said nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
said nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"KEŞKE YUNAN GALİP GELSEYDİ" Mİ?

 











“Beni tefe koyarlar ama, keşke Yunan galip gelseydi. Ne Hilafet yıkılırdı,  ne Şeriat kaldırılırdı, ne medrese lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı, hiçbiri olmazdı. 

"Buna inanmayan, Yunanistan‘da bir şeriat mahkemesi var, orda Yunan’ın esiri olan müslümanlar için… 

"Sizin içinizden birisi desin ki ‘Ahval-i şahsiyyeye (kişisel hallere) müteallik (ilişkin) mesail (sorunlar) için hiç olmazsa ihtiyarî (isteğe bağlı), talebe bağlı, isteyen şeriat mahkemesine gitsin’, diyebilir misin? 

"‘Anayasa’ya laiklik konmasın’ diyen adamı [dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ı] nasıl boykot ettiler, nasıl hakaretlerde bulundular, görüyorsunuz. 

"Bizim gâvur, elin gâvurundan daha şiddetli.”

*

Ekim 2016’da merhum Kadir Mısıroğlu‘nun bu sözleri medyaya yansımıştı..

Tabiî laik kesim hemen üzerine atladı.

İçten içe memnundular, rahmetlinin Mustafa Kemal eleştirilerine cevap veremedikleri için akıllarınca bir açığını yakalamışlardı.

*

Merhumun sözlerinin önemli bir kısmı doğru olmakla birlikte, abartılı konuştuğu açıktı..

Yunan galip gelip İstanbul’u da ele geçirseydi, hilafet kaldırılmazdı diye birşey yok.

Hilafetin ne izi ne tozu kalırdı.

Çünkü küfrün hâkimiyeti altındaki bir halife müsveddesi, tanım gereği, halife değildir.

Şeriat de sadece ahval-şahsiyyeden ibaret değildir. Onun siyaseti ve ekonomiyi de içeren bir toplumsal yanı vardır.

Şeriat sadece evlilik, boşanma, miras vs. konularını düzenlemiyor, onun ayrıca bir de ceza hukuku boyutu var.

Diyelim ki bir müslüman Türk ile hristiyan Rum arasında cinayetle biten bir kavga oldu, bunu hangi ceza hukukuna göre çözeceksiniz? Yine İslam Şeriati mi geçerli olacak?

Tabiî ki olmayacak.

Dolayısıyla, merhum Mısıroğlu’nun “Yunanistan’da Şeriat mahkemesi var” sözü o kadar da doğru değil.

*

Yunan galip gelseydi, bugünkü İstiklal Marşı’n olmazdı.

Bayrağında hilal olmazdı.

Ezanlar bu kadar serbestçe okunmazdı. (Gerçi bir ara Ezan da yasaklandı, Allah Menderes'e rahmet etsin!)

Ancak bunlar, Mustafa Kemal’in bu millete beleşten bağışladığı, elde yokken kazandırdığı birer karşılıksız lütuf değildir.

Tam aksine bu millet, Mustafa Kemal’in ve kurduğu "laik (siyasal dinsiz) düzen"in elinden ancak bu kadarını kurtarabildi.

Batı Trakya’daki Türkler de Yunan’ın elinden başka bazı şeyleri kurtardılar.

*

Bununla birlikte, “Keşke Yunan galip gelseydi” demenin de bir anlamı yok.

Yunan galip gelseydi, ve bu arada Mustafa Kemal’i savaş esiri olarak alıp götürselerdi, şimdi onun için ağıt yakıyor olurdun.

