Ehl-i Sünnet ve Cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ehl-i Sünnet ve Cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"DİNİN İDEOLOJİLEŞTİRİLMESİ" SÖYLEMİ, DİNİN "İDEOLOJİLERİN KÖLESİ HALİNE GETİRİLMESİ" OPERASYONUNUN BİR PARÇASIDIR

 



"Müslüman İslamcı'ya karşı"ymış.. Emperyaliste karşı olmayan, İslamcı'ya karşı olan "müslüman".. Emperyalistin görmek istediği "müslüman" tipi.




Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan “Peygamber mi, ulusal kahraman mı?” başlıklı yazısında şunları söylüyor:

Din, ideolojik hale geldiğinde peygamber bir nevi milli öndere dönüşür. Nitekim Hazreti Musa, Beni İsrail peygamberi olmasına rağmen Siyonistlerin elinde milli bir kahramana veya öndere dönüşür. Peygamberler ümmetleriyle kan bağıyla değil, değer zemini üzerinden yani manevi ilişki ve bağ kurarlar. Hazreti Musa, misyon olarak Beni İsrail'e gönderilse de Mısırlılara tebliğde bulunmuştur. Zalimlere ve tağutlara meydan okumuştur. … Bu açıdan peygamberleri ırklar veya milletle özdeşleştirmek yerinde değildir. Din bağı milli bağları veya ırki bağları aşan bir faktördür. Şeriatlar kimi zaman farklı olsa da din değerler itibarıyla bütün insanlığı kapsar. Peygamberler ulusal kahraman değildir. …

… "İran Ulus İnşasında Şiiliğin Rolü" adlı bir çalışmada (Revizyon dergisi 2012/yıl 1, sayı 2, sayfa,35) Siyonizm ile Velayet-i Fakih arasında bir köprü kuruluyor. Her iki anlayışın da dini ideoloji haline getirdiği ve birbirlerine benzediği varsayılıyor. Bizce de yerinde bir tespit. … Söz konusu makalede [Siyonizm’in babası] Theodor Herzl ile [velayet-i fakih teorisini ortaya atan] Ayetullah Humeyni arasında bazı benzerlikler yakalanmıştır. … Humeyni, velayet-i fakih doktriniyle birlikte beklenen Mehdi'nin hurucuna bağlı kimi saklı ve atıl görevleri aktif hale getirmiş [fakihlere yani alimlere yüklemiş], güncellemiş ve yeni sisteme katmıştır. Revizyonist Yahudilik de Mesih ile anayurda (arz-ı mev'ud) dönüş fikrini bırakmışlar [Mesih gelmeden de dönülebileceği düşüncesini ortaya atmışlar], Mesih'in hazırlık safhasından sonra geriden geleceğini söyleyerek bu inancı güncellemiş veya revize etmişlerdir. Evanjelikler gibi Herzl de Mesih' i beklemek yerine gelişini hızlandırmak gerektiğini vazetmiştir.

"İran Ulus İnşasında Şiiliğin Rolü" başlıklı yazıda paralellikler konusunda şu satırlar göze çarpmaktadır:Tüm bunlarla beraber İran Şiiliğini bir din ya da mezhep kalıbına hapsetmek veya hasretmek eksik bir algı olacaktır. Şiilik artık bir ideoloji haline gelmiş ve din dışı pek çok unsuru da bünyesinde barındırmaktadır. Kimi zaman milliyetçilikle birleşen Şiilik, kimi zaman da mevcut hakim güçlere karşı bir tepki hareketi olarak da sivrilmiştir. Bu açıdan Museviliğin Siyonizm ile geçirdiği dönüşümü Şiilik de Humeyni'nin geliştirdiği Velayet-i Fakih anlayışı ile yaşamıştır. Museviliğin gözünde bir peygamber olan Hz. Musa Siyonistlerin gözünde bir ulusal kahramandı.

Din arzileştiğinde peygamber de ulusal öndere dönüşür. Nitekim Siyonizmin kurucusu kabul edilen Theodor Herzl "Biz bir ulusuz, tek bir ulus" diyordu. Şiiler de adeta Hazreti Hüseyin'in misyonunu, Musa Aleyhisselamın misyonuna uyarladılar. Massingnon da Hallac'ı, Hazreti Mesih'e benzetmiştir. Eski İran'da İrec'in kanı nasıl merkez ve mihver olduysa İslam devrimi döneminde de Hüseyin'in kanı da merkez olmuştur.

*

Musevîlik ve Şiîlik’teki revizyon ya da dönüşüm “dinin ideolojileştirilmesi” değil de başka kavramlarla ifade edilmiş olsaydı daha uygun olurdu.

Nitekim yukarıdaki analiz ve değerlendirme çerçevesinde ideolojileştirme yerine “ulusallaştırma” ya da “millîleştirme” tabirlerini kullanmak daha isabetli olur. (Tekeline alma anlamında tekelizasyon kelimesi de kullanılabilirdi.)

Milliyetçilik/ulusalcılık bir ideolojiyse de, her millîleştirme hareketi ideoloji anlamına gelmez.. Mesela bir ülkedeki maden işletmelerini millîleştirdiğinizde buna ideoloji damgasını vurmak lüzumsuz zorlama olur.

Bununla birlikte, böylesi bir millîleştirme hamlesinin gerisinde daha derinde ideolojik bir arka plan aramak gerektiğini öne sürenler de çıkabilir.

*

Meseleye bu şekilde geniş bir açıdan baktığımızda, dinin (millîleştirilme öncesindeki) saf ve pür halini de bir ideoloji olarak görmemiz gerekir.

Gerçekten de, din kurumuna, ideoloji için yapılan tanımlar çerçevesinde bakıldığında onun da bir tür ideoloji olduğu görülür.

Mesela TDK’nın Güncel Türkçe Sözlük’ü ideoloji için şu karşılığı veriyor:

“Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü.”

