Hizbullah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hizbullah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ALLAHU TEALA’YI TANIMIYOR, KÜRD’Ü TANISA NE OLACAK Kİ?

 





Odatv.com ve Yeni Şafak gibi uzaktan kumandalı yayın organlarının kimi zaman kavga ediyor olmalarına bakmayın, “derin” meseleler söz konusu olduğunda gayet iyi paslaşırlar.

Odatv’nin şu haberi bunun bir örneği:

Yeni Şafak HÜDA PAR tartışmasına girdi: 'Kürtçü' beklenti

Yeni Şafak yazarı Ersin Çelik, "Hani ortak payda Müslümanlıktı?" başlıklı yazısında, HÜDA PAR’ın laik ulus devleti hedef aldığı çalıştayını, "HÜDA PAR, coğrafyayı birbirinden koparan Sykes-Picot sınırlarını hatırlatırken 'Kürtçü' ve haliyle milliyetçi bir beklentiyi dile getiriyor" dedi.

Hür Dava Partisi (HÜDA PAR) tarafından 15-16 Şubat’ta düzenlenen “Kürt meselesine insani çözüm” konulu çalıştay tartışılmaya devam ediyor.

Yeni Şafak yazarı Ersin Çelik, "Hani ortak payda Müslümanlıktı?" başlıklı yazısında, "HÜDA PAR’ın 'yeni yüzyılda Kürt Meselesinin çözümü için aşağıdaki tespit ve çözüm önerilerimizi kamuoyu ile paylaşıyoruz' diyerek sıraladığı maddelerden biri ve sunuş metninde yer alan bir öneri hem tezatlar barındırıyor hem de Türkiye Cumhuriyeti Devletine açıkça çözümsüzlükler dayatıyor" diye yazdı ve şöyle devam etti:

"Önce sonuç bildirgesinden şu cümleyi aktarayım: 'Kürt meselesinin çözümü ancak ulus devlet paradigmasının ve ırkçı/kavmiyetçi bakışın terk edilmesi suretiyle mümkün olabilir.'

HÜDA PAR'ın terk edilmesini arzuladığı 'ulus devlet paradigması', geçmişte Türklüğe dayalı ulusal kimliği esas alan ve Kürtlerin asimilasyonu üzerine kurulmuştu evet. Fakat günümüzde ve özellikle son 20 yılda bu paradigma kendi içinde büyük değişimlere uğradı, devletin anlayışında büyük değişimler yaşandı. Hâlihazırda ilerlenen yola da ırkçı ve kavmiyetçi anlayışı terk etmek üzere girildi. Böylesine derin bir anlayış değişikliğini amaçlamasa; daha evvel denenmiş ve sabote edilerek yarıda bırakılmış sürecin nihayete erişmesi için, muhafazakâr ve milliyetçi kodlardaki iki lider siyasi bagajlarını boşaltmazlardı."

"KÜRTÇÜ' BEKLENTİ"

Büyük güçlerin Sykes-Picot Anlaşması'nı hatırlatan Çelik, "HÜDA PAR, coğrafyayı birbirinden koparan Sykes-Picot sınırlarını hatırlatırken 'Kürtçü' ve haliyle milliyetçi bir beklentiyi dile getiriyor. Çünkü 'Kürtleri birbirinden ayıran demek' ayrımcılıktır. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin sınırları kalemle çizilirken sadece Kürtler birbirinden ayrılmadı. Araplar ve Türkmenlerin köyleri, şehirleri de ikiye bölündü. Bütünüyle dağıtılan coğrafyada bir tek Kürtler yaşamıyordu. Hâlâ da böyle. Net olsan ise şu: Sykes-Picot sadece Kürtleri değil tüm Müslümanları ayırdı" dedi.

ÇALIŞTAYIN SONUÇ BİLDİRGESİ

Çalıştayın sonuç bildirgesi ise ayrı bir tartışma konusu oldu. Sonuç bildirgesinde, "İslamî değerlere aykırı hiçbir çözüm modeli Kürt halkı nezdinde karşılık bulmayacaktır. Şeyh Said–i Palevi gibi isimlere yapılan zulümlerden dolayı devlet adına özür dilenmeli ve mezar yerleri ivedilikle açıklanmalıdır" ifadesi dikkati çekti.

