dindarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dindarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DİNCİLİK (İSLAMCILIK) KARŞITLIĞI: "DİNSİZ DİNDARLIK, İSLAMSIZ MÜSLÜMANLIK" GÖZBAĞCILIĞI






Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, Makdîsî’nin “ana akımcı”lara yönelttiği şu eleştirilere yer veriyor:

Yine bazı İslami hareket müntesiplerinin davet metodu olarak Kuran’daki yumuşak olma, nazik davranma ve kolaylaştırma ile ilgili nasları dini radikalizm metodunu eleştirme sadedinde sürekli gündemde tutmaları el-Makdîsî’yi rahatsız etmektedir. Ona göre; bu kimseler söz konusu nasları yerli yerinde kullanmamakta, davet hususunda samimi davranmamakta ve bu konuyu tam manasıyla kavrayamamaktadır. El-Makdîsî’ye göre; söz konusu naslar davete ilk defa muhatap olan kimse için söz konusu olup bu yaklaşım tarzı başarısız olduktan sonra davetin üslubu da değişmek zorundadır. Oysa ona göre; günümüzdeki “tağuti” rejimler, her geçen gün insanların arasında küfrün ve bozgunculuğun artmasına ses çıkarmamakta ve hatta bunu tasdik etmektedir. Üstelik toplumu ıslah etmek isteyen davetçilere karşı baskı kurmakta ve onları istihbarat ve polis servisleriyle sürekli gözetim altında tutmaktadır. Yine onların beşer ürünü, şirk mahsulü yasalarına itiraz eden, onu inkâr edip ondan uzak (berî’) olduğunu deklare eden ve insanlara bu yasaların batıl olduğunu anlatan herkesi cezalandıracak kanun ve kararnameler çıkarmaktadırlar. Buna mukabil Allah’ın dinine savaş açan her bir kimseye de alan açmakta ve küfür ve fesatlarını yaymak için basın yayın organlarını onların hizmetine sunmaktadırlar. İşte bu gibi kimselere karşı yumuşak üslup benimsemek, onlara güzel sözler söylemek ve onlara ve düzenlerine dostluk göstermek caiz değildir. Hz. İbrahim’in yaptığı gibi onlardan ve işledikleri fiillerden berî’ olunduğunu deklare etmek gerekir. ... (El-Makdîsî, 1984, 27).

Makdîsî’nin yumuşaklık yanlılarına yönelttiği eleştiriler yanlış değil.

Bunların özelliği ayet ve hadîslerden işlerine gelenleri öne çıkarmaları, gelmeyenleri ise yok saymaları..

Mesela, Hz. Musa aleyhisselam’a verilen “Firavun’a yumuşak konuşma” emrini sürekli hatırlatırlar, fakat şu ayetleri görmezden gelirler:

“Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara karşı sert davran! Onların varacağı yer Cehennem’dir, ve o ne kötü bir varış yeridir!” (Tevbe, 9/73)

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğu, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya akrabaları bile olsalar, Allah’a ve Rasulü’ne karşı gelen kimselerle dostluk ediyor bulamazsın. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları tarafından bir ruhla desteklemiştir. Ve onları, içlerinde ebediyen kalıcı oldukları halde altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan.. İşte onlar Allah’ın hizbidir. Dikkat edin! Hiç şüphesiz Allah’ın hizbi, gerçekten kurtuluşa erenlerdir.” (Mücadele, 58/22)

*

Çakmaktaş’ın yazısında şu ifadeler de yer alıyor:

Bazı kimseler el-Makdîsî’nin önerdiği metodu, İslam peygamberinin takip ettiği yola uymadığı için eleştirmişlerdir. Öyle ki peygamber, Mekke döneminde putların arasında on üç yıl boyunca yaşamış, zayıf olduğu bu dönemde putları kırmaya yeltenmemiştir. El-Makdîsî, bu görüşü ileri sürerek kendisine itiraz edenleri İslam dinini bilmemekle suçlamıştır. Ona göre; peygamberin on üç yıl boyunca kavmi arasında yaşaması günümüzde bazı davetçilerin yaptığı gibi tağuti yasalara karşı övgüyle bahsetmesi ve onlara saygı göstermesi anlamına gelmemektedir. Bilakis peygamber, kendisinin ve arkadaşlarının tağutun işlerinden ve ilahlarından berî’ olduğunu açıkça ilan etmiştir. Oysa günümüzdeki davetçilerin çoğunluğu batıl ehline karşı dalkavukluk yapmakta, onlara yumuşak davranmakta ve hatta onlara destek olup yardım etmektedirler. Artık mesele öyle bir hal almıştır ki, [kâfir ve münafıklarla] düşmanlık ve buğzun yerini vatanın ve milletin [sözde] selameti için omuz omuza iş birliği almıştır (El-Makdîsî, 1988, 137-138; a.mlf, 1984, 47-49).

Benzer şekilde Türkiye’de de “peygamberi üslub”tan filan bahseden sahtekârlara rastlıyoruz.

Peygamberî üsluptan anladıkları FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) tipi takiyye, “herkese mavi boncuk”çuluk ve ilkesizlik.

Peygamberî üslup adına herkesin önünde eğilip ellerini öpme..

Fakat bu Peygamberî üslup, farklı düşünen Müslümanlar söz konusu olduğunda buhar olup uçuyor.

Mesela Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinde Kanal D’ye verdiği röportajında darbeci askerlere destek verirken Erbakan’la arasında tenafür (nefret ilişkisi) olduğunu söyleyebilmişti.