Bu tanım çerçevesinde din, ideolojinin bir parçası olarak ortaya çıkıyor.. 

Hatta din, “politik, hukukî, felsefî, moral ve estetik” unsurlar içermesi itibariyle tek başına ideoloji olarak da ortaya çıkabilir.

Bilimsellik boyutuna gelince, dinin bilimselliği, milliyetçilik, Nazizm, Faşizm ve Komünizm gibi ideolojilerin bilimselliğinden daha az değildir.

Ayrıca, söz konusu tanım muvacehesinde din, “siyasal ve toplumsal bir öğreti” oluşturması itibariyle de ideolojik bir görünüm taşır.

Bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön verebilmesi” açısından da din, ideoloji olarak görülmeye elverişlidir.

*

Ancak, dinin ideolojileştirilmesinden bahsedenlerin her zaman (düşüncelerini kavramsallaştırma hususunda) beceriksizlik sergileyen iyi niyetli kifayetsiz analistler oldukları zannedilmesin.

Bilakis bu sakarlığı, ideolojik saiklerle ve kafa karıştırmak için bilerek sergilemekteler.

Öyle ki, Batılı akademisyenler dinin ideolojileştirilmesi tabirini daha çok İslamcılık (Islamism) tabiri çerçevesinde kullanıyorlar.

Onlara göre, “din olarak İslam”, “Siyasal veya toplumsal bir öğreti vaz’ etmeyen, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön vermesi mümkün olmayan apolitik (siyasetsiz), hukuksuz (şeriatsız) bir inançlar bütünü”dür. 

İstiyorsa felsefî, moral ve estetik konularla oyalanabilir, hatta bu takdire şayan bir durumdur.. Daha doğrusu, asıl işi budur.

Bilim karşısında da haddini bilmeli, Evrim teorisi gibi teorilere (uydurma, yakıştırma ve iddialara) kendisini uyarlamaya çalışmalıdır.

*

Fakat birileri çıkıp şunları söylediğinde durum değişiyor:

“Hayır, İslam açısından din, bu değildir.. İslam siyasal ve toplumsal bir öğreti vaz' etmiştir, öyle ki, o öğreti müslüman olduğunu ileri süren her hükûmetin, partinin ve grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, moral ve estetik ilkeler içerir.” 

İşte buna, Batılı gizli servislerin / istihbarat teşkilatlarının güdümündeki “embedded” akademisyenler ile onların İslam ülkelerindeki yerli-milli acentaları ve uzantıları "ideolojileştirilmiş, din olmayan İslam" diyorlar. 

Öyle ki “Yetişin dostlaaar, cânım din elden gidiyiiir, ideolojileştiriliyiiir” diyerek feryad ü figan koparıyorlar.

*

Nasıl Yahudiler Hz. Musa aleyhisselam’ın hak dinini ulusallaştırıp/millileştirip kuşa çevirdilerse, ve nasıl İran Şiîlik şemsiyesi altında yerli-milli (Farslar’a özgü) bir İslam anlayışı ürettiyse, çağdaş Türkiye’de de Ehl-i Sünnet ve Cemaat anlayışı tahrif ve tahrip edilerek millileştirilmeye çalışılmaktadır.

Artistik laflar etme dışında bir özelliği bulunmayan, derinlikten yoksun yüzeysel şovmen İsmet Özel’e “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” palavrasının söylettirilmesi sebepsiz değildir.

Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana cesur müslüman denir.. 

Fakat tek başına göze almak yetmez, çatışmaya girmesi gerekir, o takdirde mücahid unvanını kazanır.

Mesela Afganistan’da Taliban bütün bir NATO (hristiyan dünyası) ile çatışmayı göze aldı, almakla da yetinmedi, çatıştı. 

Türk mü oldu?

Hayır, mücahit oldu.

*

Evet Türkiye'de Ehl-i Sünnet ve Cemaat anlayışı neredeyse Türklükle ve Türkiyecilikle özdeşleştirilmeye çalışılıyor.

Buna bağlı olarak, açıkça Şeriat düşmanlığı yapan ve küfür söz söyleyen musalla taşı müslümanlarını tekfir etmekten kaçınmak Ehl-i Sünnet'ten olmanın gereği gibi gösterilirken, selefî şeriatçı olduğunu söylemek ise afvedilmez bir sapıklık gibi değerlendiriliyor. 

Tasavvuf da İngiliz tipi İbn Arabîcilik haline getiriliyor, "Şeyh Şamil tipi cihatçı ve Şeyh Said tipi şeriatçı tasavvuf" tu kaka ilan ediliyor.

*

Din, İslamcılık karşıtlarının din tanımına göre yapılandırılıyor, ve böylece “siyasal veya toplumsal bir öğreti" sunamaz hale getiriliyor, "bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren" ilkeler bütünü olarak ortaya çıkamıyor, "politik, hukuki ve bilimsel düşünceler"e kaynaklık etmiyor, yani "ideolojik" beklentileri karşılamıyor diye bireyler ve toplumlar, bunlardan vazgeçmezler.

Böylece alan, bütünüyle (bunları sunan) ideolojilere kalmış olur..

İdeolojiler, din ile "rekabet" etmekten kurtulmuş, söz konusu alanları zahmetsizce kendi "tekel"lerine almış olurlar. 

İşte, "dinin ideolojileştirilmesi" yaygarası koparanların asıl gayesi budur: Güya dini din olarak tutmaya ve korumaya çalışıyormuş gibi görünerek onun dişlerini söküyor, gözlerini çıkarıyor, böbreklerini çalıyor, kalbini kesip çıkarıyor, ciğerlerini gasb ediyorlar. 

İdeolojik organ mafyası işlevi görüyor, çaldıkları organları ideolojilere naklediyorlar.

 

KİTAPSIZ SULTAN (DEVLET), VE CEMAAT




Cemaat konusuyla ilgili önceki yazılarımızda delilleriyle açıkladığımız gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde yer alan “cemaat”, İslam devleti (başında halifenin bulunduğu ümmet devleti) anlamına gelmektedir.

