Kur'an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kur'an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

GEÇ ÖLMEYE BAKIN EY PARLAK ZEKÂLAR, SİZE HASRET BİR ATEŞ VAR!

 






Descartes'ın "Yöntem Üzerine Konuşmalar"da ifade ettiği gibi, insan, Tanrı'nın varlığını kabul etmediği sürece "bilgisinin doğruluğu"ndan emin olamaz.

Zihnimizde oluşan, adına bilgi dediğimiz izlenimin, dış dünyadaki gerçekliğe tekabül ettiğinden, hatta herşeyin bir rüya gibi beynimizde olup bitmediğinden, “gerçek” bir dış dünyanın var olduğundan, ancak, Descartes’ın ifade ettiği şekilde, “mükemmel olduğu için bizi aldatmayacak olan bir Tanrı’ya” iman etmek suretiyle emin olabiliriz.

Bunun başka yolu yok.

Allahu Teala'ya iman etmeyen insan, kendisiyle çelişmemek için görececi ve septik olmak zorundadır.. Varacağı son durak agnostisizmdir/bilinemezciliktir.

Dürüst ve samimi bir septiğin/şüphecinin ve agnostiğin (bilinemezcinin) yapması gereken ise, Spinoza'nın dile getirdiği şekilde hareket etmesidir: Şüpheciye düşen, sükuttur/susmaktır”.

Çünkü, doğru olduğundan kesin emin bulunduğu hiçbir şey yok.

*

Ancak, Türkiye'nin laik demokrat soytarılarına ve (sözde "dogmatik" olmayan) part-time septiklerine baktığımızda tam tersi bir tavır görüyoruz:

Her konuda kesin doğruyu biliyor gibi tartışma çıkarıyor ve muhatapları olan Müslümanlar'dan "dogmatik" olmamasını (yani "kesin doğru" bilgiye ulaşılabileceğini kabul etmemesini) ve bir agnostik ya da septik tavrı sergilemesini, görececi ve de demokrat olmasını istiyorlar.

Hülasa, muhataplarının düşüncesinin yanlış olduğunu bilme iddiasıyla agnostik defterinden isimlerini sildiren angutistik olduklarını ortaya koymaktadırlar.

*

Evet, Descartes'ın ifade ettiği gibi, Tanrı'ya imanın olmadığı yerde doğru bilgiye ulaşma iddiasında bulunmak (epistemolojik açıdan) mümkün değildir. 

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, epistemoloji eksenli bu gerçeği ontolojiye taşıyarak, Allahu Teala'nın varlığının kabul edilmemesi durumunda insanın kendi varlığından da şüpheye düşmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor.

Yani, bu durumda insan, "Evet, ben varım" şeklinde dogmatik (kesin) bir bilgiye sahip olma iddiasında bulunamaz.

Böyle bir bilgiye sahip olduğunu düşündüğünde (Descartes'ın öne sürdüğü gibi) septisizm son bulur.

Ben varsam, var olduğumu şu anda biliyorsam, fakat ayrıca kendi varlığımın ezelî olmadığının farkındaysam, var olduğumu düşünmemin bir başlangıcının olduğunu kabul ediyorsam, benim varlığımı başlatan, beni yaratan bir varlığın, Tanrı'nın varlığını itiraf etmek zorundayımdır.

Eğer yaratanın doğa olduğunu düşünürsem, doğayı Tanrı yapmış, tanrılaştırmış olurum. Materyalistlerin (Ki onlar da dogmatiktir) durumu budur.

*

Doğayı tanrılaştıran (tanrısı doğa olan) bir kişi açısından, hem doğadaki (doğa bilimcilerin yasa diye adlandırdıkları) düzenlilikleri, hem de Dünya’daki canlı yaşamını izah edebilmek için doğaya “bilinç” atfetmek gerekmektedir.

Zaten, doğanın bir parçası olan insan “bilinç”li bir varlık olduğuna göre, cüzdeki özelliğin küll’de de bulunması, doğanın da esas itibariyle bilinçli olması gerekir.

Dünya, milyarlarca yıl önce bir ateş topuyken, soğuyan ateş zamanla bilinç de üretmiş, veya bilince dönüşmüş olamaz.

Bu anlayış çerçevesinde insan, tanrı-doğa’nın (tabiatın) bir parçası olduğu için, tanrısal bir varlık olmaktadır.

Ancak, böyle bir maddî tanrının bir parçası olma özelliği bakımından insan ile lağım faresi arasında bir fark bulunmamaktadır.

Aynı şekilde, sadece elmas, yakut, zümrüt vs. değil, insanın bağırsaklarındaki pislik de, bu durumda, tanrı-doğa’yı oluşturan kutsal hammadde haline gelmektedir.

Ayrıca kurtun kuzuyu, kaplanın ceylanı yemesinde görüldüğü gibi tanrı-doğa’nın bir parçası diğer parçasıyla kavga etmekte, ateş ile su da farklı makamdan şarkı söylemekte, birbiriyle savaşmaktadır.

*

Peki ama, özü itibariyle doğanın her parçası tanrısallık bakımından eşdeğer iken, neden insan kendisini lağım faresinden üstün görmektedir?

Neden, “Bütün tanrısallar eşittir” ilkesinden söz edilememekte, küll durumundaki tanrı-doğa, bir cüzünün diğer cüzüne üstünlük taslamasına imkân vermektedir.

Oysa, “bilinç” sahibi olduğuna, bilinçli bir varlık üretebildiğine göre, buna izin vermemesi gerekir.

Demek oluyor ki, bilinç sahibi bir tanrı-doğa yok.

İnsana bilinç vererek onu Arz’da “halife” yapan, doğanın yaratıcısı olan (ve dolayısıyla doğadan müstağnî, zaman ve mekândan münezzeh) bir gerçek Tanrı var.

*

İnsanı ve doğayı/evreni yaratan bir Hakîm’in varlığı aklen zorunludur.

Peygamberlerin tebliği söz konusu olmasa bile, Allahu Teala’nın varlığı akıl sayesinde kesin olarak bilinir.

(Matüridî ve Eş’arîsiyle Ehl-i Sünnet bu konuda hemfikirdir. Mutezile de aynı görüşte..

Akıl, Allahu Teala’nın mahiyetini/künhünü değilse de varlığını ve birliğini anlamada yeterli olmakla birlikte, bu bilgiden dolayı insan için, peygamberlerin ayrıca tebliği söz konusu olmaksızın iman sorumluluğunun doğup doğmayacağı hususunda ihtilaf vardır.

Bu konuda Matüridiyye ile Eş’ariyye fikir ayrılığına düşmüştür. Eş’ariyyenin akla önem vermediğini zannedenlerin cümlesi zır cahildir.)

