cübbeli ahmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cübbeli ahmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

CÜBBELİ KOMEDYEN, KUTUPLAŞMA OLMASIN DİYE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİSTLİK YAPIYORMUŞ

 











İddiasına göre, bu Cübbeli alametin (kıyamet alameti), Atatürk güzellemesi yapması, “Atatürk’ün aleyhinde konuşulması caiz değildir” diyerek kabak kafasından fetva uydurması, memlekette kutuplaşma olmasın diyeymiş.

Hepimiz Atatürkçü olursak, memlekette kutuplaşma olmayacakmış.. Kutuplaşma olmaması için hepimiz Atatürk meddahı haline gelmeli, hiçbirimiz onun aleyhinde tek kelime etmemeliymişiz.

Evet, Cübbeli, “Bizim ne yapmak istediğimizi ve memleketin önümüzdeki süreçte yaşaması muhtemel bulunan kutuplaşma tehlikesine karşı hangi tedbirleri almamız lazım geldiği hususunda neleri öngördüğümüzü” edebiyatı yapıyor. (https://www.cubbeliahmethoca.com.tr/tr/basinduyuru/ataturk-ile-ilgili-aciklamalarimdan-rahatsiz-olanlari-rahatlatma)

Mekkeli müşrikler de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e böyle diyorlardı:

Tamam, istediğin gibi müslüman ol, fakat putlar aleyhinde konuşma, kutuplaşmaya yol açma!. Senin yüzünden kardeş kardeşe, baba oğula, karı kocaya hasım oldu. Allah’a bildiğin gibi ibadet et, ki biz de atamız İbrahim ile İsmail’in Allah’ına inanıyoruz, hac yapıyoruz, Kâbe’ye hürmet ediyoruz.. Fakat tutup Lat, Uzza, Hübel ve Menat putları aleyhinde konuşup da ikilik ve fitne çıkarmaya, milli birlik ve beraberliği bozmaya ne lüzum var!

“Birlik ve beraberlik olacaksa, hepimiz putlarımızı bir tarafa atalım, misli ve dengi bulunmayan tek Allah’a ibadet edelim, böylece bütün kutuplaşmalar son bulsun” demiyorlardı.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, daha cumhuriyetin ilk yıllarında, 10 yıl süren bir savaşlar silsilesinden çıkmış yorgun ve fakir memlekette, ilk iş olarak, yurtdışından dünyanın parasını ödeyerek heykeltraşlar getirtip heykellerini dikmiş adam.

Memlekette salgın hastalıktan geçilmiyor, yeterli hastane yok, bu tutmuş her yere bir heykelini diktirmek için seferberlik başlatmış.

Kendisi için putperestçe şiirler yazan dalkavukları sofrasında millet kesesinden ağırlamış, onları milletvekili vs. yaparak ödüllendirmiş.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için şurda burda ağza alınmayacak laflar etmiş, bu tür hezeyanları tarih ders kitabı diye okutulan paçavralara yazdırmış, adamlarını böylesi saygısızlıklarda bulunmaları için cesaretlendirmiş, o sayede kendisinin ekstradan fazla birşey söylemesine gerek de kalmamış. (Yazan pek fazla kimse çıkmaması, Karabekir’e söylediklerini başkalarına da söylememiş olması anlamına gelmiyor.)

Selanikli, Batılılaşma yanlısı zihniyet için Türk tarihinde çağ açıp çağ kapayan bir ulu önderdir, İslam açısından ise, tağutun ta kendisidir:

“Dîn(e girme)de zorlama yoktur; îman küfürden hiç şüphesiz iyice ayrılmıştır. Artık kim tâğûtu (Allah'ın yerine tuttukları herşeyi) inkâr edip Allah'a îmân ederse, böylece hiç kuşkusuz kopmayan çok sağlam kulpa tutunmuştur! Allah ise, Semî' (hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi bilen)dir.” (Bakara, 2/256)

*

Cübbeli gibi tipler, dediklerine göre, kutuplaşma olmasın diye az biraz Kemalist oluyorlar, fakat nedense Kemalistler, kutuplaşma olmasın diye bir gıdımcık bile İslamcı/Şeriatçı olmayı kabul etmiyorlar.

Tam aksine, İslamcılara “İslamcı (İslam taraftarı) olmayın, Kur’an’da İslamcılık diye bir tabir mi var?” diyerek akıl veriyorlar.

“İlla da “ci”li “cı”lı birşey olacaksanız milliyet-çilik (ama başka değil, Türk milliyetçiliği) var, devrim-cilik var (İslam devrimciliği değil, Atatürk devrimciliği), ulusal-cılık var, halk-çılık var, toplum-culuk var, milli görüş-çülük var, ülkü-cülük var, var oğlu var; biz Atatürk-çü, ülkü-cü, sol-cu, şucu bucu olalım, fakat siz din-ci olmayın, sade suya tirit dindar olun, dincilik çok ‘nalet’ birşey!” diyorlar.

Onların kutuplaşma olmasın diye İslamcı olmalarından geçtik, İslam’a saygısızlıktan bile vazgeçtikleri her zaman görülmüyor.

Onlar İslamcı olmuyor, fakat bu Cübbeli tuluat müsveddesi Kemalist oluyor. Az biraz..