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs de bunun böyle olduğunu ortaya koymaktadır. Müslümanların imamının (halifenin) ve dolayısıyla ümmetin (bir kavmin, bir ırkın, bir etnik topluluğun değil, ümmetin, Müslümanlar’ın) devletinin bulunmadığı dönemler “cemaatsiz zamanlar”dır.

Bu “cemaatsiz zamanlar”da (koyunun olmadığı yerde keçi çelebi hesabı) cemaat diye adlandırılan gruplara (tarikat, parti, vakıf, dernek vs.) gelince.. Bunlar birer “fırka”dır, hadîsteki anlamda cemaat değil..

Çünkü cemaat, ümmet-i Muhammed’i (s.a.s.) temsil eden, başında halifenin bulunduğu ve Şeriat’in yürürlükte olduğu İslam devletidir.  

İşte, bu cemaati terk edip de o hal üzere ölen, cahiliye ölümü ile ölmüş gibi olur.

*

Evet, günümüzde ne yazık ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünü ettiği “cemaat” mevcut değil.

Ümmetin hukukun üstünlüğü (Şeriat’in üstünlüğü) ilkesi çerçevesinde birlik ve beraberliğini temel alan (Müslümanlar'ın halifesinin başında bulunduğu) bir İslam devleti yok.

Irkçılık, kabilecilik, aşiretçilik temeli üzerine kurulmuş perakende devletler var. (Afganistan İslam Emirliği nisbeten farklı.) 

Irkçılık dallanıp budaklanmış, “ikinci dereceden alt ırkçılıklar” ortaya çıkmış, bu yüzden bir Arap birliği, bir Türk birliği bile mevcut değil.. Mesela Türkmen’in Türkmenistan’ı, Azeri’nin Azerbaycan’ı, Özbek’in Özbekistan’ı, Kırgız'ın Kırgızistan'ı vs. var.. Araplar’ın durumu daha berbat..

Bunlar, “cemaat”i (ümmet devletini) değil, fırkaları (tefrika ve bölünmeyi) temsil ediyorlar.

Açıktır ki, bir devlet “Şeriat’in üstünlüğü” (hukukun üstünlüğü) ilkesini kabul etmiş olduğunu ilan etse bile “ırk” (milliyetçilik) esası üzerine kuruluysa, “cemaat” olma vasfıyla ilgisiz hale gelir.

Ayrıca, onun milliyetçiliği (ırkçılığı); İslam’dan taviz vermesi, ümmet şuuruna (cemaat ruhuna) sahip olmaması, Şeriat’i tam ve eksiksiz biçimde hayata geçirmeyi hedeflememesi anlamına gelir.

Eğer bu ırkçılığa (milliyetçiliğe) bir de laiklik (siyasal dinsizlik) ekleniyorsa, o devlet “dinsiz devlet” olacağı için “cemaat”le bağını tümden koparmış olur.

İslam'ın olmadığı yerde Ehl-i Sünnet ve Cemaat hiç bulunmaz.

*

Böylesi “cemaatsiz zamanlar”da bireylerin ne yapması gerekir?

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs, bütün fırkaların terk edilmesini emrediyor, bir ağaç kökünü kemirmek zorunda kalınsa bile..

Kendisini cemaat olarak pazarlayan fırkalardan (mesela şimdilerde FETÖ diye adlandırılan, eskiden Cemaat diye bilinen gruptan) ayrılmak (nispeten) kolay da, cemaatlikle ilgisi kalmayıp fırkalaşmış gecekondu tipi devletçiklerden ayrılmak (mesela bir Prof. Muhammed Hamidullah gibi “vatansız”/heimetlos yaşamak) zor..

Çünkü Dünya’nın (yaşanabilecek) her yeri, kendisini devlet olarak adlandıran fırkalar tarafından gasb edilmiş durumda.

İşte böylesi bir durumda müslümanın fiilen değilse bile zihniyet olarak (içinde yaşadığı) "fırka-devlet"ten ayrılması (devletçi olmaması), Cemaat (İslam devleti) idealini benimsemesi (İslamcı olması) gerekir.

Evet, Batılılar'ın "ulus-devlet" tabir ettikleri siyasal gecekondular için ("bilginin İslamîleştirilmesi" bağlamında) uygun bir karşılık aradığımızda başvurabileceğimiz alternatiflerden biri fırka-devlet olabilir. (Cahiliye kelimesinden hareketle "cahil devlet" demek de isabetli gibi görünüyor. Böylesi devletlerin banilerine de Ebu Cehil vezninde Atacahil unvanının verilmesi yerinde bir tercih olabilir.)

*

Tekrarlayalım, günümüz şartlarında müslüman bireyin fiilen değilse bile zihniyet olarak (içinde yaşadığı) "fırka-devlet"ten ayrılması (devletçi olmaması), Cemaat (İslam devleti) idealini benimsemesi (İslamcı olması) gerekir.

İslamcılık, sözlük anlamı itibariyle “İslam taraftarı” olmak demektir.. Dünya genelinde basın yayın organlarında kullanılan anlamı ise, “İslam hukukunun (Şeriat’in) uygulanmasını ve İslam birliğinin sağlanmasını savunmak”tan ibarettir.

Bunlar ise, hadîslerde geçen “cemaat”in olmazsa olmaz şartları durumundadır.

Dolayısıyla, İslamcı olmak, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak demektir.

Çünkü “cemaat”i savunmaktır.

İslam cemaatini terkin (Ki başında Müslümanlar'ın imamının/halifenin bulunduğu İslam devletini terk anlamına gelmektedir) küfür olduğu hadîslerde belirtiliyor.

İslam cemaatini fiilen terk küfür olduğu gibi, böyle bir cemaatin (halifenin başkanlığı altındaki ümmet devletinin, İslam birliğinin) tesisine karşı çıkan (İslamcı olmayan) kişi de kâfir olur.