Allahu Teala’nın varlığı aklen zorunlu olmakla birlikte, insanları uyaran peygamberlerin bulunması aklen zorunlu değildir.

Bunun anlaşılması, peygamberlerin, peygamber olduklarını (doğal düzenliliğe aykırı, başka insanların yapmaktan aciz kaldıkları) mucizelerle ispat etmelerine bağlıdır.

Yani peygamberin peygamberliği, salt akıl yürütmeyle anlaşılamaz, onu destekleyecek (tabiri caizse pozitivistik-materyalistik düzeyde, beş duyu temelinde) “gözlem”e ihtiyaç vardır.

Mesela Hz. Musa a.s.’ın asası mucize olarak yılana dönüşüyordu.. Tarih boyunca hiç kimsenin yapamadığı birşey..

Hz. İsa a.s., mezarında yatan ölüyü diriltiyordu.

*

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in mucizesi ise, esas itibariyle Kur’an’dır.

(Bin kadar mucizesi varsa da, kâfirleri ilzam etmek için gösterilmiş değildir.. Pekçok mucizeyi kâfirler değil, zaten iman etmiş olanlar görmüşlerdir.)

Kur’an, insanlığa, mucizelik (insanları aciz bırakma) noktasından şu şekilde meydan okuyor:

“Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; (hatta bu hususta) Allah'tan başka şâhitlerinizi de çağırın (size yardım etsinler ve iddianızı ispat ettiğinize tanık olsunlar), eğer doğrulardansanız! 

"Yapamadıysanız, ki asla yapamayacaksınız, o halde, yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten sakının! O, kâfirler için hazırlandı."

(Bakara, 2/23-24)

Kâfirler açısından hiç kaçırılmaması gereken bir fırsat..

Sûre dediğin ne ki?! Mesela İhlas Suresi.. Hepi topu bir satır.

Kevser Suresi de aynı durumda; bir satır.

Bu durumda, Arap kâfirlerin ve Arapça’yı sonradan öğrenen “üstün zekâlı beyaz Batılılar”ın hemen oturup bir satır birşey karalayıp Kur’an’ın mucizelik iddiasını balon gibi patlatmaları beklenir değil mi?

Hayır, kimseden tıs yok.. Herkes Kur’an karşısında son derece saygılı, dut yemiş bülbül.

Üstelik şimdi bir de “yapay zekâ” diye birşey çıktı; roman yazıyor, resim yapıyor, film üretiyor, yapıyor da yapıyor.. Yazarı, çizeri, filmcisi, mütercimi/çevirmeni panikte..

Evet, kâfirler “yapay zekâ”yı da yardıma çağırıp buyursun mesela Kevser Suresi’nin bir benzerini getirsinler.

*

İmdi, misal olarak Kanunî’nin meşhur gazelini alalım.

Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” diyen gazelini..

Bâkî, her beytin başına üç mısra ekleyerek tahmîs (beşlikler) yazmış durumda.. İlk beşlik şöyle:

Câme-i sıhhat Hudâ’dan halka bir hil’at gibi

Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi

Var iken baht u saâdet kuvvet ü kudret gibi

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.

Görüldüğü gibi, ses, üslup, konu ve mana uyumu var.

Evet, kâfirin yapması gereken şey de, mesela Kevser Suresi’nin baş tarafına bu şekilde sadece bir satırlık bir ilave yapmaktan ibaret.

Sonuna yapsa o da kabul.

Üstelik Allahu Teala meydan okumayı sadece bir sureye de tahsis etmemiş.. Seçip beğenip alsınlar, hangi sure olursa..

*

Söz gelimi Mehmed Akif’in, Necip Fazıl’ın, Sezai Karakoç’un, Nazım Hikmet’in bir şiirini seçip “Var mı benzerini yazacak?” deseniz, her çağda bunu yapan dünya kadar şair çıkar.

Fakat, “Şiirlerinden herhangi birini seç, oradaki üç beş mısralık bir parçanın benzerini yaz” deseniz, bunu yapmak için şair olmak bile gerekmez, Türkçe’yi bilmek yeterlidir.

Evet, üslup ve muhteva bakımından orijinal bir şiir yazmak belli bir şairlik becerisi gerektirir, fakat orijinal olanı taklit, özel yetenek gerektirmiyor.

Telefonu, telsizi, televizyonu, radyoyu, interneti, yapay zekâyı vs. ilk icat eden olmak herkesin yapabileceği birşey değil, ama böyle birşey bir kez yapıldığında, benzerini artık herkes yapabiliyor.

Eğer Kur’an sureleri Allahu Teala’nın vahyi değil de Mekkeli ismi Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olan bir insanın icadı olsaydı, bugüne kadar her surenin binlerce benzeri yazılırdı.

Ve öyle olsaydı, böyle bir meydan okuma da zaten daha baştan hiç yapılmazdı.

Üstelik bu meydan okumayı yapan zat, bir şair de değil, ve memlekette o devirde bir sürü meşhur şair ve konuşma sanatında ustalaşmış hatip var.

*

İmdi, mesela Hz. Musa a.s.’ın, Hz. İsa a.s.’ın mucizeleri söz konusu olduğunda “Nerden bilelim bunların yaşandığını?” diyen akılsızlar çıkabilir.

Çıkıyor.

Kur’an’ın meydan okuması onların mucizesi gibi değil, her an, her dakika, her saniye gösterilen bir mucize; şu anda da geçerli..

Bin 400 sene öncesinden söz etmiyoruz, bugünden bahsediyoruz.. Meydan okuyan ayet, yerinde duruyor.

Üstelik “yapay zekâ” da elinizin altında, buyrun, bir surenin benzerini getirin!..

Hangi sureyi isterseniz seçin alın!.. Kevser olmadı mı?.. İhlas’ı alın.. Beceremediniz mi, Kureyş’i deneyin!.. O da mı olmadı, sırada Fil Suresi var; gene mi uymadı, olsun, Asr Suresi var, hepi topu iki satır.

Pehlivan, bin 400 senedir meydanda “Var mı benim karşıma çıkacak ve sadece üç saniyede tuş olmayacak adam?” diyor, fakat pehlivanı yalancılıkla, çağ dışılıkla, geçersizlikle, “tuhaf nostalji nesnesi” olmakla, donuklukla, durgunlukla, sofistike olmamakla, “toplumsal”ın dışında kalmakla, "asr-ı saadet simülasyonu"na hapsolmakla suçlayan uygar doğrucularda tık yok.

Geliştik, ilerledik, güçlendik, yeni teknikler geliştirdik, çağ atladık, ortaçağı geride bıraktık, Ay’a gittik, Mars’a vardık, uçtuk kaçtık diyorlar, fakat pehlivanın karşısına çıkıp dört saniye dayanmaya sıra gelince meydanda kimse yok.

