cübbeli ahmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cübbeli ahmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

CÜBBELİ'NİN MİTİK VE BİTİK MEZAR YÖNETİMİ YA DA KABİR İMPARATORLUĞU

 















Geçtiğimiz günlerde Cübbeli Ahmet’in, vefat eden şeyhi Mahmud Efendi hakkındaki sözleri tartışma konusu olmuştu.

O bizi bırakmadı, mezarından cemaati yönetmeye devam ediyor” demişti.

İşin açıkçası, merhum Mahmud Efendi, hayatının son zamanlarında, evinde sağken bile artık cemaatini yönetemez hale gelmiş durumdaydı.

"Gecikmeli Kemalist" Cübbeli’nin İsmailağa Cemaati’nin başına bela olması da bunun sonucu.

Yönetebiliyor olsaydı, bu Cübbeli, densiz Fatih Altaylı’nın Teke Tek programına daha ilk çıktığında, merkezinde onun bulunduğu bir operasyonun cemaatine karşı başlatılmış olduğunun farkına varır ve gereken tedbirleri alırdı.

Alamadı.

Derin Kemalistlerin Cübbeli'ye "kredi" açmalarının altında bir "oyun" bulunmamasının imkânsız olduğunu söyleyerek bu şöhret tutkunu balona karşı cemaatini sadece bir kez uyarması bile yeterli olabilirdi.

Anlaşıldığı kadarıyla, olan biteni "etkisiz eleman" kontenjanından seyretmekle yetinmiş, müridi olma iddiasındaki şahsa karşı şeyhliğinin gereğini yapamamış.

Bu sayededir ki Cübbeli şimdi onun ölüsünü tepe tepe kullanıyor.

Tarikat kalesinin en zayıf cepheleri olan "keramet" ve "rüya" surlarını son model istismar füzeleriyle bombardımana tabi tutuyor.

*

Mahmud Efendi alim bir zattı elbette, abiddi, milletin dini diyaneti için çok hizmeti oldu, fakat onu tutup “masum, yanılmaz, her işi hikmetli” biri olarak görmek gerekmiyor.

Allahu Teala’nın, hepimiz gibi, aciz kullarından bir kuldu.

Allahu Teala, peygamberlerinin hata yapmasına müsaade etmez, onları korur, fakat ulema ve meşayihin (tarikat şeyhlerinin) böyle bir ayrıcalığı yok.

Büyük hizmetlerinin yanında gafletleri, dalgınlıkları, hataları, günahları da olabilir.

Yoldan çıkabilirler.. Vahdet-i vücutçulardan Şeyh Bedrettin gibi..

Halid-i Bağdadî rh. a.’in İstanbul’a gönderdiği “halife”si (evet, halifesi), ona isyan edip aleyhinde bir sürü tezviratta bulunmuştu.

Bu şeyhlik postlarını, icazetleri falan da gözümüzde fazla büyütmeyelim.

(Ali Rıza Demircan hoca, kendisinin de hocası olan bir eski İstanbul müftüsünün, ki Gümüşhanevî Tekkesi şeyhlerinden Hasib Efendi’nin icazetli halifesiymiş, şöyle demiş olduğunu bana söylemişti: “Ben Diyanet İşleri başkanı olacaktım, şeyhim diye olamadım/olamıyorum, şeyh filan değilim.”)

*

Mezardan cemaati yönetmeye gelince..

Böyle birşey yoktur.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde irtidat (dinden dönme) ve (“Namazı kılalım ama zekattan muaf olalım” gibisinden) “Şeriat’ı bırakıp kısmen laikleşme” hareketleri başlamıştı.

O zor günlerde Hz. Ebubekir r. a., hiçbir zaman “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem beni kabrinden yönetiyor” demedi, Kur’an ve Sünnet çerçevcesinde kendi içtihadı doğrultusunda kararlar aldı.

Irak fetholunduğunda Hz. Ömer r. a., ele geçirilen geniş arazilerin ne yapılacağı hususunda tereddüte düşmüş, tam bir ay bu mesele üzerinde düşünmüş, sonunda kendi içtihadı olarak bir karara varmıştı.

“Rasulullah beni yönetiyor” dememişti.

*

Kimi zaman insan bazı yol gösterici (müjdeleyici veya ikaz edici) rüyalar görebilir.

Bu bazen Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i, diğer peygamber efendilerimizi ve ashab-ı kiramı görme şeklinde olur; bazen de daha alt seviyede, yani geçmişte yaşamış salihlerden (şeyhlerden, alimlerden) birini görme olarak ortaya çıkar.

Mesela Timur, askerî başarılarını göstermeden önce rüyasında Ahmed-i Yesevî rh. a.’i görmüş, ondan müjde almıştı.

Aynı şekilde, torunlarından Babür Şah da (hatıratında anlattığı üzere), en zor zamanında, mahvolduğunu düşündüğü ve öldürülmeyi beklediği bir sırada (babasının şeyhi olan, Nakşbendiye meşayihinden) Ubeydullah Ahrar rh. a.’i rüyasında görmüş ve teselli edilip müjde almıştı.