*

Cemaatin (başında halife bulunan, Şeriat’i uygulayan) İslam devleti (ümmet devleti) demek olduğunun daha iyi anlaşılması bakımından, Prof. Dr. İbrahim Canan’a ait Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi (İstanbul: Akçağ Y., 2014) adlı eserin “Hilafet ve İmamet” bölümünde yer alan bazı hadîsleri aktarmakta yarar var.

Bir hadîs şöyle:

"… Ben de size beş şeyi emrediyorum: Allah onları bana emretti. Dinlemek, itaat etmek, cihâd, hicret ve cemaat. Zira, kim cemaatten bir karışçık ayrılırsa boynundaki İslâm bağını çıkarıp atmıştır, geri dönen hariç. Kim de cahiliye davası güderse o cehennem molozlarından biridir!"

Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! O kimse namazını kılar, orucunu tutar idiyse (yine mi cehennemlik)?" diye sordu. Aleyhisselâtu vesselâm:

"Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da! Ey Allah'ın kulları! Sizi Müslümanlar, mü'minler diye tesmiye eden Allah'ın çağrısı ile çağırın!" buyurdular." [Tirmizî, Emsâl 3, (2867).]

Cahiliye davasından kasıt, birincisi ırkçılık (milliyetçilik), ikincisi Şeriat’e aykırı yönetim ilkeleridir.

Türkçülük, Kürtçülük, milliyetçilik vs. gibi davaları benimseyenlerin kendilerini bu hadîs çerçevesinde sorgulamaları gerekir. (Sözümüz müslüman olduklarını söyleyenlere.. Müslüman olmayanlar lütfen üzerlerine alınmasınlar.)

Bu noktada bazıları “Bizim milliyetçiliğimiz ırkçılık değil” diyebilirler.. Bu laf, "Bizim dinsizliğimiz İslam'a aykırı değildir" demek gibi birşeydir.

Şayet kendi kavimlerinin ümmet birliği içinde yer almadan ayrı bir laik (siyasal dinsiz) devlet olarak “ebediyen, ilelebet” var olması hedefini güdüyorlar, İslam birliği içinde yer almayı ideal olarak benimsemiyorlarsa, milliyetçilikleri ırkçılıktır, cahiliye davasıdır. (Böylesi Türkçülerin ümmet birliğinden yani İslam birliğinden söz edildiğinde suratları asılır, fakat hristiyan birliği yani Avrupa Birliği içinde yer almaktan söz edildiği zaman ise yüzlerinde güller açar, milliyetçilikleri Afrika güneşi altındaki buz gibi erir, önce su, sonra buhar olur, uçup gider. Kendileri de boz kurtluktan çıkar, “meler gelir” mor koyun olurlar.)

İslam birliğinin sağlanmış olduğu bir yerde milliyetçilik/ırkçılık davası güdüp ayrı devlet olmak isteyenlerin durumuna gelince.. Şu hadîs-i şerîf onlar için söylenmiş gibi görünüyor (Prof. Canan’ın çevirisiyle):

"Şurası muhakkak ki, benden sonra henat ve henat (yani şerler ve fesatlar) olacak. Cemaatten ayrılan veya Muhammed ümmetinin birliğini bozmak isteyen birisini gördünüz mü, bu herifi kim olursa olsun öldürün. Zîra Allah'ın (yardım) eli cemaat üzerindedir. Şeytan ise cemaatten ayrılanla birliktedir."

*

Prof. İbrahim Canan’ın eserinin aynı bölümünde yer alan şu ifadeleri önemli:

Bu dünya-ahiret ayrılmazlığının sonucu olarak İslam'da devlet reisliği müessesesi aynı zamanda dinî reisliği de temsil eder. Devlet reislerinin dinin tatbikatına müteallik [uygulanmasıyla ilgili] vazife ve mesuliyetlerden kendilerini uzak tutmaları din açısından bir fitne olarak değerlendirilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bir hadiste şöyle buyurur:

"[Devletler tarafından yapılan] İhsan ihsanlık vasfını korudukça [karşılık beklenmedikçe] kabul edin. Fakat bu, dine karşı rüşvet mahiyetini alınca reddedin, almayın. (Maalesef) bunu terk etmeyeceksiniz. Dine karşı rüşveti terk etmekten sizi alıkoyan şey korku [öldürülmekten, hapsedilmekten korkmanız] ve fakirliktir. Haberiniz olsun, iman çarkı (ilelebed) dönecektir. Bu çark her nerede dönüyorsa Allah'ın kitabına uygun olarak dönderin. Haberiniz olsun sultan [devlet] ve kitap [Kur’an] birbirinden ayrılacaktırSakın sakın siz Kitap'tan ayrılmayın [Hükümetin/devletin değil, Kitab'ın yanında durun]. Haberiniz olsun başınıza öyleleri reis (emîr) olarak geçecek ki, (kendileri için hükmettiklerini sizin için hükmetmeyecekler), onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa atarlar, itaat etmeyip isyan etseniz [otoritesini tanımadığınızı, başkaldırdığınızı ilan etseniz, boyun eğmeseniz, kanun/yasa adını verdikleri buyruklarını çiğneseniz, yok saysanız], sizi öldürürler."

Cemaatten bazıları sordu: "Ey Allah'ın Resûlü! Pekâla ne yapalım?"

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Hz. İsa'nın ümmeti gibi yapın. Onlar, ateşe atıldılar, testerelerle biçildiler (fakat dinlerinden dönmediler). Allah'ın taati uğruna ölmek Allah'a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır."

*

Günümüzde, Kitap’dan kopmuş olan devletlerde, kitapsızlığa fiilen başkaldırma bir tarafa, sözle karşı çıkılması bile “devletin bekası için tehlike” olarak görülebilmektedir.