Üstelik, işlerine gelmediği için bu bahsi hiç açmıyorlar.

*

Evet, Einstein zekâsındaki adamları, yapay zekâyı, bulabildiğiniz herkesi, dünyadaki bütün Arap dili ve edebiyatı kürsülerinin akademisyenlerini toplayın ve mesela bir satırlık Kevser Suresi’ne üslup, ses ve konu bakımından benzeyen başka tek satırlık bir metin oluşturun ve bitsin bu kavga!

Kur’an’ın Muhammed’in (s.a.s.) uydurması bir çağ dışı derleme olduğunu böylece herkes anlasın!

Domuz suratlı ibne taşeronların başrolü üstlendiği, bir sürü figüranın eşlik ettiği operasyonel filmler çevirip tepineceğinize, hepi topu bir satırlık birşey yazarak meseleyi kökünden halledin.

Böylece, devletten sürüp attığınız, kitaplara hapsettiğiniz, cuma hutbelerinde bile anılmasına izin vermediğiniz İslam Şeriatı’nı milletin gönlünden de rahatça siler atarsınız ve de “güncelleme, donukluktan kurtarma, sofistikeleştirme” zahmetine girmenize hiç mi hiç gerek kalmaz.

Yapamıyor musunuz, o halde Kur'an ve Sünnet'ten "güncelleme" adı altında yüz çevirmekten, birtakım kişilere "asr-ı saadet simülasyon"lu, "tuhaf nostalji"li, "donukluk"lu yazılar yazdırarak "Allah'ın ipine sarılma" nosyonuyla üstü kapalı şekilde alay etmekten, Şeriat'i dolaylı yollarla aşağılamaktan ve aşağılatmaktan vazgeçin.

Bunu da mı yapamıyorsunuz, o halde mümkün mertebe geç ölmeye bakın!. 

Çünkü size hasret bir ateş var!


AHMAK MI, MÜNAFIK MI?







Abdülaziz Bayındır diye bir “cumhuriyet ilahiyatçısı” profesör var.

Bazen müslümanca, bazen münafıkça, bazen de ahmakça konuşup yazıyor.

Münafıkça ve ahmakça lafları, ‘çarpan’ etkisiyle, müslümanca sözlerini silip süpürüyor.

Sonsuz bile olsa bir sayıyı sıfırla çarparsanız sonuç sıfırdan başka birşey olmaz.

Bu şahsın durumu da böyle..

Son tahlilde ya su katılmamış bir ahmak ya da münafıklıkta maharet kesbetmiş bir sahtekâr olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Bu ‘aptal’ şahıs (ya da ‘münafık’; ikisinden biri), Zariyat Suresi’nin 47’nci ayetini diline dolamış.

Malum olduğu üzere 100 yıldır astrofizikçiler evrenin hem sınırlı/sonlu olduğunu, hem de genişleyen bir yapıya sahip bulunduğunu kabul ediyorlar.

Böylece, Zariyat Suresi’nin 47’nci ayeti daha iyi anlaşılmış oluyor.

Çünkü ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

Göğü el (kudreti) ile bina ettik ve hiç şüphesiz biz genişleticiyiz.

Evet, ayette “genişleticileriz” (mûsi’ûne) kelimesi geçiyor.

Abdülaziz Bayındır (Bayındır yazılır, fakat belki hayındır okunur) ahmağına göre ise, ayette “genişleticileriz” tabiri geçmiyormuş.

Şunu diyor:

“Zariyat 47’de ‘Evren genişliyor’ diye birşey yazmıyor. ‘Gökleri gücümüzle bina ettik, elbette buna gücümüz yeter’ yazıyor.”

Evet, “Evren genişliyor” diye bir ifade yok, fakat “İnnâ le mûsi’ûn”un anlamı, “Buna gücümüz yeter” midir?!

Tevil edersen, “Bununla şu kastediliyor” filan diyerek bunu söylemen belki mümkün olabilir, fakat ibarenin motamot karşılığı bu değil.

Allahu Teala’nın esma-i hüsnasından biri, el-Vâsi’ü.. Aynı kökten türemiş bir kelime.. Şayet ayette bu isim geçseydi, Bayındır’ın lafına itiraz etmek gerekmezdi.. Fakat ayette, fiilin geçişli (müteaddî) yapılmış biçiminden türemiş ism-i fail var.. Burada ibareye, geçişliliği (teaddîyi) yok sayarak anlam veremezsiniz. Verirseniz anlamı tahrif etmiş olursunuz.

Burada Bayındır, yahudice bir tavır sergiliyor.. Tevrat’ı tahrif eden yahudi bilginleri gibi hareket ediyor.. Onlardan geri kalır bir tarafı yok. Lafzı tahrif edemediği için anlamı tahrif ediyor.. Kıssadaki “Uçsa da, uçmasa da keçi” diyen inatçı adam gibi bile bile hakikati inkâr yolunu seçiyor.

Aynı kökten türemiş kelimeler olmakla birlikte vâsi’un başka, mûsi’un başkadır. İkincisinde geçişlilik var.. Ve bu geçişlilik, ayetin baş tarafında geçen “semâ” (gök) kelimesi ile ilişkilidir.

*

Diyelim ki bir binadan bahsediliyor.

Mesela Cumhurbaşkanlığı Külliyesi..

“Bunu biz yaptık, bunu yapmaya bizim gücümüz yeter” dediklerinde, cümlenin ikinci kısmı sakil durur. Fesahat ve belagat açısından sorunludur.

“Sen yaptıysan, gücün yetmiş ki yapmışşsın, bir de tutup ‘Gücüm yeter’ demenin bir anlamı var mı?! Senin yapmış olduğundan şüphen mi var ki böyle konuşuyorsun?” denilir.

Bu tür ifadeler, geçmiş zaman için kullanılmaz, şimdiki zaman ve gelecek için kullanılır.

Mesela, “İstanbul’da da, Ankara’daki gibi bir külliye yaparız/yapıyoruz/yapacağız, bizim buna gücümüz yeter” denilse, bu, yadırganacak bir ifade olmaz.

Fakat Ankara’daki Külliye için şu söylenebilir: “Bunu biz yaptık ve onu kesinlikle genişletecek, büyüteceğiz.”

*

Bu “mûsi’un” (genişleten, genişletici) kelimesi, Türkçe’de (Osmanlıca’da) kullandığımız ve genişlik anlamına gelen vüs’at ile aynı kökten türemiş bulunuyor.