Herkese (Hristiyan’a, Yahudi’ye, Papa’ya, Demirel’e, Ecevit’e, İsrail’e, darbeci içtihatçı/müçtehit askerlere, Ecevit’e) karşı sevgi, hoşgörü, muhabbet fedailiği, bir tek Erbakan’a karşı nefret..

Madem muhabbet fedailiği adını verdiğiniz omurgasızlık ile herkese zeytin dalı uzatıyorsunuz, bari tutarlılık adına Erbakan’a da bir gramcık olsun hoşgörü gösterseydiniz ya..

Hayır, göstermezler..

Bu tür peygamberî üslup edebiyatçılarının işi gücü yalan ve çifte standart..

Kendilerine İslamî hakikatleri hatırlatanlara Vezüv Yanardağı gibi kin ve gayz püskürtürler.

*

Bu peygamberi üslup dolandırıcılığı ve çifte standardının salt FETÖ’ye özgü olduğu zannedilmesin.

Türkiye’de dindarlık, güzel ahlâk, irfan vs. edebiyatı yapan pekçok grupta aynı hastalık var..

Vatanın ve milletin selameti meselesine gelince..

Burada söz konusu olan daha çok birtakım imtiyazlı kesimlerin selameti ve kazanımlarının korunmasıdır.

Onların ayrıcalıkları söz konusu olduğunda olay vatanın ve milletin selameti “marka”sı altında pazarlanır.

Onların bu selamet sahtekârlığını yutmayanlar ise ihanetle suçlanırlar.

*

Çakmaktaş ayrıca şunları söylüyor:

Dini radikalizm; ana akım İslamcıları, din ile modern olan arasında sıkışıp kalmakla itham etmiş, onların sürekli bir kafa karışıklığı ile malul olduklarını iddia etmiştir. İhvan’ın pek çok meselede muğlak ve ikircikli (bize göre pragmatist) bir tutum sergilemesi çok sık eleştirilen mesele olarak dikkat çekmektedir. Dini radikalizm; İhvan özelinde yine ana akım İslamcıları, çoğulculuk, ötekine saygı ve düşünce özgürlüğü gibi konularda hâkim batılı paradigmaya teslim olmakla ve dinin bu konulardaki öğretilerini dikkate almamakla suçlamaktadır. İhvan’ın Mısır’daki Gayrimüslimlere yaklaşımının vatandaşlık hakları çerçevesinde olması, bu tutumunu vatan kardeşliği olarak tanımlanması da İhvan’ın el-velâ ve’l-berâ bağlamında eleştirilmesine neden olmuştur (El-Lecnetu’ş-Şer’iyye, ts., 36-44).

Vatandaşlık haklarından ve vatan kardeşliğinden söz etmek paradigma (kavramsal çerçeve, teorik zemin, düşüncenin üzerine bina edildiği temel varsayımlar) değişikliğine karşılık geliyor.

Dünyaya bakışınızı paradigmanız belirler. Düşüncenizin akışı kavramlarınızdan bağımsız olarak oluşamaz.

Mesela şu içinde yaşadığımız kâinata fizikçilerin vs. (kesin doğru olduklarının ispatlanması imkânsız olan) teorileri ve sadece belirli bir teorik model içinde anlam taşıyan kavramlarıyla bakarsanız bu evreni ve dünya hayatını müslümanca anlayıp değerlendirmeniz mümkün değildir.

Müslüman kalmak için bunların hepsini bir yana bırakıp “meleklere iman” ile düşünmeniz gerekir. Aksi takdirde farkında olmadan şirke düşmeniz mümkündür.. Fizikçi, geliştirdiği teorinin kesin doğru olduğunun söylenemeyeceğini bilerek yoluna devam ederken sen onun teorisini mutlak hakikat gibi kabul etme cehaleti sergileyip sözde bilimle aydınlanmış adam olduğunu zannedersin, fakat gerçekte, su katılmamış saf ve som budalasındır.

Bilim adamını peygamber, teorisini de vahiy yerine koymuş olursun.

Sosyal bilimler ve ideolojilerde de durum aynıdır. Kimin kavramlarıyla düşünüyorsan imanın ve itikadın odur.

*

Mesela Kur’an’da Allahu Teala bize ilk ayetlerde müminin, münafığın ve kâfirin tanımını yapar, onların özelliklerini anlatır.

Mümin müttekîdir, namazını kılar, zekâtını verir, Allahu Teala’nın indirdiği vahye ve ahirete inanır; münafık ise mümini gördüğü zaman kendisinin de iman etmiş olduğunu söyler, fakat kâfirlerle karşılaştığında “Ben onlarla kafa buluyorum” filan der; kâfir ise açıkça inkâr eder.

Dolayısıyla bir müslüman, topluma “Bu Türk, dolayısıyla dünyaya bedel bir ‘damarlardaki kan’ hazinesi (mesela 10 yıl kadar önce Mersin’de Özgecan diye bir kıza tecavüz edip öldüren Türkçü Türk, damarlarındaki kan dolayısıyla dünyaya bedel bir bulunmaz Hint kumaşıydı); şunlar Kürt, Çerkez, Laz, Boşnak, Arnavut, Roman, Çeçen, Abaza, bunların kimlikleri ve dilleri lüzumsuzluktur, hatta bölücülük anlamına gelir, şunlar ise filan ırktan, dolayısıyla onlardan hiç hayır gelmez” diye bakamaz, fertleri kavim ve kabilelerine göre değerli ya da değersiz göremez.