Şöyle derdin: 

“Bakmayın siz Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin namaz vs. kılmadığına.. O savaş gailesi içinde namazına abdestine çok dikkat edemedi, ama kalbi çok temizdi, yüreği imanla doluydu. Padişah onu boş yere seçmemişti. Emri altındaki İslam ordusu galip gelseydi, cihad zaferle sonuçlansaydı, Osmanlı yıkılmazdı. Ne Hilafet yıkılırdı, ne Şeriat kaldırılırdı, ne medreseler lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı, hiçbiri olmazdı.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Said-i Nursî gibi basiretsiz hocalar ne yazık ki Mustafa Kemal Paşa gibi sadık bir komutanı anlayamadılar. Düşman ajanlarının iftiralarına aldanıp Paşa hakkında suizanda bulundular, Paşa’nın dış dünyaya karşı siyaset icabı söylediği bazı lafları kafaya taktılar. Hatta Said-i Nursî tuttu önce bir namaz beyannamesi yayınladı, sonra da savaşın ortasında Ankara’yı terk edip gitti. Şimdi siz söyleyin, Padişah emrettiği için Yunan’a karşı cihat eden, savaşıp esir düşen Mustafa Kemal Paşa hazretleri mi daha dindardır, yoksa ‘Bunlardan bir cacık olmaz’ diyerek savaşın ortasında Ankara’dan çekip giden Said-i Nursî mi? Bu millet bu basiretsiz, kifayetsiz, firasetsiz, hayalperest, yaşadığı çağı anlayamayan, dünyayı bin 400 yıl öncesi gibi zanneden hocalardan az çekmedi!”

*

Bu laikler (siyasal dinsizlikçiler), sözde vatanseverlik edebiyatı yapıyor olsalar da, çoğu, Yunan’ın galip gelmiş olmasını dert edecek adamlar değiller.

Tam aksine, "laik, demokratik ve çağdaş" bir Yunan hakimiyetini yürekten, can u gönülden isterler.

Çünkü bunların hedefi batılılaşmak, çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak ve bu arada Avrupa Birliği‘nin bir parçası haline gelmekten ibaret.

Yunan galip gelseydi, bu hedefler daha çabuk ve kolay yoldan gerçekleşmiş olurdu.

Bu yüzden, bana kalırsa, Yunan’ın galip gelmemiş olmasına Mısıroğlu‘ndan daha fazla üzülüyorlardır.

Ama, bunu yüksek sesle söylemeyecek kadar da işlerini bilirler.

Onlar açısından meselenin can alıcı noktası ise şu: 

Yunan işgali yaşansaydı, kökenini bir şekilde Rumluğa dayandıramayanlara "ikinci sınıf vatandaş" muamelesi yapılır, onlara "keçi çobanlığı" layık görülürdü. 

"Cennet vatanın Kemalist imtiyazlı vatandaşları" Yunan usulü "laik demokrasi"de mağdur olurlardı. 

Canlarını sıkacak tek nokta burası.

*

Yunan galip gelseydi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “milli ve yerli” AB hedefi kolayca gerçekleşebilirdi.

Kalkıp Mısır ve Tunus‘a gidip “Şeriat yerine laiklik” tavsiye etmiş olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yunan vatandaşı olduğu için, muhtemelen, Şeriatçılıktan yine uzak dururdu.

Belki imam hatip lisesi yerine, eksik gedik bir medrese tahsili yapmış olur, fakat herhalde yine laikliği savunurdu.

Türk milletvekili adayı Temel Karamollaoğlu, “Müslümanım, İslamcı değilim” diyerek, vatandaşı Yunan halkının gönlüne su serperdi.

Bahçeli ve Akşener gibi milliyetçiler (din-ci olmayan milliyet-ciler) “Biz Türkler Yunanistan’ın laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olmasını istiyoruz, onun ötesinde bir talebimiz yok, laiklikten taviz verilemez” derlerdi.

Kılıçdaroğlu da muhtemelen “Ben Alevî meşrep samimi bir müslüman olarak sosyal demokrasiye inanmış durumdayım, başka bir davam yok” derdi.

Yunan devleti vatandaşı Mehmet Şevket Eygi“Müslümanım, İslamcı değilim. İslamcılık sapıklıktır; sapıtmış ve sapıttıran bir fırkadır” diye yazılar döşenir, Yunan makamlarından aferin alırdı. Yılın gazetecisi filan seçilirdi. 