Laik ulus devlet de "Laik temelde bir ulus devlet inşasına girişen cumhuriyetin yeni yönetici kadroları, homojen bir toplum üretme adına farklılıkları eritmeyi, asimilasyonu, yok saymayı dayatmış ve uyguladıkları politikalarla kardeşlik, adalet ve merhamet duygularını tahrip etmiştir. Kürt meselesinin çözümü ancak ulus devlet paradigmasının ve ırkçı/kavmiyetçi bakışın terk edilmesi suretiyle mümkün olabilir. Devlet, çözüm için bu iradeyi ortaya koymalıdır. Meselenin adalet temelinde çözümü, insani ve İslami bakış açısı ve tarihi tecrübelerden istifade edilerek mümkün olabilir. Maalesef şu ana kadar doğru bir yaklaşım sergilenmediği gibi tarihi tecrübelerden de istifade edilmemiştir" sözleriyle hedefe oturtuldu.

Kayserili ilahiyatçı Mehmet Göktaş'ın Şeyh Said hakkındaki "Bir Şeyh Said’in bir de onu şehit edenlerin fotoğraflarını alıp bakın, kim İngilizlere benziyor. Özür dilemek yetmez, çıkıp ‘Biz hainlik yaptık’ deyin" sözleri ise tepki topladı.

(https://www.odatv.com/guncel/yeni-safak-gazetesi-huda-par-tartismasina-girdi-kurtcu-beklenti-120086890)

*

Ersin Çelik adlı şahsın sorusuna bakın: "Hani ortak payda Müslümanlıktı?"

Adamlar "İslamî değerlere aykırı hiçbir çözüm modeli Kürt halkı nezdinde karşılık bulmayacaktır” diyor, bu angut ne anlıyor?

Angut dediysek aslında angut değil, angut numarası yapan bir hinoğlu hin.. (Hinoğlu olmayabilir de, onu bilemem, fakat kendisi hin.)

Klasik taktik; Yeni Şafak takımından biri din istismarı topunu ortalayacak, Odatv de pası alıp topu ileriye taşıyacak.

*

Odatv, haberine Mehmet Göktaş’ın videosunu da eklemiş.. Görüntüde Mehmet Göktaş ile Vahdettin İnce yer alıyor..

Göktaş’la 44 sene öncesine dayanan bir muarefem var. Lise öğrenciliğim sırasında bizim ilçede müftüydü.. Vahdettin İnce’yle muarefem ise 28 yıllık.. Uzun zaman komşuluk yaptık.

İkisiyle de hukukum var.

*

Bu HÜDA PAR olayının kökü Türkiye Hizbullahı’na dayanıyor.

1990’lı yıllarda derin devlet, yüzeysel devletin izni (!) ile, PKK’ya alternatif bir terör örgütü kurdu: Hizbullah. 

(“PKK’yı kuran, kurdurtan kimdi ki?” diyeceksiniz belki de, o bahse girmeyelim.. Hizbullah’ın arkasında derin kuklacıların yer alıyor olması, bütün efradının derin devletin adamı olması anlamına gelmiyor.. İpleri elinde tutanların derinlerin güdümünde olması yeterlidir.)

Adı gayet güzel: Hizbullah.. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir tabir. Dindar Kürt gençlerini gaza getirmek için ideal.

Bu iki örgüt arasında kavga çıkartmak “ehli” için zor değil.. PKK’daki ajanlarınız Hizbullahçılar’a, Hizbullah’taki ajanlarınız da PKK’lılara saldırdığında gerisi gelir.

Zaten bölge halkı kan davasına yatkın.

Ancak, 1999 yılı başında CIA Abdullah Öcalan’ı stratejik ortağı, müttefiği ve “partner”i MİT’e verince ve PKK bir süre sessiz kalınca Hizbullah’ın tasfiyesi gündeme geldi.