*

Fethullah da böyleydi, dünyada kutuplaşma olmasın diye dinler arası diyalog yapıyordu.

Cübbeli fırıldak henüz yolun başında, Fethullah gibi ustalaşmak için alması gereken daha çook yol var, o şimdilik yerli-milli takılıyor.

Küresel aşamaya geçmek için önce takipçi sayısını çoğaltması, devlette kök salması lazım.

Fakat bunu başarması imkânsız, çünkü Fethullah’taki stratejik zekâ ve teşkilatçılık kabiliyeti bunda yok, sütçü beygirinden yarış atı performansı beklenemez.

Dolayısıyla küresel lige çıkması hayal, ömrü yerel milli ligde Atatürkçülük goygoyculuğuyla heder olup gidecek.

Atatürkçülük putunu boyayıp cilalama, tozunu alma “yerli milli” hizmetiyle yetinmek zorunda.

Küresel lig onun için hayal.

*

Allahu Teala Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde Yahudi ve Hristiyanlar’ın din adamlarını rabler edindiklerini bildiriyor.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde, Avrupa’da dinde reform, protestanlaşma ve laiklik (siyasal dinsizlik) ile birlikte “rableştirilen papazlar”ın yerini parlamentoların (ulusal meclislerin) ve parlamenterlerin (milletvekillerinin) aldığını söylüyor.

Evet, milletvekilleri (ve onları güden siyasal parti liderleri) laik demokrasi dininin müminlerinin rableştirilmiş din adamlarıdırlar (bir tür papazlarıdırlar).

Bertrand Russell’ın şu cümleleri konuyu çok iyi özetliyor:

“… Modern biçimde, mutlak otoriteye ve geleneğe körü körüne baş eğmeye iyice karşı çıkan Locke‘la başlar bu [liberalizm doktrini/öğretisi]. [Bu doğrultuda] Daha dört başı mamur bir başkaldırma, Katolikliğin Kilise’ye [Kilise kurumuna] ve dahası, bazen, Tanrı’ya verdiği yeri Devlet’e veren bir devlete tapınma öğretisine varmıştır. Hobbes, Rousseau ve Hegel, bu kuramın ayrı görünüşlerini temsil eder [bunlar, ortaya attıkları görüşleriyle, devlet kurumuna tanrı/mabud, vatandaşlara da kul/abd rolü veren kişilerdir]. Adı geçen kişilerin öğretileri, Cromwell, Napoleon ve modern Almanya’da [bu satırların yazıldığı dönemdeki nasyonal/milliyetçi sosyalist Nazi Almanyası’nda] pratik olarak gözlenebilmiştir. Komünistlik, kuram [teori] olarak bu tür felsefelerden çok uzaktır [devlet kurumuna karşıdır]. [Ancak] uygulamada devlete tapınma sonucu olan topluluk türüne çok benzer bir türe doğru itilmiştir.”

(Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi, C. 1, çev. Muammer Sencer, 6. b., İstanbul: Say Y., 1997, s. 103.)

 Şu sözler de Russell’a ait:

“[Batı’da Reform hareketi ve Protestanlığın ortaya çıkışı ile birlikte benimsenen laik anlayışı sonucu] Uygulamada Devlet, daha önce Kilise‘ye ilişkin hakkın [Kilise'ye tahsis edilen hakkın] kendinde olduğunu ileri sürmüştür [Kilise gibi vicdanlar üzerinde baskı kurmakta, kendisini, kimin neye ne ölçüde inanacağına karar verme konumunda görmektedir]. Hakkın [laik ruhbanlar/papazlar olarak kabul edilebilecek devlet yöneticileri-bürokratları tarafından] zor yoluyla alınması [gasbedilmesi] demekti bu.”

(A.g.e., C. 1, s. 101.)

 *

Cübbeli Ahmet gibilerin “rableştirilme” geleneği açısından şanssız olduklarını kabul etmek gerekiyor.

Ortaçağ Avrupası’nda din adamı olarak arz-ı endam etselerdi rableştirilen taifeden olmaları mümkündü, fakat Batı taklitçisi yerli-milli laik demokrasilerin “milletvekillerini ve sayisî parti liderlerini” rableştiren düzeninde bunlara düşen rol, bu “insan yapımı” putperestlik dininin Atatürk gibi “baş rableştirilmiş” figürlerinin ucuz meddahları olarak çığırtkanlık ya da zangoçluk yapmaktan ibaret.

*

Kulağı delik gazetecilerden Nevzat Çiçek, 2019’da Habertürk ekranlarında “Devlet, cemaat ve tarikatları Atatürk'le barıştırma planı hazırladı” diye konuşmuştu.

İlgili haber şöyle:

“Gazeteci Nevzat Çiçek, devletin "Muhafazakar Kemalizm, Atatürk'le barışık dindarlık" hedeflediğini bunun için cemaat ve tarikatları dönüştürmek istediğini söyledi.

Cemaat ve tarikatların tartışıldığı HaberTürk programında konuşan Çiçek, ilginç açıklamalarda bulundu.

Muhafazakar Kemalizm, Atatürk'le barışık dindarlık

Daha önce yaptığı konuşmalarda "yeni devlet paradigmasının cemaat, tarikat ve vakıflar üzerinde operasyon çekeceğini söylediğini" hatırlatan Çiçek, "yeni devlet paradigmasının" 4 maddelik planını şöyle açıkladı:

1-Muhafazakar bir Kemalizm oluşacak. Son seçimlere, aktörlere bakarsanız izdüşümünü çok rahatlıkla görebilirsiniz.