Bu tür rüyalar, kabirden yönetme anlamına gelmez.. Her zaman da (yani kesintisiz biçimde) yaşanmaz.

Timur’un her yaptığı Ahmed-i Yesevî rh. a.’in kabirden yönetmesiyle olmuştur diye birşey yok.

*

Rüya  olayını Fethullah Gülen çok istismar ediyordu.

Mesela düzenledikleri Türkçe Olimpiyatları’nı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in teşrif etmiş olduğunun on kadar kişi tarafından rüyada görüldüğünü söyleyebilmişti. 

Halbuki bu, "imkânsız rüya" kategorisine giriyordu. 

Türkçe'nin (tıpkı diğer diller gibi) bir kutsallığı bulunmadığı gibi, çalgıların çalındığı, kerli ferli kalantor heriflerin sahne alan genç kızları gerdan kırarak izledikleri bir eğlence mekânına Allah'ın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in değer vermesi mümkün değildi. (Gülen’in güçlü zamanlarıydı fakat bu sözlerini eleştiren bir yazı yayınlamıştık. Gülen cemaatini kendilerini kaptırdıkları bu "güzel havalar" mahvetti.)

Rüya istismarı olgusu şimdi Cübbeli’nin en büyük sermayesi haline gelmiş durumda.

Mümkündür, müritleri arasından Mahmud Efendi’yi rüyasında görenler olabilir.  

Ancak, rüyada gördükleri, Mahmud Efendi kılığında gelen şeytan da olabilir, bizzat Mahmud Efendi de; dikkat etmek gerekir. (Şeytan, peygamberlerin kılığına giremez.)

*

Madem böyle bir “mezardan yönetme” iddiasında bulunuyorlar, aldıkları talimatları açıklamaları, görüşme ya da toplantı tutanaklarını yayınlamaları gerekir.

Mesela şöyle diyebilirler: “Falan zaman rüyamda bana filan mesele hakkında şunu dedi, şu emri verdi.”

Mücerret “yönetme” iddiası birşey ifade etmez.. Nasıl yönetiyor, hele onu bir anlatın bakalım!

İşte bunu yapmak istediğiniz zaman, foyanız meydana çıkar.

Mahmud Efendi rüyalarınızda her birinize ayrı ayrı şunu mu dedi: "Öyle kendi kafanızdan iş yapmak yok, ben rüyanızda söyleyeceğim, siz de yapacaksınız. Rüyanızda benden izin almadıkça size tuvalete gitmek bile yasak."

*

Bu nadanların, bir karar aldıklarında ya da birşey yaptıklarında, “Mahmud Efendi bizi kabirden yönetiyor” demeleri, saçmasapan işlerini bu şekilde "meşrulaştırma"ya çalışmaları "hayatın olağan akışı"na da, akla ve mantığa da, Şeriat’e de aykırıdır.

Kararlarını ve eylemlerini şer’î deliller ekseninde temellendirmeleri gerekir.

Şayet karar ve eylemleri Şeriat çerçevesinde savunulabiliyorsa, haklı ve makul görünüyorsa, o eylem ve kararları için ayrıca “Yeri gelmişken söyleyelim, acizane Mahmud Efendi’yi de rüyamda görmüştüm, böyle yapmamız tavsiyesinde bulunmuştu” demeleri anlaşılır birşey haline gelebilir.

Fakat saçmasapan, Şeriat açısından mahzurlu, akıl ve izan fakiri karar ve eylemlerini, “Mahmud Efendi’nin mezar imparatorluğundan gelen talimatlar” olarak gösterip meşrulaştıramazlar.

Mahmud Efendi bu Cübbeli’yi yönetiyor ya da yönetebiliyor olsaydı, bu medya tutkunu, medyatiklik meraklısı, izlenme oranı ve tiraj müptelası/bağımlısı şahıs öyle rahatça Kemalistlik yapabilir miydi?!

Şimdi hayatta değil, vefat etmiş, “Lan sahtekâr, seni ben nerden ve nasıl yönetiyorum, yaptığın densizlikleri benim üstüme yıkma!” diyemiyor ya, atış serbest!

*

Bu tür rezaletlere, bırakın Mahmud Efendi gibileri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i bile alet edebiliyorlar.

Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı sırasındaydı, yine İsmailağa Cemaati’nden bir sarıklı cübbeli proje soytarı çıkıp “Rüyada gördük, Davutoğlu’na başbakanlığı Rasulullah verdi” filan diye çığırtkanlık yapmıştı. (O sıralarda MİT, Hakan Fidan sayesinde Davutoğlu’nun arkasındaydı.)

Ancak, Erdoğan buna inanmadı, onu başbakanlıktan şutladı.

Onu başbakan yapan Erdoğan’dı, bunu hatırlattı, “Yok öyle yağma, seni ben başbakan yaptım, ne çabuk unuttun, bana bile çalım mı atıyorsun!” dedi.

Cübbeli, görüldüğü kadarıyla, (Fethullah Gülen’in de zamanında tepe tepe kullandığı) bu tür efsanevî (mitsel, mitik) taktiklerden medet umuyor, fakat bununla varabileceği bir yer yok.