Kitapsızlığa açıkça isyan edilse, “Boyun eğmiyoruz, size direneceğiz, yasalarınızı tanımıyoruz” denilse, öldürürler.

Fiilen isyan etmeyip Kitab’ın devlete hakim olması gerektiğini (derin işbirliği içine girmeyip samimiyetle) savunanlara gelince.. 

Bunlara karşı silah kullanmak için bir bahane uydurulamıyor, fakat “devletin bekası” için “örtülü” yöntemlerle temizlenmeleri seçeneğinin her zaman bir kenarda hazır tutulmakta olduğu, tarihin tanıklığıyla biliniyor.


SİYASAL İSLAM VE LAİK SİYASETİN EMRİNDEKİ "SİYASAL" İLAHİYATÇILAR

 




Önceki yazılarda "Ehl-i Sünnet ve Cemaat" tabirinde sözü edilen cemaatin, “başında bir halifenin/imamın bulunduğu İslam devleti (ümmet devleti) olduğunu” belirtmiştik.

İslam devleti tabirinin birçoklarının tüylerini diken diken ettiğinin farkındayız.

Üstelik bunların birçoğu kendilerini dindarlıkta yekta zannetmekte.

Fakat, dinsizliğe (küfre, şirke) devleti bonkörce bağışlarken, İslam’a devleti çok görüyorlar.

Laiklik (siyasal dinsizlik) için her gün iman tazelerken, sözde müslüman oldukları halde, İslam’ın devlete hâkim olmasını gereksiz ilan ediyor, hatta “tehlike” ilan edenlere dolaylı destek veriyorlar.

Bunu yaparken de “Siyasal İslam”dan, “İslamcılık”tan vs. söz ederek dolambaçlı ifadeler kullanıyorlar.

Hristiyan ve Yahudiler ile onların izinden giden yerli-milli işbirlikçileri, çağdaş Batı uygarlığının Amerika’da hayata geçirdiği “En iyi kızılderili ölü kızılderilidir” politikasından uyarlanmış olan “En iyi İslam, devletsiz, siyasetsiz, laik (siyasal dinsiz) rejimin insafına terk edilmiş köle İslam’dır” felsefesinin üzerine yapıştırdıkları “laik tandanslı din ve vicdan hürriyeti” etiketi ile Müslümanları aldatıp dolandırıyorlar.

*

İslam kelimesi yetmiyormuş gibi “Siyasal İslam” ve İslamcılık tabirlerini ortaya atıyor, böylece içimizdeki aptalları ve de “Ne şiş yansın ne kebap” babından aptal görünmeyi çıkarlarına uygun bulanları peşlerine takıyorlar.

Sözde İslam’a değil, Siyasal İslam’a ya da İslamcılığa karşılar.

Bu, “Erdoğan iyi, Siyasal Erdoğan (siyaset yapan, devlet yöneten Erdoğan) kötü” demek gibi birşey..

Evinde oturan, etliye sütlüye karışmayan, kanun yapmayıp konulan kanunlara tıpış tıpış uyan etkisiz yetkisiz, güdülen koyundan farksız, ayaklar altında çiğnenen aciz bir Erdoğan’ı baş tacı etmeye hazırlar, fakat Siyasal Erdoğan’ı ise ellerine geçirseler bir kaşık suda boğacak, diri diri derisini yüzecekler.

Güya Erdoğan’a karşı değiller, Siyasal Erdoğan’a karşılar.

*

Böyle yazdığımıza bakmayın, Erdoğan gibi siyasetçiler söz konusu olduğunda kimse böylesi bir söylemle ortaya çıkmıyor.

Çünkü bu tür numaraları kimsenin yutmayacağını gayet iyi biliyorlar.

Fakat İslam söz konusu olduğunda bu bayat ve aptalca söylem sözde “bilimsel” kitaplarda bile kendisine yer buluyor.

İslam’a değil Siyasal İslam’a karşı olduklarını söyleyenler çok akıllılar ya, dünyada bir tek onlar akıllı ya, Müslümanları aptal zannediyorlar.

Bu hokkabaz abrakadabrasını Müslümanlardan ahmak ya da dünyaperest olanlara yutturmak için de, özellikle İslamî camiadaki “nüfuz/etki ajanı” konumundaki adamlarını kullanıyorlar.

(Bunlardan biri, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığını da yapmış olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “Özel Harp”in adamı olduğunu açıklamış bulunduğu Mehmet Şevket Eygi idi. Bu şahıs, Erbakan’ın gazetesi Millî Gazete’de “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazabilmişti. Yazmasına müsaade edilmişti.)

*

Fakat böyleleri, mesela Atatürkçülük vs. söz konusu olduğunda “Atatürk’e değilse de,  her tür Atatürkçülüğe ve dolayısıyla Siyasal Atatürkçülüğe karşıyız” demiyorlar. (Atatürk öldüğü için, onun “şahsına” taraftar veya muhalif olmanın “fiilen” bir önemi yok. Fakat Atatürkçülük ideolojisi millete dayatılıyor.)

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen süper sivri zekâlar milliyetçilik bahis mevzuu olduğunda “Milliyetle sorunumuz yok, fakat siyaset arenasında milliyetçilik yapmak, milliyet istismarıdır. Biz siyasal milliyetçiliğe karşıyız” diye konuşmuyorlar.

“Milliyete diyeceğimiz bir şey yok, fakat milliyetçiliğin (ırkçılığın) her türü sapıklıktır” diye yazmıyor, yazdırmıyorlar.

“Dinsizlik, fertlerin kendi karar verecekleri birşeydir, isteyen dinsiz olabilir, fakat dinsizlik devlete hâkim hale getirilerek dinsizler lehine dinliler baskı altına alınmamalıdır, siyasal dinsizlik (dinsizlikçilik) tehlikelidir” demeyi kimse düşünmüyor.