2-Atatürk'le barışık dindarlık oluşturulacak.

3-Hanefi, Maturidi bir anlayış üzerine yeni bir yorumlama şekli oluşacak.
4-Modern tarikat ve modern cemaatler oluşacak. (…)

Eskiden benim yetiştiğim camia içerisinde burayı darül harp gören bir zihniyet vardı. Derlerdi ki "Burada cuma namazı kılınmaz, burası savaşılması gereken, ele geçirilmesi gereken bir ülke." Azınlık da olsa bunu düşünen radikal insanlar vardı. Sistem de bunun farkına varınca 80'lerden itibaren yavaş yavaş bazı tarikat ve cemaatlere bir kapı açtı. Dedi ki "Hele bir göreyim sizi. Sistemin içerisine girildiğinizde ne yapıyorsunuz." Onlar ne yazık ki malla, kadınla, makamla olan imtihanı çok veremeyince devlet kapıları çok açmaya başladı. İtiraz ettikleri sistemin içerisine entegre olmaya başladılar. Entegre olma sırasında devlet bunların sivilliklerini kaybettiğini gördü. "Burası darülharp" diyenlerin sistemin içerisine girdiğinde sistemin yürütücüsü olduğunu gördü.

Dindarların önündeki en büyük tehlike sivilliği kaybetme tehlikesidir

Devlet, dindarların çoğunu sisteme aldı, içerisine entegre etti. Yurt verdi, vakıf verdi, imkan verdi. Tarikat ve cemaat asli görevinden uzaklaşmaya başladı. Dindarların önündeki en büyük tehlike sivilliği kaybetme tehlikesidir. Eğer bu sivillik sağlanmazsa 30 yıl sonra hiç kimse çocuğunu ne bir tarikata gönderir ne de bir cemaate gönderir."

(https://www.risalehaber.com/devlet-cemaat-ve-tarikatlari-ataturkle-baristirma-plani-hazirladi-360880h.htm)

*

Aslında “Muhafazakar Kemalizm, Atatürk'le barışık dindarlık” projesi 27 Mayıs 1960 darbesiyle birlikte başladı. Kadir Mısıroğlu, bu konuya farklı kitaplarında yeri geldikçe değiniyor.

Bu gelişme, ABD – Sovyetler Birliği kutuplaşmasının yaşandığı (İkinci Dünya Savaşı sonrası) Soğuk Savaş dönemi şartlarının bir ürünüydü.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında müttefikleri Fransa ve İtalya ile birlikte Ortadoğu’yu yeniden dizayn eden İngiltere, Selanikli Mustafa Atatürk’e Türkiye’yi tümden dinsizleştirme ev ödevi vermişti. Selanikli’nin yaptığı “devirim”ler salt kendisinin bozuk zihniyetinden kaynaklanmıyordu, ayrıca bir de eline tutuşturulmuş program vardı.

Selanikli onlara borçluydu.. Heykellerini onlar sayesinde diktirebiliyor, Dolmabahçe’de onlar sayesinde adı konulmamış padişahlık yapabiliyordu. İngiltere ona “vatan kurtaran kahraman aslan” madalyası takmıştı, bunun da minnet borcunu ödemesi gerekiyordu.

Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, şu sözleri boşuna sarfetmiş değildi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli İngiliz vizesiyle Samsun'a çıktığında kafasında tek bir plan vardı: Memleketi sözde düşman işgalinden kurtarma bahanesiyle önce yeni bir millet meclisi (parlamento) oluşturmak, ardından bir "meclis hükümeti" tesis etmek, ve böylece yeni bir devlet yapılanmasının (paralel devletin) temellerini atmak.

Samsun'a varışından sadece ikibuçuk ay sonra, Erzurum'da, hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya'ya kendisinin gelecekteki cumhurbaşkanlığını ve yapacağı "devrimleri" müjdelemişti. M. Müfit'in not defterinde kalması, kimseye söylenmemesi kaydıyla.

Kesin ve emin konuşuyordu, çünkü İngilizler garanti vermişlerdi, fakat bunu hempalarına söylemedi. (Ya da Mazhar Müfit bunu hiç açıklamamayı gerekli gördü.)

Bunu açıklama şerefi İsmet İnönü'ye kaldı.

İngilizler ona, kendileri ve müttefikleri (Fransa ve İtalya) adına garanti vermişlerdi, asla üzerine yürümeyeceklerdi (Fakat işbirlikçiliği deşifre olmasın diye lafta kalan göstermelik bir düşmanlık sergileyeceklerdi). Yunan'ı da İzmir dağlarında tutacaklar, ileriye yürümesine izin vermeyeceklerdi (Ki bunu Milne Hattı ile yaptılar). Sonra da Selanik Yunan'ın üzerine yürüyecek, dostlar alışverişte görsün kabilinden birkaç küçük çatışmadan sonra İngiltere ile müttefikleri devreye girerek tarafları barıştıracaklardı.