Mûsi’un (mûsi’), if’âl babından ism-i fail.. Hangi sözlüğe bakarsanız bakın, “vesi’a - yese’u” fiiline “geniş olma” anlamının verildiğini görürsünüz. Mesela Hans Wehr’in Arapça-Almanca sözlüğünde “weit sein” (geniş olmak) ifadesi yer alıyor. Bu sözlüğün İngilizce tercümesinde ise “to be weid” deniliyor. Ve bu fiil, if’âl babında “geçişli” hale geliyor, “genişletme” anlamı kazanıyor.

İmdi, genişlik kelimesi Türkçe’de olduğu gibi Arapça’da da bazen mecazi manada kullanılır.

Mesela Türkçe’de birisi için “eli geniş” denildiği zaman, bundan, o kişinin elinin fizikî anlamda geniş olması anlaşılmaz. Bu, onun maddî/malî/parasal “güc”ünün fazla olmasını ifade eder.

Bu mecazi kullanım, asıl anlamı ortadan kaldırmaz.

Ancak, geçmişte söz konusu ayeti tefsir etmeye, açıklamaya çalışan ulema, yaşadıkları dönemin evren/kâinat anlayışının etkisinde kalarak, burada “genişleticileriz” kelimesine mecazi mana da vermiş durumdalar.

Mesela Kadı Beydavî (ö. 1286) şöyle tefsir etmiş: 

“Musi’ de harcamaya gücü yeten (zengin) demektir ya da göğü yahut onunla yerin arasını veyahut rızkı genişletenleriz, demektir.” (Abdülvehhab Öztürk çevirisi).

Evet merhum Kadı da, mecazi olarak “güç” anlamı vermekle birlikte yine bir “göğü genişleten” kaydı düşmeyi gerekli görmüş.. (Yeri gelmişken belirtelim, Kadı Beydavî, Bakara Suresi’nin 22’nci ayetini tefsir ederken Dünya’nın küre şeklinde olduğunu, fakat hacminin büyüklüğü yüzünden düz gibi göründüğünü söylüyor.)

*

Geçmişte ulemanın bu tür fazladan “tevil”ler yapmış olmaları anlaşılabilir bir durum.. Fakat, şu anda böylesi bir tevile gerek yok.

Ancak, geçmiş ulema hep tevil etmiş, asıl anlamı atlamış diye birşey de yok.. Bazısı, tevil kapısını da açık tutmakla birlikte asıl anlamı vermiş.. 

Kadı Beydavî'nin yaptığı gibi..

Ebussuud Efendi için de aynı durum geçerli.

Şöyle diyor:

“Şu göğü de kendi ellerimizle biz kurduk ve biz hiç şüphesiz onu genişletmekteyiz (ona [genişletmeye] kadiriz).”

Yani biz, göğü, yahut gök ile yer arasını, yahut rızkı genişletmekteyiz. (Ali Akın çevirisi)

Arapça orijinale baktığımızda bu çevirinin Arapça karşılığının aynen böyle olduğunu görüyoruz:

“… le mûsi’ûne’s-Semâe ev mâ beynehâ ve beyne’l-Arzi evi’r-rizki.”

Şimdi bu Bayındır’a gel de şöyle seslenme:

“Ulan öküz, Kadı Beydavî ve Ebussuud Efendi, hiç kimsenin bilim adına kâinatın genişlediğini söylemediği bir zamanda, sırf Kelamullah’ın lafzına sadakat için bunu yazmışlar; sana ne oluyor da bugün (modern bilim de doğruladığı, çağdaş bilim adamları da ayette bildirilen hususun doğruluğuna şahitlik ettikleri halde), Kelamullah’ın lafzına itiraz ediyorsun, tahrifat yapıyorsun?”

Beydavî 1200’lü yıllarda, Ebussuud Efendi de 1500’lü yıllarda modern bilimden etkilenip de mi bunu yazmış?!

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Kur’an’dan başka mucizesi yoktur” diyerek ortaya çıktınız, şimdi de “Kur’an, mucize değildir” demek, diyebilmek için kendinizi paralıyorsunuz.

*

İmdi, “bilim”in etkisi altında kalma bakımından moderninin etkisinde kalma ile eskisinin etkisi altında kalma arasında bir fark bulunmadığını bilmek gerekiyor.

İkisi de aynı kapıya çıkıyor.

En büyük alimlerimizin bile kitaplarında antik/eski bilimin etkisinin bulunduğu görülebiliyor..

Mesela İmam Gazalî, İhya’da, “müminlere cennette şu kadar dünya genişliğinde yer verilecek” şeklindeki haberleri “tevil” ediyor.

Bunun, “keyfiyeti/kalitesi bakımından böyle olması gerektiğini, göğün büyüklüğü dikkate alınırsa, büyüklüğü onunki kadar olan Cennet’te maddî anlamda bu kadar geniş yer olamayacağını” söylüyor.

Bugün yaşıyor olsaydı, böylesi bir tevile gerek olmadığını, Cennet’te boş yer bile kalacağını anlardı. (Ki hadîslere göre, kalacak.)

*

İmdi, bu Abdülaziz gibi ahmakların (veya münafıkların, bilemem), geçmişte yaşayan ulemaya “isabet ettikleri” hususlarda muhalefet etmelerini, hatalı (veya lüzumsuz) tevillerinde ise onları baş tacı yapmalarını nasıl yorumlamak gerekir?

Bunun ardındaki temel etken nedir, eşek inadıyla beslenen ahmaklık, eblehlik ve budalalık mı, yoksa İblis fitneciliğiyle yeşeren sinsi münafıklık mı?


MEAL SORUNU

 



Bu ülkede “Türkçe Kur’an” meselesi çok tartışıldı.

Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın projelerinden bir tanesi, ezanı Türkçeleştirdiği gibi namazı da Türkçeleştirmekti.

Başaramadı.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır gibi hamiyyet ve salabet sahibi ulema bu namazı da kamulaştırıp devletleştirme, Türkleştirme ve Türkçeleştirme işgüzarlığına tepki gösterdi. (Merhum Elmalılı Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nin başlarında Kur’an’ın meal ya da tercümelerinin ihtiyaca cevap vermeyeceğini uzun uzadıya anlatır.)

Bir defa Kur’an tercümesi, Kur’an’daki fesahat ve belagati yansıtamaz.

Tıpkı Fuzulî’nin, Bakî’nin, Mehmed Akif’in, Yunus Emre’nin şiirlerini (tam anlaşılsın diye) sadeleştirmeye tabi tuttuğunuzda onlardaki edebî değerin buharlaşıp yok olması gibi..

Fakat sorun sadece bu değil.. Tercüme ya da meallerde anlam da bozulabilmektedir.

En azından eksik yansıtılmaktadır.

Bazen de hatalı..

Dolayısıyla, salt meal okuyan biri, Kur’an’da “çelişki” bile bulabilmektedir.

*

Bir örnek verelim..