“Bir Türk dünyaya bedeldir” ve “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” türünden hurafe ve safsatalar, kendisine soyadı olarak (sanki gerçekten Türkler’in atasıymış gibi) Atatürk adını seçmiş Selanikli bir “vatandaş” söyledi diye “gökten inmiş kutsal ayet” muamelesi görme hakkı kazanamazlar.

Evet, bir müslüman, insanların iman bakımından hangi gruba girdiklerine odaklanır: Samimi mümin midir, fırıldak münafık mıdır, inkârcı kâfir midir?

Yine bir mümin topluma mesela bir solcu gibi “Bu burjuva, şu proleter, şu işbirlikçi, bu bizim sınıftan, şu başka sınıftan” diye bakmaz.. Zenginle fakir, işçi ile patron arasında ayrım yapmaz, fakat zengine sırf zengin diye düşman da olmaz.

Şayet böyle yaparsa artık müslümanca düşünmüyor demektir..

Aynı şekilde, bir kimse insanları iman noktasından değil de soyu sopu noktasından değerlendirmeye başladığı zaman o artık müslümanca düşünmeyi unutan ya da önemsemeyen bir “ırk tapınıcısı” haline gelmiş demektir.

*

İhvan-ı Müslimîn teşkilatının vatandaşlık söylemi de bir ölçüde aynı durumda.. Vatan putunu cilalayıp parlatmış oluyorlar.

Vatan kavramının da, vatandaşlığın da İslam açısından bir önemi yoktur.. Müslüman, duruma göre, Dünya’nın her tarafında yaşayabilir..

Vatan, senin İslam’ı hür ve bağımsız biçimde yaşayabildiğin yerdir.

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Kâbe ve çevresi kutsal (mukaddes ve mübarek) olduğu halde ashabını Habeşistan’a (Afrika’ya, Etiyopya’ya) gitmeye teşvik etmişti.

Daha sonra Medine İslam yurdu olunca onlar Medine’ye geldiler, yoksa hayatlarını Habeşistan’da sürdüreceklerdi.

Evet, İslam açısından (Batı’dan ithal) vatan kavramının bir önemi olmadığı gibi Müslümanlar'ın gayrimüslimlere yaklaşımları da laik (siyasal dinsiz) vatandaşlık kavramı etrafında şekillenemez.

Müslüman (dünya görüşü bağlamında) vatandan değil dâru’l-İslam’dan (İslam yurdundan) söz eder, gayrimüslim ise vatandaş değil zimmîdir, zimmet ehlidir, güvenlikleri garanti altına alınmış emanettirler.

Bir gayrimüslim sonradan senin izninle ülkene yerleşti diyelim, “vatandaş” değil diye, asıl vatanı burası değil diye daha az hakka sahip olmaz.

*

Devletlerin “vatandaşlık” vermesi ve vatandaşlıktan aforozu ile bu “vatan” kavramının içi iyice boşalmış durumda.. 

İstersen sen bu vatanda doğmuş ol, devlet seni vatandaşlıktan attığında, burası senin vatanın olmaktan çıkar mı?..

Çıkıyormuş.

Ne bu, süper lig takımına futbolcu mu alıyorsun, futbolcuyu kulüpten mi kovuyorsun?

Adamın ataları burada yaşamışsa, kendisi de burada doğup büyümüşse, burası onun vatanıdır, sen istersen vatandaşlıktan at..

Demek ki, “vatandaşlık” kavramının bizzat kendisi vatansız..

Laik (siyasal dinsiz) kavramların ekserisi böyle..

İçleri boş.

Çoğu safsata ve hurafe..

*

Son olarak şunu da belirtelim: Çakmaktaş'ın yaptığı "dinî radikalizm"-"ana akım İslamcılık" ayrımı da uygun değil..

Bu ayrım çerçevesinde dinî radikalizm, deyim yerindeyse "yan/tâlî akım İslamcılık" olmuş oluyor.

Dinî radikalizm tabiri gerçekte o akım mensubu olarak görülen kişilerin benimsedikleri bir adlandırma değil..

Bu kavram Batılı siyaset bilimci ve sosyologların icadı.. Bizimkiler onlardan alıyorlar.

İşte burada yine paradigma meselesine gelmiş oluyoruz.

Thomas Kuhn, Türkçe'ye Bilimsel Devrimlerin Yapısı adıyla çevrilen kitabında (The Structure of Scientific Revolutions) bilim alanında yaşanan köklü değişimlerin paradigma (teorik zemin, kavramsal çerçeve) değişikliği anlamına geldiğini söyler.

Müslümanlar yaşadıkları ülkelerde önce bu paradigma sorununun üstesinden gelmek zorundadırlar.

Müslümanca düşünme, ancak İslam'ın (Kur'an ve Sünnet'e dayanan) kendi kavramları temel alınarak sağlanabilir.

*

Bir ülkede rejim değişikliği ve dönüşümü önce paradigma değişikliğiyle başlar.

Mesela Türkiye'de bu, Batı'dan ithal edilip kopyalanan vatan, vatanseverlik, (ırkçılık anlamında) milliyetçilik, millet hakimiyeti/egemenliği, inkılapçılık (devrimcilik), meşrutiyet, demokrasi, hürriyetçilik, ittihat (birleşme, birlik), ilerleme, kalkınma, müsavat/eşitlik, asrîlik (çağdaşlık) gibi moda kavramların İslamî kavramların yerini almasıyla başladı..