Filmin (ya da tiyatronun) uzamasına ve beklenenden daha kanlı hale gelmesine, (İngilizler'in 1917 yılında savaş tehdidiyle tahttan indirmiş oldukları Almanya yanlısı) Kral Konstantin'in, oğlunun erken ölümü yüzünden 1920 yılı sonlarında tekrar kral olması neden olmuştu. 

İngilizler'in istediği, dünya siyasetinde artık, İslam dünyasının liderliğini yapan bir Türk devletinin olmamasıydı. Ayrıca Türkiye'nin devlet başkanı İslam halifesi unvanını da taşımamalıydı.

Ancak bunu Osmanlı Devleti'ne ve Osmanlı Hanedanı'na kabul ettirmenin mümkün olmadığını biliyorlardı.

O yüzden, Osmanlı Devleti'nin yerini alacak (imparatorluk mazisini reddeden, başkenti Anadolu'daki bir şehir olan) yeni bir Türk devleti kurulmalıydı. 

İhaleyi, (İstanbul'da İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile defalarca gizli saklı başbaşa görüşmeler yapan) Selanikli Mustafa Atatürk kazandı.

İngilizler’in, Selanikli’ye taktıkları “vatan kurtaran kahraman aslan” madalyasının bedeli olarak ona verdikleri ev ödevileri arasında, Türkiye’de İslam kültürünün köküne kibrit suyu dökme de vardı.

Türk öyle terbiye edilmeliydi ki, Osmanlı dönemindeki zihniyetine bir daha asla dönememeliydi.

*

Türkiye’nin imdadına Hitler’li Almanya ve İkinci Dünya Savaşı yetişti. Birinci Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere artık ABD’nin himayesine muhtaç “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede!” formatında bir yatalak devletti.

Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Kemalist Türkiye’ye verdiği ev ödevlerinin peşine düşemedi. Türkiye’ye artık ev ödevini ABD ve CIA vermeye başlamıştı.

Onlar da, komünist ve ateist Sovyetler Birliği karşısında ABD ile barışık bir ılımlı dindarlığı gerekli görüyorlardı.

İşte, 1960 sonrasında Selanikli ile Müslümanları barıştırma projesi böylesi bir vasatın gereği olarak gündeme geldi. 1980 sonrasında ise, Nevzat Çiçek’in dikkat çektiği şekilde proje “level” atladı, kapsamı ve boyutları değişti.

*

Cumhuriyet ilan edildiği sırada tarikat ve cemaatler tam anlamıyla “sivil”di.. Devlet henüz istihbaratıyla onların içine sızmış değildi.

Ayrıca, Osmanlı bakiyesi yaşlı başlı dindar insanlar ve kanaat önderleri, cumhuriyeti ilan ettiği sırada henüz 42 yaşında olan Selanikli Mustafa Atatürk’ü adamdan saymıyorlardı.

Bırak onları, İttihatçılar bile (Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında belirttiği gibi) Selanikli’yi “sarhoş, sefih, ahlâksız, gözü hiçbir şeyle doymayan haris ve fırsatçı” biri olarak görüyorlardı.

Aradan 80 yıl geçtiğinde, 2000’li yıllar geldiğinde ise, artık Selanikli’yi adamdan saymayan o eski kuşağın yerinde yeller esiyordu. Yeniler, altı yaşından itibaren Selanikli güzellemeleriyle beyinleri yıkanmış olarak yetişen, Selanikli’yi adeta yemez içmez (ihtiyacı olmadığı halde yiyip içen), tuvalete gitmez, ıkınıp sıkınmaz, yellenmez insanüstü bir varlık olarak görmeye başlamış bir nesildi.

Bunların bütün hayatı Selanikli’ye “rabıta” üzerine kuruluydu..

Okudukları ders kitaplarının başında, ellerindeki paralarda, mektuplara yapıştırdıkları pullarda, gitmek zorunda kaldıkları okulların önlerinde ve sınıflarında, çalıştıkları ya da işleri düştüğü için uğradıkları devlet dairelerinde, şehirlerin en büyük meydanlarında sürekli olarak Atatürk resmi, büstü ve heykeli görerek kesintisiz “rabıta” yapan bu yeni kuşak, istisnalar bir tarafa bırakılırsa, “fena fi’l-Atatürk” olmuş, “Atatürk’te fani olma” mertebesine erişmişlerdi.

Artık Atatürk’ün dindarlaştırılmasından zarar gelmezdi.. Bunun Atatürk’e bir zararı yoktu, yapacağını yapmış, ölüp gitmişti, dindar Atatürk algısının ona yükleyeceği ekstra bir amel yükü mevzubahis değildi.

*

Ancak, toplumun geneli böyle bir dinci Atatürkçülüğe hazır gibi görünüyorduysa da, “derin millet”te Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman Said-i Nursî, Şeyh Said ve Abdülhakîm Arvasî rh. a. gibi zatların muhalefetini temel alan ve Necip Fazıl Kısakürek’ten Kadir Mısıroğlu’na uzanan bir çizgide birçok müslüman aydın tarafından seslendirilmiş olan bir anti-Kemalizm de vardı.

Bu dip akıntıya ket vurmak ya da yönünü değiştirmek kolay değildi.

Bunun için “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” taktiği devreye konuldu.

Ölüm, Haydar Baş belası gibilerin (pazarlık için el yükseltme maksatlı) akıllara ziyan abartılı Atatürkçülüğüydü..