 

DERİN DEVLET, TEKFİRCİLİĞİN "NAMAZSIZ, ZİKİRSİZ VE AYNI ZAMANDA CÜBBE TİPİ GÖSTERİŞÇİLİĞİ OLAN"INI MI SEVER?

 



Derin tufeylîler, farklı kamplarda gibi görünseler de kendi aralarında çok iyi “paslaşırlar”.

Sonradan görme Atatürkçü (Kemalist) Cübbeli ile (birilerinin, çalışanlarını “Nuh’un kelekleri” olarak nitelendirdiği) Odatv.com arasındaki samimiyet ve “paslaşma”da olduğu gibi..

Perde arkasında aynı odak tarafından yönlendirildikleri için mi aralarında bir işbölümü ve dayanışma var?..

Odatv, Cübbeli Zahmet'i en son şu şekilde haber yapmış bulunuyor:

Cübbeli bu kez alkış alacak “Günde 5 bin Allah desen de…”

Verdiği bir sohbette söyledikleri ile gündem olan Cübbeli Ahmet Hoca, " İstediğin kadar namaz kıl, günde 5 bin Allah de eziyet ediyorsan sonun felaket" dedi.

02 Kasım 2023 22:58 Son Güncelleme: 02 Kasım 2023 23:02

Kamuoyunda 'Cübbeli Ahmet Hoca' olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, cemaatle yaptığı bir sohbette söyledikleri ile gündem oldu.

Cübbeli, "İstediğin kadar namaz kıl, Günde 5 bin Allah de karına, komşuna, işçine eziyet ediyorsan hiç bir ibadet son nefeste imanını kurtarmaz. Sonun felaket" dedi.

*

Gerçekten de derin çevrelerden ve işbirlikçilerinden, maşalarından alkış alacak şekilde konuşmuş.

Bakın, şöyle bir ifade kullanmıyor:

"İstediğin kadar vatanseverlik tasla, bayrak edebiyatı yap; günde 5 bin defa “Vatan sağ olsun’ desen de, memuruna, komşuna, işçine, öğrencine dindar diye, İslamcı diye, Şeriatçı diye eziyet ediyorsan vatan ve millet düşmanısındır. Davranışının ardındaki etken imansızlığın, münafıklığın ve müslüman ecdada olan kinindir. Sonun felaket. Cehennem odunusun." 

Böyle bir şey demiyor, derdi namazla ve zikirle..

Namaz kılan ve zikreden insanları günahından dolayı “tekfir” ediyor, imansız öleceklerini söylüyor.

Evet, bu da tekfircilik değilse, tekfir nedir?

Açık küfür sözlere bile binbir kulp takıp “Aman da tekfircilik yapmayalım, biz TSE onaylı ehlî sünnetçileriz” diye yaygara koparan böylesi şaklabanlar, konu değiştiği zaman birden bire tekfirciliğin şampiyonları haline geliyorlar.

Kimseye iman vizesi vermiyor, herkesi imansız ölümle damgalıyorlar.

*

Günah başka, imansızlık başkadır..

Karına, komşuna, işçine eziyet ettin diyelim.. İyi müslüman değilsindir.. İmanla da ölebilirsin, fakat ahirette karın, komşun ve işçin senden haklarını alırlar.

Eğer fazla eziyet etmişsen bütün sevabın onlara gittiği gibi, borçlu çıktığın için onların günahlarını da yüklenebilirsin.

Bu yüzden müflis ahiret tüccarlarından biri olarak Cehennem’de bir süre terbiye görebilirsin.

İmanla öldüysen cezanı çektikten sonra kurtulur Cennet’e gidersin.

*

Gelelim namaza..

Ayet-i kerimede belirtildiği gibi, namaz insanı kötülüklerden alıkoyar.

Dolayısıyla, başka insanlara eziyet türünden kötülükler namaz kılanlardan ziyade kılmayanlarda görülür.

Namaz kötülükten alıkoymuyorsa, bir süre sonra o kişi namazı da bırakır.

Çevremizde örnekleri çok.

Gençliğinde kimsenin müslümanlığını beğenmeyen nice mücahitler yaş ilerleyip dünyalıklara kavuşunca namazı aksatmaya başladılar. 

Birçoğu tümden bıraktı.

Evet, namaz kılanlar değil, kılmayanlar imansızlığa yakındır.. İmansız ölme tehlikesi özellikle onlar için vardır.

*

Günde 5 bin defa Allah demeye gelince..

Bu söz, bana, Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in bir sözünü hatırlattı.

Allahu Teala’yı günde 5 bin defadan daha az zikredenin hali haraptır” anlamına gelen bir sözünü bir kitabında okumuştum. (Tam böyle değildi ama buna benzer bir ifadeydi. 35-40 yıl önce okuduğum için bu kadar hatırlayabiliyorum.)