Türkiye Diyanet Vakfı’nın “Kur’an-ı Kerîm Açıklamalı Meali”.

Hazırlayanlar deve dişi gibi anlı şanlı adamlar: Hayrettin Karaman, Ali Özek, İbhahim Kafi Dönmez, Mustafa Çağrıcı, Sadrettin Gümüş, Ali Turgut..

Saffat Suresi 77’nci ayetin meali: Biz yalnız Nuh'un soyunu kalıcı kıldık.” 

Aynı mealde İsra Suresi’nin 3’üncü ayetinin karşılığı: (Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi.

Çelişki var mı?

Var!

Saffat Suresi’nin 77’nci ayetine Diyanet’in Kur’an Yolu tefsirinde de (Hazırlayanlar, iki Ali’ler dışında aynı kişiler) aynı anlam verilmiş: “Ve yalnız onun soyunu kalıcı kıldık.”

Peki, ayetin aslı ne?

Şu:Ve ce’alnâ żurriyyetehû humu’l-bâkîne.”

Burada “yalnız”a karşılık gelen bir kelime var mı?

Yok!

Merhum Elmalılı Hoca nasıl meal vermiş?

Şöyle: Hem zürriyyetini bâkıy kalanlar kıldık.”

Ömer Nasuhi Bilmen, Hasan Basri Çantay, İzmirli İsmail Hakkı ve Ali Fikri Yavuz da bu şekilde mana vermişler. 

Demek ki meallere, tercümelere her zaman güvenmemek gerekiyor.


KUR’AN VE “ZAMANIN İMAMI”

 



"İmam" kelimesi Kur’an’da yedi yerde kullanılmıştır, çoğulu “eimme” (imamlar) ise beş yerde geçmektedir. (Bkz. Abdülhakim Nas, İmâmet Probleminin Sünnî Literatüre Girişi ve Bâkıllânî’ye Göre İmâmet, yüksek lisans tezi, İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 6.)

Söz konusu ayetlerden hiçbirinde, belirli bir şahıs için “zamanın (tek) imamı” tabirinin kullanımına imkân verecek bir anlam mevcut değildir.

Bir ayette Firavun ve adamları için “Onları ateşe çağıran imamlar (eimmeten) kıldık” (Kasas, 28/41) buyurulduğu dikkate alınırsa, Allahu Teala tarafından dünyada imam (lider, önder) yapılmış olmanın her zaman bir meziyet ya da üstünlük anlamına gelmediğini söylemek gerekir.

Herkes, kendisine tabi olanlar için bir “imam”dır.

Kâfirler ve fasıklar da imamsız değil, onların da imamları (ulu önderleri vs.) var. 

Ateşe kendi başlarına gitmiyorlar, koyun sürüsü gibi peşine takıldıkları "ulu"laştırılmış önderlerinin izinde yol alıyorlar. 

*

Bir başka ayette İsrailoğulları için şöyle buyurulmaktadır:

“Sabrettikleri ve ayetlerimize kesin bir inançla iman ediyor olduklarında (kesin inançlı olduklarında), içlerinden, emrimizle doğru yola yönelten imamlar çıkardık.” (Secde, 32/24)

Buradan anlaşılıyor ki, sabretmedikleri ve iman zaafı gösterdiklerinde aralarından imamlar çıkmayabiliyordu.

Yani onlar arasından, “peygamberlere varis” olan (ve “zamanın imamı” diye adlandırılabilecek biri) her zaman zuhur etmeyebiliyordu.

Nitekim, Hz. İsa a. s.'dan sonra İsrailoğulları arasından "onları doğru yola yönelten" imamlar çıkmadı.

İmamları yok değildi, vardı, her zaman da oldu, fakat onları "doğruya" iletmiyorlardı.

Bu imamlardan Sabetay Sevi, Mesihliğe bile soyunmuştu.

*

Her devir için tabi olunması gereken bir "zamanın imamı"nın bulunması gerekiyorsa, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in zuhurundan önceki yıllarda "zamanın imamı" kimdi?

Kimlerdi?

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Benden önceki zamanın imamı falandı, ben ondan bu vazifeyi devraldım"mı demişti?!

Hz. Musa a. s.'a Tûr'da "Şimdi falanın zamanın imamlığı görevi bitti, görevi sen devraldın" mı denilmişti?!

Yani "Her zamanın, 'uyulması zorunlu' bir imamı mutlaka vardır, olmalıdır, akıl bunun böyle olması gerektiğini söyler, mesele zamanın imamını tanımakta" türünden bir hurafenin dayanağı bulunmuyor. 

Diyanet’in Kur’an Yolu: Türkçe Meâl ve Tefsir kitabında, yukarıya mealini aldığımız ayet hakkında şunlar söyleniyor (C. 4, s. 360):

“Kur’an’ın birçok yerinde İsrâiloğulları’na verilen nimetlerden ve kendilerine sağlanan üstünlükten söz edilir. Fakat burada da vurgulandığı üzere içlerinden doğru yolu gösteren rehber ve önderler çıkarılması şeklinde tezahür eden büyük nimet, onların sağlam bir imana sahip olmaları ve Allah’ın buyruklarına uyma hususunda güçlüklere karşı direnmeleri, inançlarını muhafazada azim ve sebat göstermeleri şartına bağlanmıştır. Bu niteliklerini kaybettiklerinde nimeti ve ilâhî desteği de hak etmez duruma düşmüşlerdir.”

*

Bir başka ayette “imamlar” kelimesi şöyle geçer:

“Kuşkusuz Firavun ülkesinde ululuk taslamış (ulu önder ilan edilerek tanrılaştırılmasını sağlamış), halkını da gruplara ayırmıştı. Gruplardan birini, erkek çocuklarını kıyımdan geçirip kızlarını sağ bırakmak suretiyle güçsüz düşürmeye çalışıyordu. O, bozgunculardandı.

“Biz ise o ülkede güçsüz düşürülmek istenenlere lütufta bulunmak, onları imamlar yapmak ve onları vârisler (mirasçılar) kılmak istiyorduk.” (Kasas, 28/4-5)

Görüldüğü gibi ayette Firavunistlerin ve İsrailoğulları’nın tabi olmaları gereken bir “zamanın imamı”ndan söz edilmiyor.

Evet, Allahu Teala’nın İsrailoğullarını imamlar yapmak istediği bildiriliyor. (Bunu, konuyla ilgili diğer ayeti gözönüne alarak, içlerinden imamlar çıkarılması, başlarındaki imamın/yöneticinin “kendilerinden olması” olarak anlayabiliriz.)

O gün için insanların hiç imamı yok değil elbette, Firavun ile yaranı, ülkelerinde imamlar durumundalar, fakat “ateşe davet eden imamlar”..