Bu süslü püslü, janjanlı, boyalı kavramlar, aşağılık duygusu ruhunun derinlerine işlemiş Osmanlı okumuşlarını büyüledi.

İslam'ın kendi kavramlarını devri geçmiş, önemsiz, sönük şeyler olarak görmeye başladılar.

Böylece ithal ve taklitçi Batıcılık ve Türkçülük akımları ortaya çıktı. (Batıcılık ve Türkçülüğün sentezi olan Atatürkçülük de doğal olarak tamamen taklit.. Selanikli'nin ilke ve devrimlerinde orijinal olan, kendi buluşu denilebilecek tek bir tane şey yok.. Mesela A4 kâğıdının ebadını belirleyen kişi Hitler'dir, onun böyle icatları var, Selanikli'de bu da yok. Batı'da ne varsa "Buraya uyar uymaz" demeden, ölçüp tartmadan, "sonradan görme" bir uygarlıkçılıkla aynen kopyalamaya çalışmış.. Şapkasına kadar.. Artık onda nasıl bir sihir, nasıl bir keramet gördüyse?.. Kral şapkanın üzerindeki uygarlık kostümünü herkes göremiyor, bunun için zeki olmak gerekiyor.. Ne şapkaymış ama, zekâ testi yanında hiç! Atatürkçülük ideolojisine göre bir Türk dünyaya, bir ecnebi şapkası bütün bir Türk milletine bedeldir!)

Meselelerin farkında olan âlimler ve bilgili müslümanlar İslam'ı savunmaya, herşeyin en güzelinin ve iyisinin (Allahu Teala'nın bildirmesiyle) İslam'da zaten var olduğunu, İslam dışı yolların uzun vaadede bu milleti çöküşe götüreceğini, toplumun tefessüh edeceğini, Osmanlı'da zaten yaşanmakta olan çürüme ve kokuşmanın kemale ereceğini  anlatmaya çalıştılar. 

Türkçü ve Batıcılar onları "gerici, mürtecî" diye adlandırdılar. Biraz daha ılımlı olanları ise İslamcı tabirini kullandılar.

Bu İslamcı adı onların üstüne yapıştı kaldı.

Aslında yanlış bir isimlendirme de değildi. Onlar İslamcıydılar, İslam taraftarıydılar.. 

Batı-cı ya da Türk-çü değildiler.

*

Evet, yukarıda da söylediğimiz gibi, bir ülkede rejim değişikliği ve dönüşümü önce paradigma değişikliğiyle başlar.

Batılılar ve yerli-milli işbirlikçileri/uzantıları bunu bildikleri için Müslümanlar'ın kendi kavramlarıyla düşünmelerinin önüne geçmeye çalışıyorlar.

Mesela dinci-dindar, İslamcı-müslüman ayrımı icat edip önümüze koyuyorlar.

İslam'da böylesi ayrımlar yok.

Mantıken de böylesi ayrımlar mümkün değildir.. 

Kinci olunmadan kindar, emekçi olunmadan emektar olunamaz.. Bunlar kinci olmadan kindar olma gibi bir imkânsızı nasılsa başarabiliyorlarmış.. Buna inanmamızı bekliyorlar.

Müslüman, tanım gereği İslamcıdır, İslam taraftarıdır.

Allahu Teala müslümanlar için sadece müslüman tabirini kullanmıyor, onlar için "Hizbullah" (Allah'ın fırkası/partisi/hizbi, Allah'ın taraftarları) nitelemesini de yapıyor. 

"Ben dindarım dinci değilim, müslümanım İslamcı değilim" diyen adam, (münafık bir sahtekâr değilse) küfrün dolmuşuna binmiş bir aptal demektir, ondan Müslümanlar'a hayır gelmez.

*

Kim kendi kavramlarını başkalarına kabul ettirebiliyorsa, o, hâkim konumda demektir.

Mesela bir işadamı bir şirket kurup birilerine "Sen genel müdürsün, sen sekretersin, sen hademesin" vs. diyebildiği, onları tanımlayabildiği için onlar karşısında güçlüdür.

Kendisine "Get lan, senin genel müdürün mü olacakmışım, hadi ordan!" diyen üzerinde ise hakimiyetinden söz edilemez.

Hakimiyet tanımlayabilmek ve tanımlarını başkalarına kabul ettirebilmekten ibarettir.

Devletler (devletleri temsil eden siyasetçi ve bürokratlar) "Sen vatandaşsın, sen değilsin, sen milletvekilisin, sen değilsin, o genel müdür sen danışmansın, falan bakan sen de tebaasın" filan diyebildikleri için insanlar üzerinde hakim konumdadırlar.

Hakimiyet, tanımlayabilmek ve tanımını kabul ettirebilmektir.

*

İdeolojiler ve dünya görüşleri için de durum aynıdır. Hangi taraf diğer tarafa kavramlarını kabul ettirebiliyorsa, o, galip demektir.

Türkiye'ye bu açıdan baktığımızda ülkemizde İslamî hareketin (zihniyet bakımından) neredeyse bitmekte olduğunu görüyoruz. 

Ortalık dinci değil dindar, İslamcı değil müslüman olduğunu söyleyen salaklarla dolu.

Bunlara Batılılar bir de "Siz de boş değlisiniz, sizin öyle bir irfanınız, öyle bir ahlâkınız, öyle bir tasavvufunuz var ki tadından yenmez.. İbn Arabî, Hallac-ı Mansur, 'Enel Hak', kem küm.. Aman ha onların kıymetini bilin" diyerek gaz verince afra tafralarından hiç geçilmiyor.