(Dönemin başbakanı Ecevit, ABD’nin Öcalan’ı niçin verdiğini anlayamadığını ifade etmişti.. Belki de ABD, Erbakan’ı tasfiye eden “dostlarına, müttefiklerine” bir jest yapmak istemişti.. Veya belki, MİT’le geçmişten gelen derin bağları bulunan Öcalan yerine başka birinin PKK’nın başına geçmesinin önünü açmaya çalışmıştı. Bilmiyoruz.)

*

Evet, PKK durgunluk sürecine girince Hizbullah’ın tasfiyesi gündeme geldi, ve 2000 yılı başında bu örgüt militanları armut gibi toplanarak hapishanelere yerleştirildiler.

Bunlar cezalarını çekip hapisten çıktıklarında Peygamber Sevdalıları olarak arz-ı endam etmeye başladılar.

Artık ellerindeki silahların yerini dillerindeki ilahiler almıştı.. Peygamber Sevdalıları olarak mitingler düzenliyor topluca ilahiler vs. söylüyorlardı.

O günlerde bir yazımda, bunun bir imaj operasyonu olduğunu, bir zaman sonra hareketin partileştirileceğini, bunun altyapısının hazırlandığını tahmin ettiğimi yazmıştım. Tahminim doğru çıktı, HÜDA PAR kuruldu.

Maksat, 1980 öncesinde MİT’in kontrolünde olmakla birlikte 12 Eylül darbesinden sonra kontrolden çıkan ve yabancı istihbarat servisleriyle irtibat kuran PKK ile onun iç siyasetteki uzantılarının yerini alacak “yerli milli”, yani dış bağlantıları bulunmayan “dindar” bir Kürt siyasal hareketi oluşturmaktı.

PKK ile “legal” uzantılarına sempati duyacak kitlelere bir alternatif sunmak gerekiyordu.

*

Doğal olarak, HÜDA PAR’ın alternatif konumuna gelebilmek için radikal ve rijit söylemler de üretmesi gerekiyor.

PKK ile uzantılarının alternatifi haline gelmesi başka türlü mümkün değil.

Dolayısıyla, bu parti çatısı altında dile getirilen söylemlerin gerisinde derin parmakların bulunuyor olması ihtimalini yabana atamayız.

Ancak, o söylemleri dile getirtenler, bir taraftan da onları itibarsızlaştırmak için karşıt söylemler geliştirir, genel kabul görmesini engellemeye çalışırlar.

Yani, PKK’ya sempati duyacak kitleleri celbedip onların “derin kontrol” altına girmelerini sağlayacak şekilde söylem tellallığı veya pazarlamacılığı yaptırılır fakat bir yandan da onların “marjinal” olarak gösterilip değersizleştirilmesi için elden gelen yapılır.

*

Oyun kurucu” olmakla övünen derin ağababalarımızın “strateji”sinin bu olduğunu düşünüyorum.

Ancak, bundan bir sonuç alamazlar.

Bu tür samimiyetsiz kurnazlıklar uzun vadede ters teper.

Evet, Ersin denen acemi hin'in dile getirdiği gibi, devlet Kürt meselesinde bazı olumlu adımlar attı.. Ama bunu, bir PKK terörü yaşanmadan ve ABD hem Kuzey Irak’ta hem de Suriye’de (İsrail hesabına) Kürtleri “devletleştirmek” için adım atmadan önce yapmalıydı.

İşte o zaman, devletin bu değişimi "oyun kuruculuk" gereği değil, "iyi" olduğu için yaptığı düşünülürdü. 

Irak ve Suriye Kürtleri'nin "devletçilik" oyunu tamam.. Sırada Türkiye ve İran Kürtleri var.. 

İş ciddi.. “Oyun” oynayacak zaman değil.. Samimi olmak gerekiyor.

*

Şu ne konuştuğunu bilmeyen hin'in sorusuna dönelim: "Hani ortak payda Müslümanlıktı?"