İşbirlikçilik yaptığı İçişleri Bakanı’nın adı Faruk değil, Dimitri filan olurdu.

 “Canım Yunanistan“ı için “Ben devlet taraftarıyım. Düzen ya da rejim bozuk olabilir, rejim başka, devlet başkadır. Devletime bağlıyım. Devletimi en çok ben severim, bu konuda ikinci olmayı bile kabul etmem” şeklinde sevgi dolu yazılar kaleme alırdı.

"Yunanistan sevgisi imandandır" adıyla kitap yazan bile çıkardı.


İHSAN ELİAÇIK, KUR’AN’A SUİKAST, VE SİYASÎ SUİKASTLER

 



İhsan Eliaçık bir meal-tefsir yazmış.

Ve mahkeme kararıyla toplatılmış.

BirGün gazetesinin 23 Şubat 2023 tarihli haberi şöyle:

Dini de tekele almak istiyorlar

İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık’ın “Yaşayan Kur’an Türkçe Meal-Tefsir” adlı kitabı için basım yasağı ve toplatma kararı verildi. Toplatma kararında gerekçe olarak sunulan nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 yılında yayınladığı genelgede aynı cümlelerin kullanılması dikkat çekti.

İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği tarafından verilen kararda gerekçe olarak “İslam dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı unsurlar içermesi” gösterildi. 2019 yılındaki genelgede ise, “İnceleme sonunda İslam Dininin temel nitelikleri açısından sakıncalı olduğu Kurul tarafından tespit edilen meallerin; basım ve yayımının durdurulmasına, dağıtılmış olanların toplatılmasına ve imha edilmesine karar verilebilmesi için yetkili ve görevli mercie müracaat yapılmak üzere hukuki süreç başlatılacaktır” denilmişti.

BirGün’e konuşan İhsan Eliaçık karara tepki gösterdi. Eliaçık, “Diyanet tarafından 2019 yılında yayımlanan genelgede, ‘İslam dinine aykırı meallerin toplatılması ve imha edilmesi sağlanacaktır’ deniyor. Bir kere bu Anayasa’ya aykırı bir genelge. Bir idarenin kararıyla Anayasa kararı ortadan kaldırılıyor. Din İşleri Yüksek Kurulu kitabımda İslam dinine aykırı unsurlar tespit ediyor ve İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi’ne ihbar ediyor. Mahkemede bu başvurunun ardından Basın Kanunu’nun 25’inci maddesine göre kitabın toplatılmasına karar veriyor” dedi. Suç icat edildiğini dile getiren Eliaçık, şunları söyledi: “Bana İslam dininin temel esaslarına aykırı yorumlar yaptın diyorlar. Bana göre de Diyanet’in meali hatta kendisi İslam dininin temel niteliklerine aykırı. Bu karar tek adamlığın giderek bir dinî diktatörlüğe dönüştüğünü gösteriyor. Bu çok yanlış bir yola gidildiğini gösteriyor. Bir üst mahkemeye itiraz edeceğiz. Oradan kararın döneceğini düşünüyoruz.”

*

Bence, yasaklanması yanlış olmuş.

Tam aksine, şöhret budalası bir sivri akıllının dini nasıl yanlış anlayıp anlatabileceği konusunda örnek metin olarak ilahiyatlarda ders konusu yapılabilirdi.

İsmail Güleç, fikriyat.com’da yayınlanan 25 Şubat 2023 tarihli yazısında, İhsan’ın yazdığı mealin ne menem bir şey olduğunun anlaşılması için bir örnek vermiş: Maide Suresi’nin 6’ncı ayeti.