İmdi, Cübbeli şaklaban “imansız” ölmekten bahsettiği için hatırlatalım, Allahu Teala münafıkların kendisini çok az zikredeceklerini bildiriyor:

Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki O, onları aldatandır. Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar.” (Nisa, 4/142)

Buradan çıkan sonuç şudur: Bir insan Allahu Teala’yı (her gün düzenli olarak, aksatmadan, ömrü boyunca) çokça anmayı başarmışsa, o, münafık değildir. İman sahibidir.

İnsan nasıl yaşıyorsa öyle ölür.. 

Allahu Teala’yı anarak yaşayan, O’nu anarak ölecek, ve yine O’nu anarak haşrolacaktır.

Bütün bir vird-i zebanı “Atatürk, vatan, millet, Sakarya” olan da bunları hatırlayıp anarak ölecek, ahirette de bunları söyleyerek dirilecek, orada Sakarya’yı, vatanını, milletini, Atatürk’ünü arayacaktır.

Sakarya’yı ve vatanını bulamasa da Atatürk’ünü ve milletini bulacaktır.

*

Namaz, en önemli ibadettir..

Ve, Allahu Teala’yı anmak için kılınır.

Cübbeli'nin yaptığı şekilde namazı ve zikri küçümseyici, hafife alıcı ifadeler kullanmak tehlikelidir.

Bir insan hayatı boyunca Allahu Teala’yı her gün 5 bin defa anabiliyorsa, o, kulluğu ciddiye alıyor demektir.

Aklınca Allahu Teala'yı aldatmaya çalışan münafık, her gün 5 bin defa O'nu anma zahmetine katlanmaz.

O, başka şeyleri anar.. 

Etrafınıza bakın bakalım, Allahu Teala’yı günde 5 bin defa anan kaç kişi var? Böyle kaç kişi tanıdınız?

Tamam, tarikatların müntesipleri çok da, kaç kişi zikre devam ediyor?

*

Allahu Teala’yı çok anmak, imanın ve Allah sevgisinin alametidir.

İnsan ancak sevdiklerini hatırlar ve anar.

Allah’ı seven O’nu hatırlar ve anar.

Ve Allahu Teala da kendisini ananları anar.

Onları nifaktan kurtarır.

Sevgi ve hatırlayıp anma.. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz.

Her anma sevgi anlamına gelmese de her sevgi anmayı da beraberinde getirir.

*

Mesela Türkiye’de Ali Rıza oğlu Mustafa’yı (Kendisine Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını layık gören şahsı) ölesiye sevenler onu hatırlayıp anmak ve anılmasını sağlamak için (meydanlardan devlet dairelerine, paralardan ders kitaplarına kadar) heryeri onun heykelleriyle ve resimleriyle dolduruyorlar.

Onu hatırlamak için bayramlar, günler icat ediyorlar..

Bu da yetmiyor, kendi andıkları günlere tesadüf eden haftalarda camide cuma hutbesinde Ali Rıza oğlu Mustafa’nın (insanları çağdaşlığa ve laikliğe yani siyasal dinsizliğe değil de Allahu Teala'nın çağlar üstü vahyine ve Şeriat'e çağıran bir peygambermiş gibi) anılmasını istiyorlar.

Yeminlerinden bile Allahu Teala’nın adını sürgün etmişler, tutup Atatürkçü bir yemin icat etmişler.

Devlet dairelerine bol bol Atatürk resmi asıyorlar, onun yerine Allahu Teala'nın adının anılmasını sağlayacak levhalar asılmasına ise karşılar. 

Niye?

Sebebi, bunu yapanların, (müslümanım dediği halde Allahu Teala’nın anılmasından rahatsız olan şaşkın ve gafil taifenin aksine), Ali Rıza oğlu Mustafa’yı adeta tanrı gibi sevmeleri.

Hızını alamayıp ona “ilah, tanrı” vs. diyenler de var. Kâbe'leri Anıtkabir.

Resminin önünde secde edenler de, ettirenler de eksik olmuyor.

Heykelinin önünde arz-ı hürmet ise vaka-yı adiyeden bir ibadetimsi "resmî" (devlet işi) ritüel..

*

Ve böyle bir dünyada hoca geçinen cübbeli bir sahtekâr soytarı “Allah” denilmesini diline doluyor.

Sözde tarikatçı..

Aslında manen müflis bir din yolu haramisi..

*

Son sözü Yunus Emre’ye bırakalım:

“Yunus sen bu dünyaya niye geldin,

“Gece gündüz Hakk’ı zikretsin dilin.





TASAVVUFTAN BAHSEDERKEN ŞERİATÇI, DEVLETTEN BAHSEDERKEN ŞERİAT’I (HUKUKU) BIRAKIP AHLÂKÇI OLMAK

 



Yıllar önceydi..

2009 senesi.. Temmuz..

Dört ay önce, Mart'ın son günlerinde Muhsin Yazıcıoğlu karlı bir dağ başında helikopter kazasında can vermişti.

Ve ben bir ay önce, Haziran başlarında zehirlenmiştim..

Atlatabilmiştim, fakat iki elimin de üstü yara bere içindeydi, yüzüm sapsarıydı.