Sıtma ise, Cübbeli zayiat, Yaşar Nuri Öztürk ve Mustafi İsyanoğlu gibi isimlerin (farklı damak zevklerine göre hazırlanmış) görece ılımlı Kemalizmleriydi.


CÜBBELİ MARKA “HİKMET PAZARLAMA”

 












Cübbeli Ahmet, pazarlamacılıkta Fadıl Akgündüz‘e nal toplatır.

Görünüşe göre o, insanları Fadıl ile birlikte dolandırmamış, sadece, onun dolandırıcılık çarkı sorunsuz işlesin diye fetva vermekle yetinmiş.

Vardırmış bir “hikmet”i..

Yanmaz kefen ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i rüyada gösteren terliği kendisi satmıyormuş.. Sadece reklam ve tanıtımını yapmış.

Bunda da bir “hikmet” vardırmış..

Cübbeli insanları böylece “yanlış”a mı “yönlendiriyor”muş?

Hayır, yanlışa yönlendirmiyormuş, yaptığı şey doğruymuş.. Pür “hikmet”miş..

İnsanlar “hikmet”ten anlamıyorlarsa, bu, Cübbeli Ahmet Hocaefendi Hazretleri zerzevatının mı suçuymuş?

Medyatik maydonoz hazretleri ne yapsa hikmetmiş.. Ama bu cahil millet anlamıyormuş..

Cübbeli Ahmet’e göre böyle..

*

Bu Cübbeli tüccar, “Kemalistliğinin hikmeti” konulu bir açıklamasında şöyle bir ifade kullanıyordu:

“Burada da sevenlerimiz beyanlarımızı mutlaka hikmetlere mebnî olarak düşünmelidirler. Zira biz kırk senelik kürsü hayatımızda abesle iştigal etmedik, kimseyi yanlışa yönlendirmedik.”

(https://www.cubbeliahmethoca.com.tr/tr/basinduyuru/ataturk-ile-ilgili-aciklamalarimdan-rahatsiz-olanlari-rahatlatma)

Cübbeli Ahmet Hocaefendi Hazretleri maydonozu haşa “abes”le iştigal edebilir mi?..

Abesle iştigal, onu anlayamayan aciz ve kusurlu fanilerin işi..

Yüpyüce Cübbeli Ahmet fırıldağı bundan müberra ve münezzehmiş..

Töbe töbe, Cübbeli Ahmet hazretleri için “abes”le iştigal düşünülebilir mi?! Neûzü billah, nestağfirullah!..

Cübbeli serapa hikmetmiş..

Cübbeli’nin zihniyeti bu ne yazık ki!..

Gerçekteyse adam serapa gurur (aldanış), tevazu görünümlü kibir ve tefahur..

Haddini bilmezliğin ve kifayetsiz muhterisliğin tecessüm etmiş, insan suretinde cisimleşmiş hali.

*

Bu fırıldağın yukarıya aldığımız şu iki cümlesi bile, onun ne mal olduğunu anlamak için yeterlidir..

Tasavvuf ve tarikatın insanın nefsini yenmesine vesile olduğu kabul edilir, bunun gibilerde ise, nefislerin firavunlaşmasına hizmet ediyor.

Bir müslümana bu üslupla konuşmak yakışmaz, tarikat ve tasavvuf davası güdenlere ise hiç yakışmaz.

Her yaptığının hikmetleri varmışmış..

Peygamberler bile bu üslupla konuşmamış ve hikmet açısından tam bu şekilde hareket de edememişlerdir.

Mesela Yunus a. s.’ın durumu..

Yine, Peygamber Efendimiz s.a.s. de birçok olayda vahiyle uyarılmıştır:

“Allah senden afvetti ya, şu neden onlara izin verdin de beklemedin ki doğru söyliyenler sence tebeyyün ede ve yalancıları bilesin?” (Elmalılı Meali, Tevbe, 9/43)

“Yeryüzünde ağır basıncaya kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için) ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.” (Enfal, 8/67)

Her işinde hikmet olma vasfı ancak ve ancak Azîz ve Hakîm olan Allahu Teala’ya mahsustur.

Nefsini bilen, Rabbini bilir” denilmiştir.

Cübbeli gibi fırıldaklar ne nefislerini biliyorlar, ne Allahu Teala’yı..

*

Hz. Aişe r. a. validemiz, Resulullah s.a.s. için, “O’nun ahlâkı Kur’an‘dı” diyor.

Edep ve ahlâkı Kur’an‘dan almak gerekir.

Kur’an‘daki edep ve ahlâk, aynı zamanda şeriattır.

O yüzden Hz. Ömer, “Şeriat’ın edeplendirmediğini, Allah edeplendirmemiştir” demiştir. (Bkz. İbn Haldun, Mukaddime, C. 1. çev. Halil Kendir, İstanbul: Yeni Şafak, 2004, s. 168. İbn Arabî’ci tasavvuf prof.u Mahmut Erol Kılıç gibi Şeriat ile ahlâk arasında karşıtlık ilişkisi kuran sapıtmışlar nerde, Hz. Ömer nerde!..)

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada (bile), sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.” (Necm, 53/32)

Kendi nefislerini temize çıkaranları görmüyor musun? Hayır! Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Onlara kıl kadar zulmedilmez.” (Nisa, 4/49.)