İsrailoğulları ise “zamanın imamı”na tabi olma değil, imamlar yapılma durumundalar.

*

Bir başka ayette imam kelimesi şu şekilde tekil olarak geçmektedir:

“Her insan topluluğunu kendilerinin imamıyla birlikte çağıracağımız o günde (hesap gününde) kimlerin amel defterleri sağından verilirse işte onlar amel defterlerini okuyacaklar ve en küçük bir zulme uğramayacaklar.” (İsrâ, 17/71)

Burada söz konusu olan, her insan topluluğunun (külle ünâsin), kendilerine ait önder ile (bi imâmihim) çağırılmaları..

Buradan anlaşılıyor ki her insan topluluğunun bir imamı var, fakat “zamanın imamı” diye bir imam türü yok.

Bununla birlikte, belirli bir topluluğun üyesi için, o topluluğun kendi yaşadığı zamandaki imamından söz edilebilir elbette.

Söz konusu imam, o kişinin “zaman-ı-nın imamı” olur, evet, “zaman-ı”nın imamı.. “zaman”ın imamı değil.

Hadîslerde bu şekilde “zaman-ı-nın imamı”na (mevcut halifeye) tabi olmaktan söz ediliyor, fakat “zamanın imamı” diye bir tabir geçmiyor.

*

Ayetlerde “imam” kelimesi başka anlamda da kullanılıyor. Mesela Tevrat, iki ayette “imam ve rahmet” (imamen ve rahmeten) olarak nitelendirilmektedir (Hûd, 11/17; Ahkâf, 46/12).

Bu anlamda bir “zamanın imamı”ndan söz etmek mantıklı olabilir, fakat imamlığı kendinden menkul kimseler belki de kendilerine bu şekilde şerik/ortak koşulmasından pek memnun olmayacaklardır.

İmam kelimesi Hicr Suresi’nin 79’uncu ayetinde ise “önde olan yer ya da yol” anlamında geçiyor.

Yine Yasin Suresi’nin 12’nci ayetinde de “imam” kelimesi yer almaktadır:

“Şüphe yok ki biz, ölüleri dirilteceğiz! Onların yapıp öne sürdüklerini ve geriye bıraktıklarını yazmaktayız. Herşeyi, açıklayıcı bir kitapta (imâmin mübînin) sayıp kaydetmişizdir.”

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.

 

İHSAN ELİAÇIK, KUR’AN’A SUİKAST, VE SİYASÎ SUİKASTLER

 



İhsan Eliaçık bir meal-tefsir yazmış.

Ve mahkeme kararıyla toplatılmış.

BirGün gazetesinin 23 Şubat 2023 tarihli haberi şöyle:

Dini de tekele almak istiyorlar

İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık’ın “Yaşayan Kur’an Türkçe Meal-Tefsir” adlı kitabı için basım yasağı ve toplatma kararı verildi. Toplatma kararında gerekçe olarak sunulan nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 yılında yayınladığı genelgede aynı cümlelerin kullanılması dikkat çekti.

İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen kararda gerekçe olarak “İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı unsurlar içermesi” gösterildi. 2019 yılındaki genelgede ise, “İnceleme sonunda İslam Dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı olduğu Kurul tarafından tespit edilen meallerin; basım ve yayımının durdurulmasına, dağıtılmış olanların toplatılmasına ve imha edilmesine karar verilebilmesi için yetkili ve görevli mercie müracaat yapılmak üzere hukuki süreç başlatılacaktır” denilmişti.

BirGün’e konuşan İhsan Eliaçık karara tepki gösterdi. Eliaçık, “Diyanet tarafından 2019 yılında yayımlanan genelgede, ‘İslam dinine aykırı meallerin toplatılması ve imha edilmesi sağlanacaktır’ deniyor. Bir kere bu Anayasa’ya aykırı bir genelge. Bir idarenin kararıyla Anayasa kararı ortadan kaldırılıyor. Din İşleri Yüksek Kurulu kitabımda İslam dinine aykırı unsurlar tespit ediyor ve İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi’ne ihbar ediyor. Mahkemede bu başvurunun ardından Basın Kanunu’nun 25’inci maddesine göre kitabın toplatılmasına karar veriyor” dedi. Suç icat edildiğini dile getiren Eliaçık, şunları söyledi: “Bana İslam dininin temel esaslarına aykırı yorumlar yaptın diyorlar. Bana göre de Diyanet’in meali hatta kendisi İslam dininin temel niteliklerine aykırı. Bu karar tek adamlığın giderek bir dinî diktatörlüğe dönüştüğünü gösteriyor. Bu çok yanlış bir yola gidildiğini gösteriyor. Bir üst mahkemeye itiraz edeceğiz. Oradan kararın döneceğini düşünüyoruz.”

*

Bence, yasaklanması yanlış olmuş.

Tam aksine, şöhret budalası bir sivri akıllının dini nasıl yanlış anlayıp anlatabileceği konusunda örnek metin olarak ilahiyatlarda ders konusu yapılabilirdi.

İsmail Güleç, fikriyat.com’da yayınlanan 25 Şubat 2023 tarihli yazısında, İhsan’ın yazdığı mealin ne menem bir şey olduğunun anlaşılması için bir örnek vermiş: Maide Suresi’nin 6’ncı ayeti.

Ayetin meali, merhum Ömer Nasuhi Bilmen hoca tarafından şöyle veriliyor:

“Ey mü'minler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayınız ve başlarınıza meshediniz ve ayaklarınızı iki topuğa kadar yıkayınız ve eğer cünüb iseniz gusül ediniz (tamamen yıkanınız). Ve eğer hastalar iseniz veya sefer halinde iseniz veya sizden biri helâdan gelmiş ise veya kadınlarınıza dokunmuşsanız da su bulamazsanız o halde temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz, ondan yüzlerinize ve ellerinize meshediniz. Allah Teâlâ sizin üzerinize bir sıkıntı vermek istemez. Fakat o sizi tertemiz kılmak ve üzerinize nîmetini itmam etmek ister ki şükredesiniz.”

İhsan’ın verdiği anlam ise şöyle:

“Ey iman edenler! Destekleşme/dayanışma toplantısına geleceğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin, topuklara kadar ayaklarınızı da. Eğer cünüpseniz, tastamam yıkanın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuşsanız ve de su bulamıyorsanız, bu durumda temiz bir toprağa ellerinizi sürün ve onunla yüzünüzü ve kollarınızı hafifçe ovun….”

Meğer 54 Farz gibi kitaplara yazılması gereken farzlardan biri toplantı farzıymış, haberimiz yokmuş.. Fakat sıradan bir toplantı değil, destekleşme toplantısı.. Destek değil, destekleşme, al gülüm ver gülüm destekleşiyorsun..