O Temmuz ayında Cübbeli Ahmet adlı milli ve yerli felaket, doğal afet, Fatih Altaylı’nın televizyondaki programına ilk kez çıkmış bulunuyordu.

Birisi beni aradı, “Çok güzel konuşuyor, değil mi! Doğruları söylüyor” filan dedi.

Cübbeli’yi izlememiştim, fakat (eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün MİT’le bağlantısını ifşa etmiş bulunduğu) Fatih Altaylı’nın Cübbeli’yi durduk yere ekrana çıkarmayacağını, bunun altında bir Çapanoğlu yatmamasının imkânsız olduğunu, Karaman’ın koyununun oyununu anlamak için biraz beklemek gerektiğini biliyordum.

Beni arayan kişiye şöyle dedim: “Doğruyu söylemek tek başına önemli değil. Hangi doğruyu ne zaman, nerede, kime karşı söylüyorsun, asıl önemli olan bu.”

*

Tasavvuf bahis konusu edildiğinde Şeriat’e vurgu yapmak güzeldir ve gereklidir.

Fakat Şeriat’i asıl devlet yönetimi söz konusu olduğunda hatırlamak gerekir.

Birçok ilahiyatçıya bakıyoruz, tasavvuf söz konusu olunca sergiledikleri örnek ve övülesi hassasiyeti “düzen” söz konusu olunca unuttuklarını, farklı makamdan gazel okumaya başladıklarını görüyoruz.

Bunlardan biri Prof. Hayrettin Karaman.

Yeni Şafak’ta yayınlanan “Kurtarıcı olan tasavvuf mu?” başlıklı yazısında şöyle diyordu:

(…) İmâm-ı Rabbânî’nin bu konudaki bir mektubu:

Peygamberlerin büyüğü (s.a.) hürmetine Allah sizi, düşmanlarınıza karşı muzaffer kılsın. Bizlere, iltifat üslûbuyla yazılmış olan mektubunuzu okumakla şeref-yâb oldum. Mektupta, Mevlâna Kılıç Muvaffak, İslâm’ı öğrenen talebe ile sofîler için bir miktar para gönderdiğini yazıyor. Önem bakımından, ilim taliblerini sofîlerden önce tutmasıyla, gerçekten iyi yapmış. Dış içi gösterir, gerçekte ve iç âlemde de bu topluluğun öne geçirilmesini umarız.

“Her kap, içindekini sızdırır.”

Talebeyi öne geçirip onlara daha çok önem vermekte, şerîatı tervîc ve teşvîk vardır. Çünkü onlar, şerîatı sonraki nesillere taşıyan kimselerdir. Mustafâ’nın (s.a.) getirdiği din, onlarla ayakta durur. İnsanlar kıyamette, şerîattan sorguya çekilirler, yoksa tasavvuftan değil! Gerek cennete girmek, gerekse ateşten uzak kalmak şerîatı (onun emir ve yasaklarını) yerine getirmeye bağlıdır. Kâinatın en ulu kişileri olan peygamberler, halkı yalnız şerîata davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır. Bu büyükleri göndermekten maksat şerîatı tebliğdir. Böyle olunca hayırlı işlerin en büyüğü, şerîata hizmet etmek, onun hükümlerine hayat vermektir. Özellikle İslâmî esasların tatbik sahasından çekildiği bir zamanda! Böyle zamanlarda, Allah yolunda binlerce lira sarfetmek, bir şer’î meselenin uygulanmasını teşvik etmeye eşit olmaz. Çünkü şerîata hizmet ve teşvikte, yaratıkların en büyükleri olan peygamberlere uyuş ve onların yolundan gidiş vardır. En büyük hasenâtın onlara teslim edildiği (en değerli hizmetlerin onlar tarafından yerine getirildiği), halbuki binleri dağıtmak başkalarına da müyesser olduğu bilinen bir hakikattir.

Dini ayakta tutmak ve onun hükümlerini yerine getirmekle nefse karşı davranılmış da olur. Çünkü şerîat nefsin arzularına aykırı olarak gelmiştir. Halbuki mal infakında (bağışlama) bazen nefsin de payı olabilir.

Evet, şerîatı yaşatmak ve İslâm milletini ayakta tutmak için yapılan harcamalar, en yüksek infak derecesini teşkil eder. Bu niyetle bir kuruş harcamak, başka arzularla binleri tasadduk etmekten üstündür.

Denirse ki:

İlim yolcusu nefsinin esiridir. Böylesi, nefsinin köleliğinden kurtulmuş bir sofiye nasıl tercih edilebilir?

Şöyle cevap verilir:

Böyle söyleyen henüz sözü anlayamamış, maksada erememiştir. Çünkü (İslâmî) ilim yolcusu, nefsinin elinde esir olsa bile, yaratıkların kurtuluşuna sebep olmaktadır. Çünkü dînî hükümleri ve ilimleri başkalarına taşımak ve öğretmek bunlara bağlıdır. Kendisi, öğrettiklerinden faydalanmasa bile, bu ikinci vazifeyi (öğretim ve teblîğî) yerine getirir. Halbuki sofî, kurtulmuş olsa da yalnız kendini kurtarmıştır; onun halkla ilgisi yoktur. Birçok kimsenin kurtuluşu kendisine bağlı olanın, kurtuluşu yalnız kendine ait olandan daha üstün olacağı açıktır.

