi arasında kendilerine bir yer ararlar. İşte bunlar kâfirlerin ta kendileridir”(en-Nisâ 4/150-151) âyetinin, ehl-i rüsûm [Fakihler] ile ve salt fikrî görüşle yetinen filozofların ve kelâmcıların büyük bir kısmıyla münasebeti vardır. Zira onlar Allah’ın velîlerinin bizzat müşâhede ettikleri mânevî sırlardan akıl ve bilgi seviyelerine uygun düşenlerini alır, düşmeyenlerini reddeder, kendi delillerine ters olduğu için “bunlar yanlıştır” derler. İbnü’l-Arabî, Allah’ın velîlerine muhalefet edip onlara karşı çıkanların âkıbetlerinden korktuğunu belirterek sûfî Ruaym’ın, “Kim hakikat ehli sûfîlerle oturur da onların bizzat tahakkuk ettirdikleri bir şeyde onlara muhalefet ederse Allah o kişinin kalbinden iman nurunu çekip alır” sözünü nakleder ve bu söze kendisinin de aynen katıldığını ifade eder (Kitâbü’l-Fenâʾ, s. 7).”

Görüldüğü gibi, Endülüs deccali, hokuspokus, abrakadabra kabilinden laf ebeliği ile kaşla göz arasında Kitab’ın (Kur’an’ın) yerine kendisi gibi sahtekârların keşf ü keramet maskesi altında yaymaya çalıştıkları sapıklık ve zındıklıkları yerleştiriyor.

Ayet ne diyor, bu soytarı lafı oradan alıp nereye getiriyor!

*

Sapığa bakın, Fakihler ve Kelamcılar, “Allah’ın velîlerinin bizzat müşâhede ettikleri mânevî sırlardan akıl ve bilgi seviyelerine uygun düşenlerini alır, düşmeyenlerini reddeder, kendi delillerine ters olduğu için ‘bunlar yanlıştır’ derler”miş.

Kelam ve Fıkıh’ın usul ilkeleri bu kadar basit mi, "keşfî", “keyfî” ve “zevkî” mi?

İmdi, bir Kelamcı ve Fakih, müşahede (doğrusu mükaşefe) yoluyla "manevî sır"lara eriştiğini iddia eden bir kişinin sözlerini mutlaka Kur’an ve Sünnet’ten istinbat edilen ilkelere göre değerlendirmek durumundadır.

Burada “kendi delil”leri diye birşey olmaz.. Delili Kur’an ve Sünnet’ten getirmek zorundadırlar.

Bu soytarının sözünü ettiği “sır”lar ise, iddia sahibinin “kendi keşfi”dir, Kur’an ve Sünnet’le bir ilgisi bulunmamaktadır.

Kur’an ve Sünnet’ten alınan delil kayası ile (onunla çeliştiği görülen) “manevî sır” yumurtası çarpıştığında cılk yumurtadan geriye ne kalabilir?!

Kelamcı ve Fakih ne yapacak, senin velvele koparıp gıdaklayarak yumurtladığın "manevî sır" yumurtasının karşısında saygı duruşuna geçip “Kitab’ın bir kısmına" sırt mı çevirecek?!


AK PARTİ AMAZON BİRLİĞİNİN İLAHİYAT DESTEKLİ “İSLAM GÜNCELLEMECİLİĞİ” PİYADELERİ

 








AMAZON TÜMSEK ESRA ASLAN TURAN, ÖMER NASUHİ BİLMEN HİMALAYALARINI TARİHSELCİLİK HAVAN TOPUYLA DÖVERKEN

 

Yeni Şafak gazetesinin delifişek yazarı İsmail Kılıçarslan’ın KADEM adlı “şımarık AK Partili kadınlar korosu”na destek vermek için kaleme aldığı yazıyı tartışmaya devam ediyoruz.

Bu koronun neşretmekte olduğu dergide (Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın Büyük İslam İlmihali üzerinden) İslam fıkhı hedef alınmış durumda.

Doğal olarak bu densizlik tepki almış..

İsmail de bu tepki gösterenlere tepki vermeyi kendisine borç bilmiş.. Ne de olsa âşıkmış, Pîr Yunus’un dervişiymiş, Ya ben öleyim mi söylemeyince”ymiş.

Söylemiş..

Söylediklerinin bir kısmını önceki iki yazıda aktardık.. Devam edelim.

*

Kılıçarslan’ın Esra Aslan Turan dinden falan çıkmıyor, sapkın da değilSadece bugünün kadın hakları teorisinin getirdiği eleştirel bakışı tarihsel bir metne uygulayarak kolay bir zafer elde etmenin peşine düşüyor. Bunun, bütünüyle faydasız olduğunu söylemeye gerek bile yok” demiş olduğunu görmüştük.

Mesele sadece faydasızlık olsaydı, dert etmeye gerek yoktu.

Burada “tarihsellik” kavramı üzerinde durmak gerekiyor.

Bütün bir kâinat (ve onun bir parçası olan insan) söz konusu olduğunda “tarihsel” (belli bir zamana ve mekâna özgü) olmayan hiçbir şey yoktur.