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen beyzadeler, “Türkiye’ye değil, Türkiyeciliğe, özellikle de Siyasal Türkiyeciliğe karşıyız” deme ihtiyacı duymuyorlar.

Türkiye yaşasın, var olsun, fakat Siyasal Türkiye kahrolsun, Türkiyecilik kahrolsun! Türkiyeciliğin her türü sapıklıktır” demek, Türkiye düşmanlığı değilse, Türkiye düşmanlığı nasıl birşeydir?

Sözde İslam’a değil İslamcılığa karşı olanlar, kendi putlaştırdıkları şahıslar, kurumlar, devletler, gruplar, cemaatler, ideolojiler vs. söz konusu olduğunda böyle akla ziyan ayrımlar yapıp konuşmak bir yana, öyle konuşacak olanları hain ilan edip çarmıha germek için alesta bekliyorlar.

Bunlara göre, herşeyin “siyasal”ına kapı sonuna kadar açık olmalı, milliyetçiliğin/ırkçılığın, sosyalizmin/solculuğun, her zihniyetin “siyasal”ı, siyaseti serbest olmalı, siyaset ve siyasallık bir tek İslam’a yasaklanmalı.

*

Laiklik (siyasal dinsizlik) devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırma iddiasında..

İslam ise, devlet işleriyle dinsizlik işlerini birbirinden ayırıyor

İslam’a göre dinsizlik devlete karışamaz, dinsizliğin devlet işlerine bulaştırılmasına müsaade edilemez, din de (İslam devleti de) dinsize karışmaz, ona müslüman olma dayatmasında bulunmaz.

İşte bu noktada Siyasal İslam (İslam’ın siyaseti) ile siyasal dinsizlik (laiklik) karşı karşıya gelmektedir.

Müslümanlar, “Siyasal alanın temel kurallarını kullar koyamaz, bunlar ancak kulların yaratıcısı olan Allahu Teala tarafından belirlenir. Biz insanların, temel hak ve hürriyetler söz konusu olduğunda birbirimiz için kural koymamız, birbirimize tanrılık taslamamız anlamına gelir, birbirimizi kendimize kul ve köle yapmaktır” derken, açık ya da örtülü (takiyyeci) dinsizler (kâfirler ve münafıklar), “Kuralları Allah koyamaz, bizim putlaştırdığımız, tanrı yapıp taptığımız şahıslar (tağut) koyar, biz onların ilke ve inkılaplarına tabi oluruz. Siyasal alan, tağutlarımızın tekelindedir” diyorlar.

*

Ve bu tağutçu laikler, tağutun egemenliğinin sürmesi için bir yandan jakoben siyaset izlerken, diğer yandan da Müslümanlar arasındaki ajanları ve işbirlikçileri ile beşinci kol faaliyeti yürütüyor, içerideki “itikadî sabotaj timleri” eliyle İslam’ı içeriden tahrif ve tahrip etmeye çalışıyorlar.

Adamlarına “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazdırabiliyorlar.

Bu arada, kullanışlı dünyaperestler olan “devlet memuru” modernist-tarihselci ilahiyatçıları da tepe tepe kullanmayı ihmal etmiyorlar.

Bunlar eliyle, İslam’ın siyaseti demek olan Siyasal İslam’ı yok etmeye, İslam’ın siyasete ilişkin hükümlerini geçersiz hale getirmeye ve itibarsızlaştırıp unutturmaya çalışıyorlar.

Bunun için de, Kur’an’daki siyasete ilişkin hükümleri tarihsel (tarihte kalmış, devri geçmiş) ilan ediyorlar.

Hadîslere gelince.. Onları da ya ravîleri (rivayet edip aktaranları) bahane ederek ya da “metin tenkidi” adını verdikleri “Bence Peygamber bunu demiş olamaz” şeklinde özetlenebilecek sözde bilimsel “her hadîsin üzerine giydirebildikleri konfeksiyon kılıf” ile, “uydurma” etiketli çuvala dolduruyorlar.

Böylece, hem o hadîsleri rivayet eden selefi, hem bütün bir ömürlerini bu işe harcayarak onları toplayıp yazmış olan muhaddisleri, hem de onlardan hareketle bize “fıkıh” mirası bırakmış olan ulemayı cahil, anlayışsız, uydurmalar peşinde ömürlerini ziyan etmiş ahmaklar taifesi ilan etmiş oluyorlar.

Fakat dertleri aslında onlarla değil.. Dertleri, hadîslerdeki İslamcılığa, Siyasal İslam’a dayanak olan tebligatla..

O tebligatı, bildirimleri katletmek için çalışıyorlar.

Kim için, kim hesabına?

Hristiyan Batı patentli laikçi tağut düzeninin bekası için..

Bu işbirliğinde nimet-külfet dengesi de gözetiliyor tabiî.. İşbirlikçi ilahiyatçı makulesinin hizmetleri karşılığında aldıkları samansal "semen", ömür boyu garantili bir maaş ile Hristiyan yüksek öğrenim sisteminden ithal edilmiş prof., doç. ve dr. gibi unvanlar.

*

Söze başlarken de belirttiğimiz gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen cemaat, “başında bir halifenin/imamın bulunduğu İslam devleti (ümmet devleti)” anlamına geliyor.

Dolayısıyla konu halife/imam kavramıyla da ilişkili.

Bir sonraki yazıda, hilâfet kavramıyla ilgili hadîsleri “metin tenkidi” baltasıyla doğramak için bir doktora tezi yazmış olan bir ilahiyatçının arızalı beyninin tomografisini çekeceğiz inşaallah.


İLAHİYATÇI CEHALETİ VE "CEMAAT"

 



TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ehl-i Sünnet” maddesinin yazarı Yusuf Şevki Yavuz’un “cemaat” kavramını tam açıklayamadığı ve İmam Şatıbî’nin konuyla ilgili ifadelerini de hem eksik aktardığı hem de yanlış yorumladığı görülüyor.