Evet; fenâ, bekâ ve seyir derecelerinden sonra sofî, halkı Allah yoluna dâvete döner ve böylece kendisinde nübüvvet makamından nasîb hasıl olursa; o da şerîatı tebliğ edenler arasına girmiş olur. Artık o da şerefli âlimler gibidir. Bu ise Allah’ın lûtfudur, onu dilediğine verir, Allah büyük lütuf sahibidir.

(Mektûbât, C.I. 48. Mektub)

*

Evet, “Peygamberler halkı yalnız Şerîat’e davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır”.

Peki, senin cansiperane bir şekilde desteklediğin Recep Tayyip Erdoğan bunu unutup (daha doğrusu görmezden gelip) Mısır ve Tunus’ta yönetimleri Şeriat’i terk etmeye çağırdığında niye ona bunu söylemedin:

Peygamberler halkı yalnız Şerîat’e davet etmiş, kurtuluşu ona bağlamışlardır.”

Ona, “Sen kurtuluşu laikliğe, siyasal dinsizliğe bağlıyorsun, bu yanlıştır, bu yolun sonu felakettir, Allah’ın gazabına sebeptir” niye demedin?

“Peygamberlerin yolunu bırakmışsın, Atatürk’ün izinde olduğunu söylüyorsun ve siyasetinle bunun hakkını veriyorsun, fakat Allahu Teala’nın imtihan olarak fırsat vermesine aldanma, güvenme!” diye onu niye uyarmadın?

*

Bunları yapmadın, Ne dedi, niçin dedi?” başlıklı bir yazı ile (Yeni Şafak, 25 Eylül 2011) ona arka çıktın.

Şunu dedin:

“Başbakanımızın Mısır ziyareti öncesinde DREAM TV ile yaptığı bir mülakatta söylediği sözler sağa sola çekilerek büyük gürültü koparıldı. Sanki o, daha önce söylemediği bir şeyi söylüyor veya Müslüman Arab ülkelerinin halkına bir teklif/tavsiye götürüyor, bir hareket başlatıyordu!”

Ve ardından ekledin:

“Başbakan Türkiye tecrübesini anlatıyor ve bu anlatım da yeni değil”.

Yani peygamberlerin tecrübesinin yerini kutsal ve mübarek laik Türkiye tecrübesi aldı.

Anlatımın yeni olmaması da hatada ısrar değil de doğruluğun delili oldu.

*

Kurtarıcı olan tasavvuf mu?” başlıklı yazı yazmayı biliyorsun..

Peki niye bugüne kadar “Kurtarıcı olan laiklik mi?” başlıklı bir yazı yazmadın?

“Hayırlı işlerin en büyüğü (Evet, en büyüğü) Şerîat’e hizmettir” sözü sadece tarikatçılara mı hatırlatılmalıdır?

İmam-ı Rabbanî bunu en başta zorba ve zalim Ekber Şah’a söylüyordu, sen kime söylüyorsun?

Laik Türkiye’nin şamar oğlanı ve laik medyanın maskarası zavallı tarikatçıya.. (Kastımız Şeriat’e bağlı gerçek tarikatçı.. Şeriat/hukuk ile ahlâkı tokuşturup sanki bunlar birbiriyle çelişen seylermiş gibi Şeriat’e karşı ahlâkı savunuyor numarası yapan laikleşmiş sözde tarikatçı şarlatanlar değil.)

Allah yolunda bile olsa (laik devlet ya da millet yolunda değil, Allah yolunda) binlerce lira (altın) sarfının, Şeriat’in bir hükmünün uygulanmasını teşvike denk olamayacağını bilmesi gerekenler sadece tarikatçılar mı?

Erdoğan’ın laikçiliğini ve Atatürkçülüğünü tenkit edenlere “İyi ama TİKA Afrika’da şu kadar kuyu açtı, şuraya şu kadar yardım etti” diyen devletperestlere “Bak kardeş, haydi varsayalım ki bütün bunlar Allah rızası için yapılıyor, işin içine siyasî hesaplar, dünyevî beklentiler girmiyor, yine de Şerîat’i savunmaya denk olamazlar” neden demiyorsun?

Demedin?

*

Erdoğan’ın ve Erdoğancıların yaptığı, Şeriat’in uygulanmasını teşviki terk etmek, bu konuda lakayt ve umursamaz olmak da değildi, tutup onun terk edilmesini istediler.

Hiç olmazsa bu konuda sussalardı.. Susmadılar.

Ve sen onları uyarmadın.

Uyarmadığın gibi, yaptıklarına kulp takarak, alâkasız teviller yaparak onları cesaretlendirdin.

Dolaylı olarak teşvik ettin.