Günde beş vakit destekleşme.. Sabahın köründe, gecenin yarısında..

*

Bu sivrinin “destekleşme/dayanışma toplantısı” diye tercüme ettiği kelimenin aslı salât..

Salât’ın sözlük anlamı “dua etmek, ibadet etmek, bağışlanma dilemek, yalvarmak”.

İslamî literatürdeki terim/ıstılah anlamı ise namaz. Namazda bu sözlük anlamlarının hepsi toplanmıştır.

(Kimi kelimelerin bir sözlük/lügat anlamı, bir de belirli disiplin ve alanlara özgü terim/ıstılah anlamı bulunur. Mesela vatandaş kelimesi, sözlük anlamı itibariyle vatan/yurt ortaklığını gösterirken, hukuk terimi olarak bir devletin mensubu birey olmayı ifade eder. Sözlük anlamı itibariiyle vatansız (haymatlos/heimatlos) insan bulunmadığı halde, hukuken vatansız olanlar mevcuttur.)

İhsan’ın yeni icat “kişisel sözlük”ünde salât namaz olmaktan çıkıp destekleşme/dayanışma toplantısı olunca, Kur’an’daki ilgili ayetlerin tamamının anlamı değişiyor.

Mesela Hz. İbrahim’in Hz. Hacer ile Hz. İsmail’i Mekke’ye bırakınca yaptığı dua:

“Rabbimiz, ben çocuklarımdan bazısını senin saygın evinin yanında, çorak bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz, orada destekleşmeyi/dayanışmayı diriltsinler, insanlar onları sevsin, oranın ekmeğini yesin, suyunu içsinler. Umarım ki şükredenlerden olurlar.” (İbrahim, 14/37)

Namazı “ikâme” de destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikmek haline geliyor:

“Kitaba sımsıkı sarılıp destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikenlere gelince; iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanların yaptıkları boşa gidecek değildir.” (A’raf, 7/170)

Bu arada namazdaki “huşû” da, suyun buz ya da buhar olup halden hale geçmesi gibi halden hale geçiyor, “derin bir maneviyat”a dönüşüyor:

“Onlar, destekleşme/dayanışma çabalarında derin bir maneviyat üzeredirler.” (Mü’minûn, 23/2)

Öyle kuru kuruya dayanışma makbul değilmiş, derin ve özel bir maneviyatla yapılmalıymış.

*

Bu arada İhsan, mealiyle, destekleşme/dayanışmanın başka kerametlerini keşfetmemizi de sağlıyor.

Meğer destekleşme/dayanışma kötülük alanında asla gerçekleşmeyen birşeymiş. Tam aksine destekleşme/dayanışma olan yerde kötülük olmazmış. Mesela FETÖ’nün kötü bir örgüt olması mümkün değil, çünkü destekleşme/dayanışmayı kendi aralarında ayağa kaldırmışlardı:

“Sana vahyedilen bu kitabı başkalarına da ilet ve destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa kaldır. Hiç şüphesiz destekleşmek/dayanışmak toplumda çirkin ve kötü işlere engel olur. …” (Ankebut, 29/45)

Gelelim cuma namazına.. O da cuma destekleşmesi/dayanışması oluyor:

“Ey iman edenler! Cuma günü destekleşme/dayanışma için çağırıldığınızda alışverişi bırakıp Allah'ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz, sizi kurtaracak olan budur.” (Cuma, 62/9)

*

Ancak bu destekleşme/dayanışma toplantılarına katılmanın bir adabı var.

Mesela ne söylediğini bilmeyecek kadar sarhoş olmayacaksın.

Mesela cünüpsen önce temizlenmen gerekiyor. (Bu arada İhsan cünüplük/cenabet kavramına da açıklık getiriyor: Cinsel şehvet nedeniyle anormal hal.)

Dahası, bu destekleşme/dayanışma toplantısı ibadeti, hastaları da kapsıyor.

Hatta yolcuları.. Mü’minler yolculukta destekleşme/dayanışma toplantısı yapmak zorundalar.

Bunu öyle sallapati de yapamıyorlar.. Abdest ya da teyemmüm gerekiyor.

Hasta da olsan toplantıya giderken abdestli olacaksın, abdest alamadın diyelim, teyemmüm yapacaksın.

Yoksa destekleşme/dayanışma olmuyor, sakatlanıyor:

“Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar, yolcu olmanız hariç cünüp iken (cinsel şehvet nedeniyle anormal haldeyken) temizleninceye (normalleşinceye kadar) destekleşme/dayanışma toplantısına yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz tuvalete gitmişse veya kadınlarla cinsel ilişkiden sonra su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa ellerinizi koyun, sonra yüzünüze ve ellerinize sürün. …” (Nisa, 4/43)

İhsan’ın meal-tefsirinde destekleşme/dayanışma toplantısı özellikle tehlike anında daha önemli hale geliyor, fakat tehlike geçince de bu toplantıyı ihmal etmemek, “eda etmek”, “ayakta tutmak” gerekiyor:

“Destekleşme/dayanışma toplantısını bu şekilde eda ettikten sonra artık gerek ayakta, gerek otururken ve gerekse yaslanmışken hep Allah'ı anın. Tehlike geçtiğinde de, destekleşmeyi/dayanışmayı daima ayakta tutmaya devam edin. Çünkü destekleşme/dayanışma faaliyeti mü'minler için asla ihmal edilmemesi gereken bir görevdir.” (Nisa, 4/103)

*

İhsan efendinin bu kepazeliği salt derin ve sınırsız ahmaklıktan mı kaynaklanıyor, yoksa dizginleyemediği fettanlığından dolayı kendisini rezil etme pahasına bile bile mi bunu yapıyor, karar vermek zor.

Ancak, bunu hep yapıyordu.