Bunun adı, Müslümanlığın (İslam’ın) Kürd’e (ve başka etnik kökenlere) karşı bir silah olarak kullanılmasıdır.. Bu, istismardan da fazla birşey..

Kullanışlı zekâ, Şeyh Said İngiliz tipi (çağdaş) rejime tam da bu soruyu yöneltmişti: "Hani ortak payda Müslümanlıktı?"

Senin anayasan bu anayasa oldukça, senin TBMM’nde vs. Atatürk ilke ve inkılapları denilen İngiliz ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini edildikçe, MİT’in ambleminde Kelime-i Tevhid yerine Selanikli Mustafa Atatürk’ün resmi bulundukça, “müslüman” Kürtler o soruyu bu rejime sormaya devam edeceklerdir:

"Hani ortak payda Müslümanlıktı?"

*

Bu ülkede "vatandaşlık ortak paydası" olarak "Türklük" gösteriliyor.

"Müslümanlık" değil.

Anayasadan İslam atılmış, yerine Türklük konulmuş..

Sen önce anayasanı değiştirirsin, İslam'ı ortak payda ilan edersin, gayrimüslim vatandaşlara İslamî değerlere saygısızlık etmeme şartı getirip bunu "vatana ihanet" suçu sayarsın, ölmüş Selanikli'yi koruma kanunu yerine "İslam'ı koruma kanunu" çıkarırsın, ondan sonra Kürt eğer Kürtçülük vs. yaparsa, bölücülük türküsü söylerse, işte o zaman bunu demeye hakkın olur: 

"Hani ortak payda Müslümanlıktı?"


İSRAİL-HİZBULLAH-İRAN ÜÇGENİNDEKİ MEZHEPÇİLİK

 



AK Parti iktidarının sesi soluğu Yeni Şafak gazetesinin yazarları, “İsrail Hizbullah’ı mahvediyor ama Hizbullah da bunu haketmişti, çok da üzülmeyelim” modunda yazılar döşeniyorlar.

Özellikle Hizbullah’ın geçmişte Suriye iç savaşına müdahil olmuş bulunmasından rahatsızlar.

Onu buna yöneltenin İran olmasından dolayı İran’a olan hınçları daha da büyük.

Bu yazarlarda biri şöyle diyor:

“2016 yılında “İsrail ile Hizbullat savaşsa taraf tutmam” yazdığımı net şekilde hatırlıyorum mesela.

“Bununla da kalmadı emperyalist İran’ın ve Hizbullah’ın yapıp ettikleri. Yemen’den Nijerya’ya, Irak’tan Afganistan’a değin her coğrafyada “Sünnilerin can düşmanı” haline geldiler.

“İran, zaten biliyoruz, “öteki”sini “gâvur” olarak değil “Sünni Müslümanlar” olarak belirleyen bir ideolojik akıl tutulmasına zaten savruldu süreç içerisinde. Türkiye’deki etki ajanlarının tüm karartma çabalarına rağmen açıkça görülüyor ki yürüttükleri ajandada “gâvura karşı olmak” yer almıyor.”

Evet sözleri böyle.. 

Kulağa hoş geliyor, fakat yanlış.

*

İmdi, şunu baştan söyleyeyim: İran İslam Devrimi’nin yüceltildiği zamanlarda bile İrancı olmadım.

Şia’nın Ehl-i Sünnet’inkine aykırı görüşlerine de hiçbir zaman sıcak bakmadım.

Prof. Hüseyin Hatemi 2000’li yıllarda Yeni Şafak gazetesinde Şiîlik propagandası yaparken dorduncukuvvetmedya.com’da müstear isimle yayınlanan yazılarımda ona cevap verdim. (Bu tartışmam yüzünden o mecradaki yazılarıma son vermek zorunda kaldım.. Hatemi'ye cevap vermeyi sürdürmeme engel olundu, yazıma sansür uygulandı.. Meselenin arka planını bilmiyorum.)

Yine Yeni Şafak’ın fıkıhçı yazarı Prof. Hayrettin Karaman “Muaviye buğzu” güzellemesi yaptığında onu tenkit ettim.