"Biz neymişiz be, Batılılar da bizim kıymetimizi biliyor.. Bir de şu Siyasal İslamcılar, cihatçılar, Şeriatçılar olmasa.. O zaman bütün dünya müslüman olacak ama işte bunlar İslam'ın adını kötüye çıkarıyorlar" diye maval okuyorlar.


DİNDARLAR, ATEİSTLER, DEİSTLER, VE SAF YUSUFLAR

 



Tam da "En aklı başında bilinen adamların, hocaefendi diye önlerinde el bağlanan sarıklı mollaların, prof. vs. türünden unvan taşıyan kerli ferli zevatın, dünyaya akıl dağıtan yazar çizer taifesinin ve de cübbeli fırıldakların vird-i zebanı olan şu saçmalığı bir ara konu edinmek lâzım" diye düşünürken, Yusuf Kaplan'ın da aynı masalı yeniden servis etmiş olduğunu gördüm.

Yeni Şafak'taki (1 Ekim 2023 tarihli) son yazısında şöyle diyor:

"Deist ve ateist olanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, mütedeyyin olduğunu iddia eden insanlar. Meselenin temel sebebi hem teslimiyet’te hem de temsiliyet’te sorun yaşanıyor olmasıdır. Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor. Bu konu sosyal bilimcilerin özellikle araştırmaları gereken taze araştırma alanlarından biri şu ân."

Deist ve ateistlerin avukatlığı sana mı kaldı Yusuf abey?

*

Deist ve ateist olanlar suçludurlar.. Çünkü akıllarını kullanmıyorlar, Şeytan'a ve nefislerine uyuyorlar.

"Bizler"in suçlanmamıza gelince.. “Bizler” (artık kimlersek) kendi itikadımızdan ve amellerimizden sorumluyuz, başkalarının itikadından ve amellerinden sorumlu değiliz.

Bir sorumluluğumuz varsa o, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münkerden, tebliğden ibarettir.

Mütedeyyin (dindar, dinine bağlı) olduğunu iddia etmeye gelince.. Deist ve ateist deistliğini ve ateistliğini saklamadığı gibi müslüman da müslümanlığını saklamamalıdır. 

Dindarlık gösterişçiliği ise ayrı konu.

*

"Meselenin temel sebebi hem teslimiyet’te hem de temsiliyet’te sorun yaşanıyor olmasıdır" şeklindeki cümleye gelince..

Teslimiyette sorun yaşanması mütedeyyinliğin (dine bağlılığın) bulunmaması anlamına gelir.

Temsiliyet ise kimsenin tekelinde değildir.

Kullar olarak Allahu Teala karşısında hepimiz aynı konumdayız, aramızda "rasul, nebi (elçi)" yok.

Dolayısıyla kimsenin kimseyi temsilci olarak görmesi gerekmiyor.

*

Böylesi özür dilemeci, aşağılık kompleksiyle malul söylemlere lüzum yok.

Atatürkçüler, laikler, İslam düşmanları "Şeriatçı olanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, Atatürkçü ve laik olduğunu iddia eden insanlar" diyorlar mı?

Demiyorlar..

Demedikleri gibi, (içlerinden bazıları) ellerinden gelse Şeriatçı müslümanları bir kaşık suda boğacaklar.. Köpek gibi zehirleyip itlaf edecekler.  

Daha geçen gün 16 ve 19 yaşında iki genç, Atatürk büstüne zarar verdiler diye tutuklandılar.

Kimse çıkıp da "Atatürk heykellerinden gıcık kapanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, Atatürkçü ve laik olduğunu iddia eden insanlar" demedi.

Demiyor.. 

Şunu hiç demiyorlar: "Tuttuk Atatürk'ü putlaştırdık.. Atatürk'ün kendisi bir yana, heykelini ve fotoğrafını bile put yaptık.. Halbuki bu insanlar, Atatürk'ün şahsı söz konusu olmaksızın heykel putçuluğuna karşılar.. Bunlar Hz. Muhammed'in (s.a.s.) heykelini görseler onu da yıkarlar, bu, Hz. Muhammed'e saygısızlık etmek istemeleri anlamına gelmiyor.. Saygının tek yolu milletin parasını yüzbinlerce heykele, fotoğrafa harcamak mıdır?" 

*

Gelelim Kaplan'ın şu sözüne:

"Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor."

Kaplan merak etmesin, seküler insanların dindar insanlarla ilgili hayalleri yok, dolayısıyla hayal kırıklıkları da yok.

Masa (makam, mevki), kasa (para) ve nisa (kadınlar) konusunda dini kötü temsil etmeye gelince..

Bu konularda "dini temsil etme" diye birşey olmaz.

Olan şudur: Dindarlığınız bunlarla sınanır.. Dünya hayatı sınama üzerine kurulu..

Makam mevkinin bizzat kendisi zemmolunacak birşey değil, fakat makam ve mevki için dininizden taviz veriyorsanız, işte bu kötü..

Bu da, sekülerleri hayal kırıklığına uğratan birşey değil, memnun eden birşey..

Evet, dindarlık, makam ve mevkiyi terk etmeyi gerektirmiyor, makam ve mevki için dinden taviz vermemeyi gerektiriyor.

Ancak, bugünün bazı “dindar”ları, makam ve mevki için dinlerinden taviz vermekten hiç kaçınmadıkları gibi, taviz vermek istemeyenlerle uğraşıyorlar. 