Çünkü söz konusu maddede yer alan "Cemaat kavramı, farklı şekillerde yorumlanmışsa da … İslâm’ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran ashap cemaati anlamına geldiği yolundaki görüş tercih edilmiştir (Şâtıbî, II, 258-265)" şeklindeki ifadesi doğru değil.

Çünkü İmam Şatıbî cemaatten sadece “ashab”ı anlıyor değil.

“Cemaat”ten kastın sadece ashab topluluğu olduğu kabul edilirse, sahabenin son ferdi de vefat edince cemaatin yok olup gitmiş olduğunu kabul etmek gerekir.

Evet, Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadiste geçtiği gibi ümmetin “cemaatsiz” zamanları olacaktır, fakat bu, ashabın vefatıyla değil, “tüm Müslümanların bağlılık arz edip biat ettikleri bir halife/imam tarafından yönetilen bir İslam devleti”nin bulunmamasıyla ortaya çıkan bir durumdur.

*

Yusuf Şevki Yavuz’un İmam Şatıbî’nin görüşlerini yanlış aktardığı, İmam’ın el-İ’tisam adlı eserinde yer alan şu ifadelerinden de anlaşılıyor:

“… (Cemaatin ne olduğu konusunda yanılan kişilerin) Bu konudaki görüşleri, kendisine ittiba edilmesi emredilen cemaatin --ki fırka-yı nâciyedir (kurtulmuş topluluktur)—, toplumun genelinin (kamuoyunun, umumun) üzerinde bulunduğu şey (üzerinde olma) olduğu anlayışı üzerine kuruludur. Böylece, gerçekte cemaatin, Hz. Peygamber’in (s.a.s), onun ashabının ve onlara güzelce tâbi olanların üzerinde bulundukları şey (üzerinde olma) olduğunu bilememiş oldular.”

(eş-Şâtıbî, el-İʿtisâm, C. 1, Kahire: Mektebetü't-tevhid, t. y., s. 21.)

Görüldüğü gibi, İmam Şatıbî sadece ashabdan söz etmiyor, “onlara güzelce uyanlar”ın (ve’t-tâbi‘ûne lehüm bi-ihsânin), yani Sünnet’e tabi olanların biraraya gelmek suretiyle oluşturdukları topluluğu da cemaat olarak nitelendiriyor (Ya da cemaate dahil ediyor).

Prof. Yavuz’un yazdığı satırlarda bu “onlara ihsan üzere tâbi olanlar” kaydı nerde peki?.. Ara ki bulasın, alıp başını Kaf Dağı’nın ardına gitmiş.

Burada “onlara güzelce uyanlar” ifadesiyle “yaşayan insanlar”dan söz edilmektedir.

Cemaat, sadece vefat etmiş olan ashabdan ibaret değildir.

*

İmam Şatıbî’nin sözlerini aktarmaya devam edeceğiz, fakat önce, İslam’ın siyasal boyutunu (siyasete ilişkin hükümlerini) geçersiz ilan etmek için Hristiyan ve Yahudiler ile onların içimizdeki işbirlikçilerinin çevirdikleri dolaplardan söz etmek gerekiyor.

İçimizdeki işbirlikçilerin bir kısmı İslam’a doğrudan cephe alıyor, onu çağdışı ilan ediyor, “Ortaçağ düzeni ve kafası” gibi laflarla aşağılamaya çalışıyorlar.

Bunlar geniş bir yelpaze oluşturuyor, aralarında ateistler de, deistler de, Kemalist/Atatürkçü laikçiler de, Şeriat düşmanı Türk ve Kürt ırkçıları/milliyetçileri de var.

Bunlar İslam’a cepheden, sağdan soldan, yandan arkadan saldırıyorlar.

Bir de İslam binasının temellerini içeriden yıkmak için uğraşanlar var.

Bunların bir kısmı bozuk itikatlı ve kötü niyetli oldukları halde suret-i haktan gelerek münafıklık yapıyorlar.

Onlara uyanların bazıları ise, yapılan ameliyenin temelleri sağlamlaştırma çabası olduğunu zanneden şuursuz kullanışlı ahmaklar topluluğu..

*

İslam binasını içeriden yıkmaya çalışanları da iki ana başlık altında ele almak mümkündür.

Bir grubu, liderleri dışarıdaki Hristiyan ve Yahudi “akıl hocaları”yla işbirliği ve dayanışma içinde olan sözümona dinî/İslamî grup, klik ve topluluklar oluşturuyor. Tipik örnek FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü).

İkinci grubu ise, bir yandan Türkiye’deki laik-Kemalist derin yapı ve örgütlerin yönlendirmesiyle icra-yı faaliyette bulunan, diğer yandan da Batılı oryantalist şeytanların vesvese ve hurafelerini tekrarlayarak sözde “aydın” din bilgini olmaya ve Batılılar’dan aferin almaya çalışan kişilik özürlü modernist-tarihselci ilahiyatçılar oluşturuyor.

“Bilimsel” şovmenlik ve artistlik derdindeki bu şahsiyetsiz güruh, cepheden saldıran ateistler ve ataist-ırkçı laikçiler gibi “çağdışı” filan türünden lafları tekrarlamak yerine, aynı anlama gelen “tarihsellik” gibi şekerle kaplı zehirli kapsülleri Müslümanlara yutturmaya çalışıyorlar.

Bunların bazıları (Prof. Ömer Özsoy ve Prof. Mustafa Öztürk gibi “öz” ve süzülmüş dangalaklar) Kur’an-ı Kerîm’e (Allahu Teala’nın kelamına) bile dil uzatabilmiş durumdalar. Allahu Teala’nın Kur’an’da “ahlâkî idealden taviz vermiş” olduğunu yazabilmiş olan Fazlur Rahman münafığının izindeler. Hatta onu aşmış durumdalar.