Ayetin meali, merhum Ömer Nasuhi Bilmen hoca tarafından şöyle veriliyor:

“Ey mü'minler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayınız ve başlarınıza meshediniz ve ayaklarınızı iki topuğa kadar yıkayınız ve eğer cünüb iseniz gusül ediniz (tamamen yıkanınız). Ve eğer hastalar iseniz veya sefer halinde iseniz veya sizden biri helâdan gelmiş ise veya kadınlarınıza dokunmuşsanız da su bulamazsanız o halde temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz, ondan yüzlerinize ve ellerinize meshediniz. Allah Teâlâ sizin üzerinize bir sıkıntı vermek istemez. Fakat o sizi tertemiz kılmak ve üzerinize nîmetini itmam etmek ister ki şükredesiniz.”

İhsan’ın verdiği anlam ise şöyle:

“Ey iman edenler! Destekleşme/dayanışma toplantısına geleceğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin, topuklara kadar ayaklarınızı da. Eğer cünüpseniz, tastamam yıkanın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuşsanız ve de su bulamıyorsanız, bu durumda temiz bir toprağa ellerinizi sürün ve onunla yüzünüzü ve kollarınızı hafifçe ovun….”

Meğer 54 Farz gibi kitaplara yazılması gereken farzlardan biri toplantı farzıymış, haberimiz yokmuş.. Fakat sıradan bir toplantı değil, destekleşme toplantısı.. Destek değil, destekleşme, al gülüm ver gülüm destekleşiyorsun..

Günde beş vakit destekleşme.. Sabahın köründe, gecenin yarısında..

*

Bu sivrinin “destekleşme/dayanışma toplantısı” diye tercüme ettiği kelimenin aslı salât..

Salât’ın sözlük anlamı “dua etmek, ibadet etmek, bağışlanma dilemek, yalvarmak”.

İslamî literatürdeki terim/ıstılah anlamı ise namaz. Namazda bu sözlük anlamlarının hepsi toplanmıştır.

(Kimi kelimelerin bir sözlük/lügat anlamı, bir de belirli disiplin ve alanlara özgü terim/ıstılah anlamı bulunur. Mesela vatandaş kelimesi, sözlük anlamı itibariyle vatan/yurt ortaklığını gösterirken, hukuk terimi olarak bir devletin mensubu birey olmayı ifade eder. Sözlük anlamı itibariiyle vatansız (haymatlos/heimatlos) insan bulunmadığı halde, hukuken vatansız olanlar mevcuttur.)

İhsan’ın yeni icat “kişisel sözlük”ünde salât namaz olmaktan çıkıp destekleşme/dayanışma toplantısı olunca, Kur’an’daki ilgili ayetlerin tamamının anlamı değişiyor.

Mesela Hz. İbrahim’in Hz. Hacer ile Hz. İsmail’i Mekke’ye bırakınca yaptığı dua:

“Rabbimiz, ben çocuklarımdan bazısını senin saygın evinin yanında, çorak bir vadiye yerleştirdim. Ey Rabbimiz, orada destekleşmeyi/dayanışmayı diriltsinler, insanlar onları sevsin, oranın ekmeğini yesin, suyunu içsinler. Umarım ki şükredenlerden olurlar.” (İbrahim, 14/37)

Namazı “ikâme” de destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikmek haline geliyor:

“Kitaba sımsıkı sarılıp destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa dikenlere gelince; iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanların yaptıkları boşa gidecek değildir.” (A’raf, 7/170)

Bu arada namazdaki “huşû” da, suyun buz ya da buhar olup halden hale geçmesi gibi halden hale geçiyor, “derin bir maneviyat”a dönüşüyor:

“Onlar, destekleşme/dayanışma çabalarında derin bir maneviyat üzeredirler.” (Mü’minûn, 23/2)

Öyle kuru kuruya dayanışma makbul değilmiş, derin ve özel bir maneviyatla yapılmalıymış.

*

Bu arada İhsan, mealiyle, destekleşme/dayanışmanın başka kerametlerini keşfetmemizi de sağlıyor.