Aynı şekilde Yeni Şafak’ın müzmin İbn Arabî hastası yazarı Prof. Mahmut Erol Kılıç Hz. Hüseyin hesabına Hz. Muaviye düşmanlığı yaparken de yazılarımla ona karşı çıktım.

Yukarıda yazısından alıntı yaptığım yazarın Hizbullahçılık yaptığı zamanlarda da Hizbullah sempatizanı olmadım.

Ancak, şimdi Hizbullat olarak adlandırdığı Hizbullahçılar ve İran hakkında yaptığı değerlendirmeler tümden doğru değil.

*

İran’ın birçok yerde Sünnîlerle karşı karşıya geldiği doğru.

Mezhepleri (yolları) yanlış.. İçlerinde tekfiri hak edenleri de var, bid'atçı müslüman olarak kabul edilebilecek olanları da var. 

Ancak, İran'ın dış politikasına bir bütün olarak baktığınızda  “öteki” olanı “gâvur” değil “Sünni Müslümanlar” olarak belirlediğini söylemek abartı olur.

Hatta abartıdan da öte çarpıtma.

Öteki meselesi tam böyle olsaydı ABD ve İsrail ile de bir sorunları bulunmazdı.

Mesela, İran’ın desteklediği Yemen, Kızıldeniz’de “öteki” olarak kimleri görüyor?

Şiî Yemen'in yaptığını Sünnî Türkiye olarak sen niye yapmıyorsun?

Senin korkuların var da onların yok mu?!

Seninki can da onlarınki patlıcan mı?!

*

(Burada bir parantez açalım: Türkiye Cumhuriyeti Devleti için Sünnî denilemez.. Müslüman değil ki Sünnî olsun!. Laik, yani siyasal dinsiz.. 

İran "Şiî müslüman" olduğunu söylüyor, sen ise "Müslüman değilim, siyasal dinsizim" diyorsun.. Kendi kendini "müslüman olmayan öteki" yapıyorsun.. 

Üstelik bir de siyasal dinsizliğini "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" ilke haline getirmişsin.. Evrensel hukuk kuralıdır, "Kişi ikrarı ile muaheze olunur".

Başkaları seninle ilgili bir iddiada bulunduklarında onlardan iddialarını ispat etmeleri beklenir, o iddia tek başına seni bağlamaz, fakat senin kendi beyanın seni bağlar.

Şayet kendi iradenle "siyasal dinsiz" oluyorsan senin için söylenecek birşey yok demektir, kendi tercihini kendin yapmışsındır.. Yok, buna mecbur bırakıldıysan, bu durumda da senin için bağımsız ve hür [hukukuna malik/hakim] denilemez.)

*

Yeni Şafak Sünnîcilerinin şunu hatırlamaları gerekiyor: Suriye’deki iç savaş bir Amerikan-İsrail projesiydi.

Türkiye ile Suriye’nin arası bir zamanlar gayet iyiydi.

İran, iki ülke arasındaki iyi ilişkileri sabote etmek için herhangi birşey yapmadı.

Buna karşılık Türkiye, bir yandan Suriye ile dostluk türküleri söylerken diğer yandan Suriye’de ABD’nin talimatıyla yanlış dümenler çevirmeye başladı.

Dönemin Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, zamanın MİT Müsteşarı (Başkanı) Hakan Fidan’ın kendisine “ABD ile anlaştıklarını, Suriye’ye müdahale edeceklerini” söylediğini açıklamıştı.

Hakan Fidan’dan bir itiraz gelmedi.

Şimdi burada soralım. İsrail’in baş destekçisi ABD gâvur mu değil mi?

Türkiye, ABD ile elele verip Suriye’yi karıştırırken ajandasında “öteki” olarak kimler vardı?

“Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!”

*

Yeni Şafak yazarlarının hafızaları iyi sayılır, istedikleri zaman geçmişi hatırlayabiliyorlar, fakat hoşlarına gitmeyen şeyleri hatırlamamak, unutturmaya çalışmak gibi pis bir huyları var.