Ancak, “mevzubahis” olan mesela (Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlu) Mustafa Kemal Atatürk’ün kitabı Nutuk olunca, nutukları tutuluyor, eleştirellik “teferruat” haline geliyor, “Ata”larının kitabında herhangi bir “dinî ya da ilmî hata” bulamıyorlar.

*

Ömer Özsoy ve Mustafa Öztürk gibi “öz” dangalak olmayı başaramayan “düşük profilli” modernist-tarihselci ilahiyatçılara gelince, onlar, Kur’an’a dil uzatma “cesareti” sergileyemiyor, "öz" dengesizleri gıptayla seyretmekle yetiniyor, sadece, (Kur’an’ın doğru anlaşılması bakımından vazgeçilmez öneme sahip olan) hadîsleri (Sünnet’i) tahrif ve tahrip etmek için mesai sarf ediyorlar.

Suret-i haktan geldikleri için de, sözde, dini korumaya, uydurma hadîslerden ayıklamaya, ulemanın yorumlarının donmuşluğundan kurtararak  “güncellemeye”, ve “çağdaş” dünyada yaşanabilir hale getirmeye çalışıyorlar.

Bunun için öncelikle geçmişte muhaddislerin (hadîs âlimlerinin), nakledilen rivayetlerin sıhhatini tespit için yapmış oldukları çalışmaları, onların bize bırakmış oldukları devasa birikimi istismar ediyor, mesela “Tamam öyle bir hadîs var da onun ravîlerinden (aktarıcılarından) filan hakkında falan âlim şöyle bir olumsuz şey söylemiş” türünden gazeller okuyor, neredeyse bütün hadîsler hakkında şüphe uyandırmaya uğraşıyorlar.

Diyelim ki ravîler hakkında söyleyecek birşey bulamadılar, bu defa da, “Hadîsleri bir de metin tenkidine tabi tutmak lâzım” diyerek inkâr yoluna sapıyorlar.

*

Metin tenkidi diye ortaya koydukları şeyler ise genelde kendi geri zekâlılıklarının, önyargılarının ve idrak eksikliklerinin teşhirinden, Batılılar ve laikçiler karşısındaki aşağılık komplekslerinin ve yaranma arzularının dışavurumundan ibaret.

Böylesi “metin tenkitçisi” tipler her devirde çıkmış.. Mesela zamanında cahil bir sofunun, Allahu Teala’nın isimlerinden birinin, “kibir” kelimesiyle aynı kökten gelen el-Mütekebbir olduğunu duyunca, “Hâşâ, Allah mütekebbir olamaz, kibirlenmek Allah’a yakışır mı?!” demiş olduğu söylenir.

Bir başka “metin tenkitçisi” tipi, Mahmut Toptaş hoca bir yazısında şöyle anlatıyor (“Sağır Kef ve Tecvit”, Millî Gazete, 10 Ocak 2023):

Ahmet’in oğlu hafız oldu mu?

Ali amca Ahmet’in geldi mi?

Bu iki soru cümlesinde birinci cümlede Ahmet kelimesinin sonuna gelen N harfi normal bizim bildiğimiz N’dir.

İkincisindeki N ise Osmanlılar döneminde sağır kef dedikleri N’dir ve ses genizden gelir.

İşi, okumak ve yazmak olmayanlar için sorun yok.

Okuduğunu veya yazdığını anlama veya anlatma derdi olmayanlar için de sorun yok.

Halkımız, konuşurken farkında olmadan ikisini ayırt ederek doğrusunu söylüyorlar.

“Ahmet evine gitti, sen de kendi evine mi gidiyorsun?” derken ikinci “evine” kelimesindeki N harfini genizden söyler.

*

Geçen Cuma hutbesinin başlangıcında imamlarımız, Süleyman Çelebi’nin bir beytini okuyarak başladılar:

“Allah adın her kim ol evvel ana

Her işi asan ide Allah ana”

Her iki mısranın sonu “ana” diye biter.

Benim Cuma namazı kıldığım caminin imamı, aklı başında, “Allah ana” kelimesinin nasıl yanlış anlaşılacağını bildiğinden “Allah ona” diye okudu.

Osmanlıca da ana kelimesinin ona denmesi için sağır kefle yazılırdı.

Latin alfabesinde sağır kef olmadığından zorunlu olarak “ana” yazılmış.

Ne olacak “ana” yazılır da ona okunur denemez. Birçok imamımız da “Allah ana” diye okumuşlar.

1975-79 tarihleri arasında Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nde öğrenci iken değerli hocalarımızdan Arif Etik merhum sınıfta anlatmıştı:

Okulun ders yılının başında açılış için müdür bey, Konya valisini, ikinci ordu komutanını ve diğer protokolü davet etmiş.

“Açılış günü ikinci ordu komutanıyla yan yana oturduk.

Bir ara bana eğildi ve, “Neden Hristiyanlar ‘Allah baba’ derler de biz Müslümanlar ‘Allah ana’ deriz?” diye sordu.

Ben de ona, “İlk defa sizden duyuyorum, siz nereden duydunuz?” dedim,

Millî Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı Mevlid kitabında:

“Allah adın her kim ol evvel ana

 Her işi asan ide Allah ana” diyor dedi.

Arif hoca, “Emin ol aziz yavrum dondum kaldım” demişti.

Hoca, açıklamasını yapmış.

Birinci mısradaki “ana”nın anmak anlamında olduğunu, ikinci mısradaki “ana”nın ona manasında olduğunu, ikisinin de sağır kefle yazıldığını ama Latincede sağır kef olmadığından böyle sorunlar olduğunu söylemiş.

*

Evet, modernist-tarihselci İlahiyat soytarılarının metin tenkitçiliğinin ne menem bir şey olduğunu (inşaallah izleyen yazılarda) bir doktora tezi örneğinden hareketle teşrih masasına yatıracak, daha sonra da “cemaat” konusuna (İmam Şatıbî’nin yarım kalan sözlerini de tamamlamak suretiyle) devam edeceğiz..


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...