TALİBAN'A KARŞI TÜRKİYE'DE "TASAVVUF EHLİ" YETİŞTİRMEK

 (OCAK 2020'DEN BİR YAZI)









Cübbeli Ahmet’in Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programında sarfettiği, Odatv‘nin yazıya aktarıp yayınladığı lafları tartışıyorduk.

Cübbeli’nin şu sözleri, görünüşte bir TSK ve MİT prodüksiyonu olan 28 Şubat‘ın mahiyetinin ve ardındaki dış güçlerin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak nitelikte:

 

Bana şöyle bir şey dendi: “Biz sana külliyeni geri verelim, 3 bin de Afganistanlı talebe alalım, Taliban’a karşı ‘vur kır yok’ şeklinde eğitim verirsin” dediler. Ben “külliyem, vakfım kapatılmış, etkim yok” dedim. Sonra dediler ki “para ayarlanabilir falanTaliban’a karşı tasavvuf ehli yetiştirelim“.

 

28 Şubatçılar Türkiye‘yi “ABD, NATO ve İsrail karşıtı müslümanlardan” kurtarmışlar, sıra Afganistan‘ı kurtarmaya gelmiş.

Hristiyan Amerikalı ve yahudi İsrailli efendilerinden, Afganistan için, 3 bin adet “TSE uygunluk belgesi” sahibi “devlet ile rejimi ayırma becerisi”ne sahip hoca yetiştirme ihalesi almış oldukları anlaşılıyor.

*

Demek ki, CIA böyle bir talepte bulunmuş, MİT de hemen "Emrin olur ağam!" demiş. Lafı ikiletmemiş. Halden anlayan kibar ve zarif adamlar.

Bu sözde “yerli ve milli, vatansever” işbirlikçi taşeronlar, sinekkaydı traşlı, kravat ve şapka tutkunu “modernist ilahiyatçılar“ı fazla “çağdaş” bulmuş olacaklar ki, bu iş için cübbeli-takkeli, orman sakallı bir tip arayışı içine girmişler.

Cübbeli Ahmet‘te karar kılmışlar.

Avlanacak kuşlar için avcı kekliği olarak onu uygun bulmuşlar.

Çünkü adamda maşallah sakal yonca tarlası gibi.. Takke cübbe, takım taklavat, ense göbek tam.. 

Görevi Diyanet İşleri'ne de vermiyorlar, çünkü o zaman "proje"nin "tasavvuf" ayağı eksik kalacak.

Ayrıca olay, "laik rejim"in "İslam'ı hristiyanlaştırıp haçlılaştırma projesi" olarak görülecek.

O yüzden maskeli olması, "sivil" görünmesi lâzım.

*

Adamlarda bu işler için para bol, Cübbeli'ye “Para ayarlanabilir” demişler..

"Dinî hizmetler"in din istismarı ve dini içinden bozma alt başlıkları söz konusu olduğunda olağanüstü cömertler.

CIA'le, hahamlar ve papazlarla "hayırda yarış" yapıyorlar.

Öğretmek istediklerinin özeti şu: “İslam’da vur kır yok.

Çünkü, vurma kırma, İslâm'a darbe vurmak isteyenlerin ayrıcalığı..

Onlar birşeyleri "kanla irfanla" kurarlar, canları sıkıldığı zaman "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" diye "fikri hür, vicdanı hür" nutuklar atarlar.

*

Vurup kırmak ABD’nin, NATO’nun, İsrail‘in, ve bir de onlarla işbirliği yapmayı kabul edenlerin tekelinde.. 

Afganistan’a gidip vurup kırarlar.. 

Gazze’de vurup kırarlar.. 

Kaddafi Libyası’na gelip vurup kırarlar.. 

Irak’a gelip vurup kırarlar..

Rahatça vurup kırabilmeleri için, karşılarındakilerin vurup kırmayı bilmemesi lazım.

Vurup kırmayacak adam yetiştirmenin formülünü de keşfetmişler: Türkiye Cumhuriyeti tipi tasavvuf ehli olma..

*

Memleket elden gidiyor, MİTçiler Amerikalılar'ın, Avrupalılar'ın rahatı için Afganistan'ı "kurtarmak"la meşguller.

Doğumuzda, güneydoğumuzda tasavvufla, tarikatla uğraştıkları, sabah akşam milliyetçiliğin ve laikliğin faziletlerini anlattıkları, ümmet bilincine sövüp ulus-devlet methiyesi yaptıkları için, oradaki Kürt tutup "laik Kürt milliyetçisi" haline gelmiş, "Ula benim Türk'ten neyim eksiktir, ben de laik, demokratik, sosyal bir Kürt hukuk devleti isterem, bu devleti kanla irfanla kururam lo" demeye başlamış.

Kim sayesinde?.. Sözde bu devleti korumaya çalışan aklı kıt adamlar sayesinde..

Ağaca tutup ahmak dostu çıkarırsan, bindiği dalı keser.

*

Şeyh Şamil tipi tasavvuf ehli CIA'e de, MİT'e de uymaz.

O yüzden, Türkiye'deki tarikatları büyük ölçüde hizaya getirmiş, bir yerli ve milli "Türkiye tipi tasavvuf" üretmiş durumdalar.