Meselenin anlaşılması için biraz daha geriye gidelim..

ABD-İsrail cephesi, Ortadoğu’daki bütün devletlerin parçalanması ve bölünmesini, İslam dünyasının birleşememesi için Sünnî-Şiî ihtilafının (ve de etnik ayrışmaların) palazlanmasını ve derinleşmesini istiyor.

İran’da 1979 yılında devrim oldu ve akabinde bir yıl sonra ABD’nin (ve dolayısıyla İsrail’in) talimatıyla Irak İran’a saldırdı.

Savaş sekiz yıl sürdü.. Saddam’ın Irak’ı İran’a karşı başarılı olamadı, hatta Saddam’ı İran’ın elinden ABD kurtardı.

Bunun ardından Saddam, yine ABD’nin göz kırpması ve dolaylı teşviki ile Kuveyt’e saldırdı.. Ancak ABD Saddam'a bu defa "Papaz her gün pilav yemez, yiyemez" dedi. 

Böylece ABD-İsrail ittifakının Irak’ı parçalama ve İsrail’in doğal müttefiki olacak bir Kürt devletinin kurulması projesinin başlama düdüğü çalınmış oldu.

Irak’taki oyunun benzeri Suriye’de de oynanmak istendi.. ABD’nin Suriye’de izlediği politikadan, herşeyin Suriye’nin kuzeyinde yeni bir Kürt devleti kurulması için tezgâhlanmış olduğu açık bir şekilde anlaşılıyor.

Burada sorun, ABD’nin Suriye’yi karıştırma projesine yeşil ışık yakan ve hatta suç ortağı olarak yanında yer alan Türkiye’nin bunu hesap edememiş, müttefiki Sam Amca’sının “demokrasi, insan hakları vs.” masallarına aldanmış olması.. (Türkiye, ABD'nin Irak'a müdahalesine de tepki göstermedi. Hatta 2003'te az kalsın "tezkere" ile onun askerlerini Türkiye'de ağırlayacak, Irak'a birlikte saldıracaktı.)

Laik (siyasal dinsiz) ve de Kemalist/Atatürkist Türkiye’nin İslam ya da Sünnîlik adına Suriye’ye müdahale etmediğini biliyoruz.. Zaten (İsrail’in hamisi) ABD’nin böylesi “dinci/İslamcı” emellere geçit vermesi, ortak olması, hizmet etmesi düşünülemez.

*

Sünnîlik istismarcılarının şunu anlaması gerekiyor: Bu yaptığınız Sünnîlik değil.

Başka bir şey.. Adını siz koyun.. Ya da bulun!

Bu babda söylenecek çok şey var da, anlayana bu kadarı kâfi.


SEN UTANMAZLIĞIN VE KARAKTERSİZLİĞİN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN ABİDİN?

 



MİT’i (Milli İstihbarat Teşkilatı’nı) anlatan Teşkilat dizisinin yeni sezonunun gösterimi başlamış.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allahu Teala’yı anmaksızın başlanan işin ebter olacağını bildirmiştir.. Teşkilat dizisini çeken kafaya göre boş kurt (boz ya da yoz kurt) Alemlerin Rabbi’nden daha kıymetli olacak ki, yeni sezonu onunla başlatmışlar.

Kurtlanmış, kurtlu bir sezon..

Kafa, düzey bu!.. Allah ıslah etsin!

*

Yeni sezonun ikinci bir özelliği, İran’ın hedefe konulmuş olması..

Önceki sezonlarda Almanya ve İsrail’e taş atıldığına şahit olmuştuk.. Bu defa yönlerini İran’a çevirmişler.

Öte yandan, Gazze’de bombalanmadık yer bırakmayan İsrail de yönünü İran'ın müttefiki Hizbullah’a çevirmiş durumda.

Şia’nın kusurları, takiyyesi, yalancı pehlivanlığı, desteksiz palavraları malum.. Yemen gibi sağlam duruş sergileyenleri varsa da, çoğunluğu içi boş davul, sadece ses veriyor.