Bunları yaşayarak gördük, müşahede ettik.

*

Kasa (para) meselesine gelince..

Bunun iki boyutu var..

Birincisi, para kazandığınız işin helal (meşru) olması.. Mesele sadece emek ve alın teri meselesi değil.. 

Mesela, işi gücü İslamî oluşumları "engellemek, engelleyemiyorsa çığırından çıkarmak, saptırmak, azdırmak için plan yapmak, tuzak kurmak" olan bir istihbaratçıyı düşünelim.. Bu kişi çok çalışıyor, aldığı maaşı hak ediyor olabilir, fakat kazancı külliyen haramdır. Para imtihanını kaybetmiştir.

İkinci boyut ise, helal (meşru) bir işte çalışan kişinin aldığı parayı hak ediyor olması.. Çalıştıran ve çalışan arasındaki sözleşmenin gereğini iki tarafın da yerine getirmesi gerekir.

*

Gelelim nisa (kadınlar) meselesine..

Nisa meselesinde dindarların dini kötü temsil etmesinden kasıt nedir?

Herhalde bundan kastedilen, zina..

Sekülerlerin bu noktada da hayal kırıklığı yaşıyor olduklarını zannetmiyorum.. Tam aksine bu, onların dert etmeyecekleri (hatta içlerinden birçoğunun hoşuna gidecek) bir konu.

Bu sekülerler, müslümanın zina etmesinden değil, mesela meşru bir ikinci, üçüncü evlilik yapmasından rahatsız olurlar, oluyorlar.

Kendisini dindar zanneden birçok angut da aynı durumda, birisinin zina yaptığı söylendiğinde umursamaz, fakat ikinci evlilik haberi duyduğunda ayıplar. (Ki, böylesinin ayıplanmayacağı ayetle bildirildiği için bu, haramdır. Helal olduğunun kabul edilmesi ise küfürdür.)

*

Kaplan'ın sözlerine tekrar dönelim:

"Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor."

Saçma bir mantık, saçma bir sebep-sonuç ilişkisi..

İmdi, "dindar" insanlar masa, kasa ve nisa konusunda dini kötü temsil ediyorlarsa, bu, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına neden yol açsın?

Çünkü, din, bu "dindar" insanların, "dini kötü temsil ettikleri" (dini yaşamadıkları) için ahirette ceza göreceklerini söylüyor.

Mantıklı bir insan şöyle düşünür: Demek ki bu dindar bildiğimiz insanlar gerçekte dindar değil.. Ya dine inanmadığı halde inanıyor görünüyor, ya da inancının gereğini yapmıyor. 

Din eğer insanlara sadece "Bir insan dindar oldu mu dininin bütün gereklerini mutlaka yerine getirir, onun için bir imtihan yoktur, ahirette hesaba çekilme diye birşey de bulunmamaktadır" mesajını veriyor olsaydı, böylesi "dindar olmayan dindar"lardan dolayı birilerinin ateist değilse de belki deist olmaları için bir mazeret ortaya çıkıyor olabilirdi. 

*

Fakat din tam aksini söylüyor: İnsanlar dindarım demekle bırakılmazlar, dünya hayatı bir imtihandır, herkes dünyada yaptığının karşılığını ahirette eksiksiz olarak alacaktır.

Bu durumda o ateist ve deistlerin, ateizm ve deizmi bırakmaları, ahiret inancına sarılmaları gerekir.

Deizm ve ateizm açısından bakıldığında, o "dindar olmayan dindar"ların hareket tarzına söylenecek birşey yok.. Çünkü ahiret yok.. Hesap yok.. Ceza yok.. Ne diye bu dünyada keyiflerine bakmayıp kendilerine sınırlar koysunlar ki?!..

*

Evet, Kaplan gibilerin sözlerinden, bazı insanların ateist ve deist olmadıkları halde "dindar"lara bakarak ateist ve deist oldukları sonucu çıkıyor.

Yani başta onlar da (dindar değilseler bile) dinliler.. 

Peki “dinli”ler de, neden dinlerini dindarca yaşamayı düşünmüyorlar da, "dindar" bilinen kişilerin hatalarına bakarak dinsiz oluyorlar?

Demek ki baştan da pek “dinli” sayılmazlarmış.

Ayrıca, dünyadaki bütün dindarlar da masa, kasa, nisa imtihanını kaybediyor değiller herhalde..

Mesela Afganistan'daki müslümanlar da aynı imtihanı yaşadılar.. Onlara da küresel küfür güçleri "Bizimle işbirliği yaparsanız Afganistan hükümetinde size de yer vereceğiz, sizin adamlarınız da bürokrat, bakan vs. olacak.. Dolu gibi yağan bombaların, mermilerin, kurşunların yerini yağmur gibi yağan dolarlar alacak.. Ölmeyeceksiniz, yaşayacaksınız, modern hayatın tadını çıkaracaksınız" dediler..

Fakat onlar kabul etmediler.

Bizim bu pek nazlı ve kırılgan ateist ve deistlerimiz demek ki Türkiye'de de Afganistan'daki gibi müslümanlar arıyorlar.

Arıyorlar mı?

Tı!..

Bu durumda ateist ve deistlere "Atma Recep, din kardeşi bile değiliz" demek gerekiyor.

Tamam bu ülkenin dindar bilinenleri (yüzde doksan küsur nisbetinde) üçkâğıtçı da, deist ve ateistlerinin onlardan kalır yanı var mı?