Bu “Türkiye tipi tasavvuf”a güvendikleri için, “Taliban’a karşı tasavvuf ehli yetiştirelim” diyerek kolları sıvamışlar.

Haksız sayılmazlar.. Türkiye’deki “tasavvuf ehli”nin irfan ve kemali ortada..

28 Şubatçılar, “son kale Türkiye”deki tasavvuf ehlinden yüksek verim alındığını gördükleri için Afganistan’a da “tasavvuf” ihraç etmeyi kafaya koymuşlar.

“Afganistan da biraz irfan ve kemal görsün” demişler.

*

Ancak, şartlanma ve ezberlerini aşamayan derinlerin ve MİT'çilerin göremediği şuydu:

Üretmeye çalıştıkları "Türkiye tipi tasavvuf, Türkiye tipi dindarlık", yani Kur'an ve Sünnet'e kayıtsız şartsız bağlılığı bir tarafa bırakıp "güç sahipleriyle işbirliğine razı olan" dindarlık, yarın seni de satıp senden daha güçlü olanla işbirliği yapabilirdi.

Doğal olarak, yerli ve milli akılsızlık bunu anlayamadı. Anlamak işine gelmedi.

Böylece "hoşgörücülerin, muhabbet fedailerinin, sevgi ve diyalog havarilerinin" 15 Temmuz'unu yaşama fırsatını yakaladık.

Bu devletin "İslam devleti, müslüman devlet" olmasını geçtik, "tam laik" devlet olsaydı, yani devlete dini karıştırmadığı gibi kendisi de devlet olarak dine karışmasaydı, bunlar yaşanmazdı.

Devletin, devlet bürokrasisinin destek vermediği hiçbir cemaat, (mafya tipi suç örgütleri de dahil) hiçbir hareket, onlar lehine olarak başka birilerinin engellenmediği serbest rekabet ortamında baskın güç haline gelemez. 

Biraz palazlanıp başkaları üzerinde tahakküm kurmaya çalıştığı anda devlete toslar.

Fakat, anayasasında demokratik bir devlet olduğu belirtildiği halde Türkiye'de demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla hayata geçirilemediğini sürekli söyleyen birileri, sıra laikliğe gelince, "Türkiye'deki laiklik, tıpkı demokrasisi gibi saçmasapan, kadük bir laiklik, bu laiklikle bu ülke batar" diyenlere diş gıcırdatıyor, "Sizi gidi devlet düşmanı hainler!" diye bağırıyor, ağızlarından köpükler saçarak darağaçlı ve İstiklal Mahkemeli yılları hatırlatıyorlar.

*

Cübbeli’ye yapılan teklifin bir benzerinin, 2000 yılında, vefatından beş ay kadar önce, hac sırasında Hicaz’da, MİT‘çiler tarafından, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'ya da yapıldığını biliyoruz.

Yanlarında getirdikleri nadide ve görkemli "uzlaşmacılık ve ihsan" halısını önüne hediye olarak sermişlerdi.

Esad Efendi, kendisine yapılan “gizli işbirlikçilik” teklifini, "dünyevî rahatlık" rüşvetini cemaate anlatmış, “Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz. Fakat kabul edilecek şey değil” demişti.

Bunu, o yıl hacca gidip Esad Efendi'yi görenlerden Av. Yalçın Ünal, kendi evinde, Av. Kemal Yavuz Ataman‘la üçümüz bir aradayken anlatmıştı.

Şayet teklifi, MİT'çi "uzlaşma ve ihsan"ını kabul etmiş olsaydı, Nisan 1997‘den beri, yani üç buçuk yıldır gelemediği Türkiye’ye dönebilir, keyfine bakabilirdi.

*

Soru şu: 

O dönemde “stratejik müttefik” ABD’nin ve İsrail’in taşeronluğunu ve de işbirlikçiliğini “açıkça” yapan, CIA ile ortak iş tutan MİT’çilerin, Esad Efendi'yle ilgili bir “B planı” var mıydı?

Ya da, yok muydu?

"Hoca'yla da, cemaatiyle de artık uğraşmayalım, kendi hallerine bırakalım" mı demişlerdi.

Böyle demek onların "kitabında yazıyor" muydu?

İşin bir de "MİT'çi kibri" boyutu var.

Taa Hicaz’a kadar gidip yağlı-ballı bir teklifte bulundukları halde eli boş kös kös geri dönmek, herkesi kolayca satın almaya alışmış bu "birinci sınıf" vatandaşlarda acaba nasıl bir halet-i ruhiyeye yol açmıştı?

*

Esad Efendi, bu görüşmeden sadece beş ay sonra, 4 Şubat 2001 tarihinde Avustralya’da “şüpheli” bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

Ve MİT'çilerin ona sipariş etmiş olabileceklerini tahmin ettiğimiz "söylemler"in,  "Esad Coşan sonrası İskenderpaşa"da gecikmeksizin hayata geçirildiğini gördük.

Şaşkınlık, hayret, teessüf ve ibretle..

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."