Zaman ve mekândan münezzeh olan, onları yaratan Allahu Teala’dır.

Biz varoluş bakımından zaman ve mekâna mahkumuz, muhtacız, varlığımız bu çerçevede ortaya çıkar, Allahu Teala ise bundan münezzehtir, zaman ve mekânın yaratıcısıdır.

Evet, kâinatta “tarihsel” (belli bir zamana ve mekâna özgü) olmayan hiçbir şey yoktur. Bu anlamda şeriatler de “tarihsel”dir.

Mesela bu dünya hayatında Şeriat namaz kılmayı, oruç tutmayı emrediyor, ahiret hayatında bu tür emirler yok.. Tarihte kalıyor.

“Tarihte kalış” dünya hayatında da bir ölçüde vakidir. Tevrat’ın, İncil’in ve Kur’an’ın emrettiği şeriat az da olsa farklılık gösterir.. 

Ancak, Kur’an son kitap olduğu için, şeriati kıyamete kadar bakidir.

*

İslam Şeriat’ının içtihadî olan kısmının (daha özel bir anlamda) tarihsel olduğu söylenebilirse de, (“Mevrid-i nasda içtihada mesağ yoktur” ilkesi gereği) içtihat konusu olamayacak hususlarda (modernist ilahiyatçı soytarıların kastettiği anlamda) tarihsellikten söz edilemez.

Öte yandan, bazı hükümlerin içtihadî nitelikte olması, o alanlarda bir başıboşluk ve sınırsız kanaat belirleme hakkı bulunması anlamına gelmez.

Modern hukuktan örnek verelim.. Yargıtay içtihatlarından söz ediliyor.. Mesela bir avukat da hukukçu olduğu halde çıkıp, “Yargıtay’ınki içtihatsa benimki de içtihat, ben de içtihatta bulundum, karar benim içtihadıma göre verilsin” diyemez.

Yani herkes içtihat “ehliyet, liyakat ve hakkı”na sahip değildir.

Ehliyetsiz ve liyakatsiz kişilerin lafları çenebazlık çöpü hükmündedir.

*

Dolayısıyla, içtihadî hükümler için de “mutlak bir tarihsellik”ten söz edilemez.

Ehliyet ve liyakat sahibi müçtehitler tarafından yapılmış olmaları durumunda “İçtihat içtihadı nakzetmez” ilkesi devreye girer, ve hiçbir müçtehit bir başkasının içtihadı için “Bu, tarihseldir, hükmü yoktur, geçersizdir” diyemez..

Yani içtihadî hükümler hakkında bile “tarihsellik” yaygarasıyla değerlendirme yapılamaz.

Ayrıca, içtihadî konularda zamanın değişmesiyle (ezmanın tagayyürüyle) hükmün değişmesi de her zaman mümkün olmaz.. Mesela abdestle ilgili içtihatlar zamanın değişmesiyle değişebilecek nitelikte değildir.

Zamanın değişmesiyle yeni içtihatlarda bulunulması söz konusu olsa bile, o içtihatların dayandırılacağı deliller (ayet ve hadîsler) sınırsız sayıda farklı içtihatta bulunulmasına imkân vermez.. 

En fazla iki, bilemedin üç beş farklı görüş ortaya çıkabilir.

Modern hukukta da böyledir.. Yargıtay içtihatlarını yapan hukukçular bir mesele hakkında ihtilaf ettiklerinde hukukçu sayısınca farklı görüş ortaya çıkmaz.. İki, bilemedin üç farklı görüş ortaya çıkar ve hukukçular bunlar etrafında kümelenirler.

*

Diğer taraftan, “tarihsellik” nosyonu fıkıh usulü (İslam hukuku metodolojisi) açısından önem ve değer taşıyan, dikkate alınması gereken bir parametre değildir.

Tarihçiler ve sosyologlar bu kavramı kendi disiplinleri ve ilgi alanları çerçevesinde önemseyebilirler, fakat hukuk açısından önem taşımaz.

Hukukun temel ilkeleri ve yöntemi hiçbir zaman “tarihsel” hale gelmez, her zaman geçerlidir.

Mesela masumiyet karinesi (“Beraet-i zimmet asıldır” ilkesi) ilkçağda da geçerliydi, insanlığın son çağında da geçerli olmaya devam edecektir.. “Suçların şahsîliği” (Birinin suçu, onun yakınlarını bağlamaz) ve “suç ve cezaların kanunîliği” (Kanunsuz suç olmaz) gibi ilkeler her zaman neyse o olarak kalacaklardır, “Tarihseldir” diye bir kenara atılamayacaklardır.

“Tarihsellik” kavramı fıkıh usulünde (hukuk metodolojisinde) kendisine bir yer bulamadığı için, o usul çerçevesinde ortaya çıkan fıkhî hükümler hakkında “tarihsellik” kavramı çerçevesinde spekülasyon yapılamaz.

Yaptığınız zaman, fıkıh usulünü “tarihsellik” kavramı etrafında yeniden düzenlemiş, hatta bu kavramı fıkıh usulünün temeli haline getirmiş olursunuz.