Yaşadığımız devirde nefsini temize çıkaranların sayısı çoğaldı.. Onların belki en kabak kafalısı, Cübbeli vehamet..


SELANİKLİ ATATÜRK’ÜN SON MODEL CÜBBELİ MEDDAHI

 








Cumhuriyet tipi saray dalkavuğu Cübbeli Ahmet’in bir zamanlar Habertürk TV’nin Türkiye’nin Nabzı Özel programında söyleyip de Odatv tarafından yazıya aktarılmış olan tarihî ve efsanevî açıklamalarının bir bölümü Selanikli Mustafa Atatürk’le ilgili.

Sözleri şöyle:

“Ben Atatürk’e hiçbir zaman dindar, namazlı abdestli adam demiyorum. Bu kişi vatanın kurtarılmasında çok büyük emek ve hizmetler sarfetmiş. Vatanın kurtarıcısı Cumhuriyetin kurucusu diyorum. Aleyhinde konuşmamak lazım diyorum. … Elmalılı Hamdi Yazır’a tefsir yazdırması, Buhari‘yi tercüme ettirmesi. Bana karşı olanlar” kötü niyetle tercüme ettirdi” dediler. Ben de “şu anda kadınlarımız çarşaf giyiyorlar. Ben de gidiyorum Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirine… Atatürk buna müdahale etmemiş. Şimdi bile Diyanet Buhari‘yi tolere edemiyor. Atatürk tümünü tercüme edene dememiş, ‘şu hadis ne biçim hadis’ dememiş. Biz bunlardan din adına yararlanıyoruz. Şu andaki ilahiyatçıları Atatürk’ün yazdırdığı tefsirlerle susturuyorsunuz.”

“Devleti kurucu olarak Selçuklu’nun, Osmanlı’nın devamı görüyorum. Rejimler, hükümetler değişebiliyor. Evvelce zina yasaktı bu hükümet zamanında serbest oldu. Faize karşıyım. Hükümetle devleti eş görmeyelim. Devlet hepimizin devleti, sahip çıkalım. İstediğimizi seçelim, seçtiğimiz adamlar da kanunları değiştirsin.

“Türkçe Kuran‘la namaz, ezan bizi rahatsız ediyor. Öyle laflar var o tarafa delil, öyle laflar var bize delil oluyor. Atatürk zaten kurucu başkan. Cumhuriyet rejiminin kurucusu. Kurucu başkanın aleyhine konuşmak, onu yıpratmak, uğraşmak ne İslamiyet’in razı geldiği bir şey olamaz. Bir tanesi kalktı ‘Atatürk hafızdı’ diyor. Şimdi hafız demeye de lüzum yok, içki içmiyordu demeye lüzum yok.”

(https://www.odatv.com/siyaset/imam-hatiplerden-ateist-ve-deist-olanlar-cikti-176642)

Bu dalkavuk, derini ve yüzeyseliyle devleti ve kanunları, o kanunları uygulayacak kolluk güçlerini ve yargıyı arkasına almış olarak konuşuyor.

Yani kendisi, Don Kişot gibi zırhlı.. Elinde telgraf direği uzunluğunda bir mızrak, belinde keskin kılıç, altında yürük at, üzerinde silah olarak değnek bile bulunmayan zırhsız ve savunmasız, bir “koruma kanunu” marifetiyle silahsızlandırılmış, elleri ayakları kelepçelenmiş insanlara meydan okuyor.

*

Başlığa “Selanikli Atatürk’ün son model Cübbeli meddahı” yazmış olmamıza bakmayın, aslında o, Selanikli’ye değil, Selaniklicilere, Atatürkistlere (ata tür kistlere) / Kemalistlere yalakalık yapıyor.

Ali Rıza ile Zübeyde’nin oğlu rakısever Kemal ölmüş gitmiş, kendisine hayrı yok, Cübbeli’ye nerden ve nasıl hayrı dokunsun!

Fakat milletimizin Atatürkist eğitim sistemi marifetiyle cahil bırakılmış, yanlış bilgilendirilmiş, işin içyüzünü bilenlerin zorbalıkla, suikastlerle, haksız suçlamalarla susturulmuş, hakkı söyleyenlerin ezilmiş, eline imkân ve fırsat geçen bazı müslüman evlatlarının da kendilerinin ve çoluk çocuklarının istikbali putu için düzene ayak uydurmuş olmaları yüzünden, aslında güçsüz ve zavallı durumdaki bir Atatürkist azgın azınlık Türkiye’nin derinliklerinde ipleri ellerinde tutmaya devam ediyorlar.

Bazen tehditle, bazen de (zulalarındaki sihirli kasetler gibi etkileyici ve ikna edici materyallerle) birilerini koyun sürüsü gibi güdüyorlar.

Dolayısıyla, Cübbeli tipi fırıldakların Atatürkçülüklerinin mezardaki ölü Atatürk’e bir faydası yoksa da, ne yapacakları belli olmayan azgın derin Atatürkistlere “Agalarım, vallaha da billaha da size biat ettim, Atatürk’ünüze iman ettim, n’olur bana dokanmayın, kurbanınız olirem, elinizi ayagınızı öpirem. Hemi de Mustafa Kemal’in kabak kafalı askerlerinden olmaya, laiklik (siyasal dinsizlik) hesabına Siyasal İslamcılara (Hepsini Vehhabîlik çuvalına doldurarak) saldırmaya hazirem” mesajı vermelerini sağlıyor.