Yok!..

Hatta onlar çok daha üçkâğıtçılar..

Kaplan gibiler sekülerlere, deist ve ateistlere şirin görünmek için böyle konuşmuyorlarsa insan saflığının uçurum kenarındaki son sınırında tehlikeli akrobatik cambazlıklar yapıyorlar demektir.

*

Kaplan'ın son cümlesine gelelim:

"Bu konu sosyal bilimcilerin özellikle araştırmaları gereken taze araştırma alanlarından biri şu ân."

Evet, mesele sosyal bilimler açısından araştırma konusu yapılabilir.

Fakat işin bir de İslamî ilimler boyutu var..

İmdi, sosyal bilimler açısından meseleye baktığımızda şunu söylemek gerekir: İnsanların (başlangıçta deist ve ateist değilken) deist ve ateist olmaları salt onlarla aynı toplumda yaşayan "dindar" insanların hal ve hareketleriyle izah edilemez.

Neden aynı durumdaki bazı insanlar deist ve ateist olmamaktadır da diğerleri olmaktadır?

Sonra deizm ve ateizm esas itibariyle metafiziğin konusudur, sosyolojinin değil.. Dolayısıyla Allahu Teala'nın varlığı meselesi toplum fertlerinin davranış tarzları üzerinden tartışılamaz.

Genel olarak kâinata ve kâinattaki işleyişe, göklerdeki düzene, dünya üzerindeki sayısız canlılara (bitkilere, kuşlara, kara ve deniz hayvanlarına) bakmayıp salt kendi toplumundaki birkaç insanın yaşamına bakarak "Tanrı yoktur" ya da "Sadece Tanrı vardır, peygamberler ve ahiret yoktur" diyen bir angut öküzün ateistlik ya da deistliğini dert etmemek gerekir. Böylesi, imanı hak etmeyen bir öküzdür, onun için üzülmeye değmez. 

Böyle bir (sonradan deist ya da ateist olan) "dinli"de mantık ve samimiyet olsa, dindar görünüp de dindarlığın tam tersi yönde hareket edenler için bir ahiret hesabının bulunuyor olmasından memnuniyet duyar, "Tanrı yoktur, varsa bile kullara karışmıyor, istediğiniz her haltı gönlünüzce yiyebilirsiniz, buna dindarlar da dahil" diyen ateistlik ve deistliğe meyletmez, o dindarlardan daha sıkı dindar olurdu.

Çünkü, sahtekâr dindara bakıp ateist ya da deist olmak, söz konusu dindarın "dine aykırı" davranışını onaylamak anlamına gelir.

Çünkü ateizm ve deizme göre, din diye birşey yoktur, dolayısıyla dindar insan din vasıtasıyla aldatılan insandır, ve dine aykırı hareket etmesi, uydurma prangalardan kurtulması anlamına gelmektedir.

*

Ateizm ve deizm sadece dinsizlik değildir, aynı zamanda ahlâksızlıktır.

Çünkü ahlâk, dinden bağımsız olarak temellendirilemez.

Din yoksa, günah diye birşey de yok demektir. Bu durumda günah ve ahlâksızlık diye bilinen herşey “insan uydurması” hurafeler haline gelir.

Bu yolun sonunda varılacak nokta, Sofistlerin savunduğu “adaletin ve ahlâkî erdemin, güçlülerden kendilerini korumak isteyen zayıfların icat edip uydurdukları birer safsata olduğu” inancı olabilir.

Bir adım sonrası ise, yaşama hakkının sadece güçlülere ait olduğunu savunan Sosyal Darwinizm’dir.

Dolayısıyla, bir ateist ve deistten (teorik olarak), akla gelebilecek her tür kötülük beklenir. 

Çünkü ahlâkın gerçek tek temeli ilahî adalete olan inançtır.. Kişinin yaptığının yanına asla kâr kalmayacağı inancıdır.. Mehmed Akif'in dediği gibi, 

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; 

Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş faz edilsin havfı Yezdan'ın,

Ne irfânın kalır te'sîri kat'iyyen, ne vicdânın.

Evet, Allah korkusunun (havfının) bulunmadığı (ya da zayıf olduğu) yerde irfan, ahlâk edebiyatı, vicdan vs. hepsi hava cıvadır.

Kısacası, deist ve ateiste göre, dinini yaşayan “dindar”, boş hurafelerle kendisini aldatan bir ahmaktır, takdir edilip de örnek alınacak, böylece onun hatırına ateizm ve deizmden vazgeçilecek biri değildir..

Dindar görünüp dinsizce hareket eden adam ise zekâ küpüdür, ateistlik ve deistliğin ruhunu yakalamıştır.

*

İmdi, meseleyi salt "masa, kasa, nisa" meselesi olarak görmek, olayı basite almaktır.

Bunlar işin "amel" boyutu, daha önemli olan ise itikat..

Bu dindar dediğimiz insanların büyük bir bölümünün Şeriatçılıktan vazgeçtiklerini, laiklik savunucusu hale geldiklerini, Atatürk dindarlığı, diyaneti vs. istediklerini görüyoruz.

Gördük.

Hayır, “masa, kasa ve nisa” avcısı bu şahıslardan Türkiye'ye Şeriat getirmek için çalışmalarını ya da yüksek sesle Şeriatçılık yapmalarını, Şeriat'i savunmalarını bekliyor değiliz.

"Şeriat şart değildir, laiklik de olabilir" dememeleri gerekiyordu.