Bu da, zekâsı yerinde bir mahlukun yapabileceği bir andavallık değildir.

Zekâ bakımından Afrika’daki şempanzelerden hallice olmalarına bakarak kendilerinde bir fevkalâdelik hisseden Cumhuriyet ilahiyatçılarının, laflarının arasına “tarihsellik” kelimesini sıkıştırınca kendilerinde acayip bir “bilimsellik” buluyor, “Ben neymişim yaa, amma da bilimsel konuştum” diye düşünerek mutluluktan ve keyiften uçuyor olmaları, onların gevezeliklerini leylek laklakasından daha değerli hale getirmiyor.

Leyleklerden farkları şu, leylekler Allahu Teala’yı tesbih ediyor, bunlar ise İblis lehine tezahürat yapan amigolar durumundalar.

*

Bu modernist ilahiyatçılar, “Erken Cumhuriyet”in din düşmanlarının dilindeki “çağdışı” kelimesini sözde bilimsellik deterjanıyla yıkayıp “tarihsellik” adı altında yeniden tedavüle koymuş durumdalar.

Çağdışı yerine tarihsel kavramını kullanınca sözde hakaret etmemiş, din düşmanlığı yapmamış, bilimsel konuşmuş oluyorlar.

Fakat kasıtları aynı..

Şaşırmaya gerek yok, Cumhuriyet laikliği (siyasal dinsizliği) ilahiyat fakültelerini boşuna kurmadı..

Hedef dini içerden baltalayıp yıkacak adamlar ve kadınlar yetiştirmekti, ve bir ölçüde başarılı oldular.

*

Delifişek yazar İsmail’in “Esra Aslan Turan dinden falan çıkmıyor, sapkın da değil” şeklindeki (fanatik taraftarlığın hakkını veren) “yancı” fetvasına gelelim.

İslam ilmihalini Kur’an ve Sünnet çerçevesinde ele almak gerekir.. Burada önemli olan, fetvaların yeterli ilmî donanıma, ehliyet ve liyakate sahip alimler tarafından fıkıh usulü çerçevesinde dinin aslî kaynaklarından (Kur’an ve Sünnet’ten) istinbat edilmiş olmasıdır.

Esra adlı akademik ahmak ise, delifişek yazarın dediğine göre, “bugünün kadın hakları teorisinin getirdiği eleştirel bakışı tarihsel bir metne uygulamış”.

Yeni Şafak yazarı, tarihsel bir metin diyerek Büyük İslam İlmihali’ni basitleştiriyor, sıradanlaştırıyor, ve de değersizleştirip bayağılaştırıyor.

Senin “tarihsel çöp” der gibi tarihsel metin deyip geçtiğin şey, bin 400 küsur yıllık İslam fıkhı müktesebatının en başarılı abidelerinden biri.

Ve “tarihsel (çağdışı) metin” diyerek aşağıladığın şey, İslam fıkhı..

İşte, kaynağı Kur’an ve Sünnet olan bu fıkhın, “bugünün kadın hakları teorisi” (Ki bugünün keferesinin, küffarının kadınperestlik ya da kadına tapma görünümlü kadın istismarcılığıdır) çerçevesinde eleştirilmesi ve leşleştirilmesi, İslam açısından bakıldığında dinden çıkma ve sapıklık yolunda at koşturmaktan başka birşey değildir.

İslam buna sapıtma, yoldan çıkma diyor.

Sapıtma “yöntem”de başlar..

Fıkıh metinleri fıkıh usulü çerçevesinde değerlendirilir, bugünün küfür hurafeleri çerçevesinde eleştiri konusu yapılması ise, sapıtmadır.

*

Gerçekte “tarihsel” olması bir metni değersiz hale getirmez.

Ayrıca, birşeyin geçmişteki bir tarihe ait olması, onun bugüne hitap etmeyecek hale gelmiş olması anlamını da taşımaz.

Mesela şarapseverler, şarap eskidiği için “Bu bayat, tarihsel” demiyorlar.. Sanat koleksiyonerleri, antika meraklıları da aynı durumda.

Dünya gezegeninin bin yıl önceki “tarihsel” atmosferi, bugünkü atmosferinden daha iyiydi.. 10 bin yıl önceki daha da iyiydi.

Doğru ilkeler, zamanın geçmesiyle değersiz hale gelmezler.. Doğruluk, dürüstlük, büyüğe saygı küçüğe merhamet, yardımseverlik, adalet, tevazu, çalışkanlık, sözünde durma, ahde vefa, namus, tokgözlülük, kanaatkârlık, afvedicilik, cömertlik… geçmişte de değerliydi bugün de değerli..

Elmas, altın ve gümüş geçmişte de değerliydi, bugün de değerli..

Şeriat hükümlerinin tarihsel olması, onların bugün değersiz ya da geçersiz olmaları anlamına gelmiyor.

Bugünün kadın hakları teorisi” de, salt bugüne ait olduğu için, “tarihteki kadın hakları teorisi”nden daha faydalı ve değerli kabul edilemez.

Kovid hastalığının yeni olması onun baş tacı edilmesini mi gerektiriyor?!

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."