Bu şeytanî dayanışmanın gerisindeki mantığı Hz. İbrahim aleyhisselam kendi zamanındaki batıl ehline şu şekilde açıklamış durumda:

“Ve (İbrâhîm onlara) dedi ki: “(Siz) ancak dünya hayâtında aranızdaki muhabbet(e vesîle olmasın)dan dolayı, Allah'tan başka birtakım putları (ilâh) edindiniz. Sonra kıyâmet günü bazılarınız bazınızı inkâr edecek ve birbirinizi lâ'netleyeceksiniz. Varacağınız yer ise ateştir; (o gün artık) sizin için hiçbir yardımcı da yoktur!” (Ankebut, 29/25)

*

Cübbeli'nin yukarıda aktardığımız sözleri çerçevesinde önce Selanikli Mustafa Kemal‘in vatanı niçin ve nasıl kurtardığını  ayrıntılı bir biçimde tartışmak gerekir.

İşin aslı özetle şu: Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan İngiltere, Fransa ve İtalya, vatanı Osmanlı Devleti’nden ve Türk milletinden kurtarıp, adamları Selanikli Mustafa Atatürk’e verdiler.

Bunu ben mi diyorum?.. Hayır, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü diyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

“Osmanlı Devleti’ni içerden yıkma” operasyonunun başarısı için Selanikli Atatürk’e bir “vatanı kurtarma tiyatrosu” oynatılması gerekiyordu, filmin (ya da tiyatronun) “kötü adam”ı olma şerefi Yunanistan’a bahşedildi.

Parasız oyunculuk olmuyor, perde kapandıktan sonra Yunanistan’a da ücret olarak 12 Adalar ve Batı Trakya bırakıldı. 

Ayrıca muzaffer komutan Selanikli Mustafa Atatürk, paçoz Yunanistan’dan tek kuruş savaş tazminatı almadı. 

“Anadolu’da döktüğünüz kan, yaptığınız tecavüzler helal ü hoş olsun” demeye getirdi. Bu neyin cömertliğiydi, nerden icab etmişti? 

Bu yetmiyormuş gibi sonra da Venizelos’u memlekette alayıvala ile ağırladı. 

(Zavallı İran bile, ABD ile kapışmasının ardından 300 milyar dolar savaş tazminatı talep edebilmiş durumda.)

*

Atatürk’ün tefsir (Hak Dini Kur’an Dili) yazdırması ve Buharî‘yi tercüme ettirmesine gelelim..

Niyetinin ne olduğunu, Kâzım Karabekir‘in ifadelerinden biliyoruz. “Evet Karabekir, Arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân’ı Türkçe'ye çevirttireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler” demişti.

Hadîs kitaplarımız genelde “Ameller niyetlere göredir” hadisiyle başlar. Çünkü niyet işin başıdır. Cübbeli sefalet daha bunu bile kavrayamamış, vıdı vıdı edip duruyor.

Atatürk aleyhinde konuşmamak lazımmış.. Peki bay dalkavuk, neden, “Mustafa Kemal’in de Peygamberimiz s.a.s. aleyhinde böyle konuşmaması lazımdı” diyemiyorsun?

Çünkü, önlerinde şaklabanlık yaptığın kişiler, şayet böyle konuşursan, sana televizyon ekranlarında sululuk yapma fırsatı vermezler.

Bunu gayet iyi biliyorsun.

O yüzden, karşılarında bin türlü takla atıyor, amuda kalkıyor, kaşını gözünü oynatarak komiklikler yapıyor, salaş salçalık ve sululuğun dibini buluyorsun.

*

Aslında Osmanlı, devlet olarak, Selçuklu‘nun devamı sayılmaz. Devlet yapılanması, kadroları, kurumları ve ülkesi ile yeni bir oluşumdur.

Ki, Osmanlı’nın kurulduğu sırada Anadolu’da İlhanlı Devleti‘nin sözü geçiyordu. Anadolu Selçuklu Devleti onların hükmü altındaydı. 1320’lerde bile Osmanlı, İlhanlı’ya bağlılık arzediyor, otoritesine tabi olduğunu ifade ediyordu:

“Orhan Bey zamanında Orta-Anadolu hâlâ doğrudan doğruya İlhanlılara tâbi bulunuyor ve Orhan’ın ülkesi İlhanlı hazinesine vergi ödeyen serhad vilâyetleri (Ucât) meyanında sayılıyordu.”

(Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi, İstanbul: Eren Y., 1993, s. 324)

İlhanlı Devleti‘nin Anadolu’daki otoritesinin son buluşu, Selçuklu’nun da yıkılışı oldu.

Kendilerini Selçuklu‘nun doğal varisi olarak görenler de, coğrafî konumlarından dolayı Karamanoğulları idi.

Ancak, Cumhuriyet‘in devlet olarak Osmanlı’nın devamı olduğu doğrudur. Devlet, kurumları, bürokrasisi-memurları, vatandaşları ve toprağı ile Osmanlı’nın ta kendisiydi. Sadece tabela değişti.