Fakat dediler.

Bu konuda örnek aldıkları kişi ise Erdoğan’dı.. Mısır ve Tunus'a gidip "Şeriat yerine laiklik" tavsiye etmişti.

Hayır, ondan Türkiye'ye Şeriat getirmesi gibi bir talebimiz ve beklentimiz yok, hiçbir zaman da olmadı, fakat (en azından kâğıt üstünde Şeriatçı olan) Mısır ve Tunus'tan Şeriat'e sırt çevirmelerini istememeliydi.

Şu meşhur sözü bu olaya uyarlayalım: Şeriatçılık değirmeni sele gitmiş Yusuf Kaplanlar masa şakşağının derdinde..

*

Evet, bu meseleleler sosyal bilimler açısından ele alınabilir.. 

Fakat, aklı, fikri, kapasitesi, hafızası, mantığı sınırlı olan insanın bilgisi her zaman eksik olmaya mahkumdur, kesin bilgi (hüccetullahi'l-baliğa) ancak Allah Azze ve Celle katındandır.

Ateisti, deisti, şusu busu ahirette "Ben dindarlara baktım dinsiz oldum, mazeretim var, asabiyim ben" diyemeyecektir.

Dindarlar iyi örnek olacakmış da bu beyzadeler doğru yola gelecekmiş.. Sen onu külahıma anlat..

Hz. Nuh a. s. gibi bir peygamber yüzlerce sene insanlara "örnek" oldu da ne oldu?

"Çok doğru" bir peygamber olan Hz. Musa a. s.'dan daha örnek dindarı nerden bulacaksın?.. Ona bile Mısırlılar dönüp bakmadılar.. 

İsrailoğulları bile o kadar mucizeyi, hatta denizin önlerinde yarıldığını gördükleri halde Allahu Teala'yı bırakıp içine rüzgâr girince böğürme sesi çıkaran bir buzağı heykeline tapabildiler.

Bu zamanın dindarının gözünde de Allahu Teala'nın Şeriati'nin, bakırdan bir Atatürk heykeli kadar saygınlığı yok.

Mesela TBMM'de Şeriat kelimesini ağzına bile alamazsın, fakat Hasan Kaçan'ın filminde (Sürgün İnek) olduğu gibi kazara bir inek (gerçek inek) bir Atatürk büstüne zarar verse yandı gülüm keten helva (Filmde, olmuş bir olay anlatılıyor)..

*

İnsanların durumu bu.. 

Evet, Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Şiddetle arzulasan da insanların çoğu iman edici değillerdir." (Yusuf, 12/103)

".. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler...." (Araf, 7/146)

Bu deist ve ateist olan çıtkırıldımlar, kendileri gibi deist ve ateistlerin canavarlıklarını görüp durdukları halde niye deizmden ve ateizmden vazgeçmiyorlar peki?

*

Evet, Yusaf Kaplan'ın dile getirdiği görüş yeni değil.. Senelerdir duyuyoruz..

Kimisi şeyh, kimisi ilahiyat prof.u, kimisi meşhur yazar, kimisi sarık şalvar yerinde ekran soytarısı, yıllardır aynı hikâyeyi anlatıyorlar.

Müslümanlar (dindarlar) iyi örnek olursaymış bütün dünya müslüman olurmuşmuş..

O kadar kolay olsaydı Lut a. s. yaşadığı toplumun yola gelmesini sağlardı.. Ondan iyi "örnek adam"ı nerden bulacaksın?!.. Ama karısı bile iman etmedi.

"Kasa, masa, nisa" meselelerinde Hz. İsa a. s.'dan daha iyisini bul da getir bakalım.. Böyleyken "dindar" yahudiler onu "devlet"e şikâyet ettiler, yargılandı..

Ve mahkeme, devletin adaleti, anlı şanlı Roma hukuku, Hz. İsa’yı suçlu buldu..

O günün "kutsal devlet"i, Hz. İsa'nın din istismarcısı olduğuna hükmetti.

Mahkeme, Hz. İsa'nın "yasalara göre" çarmıha gerilip öldürülmesi kararını verdi. Böylece toplum, bu "kamu düzeni için çok tehlikeli" şahıstan kurtarılmış oluyordu.

Ateisti, deisti, putçusu, Sezarcısı, “örnek insan” Hz. İsa'ya bakıp yola gelmediler, onu öldürmeye karar verdiler.

Bu işler böyledir.. Gerçeklerle edebiyat, hayal dünyası ile hayat dünyası farklı..

Sanki sen iyi örnek olsan bu ateist ve deist angutlar hemen tevbe edecek!.. 

Mesela şu LGBT taifesine nasıl iyi örnek olacaksınız, onları nasıl ikna edeceksiniz, bir anlatın bakalım.

*

İmdi, "İyi örnek olacağız, millet yola gelecek" edebiyatı yapanlar için iki şey söylenebilir: 

Birincisi, Kur'an'dan habersizler. 

İkincisi, yaşadıkları dünyadan habersizler..

Gerçeklikle bağlarını koparmışlar.. Gerçekçilik notları sıfır.

Fakat idealist de değiller, konformistler.. Ateizm ve deizmin yükselen trend olduğunu görünce onu “masum ve suçsuz” ilan etmek için derhal sıraya giriyorlar.

Bununla birlikte, böylesi söylemlerin “derin” mahfillerde pişirilip fast food olarak servis ediliyor olması ihtimali de gözardı edilemez.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...