Meğer destekleşme/dayanışma kötülük alanında asla gerçekleşmeyen birşeymiş. Tam aksine destekleşme/dayanışma olan yerde kötülük olmazmış. Mesela FETÖ’nün kötü bir örgüt olması mümkün değil, çünkü destekleşme/dayanışmayı kendi aralarında ayağa kaldırmışlardı:

“Sana vahyedilen bu kitabı başkalarına da ilet ve destekleşmeyi/dayanışmayı ayağa kaldır. Hiç şüphesiz destekleşmek/dayanışmak toplumda çirkin ve kötü işlere engel olur. …” (Ankebut, 29/45)

Gelelim cuma namazına.. O da cuma destekleşmesi/dayanışması oluyor:

“Ey iman edenler! Cuma günü destekleşme/dayanışma için çağırıldığınızda alışverişi bırakıp Allah'ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz, sizi kurtaracak olan budur.” (Cuma, 62/9)

*

Ancak bu destekleşme/dayanışma toplantılarına katılmanın bir adabı var.

Mesela ne söylediğini bilmeyecek kadar sarhoş olmayacaksın.

Mesela cünüpsen önce temizlenmen gerekiyor. (Bu arada İhsan cünüplük/cenabet kavramına da açıklık getiriyor: Cinsel şehvet nedeniyle anormal hal.)

Dahası, bu destekleşme/dayanışma toplantısı ibadeti, hastaları da kapsıyor.

Hatta yolcuları.. Mü’minler yolculukta destekleşme/dayanışma toplantısı yapmak zorundalar.

Bunu öyle sallapati de yapamıyorlar.. Abdest ya da teyemmüm gerekiyor.

Hasta da olsan toplantıya giderken abdestli olacaksın, abdest alamadın diyelim, teyemmüm yapacaksın.

Yoksa destekleşme/dayanışma olmuyor, sakatlanıyor:

“Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar, yolcu olmanız hariç cünüp iken (cinsel şehvet nedeniyle anormal haldeyken) temizleninceye (normalleşinceye kadar) destekleşme/dayanışma toplantısına yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz ya da biriniz tuvalete gitmişse veya kadınlarla cinsel ilişkiden sonra su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa ellerinizi koyun, sonra yüzünüze ve ellerinize sürün. …” (Nisa, 4/43)

İhsan’ın meal-tefsirinde destekleşme/dayanışma toplantısı özellikle tehlike anında daha önemli hale geliyor, fakat tehlike geçince de bu toplantıyı ihmal etmemek, “eda etmek”, “ayakta tutmak” gerekiyor:

“Destekleşme/dayanışma toplantısını bu şekilde eda ettikten sonra artık gerek ayakta, gerek otururken ve gerekse yaslanmışken hep Allah'ı anın. Tehlike geçtiğinde de, destekleşmeyi/dayanışmayı daima ayakta tutmaya devam edin. Çünkü destekleşme/dayanışma faaliyeti mü'minler için asla ihmal edilmemesi gereken bir görevdir.” (Nisa, 4/103)

*

İhsan efendinin bu kepazeliği salt derin ve sınırsız ahmaklıktan mı kaynaklanıyor, yoksa dizginleyemediği fettanlığından dolayı kendisini rezil etme pahasına bile bile mi bunu yapıyor, karar vermek zor.

Ancak, bunu hep yapıyordu.

Geçmişten bir missal: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’le ilgili karikatürler tartışılırken Hürriyet‘ten Ahmet Hakan’ın sorularını cevaplandırmış, “Hazreti Peygamber’in karikatürünün çizilmesi karşısında Müslümanlar rencide oluyorlar. Bu konuda ne diyorsunuz?” şeklindeki soruya şöyle cevap vermişti:

Peygamber’in karikatürünün çizilmesi Müslümanları rencide eder. Allah’la, Peygamber’le, Kuran’la, ayetlerle alay edenlere karşı ne yapılması gerektiği Kuran’da var. Söylenen şu: “Alay edenlerle karşılaştığınız zaman sözü değiştirene kadar onlardan uzaklaşın ve onlarla beraber oturmayın.” Mekke’de müşrikler alay etmiş, En’am suresinin 68. ayeti gelmiş. Medine’de Yahudiler ve Hıristiyanlar alay etmiş, Nisa suresinin 140. ayeti gelmiş. Ayetlerde söylenen hep aynı: Alay edenlerle birlikte oturmayın, oradan uzaklaşın… Pasifist bir tutumdur Allah’ın bizden istediği… Pasifist bir protestodur.” Cezalandırma yok. Silah kullanma yok. Hele öldürme, hiç yok. Ayetler apaçık. “Sözü değiştirene kadar orada oturma, oradan uzaklaş” diyor. Alay biter de söz normale dönerse oturabilirsin. Yani “İlişkiyi kopar” bile demiyor, sadece uzaklaş diyor. Uzaklaşarak şunu söylemiş oluyorsun: “Bu yaptığın hoşuma gitmiyor. Sen de ısrarla yapmaya devam ediyorsun. O zaman bana eyvallah.” Çok ince bir tutum… ” 

http://haberler.rotahaber.com/ihsan-eliaciktan-cok-ilginc-cubbeli-iddiasi_511390.html

İhsan böyle konuşuyor.

Fakat merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Nisa Suresi’nin 140. ayetini tefsir ederken şunları söylemektedir:

… Halbuki daha önce size kitapta Allah şöyle indirmiş, şöyle indirilmiş idi: Ki Allah’ın âyetlerine küfredilirken ve alaya alınırken işittiğiniz zaman o kâfirler ve alaycılarla beraber oturmayınız, ta ki başka söze dalsınlar. O halde onlarla beraber oturmaktan bile sakınmak ve imanın şerefini korumak gerekirken onlarla dost olmak ve onlardan şeref beklemek nasıl olur?

Mekke’de müşriklerin durumlarına karşı Peygamber’e hitap edilerek, “Âyetlerimiz üzerine lüzumsuz münakaşaya dalan kimseleri gördüğün zaman onlardan uzaklaş ki, ondan başka bir söze dalsınlar” (En’am, 6/68) âyeti inmişti. Medine’de de yahudi hahamları bulundukları meclislerde Kur’an’dan küfür ve alay ile bahsederler ve münafıklar da onlarla beraber bulunur, dinlerlerdi. Bundan dolayı o âyet meâl olarak anılmış ve bu şekilde Peygamber’e hitabın, bütün ümmetine hitap etmek demek olduğu anlatılmış ve buyurulmuştur ki: Bu takdirde, yani Allah’ın âyetleriyle küfür ve alay edilirken yanlarında oturduğunuz takdirde siz onların, o kâfir alaycıların aynısınız. O zaman siz de onlar gibi kâfir olursunuz. Bu âyetin zahirine bakarak Allah’ın âyetleri ile alay etmek küfür olduğu gibi, o esnada yalnız onların yanında oturmak da küfür olacağı anlaşılıyor. Bununla beraber Akaid âlimleri bunu rıza (hoşgörme) ile kayıtlandırmışlar ki, buna karîne de nüzul sebebinin münafıklar hakkında olmasıdır. Fakat rıza itirazı terketmek demek olduğuna göre açık veya gizli itiraz edilmedikçe kişi küfürden kurtulmuş olamaz. Kalkıp gitmek de bir itiraz demektir. Meğer ki “Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde küfre zorlanan kimse hariç” (Nahl, 16/106) olsun. Oturur onlar gibi olursa ne mi olur? Şüphesiz ki Allah münafıklarla kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır. Dünyada Allah’ın âyetleriyle alay etmek için toplandıkları gibi, ahirette de cehennem azabında öylece toplanırlar.”

(http://www.kuranikerim.com/telmalili/nisa.htm)

 *

İslam’ı pasifizm, tepkisizlik, cansızlık ve uyuşukluk haline getirmeye çalışan ve bunu “incelik” olarak yutturmaya çalışan abrakadabracı uyanık İhsan’a, atıfta bulunduğu âyetlerin “son söz” olmadığını hatırlatmak gerekiyor.