Geçmişten bir missal: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’le ilgili karikatürler tartışılırken Hürriyet‘ten Ahmet Hakan’ın sorularını cevaplandırmış, “Hazreti Peygamber’in karikatürünün çizilmesi karşısında Müslümanlar rencide oluyorlar. Bu konuda ne diyorsunuz?” şeklindeki soruya şöyle cevap vermişti:

Peygamber’in karikatürünün çizilmesi Müslümanları rencide eder. Allah’la, Peygamber’le, Kuran’la, ayetlerle alay edenlere karşı ne yapılması gerektiği Kuran’da var. Söylenen şu: “Alay edenlerle karşılaştığınız zaman sözü değiştirene kadar onlardan uzaklaşın ve onlarla beraber oturmayın.” Mekke’de müşrikler alay etmiş, En’am suresinin 68. ayeti gelmiş. Medine’de Yahudiler ve Hıristiyanlar alay etmiş, Nisa suresinin 140. ayeti gelmiş. Ayetlerde söylenen hep aynı: Alay edenlerle birlikte oturmayın, oradan uzaklaşın… Pasifist bir tutumdur Allah’ın bizden istediği… Pasifist bir protestodur.” Cezalandırma yok. Silah kullanma yok. Hele öldürme, hiç yok. Ayetler apaçık. “Sözü değiştirene kadar orada oturma, oradan uzaklaş” diyor. Alay biter de söz normale dönerse oturabilirsin. Yani “İlişkiyi kopar” bile demiyor, sadece uzaklaş diyor. Uzaklaşarak şunu söylemiş oluyorsun: “Bu yaptığın hoşuma gitmiyor. Sen de ısrarla yapmaya devam ediyorsun. O zaman bana eyvallah.” Çok ince bir tutum… ” 

http://haberler.rotahaber.com/ihsan-eliaciktan-cok-ilginc-cubbeli-iddiasi_511390.html

İhsan böyle konuşuyor.

Fakat merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Nisa Suresi’nin 140. ayetini tefsir ederken şunları söylemektedir:

… Halbuki daha önce size kitapta Allah şöyle indirmiş, şöyle indirilmiş idi: Ki Allah’ın âyetlerine küfredilirken ve alaya alınırken işittiğiniz zaman o kâfirler ve alaycılarla beraber oturmayınız, ta ki başka söze dalsınlar. O halde onlarla beraber oturmaktan bile sakınmak ve imanın şerefini korumak gerekirken onlarla dost olmak ve onlardan şeref beklemek nasıl olur?

Mekke’de müşriklerin durumlarına karşı Peygamber’e hitap edilerek, “Âyetlerimiz üzerine lüzumsuz münakaşaya dalan kimseleri gördüğün zaman onlardan uzaklaş ki, ondan başka bir söze dalsınlar” (En’am, 6/68) âyeti inmişti. Medine’de de yahudi hahamları bulundukları meclislerde Kur’an’dan küfür ve alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur, dinlerlerdi. Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber’e hitabın, bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur ki: Bu takdirde, yani Allah’ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısınız. O zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz. Bu âyetin zahirine bakarak Allah’ın âyetleri ile alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız onların yanında oturmak da küfür olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile kayıtlandırmışlar ki, buna karîne de nüzul sebebinin münafıklar hakkında olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek demek olduğuna göre açık veya gizli itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Meğer ki “Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse hariç” (Nahl, 16/106) olsun. Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki Allah münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah’ın âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında öylece toplanırlar.”

(http://www.kuranikerim.com/telmalili/nisa.htm)

 *

İslam’ı pasifizm, tepkisizlik, cansızlık ve uyuşukluk haline getirmeye çalışan ve bunu “incelik” olarak yutturmaya çalışan abrakadabracı uyanık İhsan’a, atıfta bulunduğu âyetlerin “son söz” olmadığını hatırlatmak gerekiyor.

Tevbe Sûresi’ni de (1-5. ayetler) tekrar okusun:

1 – Bu, Allah’tan ve Resulü’nden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur:

2 – Bundan böyle yeryüzünde dört ay daha istediğiniz gibi gezip dolaşın. Şunu da bilin ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah kâfirleri mutlaka perişan edecektir.

3 – Ayrıca büyük hac günü Allah ve Rasulü tarafından insanlara bir ilandır ki, Allah da Resulü de müşriklerle yapılan antlaşmalara artık bağlı değildir. Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Yok yine tevbeden yüz çevirirseniz biliniz ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Kâfirleri acı bir azap ile müjdele.

4 – Ancak kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size olan ahitlerinde hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseye yardımda bulunmamış olanlar bunun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmanızın hükümlerine antlaşma süresinin sonuna kadar uyunuz. Muhakkak ki, Allah müttakileri sever.

5 – Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Ünal Tanık’ın destekleşmeci/dayanışmacı bir üslupla yayın yapan sitesi, Ahmet Hakan’ın bu söyleşisini haber yapmış, İhsan’ın laf arasında “ilginç sorular” yöneltmiş olduğuna dikkat çekmişti.

Sorulardan biri şöyle:

“Dört halifeden üçü suikastla öldürüldü. Bunu Batılılar mı yaptı?”

Evet, Eliaçık uyanığı, böyle bir soru yöneltiyor.

Cevap verelim..

Suikastle öldürülen üç halifeden ilkini, Hz. Ömer’i, İranlı bir mecusi öldürdü.

Nedeni, şimdi binlerce kişi tarafından korunan sözde demokrat yöneticilerin aksine, onun yanında hiç korumasının bulunmamasıydı.

O da saraylarda zevk ü sefa sürüp, yüzlerce, binlerce koruma ile gezseydi, öldürülmezdi.

*

Gelelim Hz. Osman’a..,

Kendisine karşı protestolarda bulunanlara karşı “polis” gücü kullansa, aralarına casus yerleştirip nifak çıkarsa, muhaliflerden bazılarını satın alsa, bazılarını da tehdit etse, ayrıca binlerce koruma ile yaşasaydı, evine girip de onu Kur’an okurken öldüremezlerdi.

Bu Eliaçık adlı sınırlı sorumlu uyanığın hiç eleştirmediği Atatürk nasıl yaşıyordu ve nasıl bir evde öldü, bir hatırlasın bakalım.

İzmir Suikasti bahanesiyle, İstiklal Harbi’nin en önemli isimlerine ecel terleri döktürüldü mü, döktürülmedi mi? 14 kişiyi, suikast değil, suikast girişimi bahanesiyle astırdı mı, astırmadı mı?

Ali Şükrü Bey’i de Batılılar öldürmedi, değil mi?

İskilipli merhumu da Batılılar asmadı..

*

Hz. Ali’ye gelince… O da yine, korumasız yaşadığı için bir suikastçi tarafından öldürüldü.

Bugünün yöneticileri sadece bir hafta boyunca korumasız gezsinler de görelim.

Vay uyanık İhsan vay.. Bu kafayla aklınca laf sokuşturuyorsun öyle mi!

Ahmet Hakan denen “Ertuğrul Özkök’ün hergelesi” de bu lafları allayıp pullayıp aktarıyor.

*

Gelelim İhsan’ın ikinci sorusuna: 

“On İki İmam… Yedisi zehirlendi… Üçü katledildi… Bunları modernistler mi yaptı?”

Güzel soru… Ancak, İhsan bunu sorarken, “Said-i Nursî’yi 19 defa kim zehirledi, modernistler mi?” sorusunu da yöneltmedikçe, matbuat âleminin ipi başkalarının elinde piyonu olarak anılmaktan kurtulamaz.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...