Sonra da, yeni bir devlet izlenimi verilmek için eski köye saçmasapan yeni adetler getirilmeye çalışıldı.

*

Cübbeli’nin laflarına dönersek.. Atatürk‘ün rejimin kurucusu olması nedeniyle onun aleyhinde konuşmanın doğru olmadığını söylüyor.

Bu, rejimi de aleyhinde konuşulmaması gereken birşey olarak görmek demektir.

Eğer rejim kötüyse, Atatürk kötü birşey yapmış demektir.

Yok, rejim iyiyse, o zaman da iyi birşey yapmış kabul edileceği açıktır.

Cübbeli kurnazlığın laflarının gerisinde şöyle bir mantık arızası silsilesi var: Rejim gayet kötü.. Allah belasını versin.. Ve bu rejimin kurucu başkanı Atatürk.. Rejimi kurduğu için de, Atatürk aleyhinde konuşmak İslam‘a aykırı..”

Behey şaşkın, rejimin kurucu başkanı olduğu için Atatürk’ün aleyhinde konuşmanın yanlış olduğunu söylemek, “Rejim gayet iyidir” demek değilse nedir?!

*

Cübbeli’ye göre, Atatürk’ün aleyhinde konuşmak İslamiyet’in razı geldiği birşey olamazmış..

Atatürk‘ün (hakaret şeklinde) aleyhinde konuşmak Atatürk’ü Koruma Kanunu adlı lüzumsuzluğa aykırı.. Ve bugünkü rejim, onun aleyhinde konuşulmasına razı gelmiyor.

Gayet açık ki, Cübbeli dalkavuk, rejimin benimsediği anlayışı ve sergilediği şahısperest duyarlılığı, millete İslamiyet diye yutturmaya çalışıyor.

Rejimin adını İslamiyet koyuyor. Bir başka deyişle, İslamiyet diye tanıttığı şey, mevcut rejim.

İslamiyet, Allahu Teala’nın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem aleyhinde konuşan, ona hakaret eden kişinin aleyhinde konuşmaya niçin razı gelmeyecekmiş?!

Razı gelmeseydi, Peygamber Efendimiz s.a.s.’e hakaret eden Ebu Leheb için sure inmez, ve onun kıyamete kadar lanetle anılmasına yol verilmezdi.

Hakkında, “Sonuçta Peygamber’in amcasıdır, aleyhinde konuşmak caiz olmaz” deniliyor mu?!

*

Atatürk aleyhinde konuşulmasına rejim razı gelmez, gelmiyor, burası tamam. Fakat, İslamiyet‘in razı gelmediğini söyleyebilmek için şer’î delil getirmek gerekir.

Mesela İslamiyet, Cebrail a. s. gibi melekler aleyhinde konuşulmasına razı gelmez.. Hz. İsa aleyhisselam gibi peygamberler aleyhinde konuşulmasına razı gelmez.. Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabı aleyhinde konuşulmasına razı gelmez, gelmiyor.

Fakat, mesela Firavun, Nemrut, İsrailoğulları ve Ehl-i Kitab aleyhinde konuşulmasına razı gelmemesi diye birşey yok. Eğer böyle derseniz, ayetlerin önemli bir bölümünü Kur’an‘dan çıkartıp atmanız gerekir.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’e hakaret etmiş bulunduğu birçok kişinin şahitliğiyle sabit olan Atatürk‘ün aleyhinde konuşmanın İslamiyet’e aykırı olduğunu söyleyebilen bir kişi, en iyi ihtimalle aklını ve mantığını yitirmiş bir zekâ özürlü kabul edilebilir.

Rejim, Atatürk aleyhinde konuşulmasını yasaklayabilir; fakat bu, İslamiyet açısından kaale alınacak birşey değildir.

Nasıl rejim, laikliği (siyasal dinsizliği) gereği Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını hiç de umursamıyorsa, umursamamanın da ötesinde bazen aleyhinde bulunuyorsa, biti kanlandığında “irtica” diye yaftaladığı İslam’ı ayrılıkçı terörden bile daha tehlikeli ilan edebiliyorsa, Şer’i Şerîf’i (Şerefli Şeriati), Şeriat-ı Garra’yı (Aydınlık Şeriati) “tehlike” ilan edebiliyorsa, rejimin yasakları ve tabuları, putları ve küfrü, nifakı ve sefahati, fıskı ve fücuru da İslamiyet’in umurunda olmaz.

*

Bu Cübbeli rezalet, “Bana göre, Atatürk aleyhinde konuşmak uygun değildir” dese, tutup zırvalarını tartışmamız gerekmez.

Herkesi bizim gibi düşünmeye zorlayamayız. Adam öyle görüyorsa görsün, bizi ilgilendirmez.

Fakat zırvasını İslam etiketi yapıştırarak, “İslamiyet’e göre böyle” diyerek deccalane bir surette ortaya sürerse, bu din kendisinin tekelinde olmadığı için ona itiraz edilir.

Etmek zorundayız.


CÜBBELİ KOMEDYEN, KUTUPLAŞMA OLMASIN DİYE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİSTLİK YAPIYORMUŞ

  İddiasına göre, bu Cübbeli alametin (kıyamet alameti), Atatürk güzellemesi yapması, “ Atatürk’ün aleyhinde konuşulması caiz değildir ” d...