Tevbe Sûresi’ni de (1-5. ayetler) tekrar okusun:

1 – Bu, Allah’tan ve Resulü’nden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur:

2 – Bundan böyle yeryüzünde dört ay daha istediğiniz gibi gezip dolaşın. Şunu da bilin ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah kâfirleri mutlaka perişan edecektir.

3 – Ayrıca büyük hac günü Allah ve Rasulü tarafından insanlara bir ilandır ki, Allah da Resulü de müşriklerle yapılan antlaşmalara artık bağlı değildir. Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Yok yine tevbeden yüz çevirirseniz biliniz ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Kâfirleri acı bir azap ile müjdele.

4 – Ancak kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size olan ahitlerinde hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseye yardımda bulunmamış olanlar bunun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmanızın hükümlerine antlaşma süresinin sonuna kadar uyunuz. Muhakkak ki, Allah müttakileri sever.

5 – Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Ünal Tanık’ın destekleşmeci/dayanışmacı bir üslupla yayın yapan sitesi, Ahmet Hakan’ın bu söyleşisini haber yapmış, İhsan’ın laf arasında “ilginç sorular” yöneltmiş olduğuna dikkat çekmişti.

Sorulardan biri şöyle:

“Dört halifeden üçü suikastla öldürüldü. Bunu Batılılar mı yaptı?”

Evet, Eliaçık uyanığı, böyle bir soru yöneltiyor.

Cevap verelim..

Suikastle öldürülen üç halifeden ilkini, Hz. Ömer’i, İranlı bir mecusi öldürdü.

Nedeni, şimdi binlerce kişi tarafından korunan sözde demokrat yöneticilerin aksine, onun yanında hiç korumasının bulunmamasıydı.

O da saraylarda zevk ü sefa sürüp, yüzlerce, binlerce koruma ile gezseydi, öldürülmezdi.

*

Gelelim Hz. Osman’a..,

Kendisine karşı protestolarda bulunanlara karşı “polis” gücü kullansa, aralarına casus yerleştirip nifak çıkarsa, muhaliflerden bazılarını satın alsa, bazılarını da tehdit etse, ayrıca binlerce koruma ile yaşasaydı, evine girip de onu Kur’an okurken öldüremezlerdi.

Bu Eliaçık adlı sınırlı sorumlu uyanığın hiç eleştirmediği Atatürk nasıl yaşıyordu ve nasıl bir evde öldü, bir hatırlasın bakalım.

İzmir Suikasti bahanesiyle, İstiklal Harbi’nin en önemli isimlerine ecel terleri döktürüldü mü, döktürülmedi mi? 14 kişiyi, suikast değil, suikast girişimi bahanesiyle astırdı mı, astırmadı mı?

Ali Şükrü Bey’i de Batılılar öldürmedi, değil mi?

İskilipli merhumu da Batılılar asmadı..

*

Hz. Ali’ye gelince… O da yine, korumasız yaşadığı için bir suikastçi tarafından öldürüldü.

Bugünün yöneticileri sadece bir hafta boyunca korumasız gezsinler de görelim.

Vay uyanık İhsan vay.. Bu kafayla aklınca laf sokuşturuyorsun öyle mi!

Ahmet Hakan denen “Ertuğrul Özkök’ün hergelesi” de bu lafları allayıp pullayıp aktarıyor.

*

Gelelim İhsan’ın ikinci sorusuna: 

“On İki İmam… Yedisi zehirlendi… Üçü katledildi… Bunları modernistler mi yaptı?”

Güzel soru… Ancak, İhsan bunu sorarken, “Said-i Nursî’yi 19 defa kim zehirledi, modernistler mi?” sorusunu da yöneltmedikçe, matbuat âleminin ipi başkalarının elinde piyonu olarak anılmaktan kurtulamaz.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."