Ancak, İsrail karşısında düştükleri rezil duruma sevinmemek, şamata yapmamak gerekiyor.

Bizim akılsızlarımız ise, Hizbullah’ın felaketi için “Oh olsun!” diyorlar.. Açıkça böyle kalem oynatan “Teşkilat kafalı” (Yoksa güdümlü mü demeliydim?) sözümona “İslamcı” yazarlar da var.. (Galiba İslamcılar.)

*

Bunlar şunu bilmiyorlar (Ya da unutuyorlar, veya unutmuş görünmek “ahlâk ve karakter”lerine denk düşüyor): Rasulullah Efendimiz s.a.s., insanların felaketlerine sevinmemek gerektiğini, bu durumda Allahu Teala’nın o felakete uğrayana acıyıp ondan bunu kaldırabileceğini, sevineni ise aynı felakete uğratabileceğini bildirmiştir.

Başkalarının yaşadıklarına ibret nazarıyla bakmak gerekir, şamata yapmak, sevinmek akıllı adam işi değildir.

Bu, kendi felaketine davetiye çıkarmaktır, felaket siparişi için sıraya girmektir.

Sonra neye seviniyorsun, İsrail’in başarısına mı?!

*

Bu tiplerin Bediüzzaman’ın “İnsanlar zulmeder, kader adalet eder” sözünü de bu bağlamda yanlış kullandıklarını görüyoruz. (İstismar demeyelim, herhalde cehaletlerinden ya da kafaları çalışmadığından böyle yapıyorlar.)

Tam adalet bu dünyada gerçekleşmez.. Dolayısıyla kaderin adaleti bu dünyada tam tecellî etmez.

Diri diri mezara gömülen kız çocukları hangi kaderin adaletinden dolayı bu zulme maruz kalıyorlardı?! Şu Narin Güran adlı sekiz yaşındaki masum/günahsız kız çocuğu hangi kaderin adaletinden dolayı katledildi?!

*

Bu tipler, geçmişte, İsrail ile İran-Hizbulllah hattı arasındaki ihtilafın muvazaadan ve danışıklı dövüşten ibaret olduğunu utanmadan yazabildiler.

Ancak istihbarat teşkilatlarından beklenebilecek bir kara propagandayı utanmadan sürdürdüler.. Akl-ı selim sahibi her insanın bir bakışta görebileceği bir gerçeğe gözlerini kapadılar.

Şimdi, ortada sözünü ettikleri gibi bir danışıklı dövüşün olmadığı ayan beyan ortaya çıkmış durumda.. “Yanılmışız, ortada gerçek bir kavga varmış” diyerek okurlarından özür dilemek yerine İsrailli yahudiler gibi Hizbullah’ın felaketini kutluyorlar.

Utanmazlık (Yahudileşmek mi demeliydim?) böyle bir şey.

*

Mesele, öncelikle bir kişilik, ahlâk ve karakter meselesi.

Bu karakterdeki insanlarla neyi nasıl konuşacaksınız ki?!

Değer mi?!


AHLÂK, SAMİMİYET, ERDEM, FETÖ, SURİYE, ALPARSLAN KUYTUL, KÜRTLER, HİZBULLAH, İSMAİLAĞA VS. VS.

 






 

Önce fikriyat.com’un Arap medyasının serabında kaybolmuş ve girdabında boğulmuş yazarı Mustafa Özcan’ın (3 Mayıs 2024 tarihli) son yazısı üzerinde duralım.

Söze şu cümlelerle girmiş:

“Küresel tekerlek tümsekte sıkıştı; ne ileriye ne de geriye gidebiliyor. Ehl-i hak da ehli batıl da maruz oldukları girdap dairesinde çırpınıp duruyorlar. Sahil-i selamete yol bulamıyorlar. Çırpınıyorlar. Süreç iki taraf için de uzuyor. Beni İsrail bunu Tih sürecinde yaşamıştır.”

Bunlar boş ve yanlış laflar.

Özcan salt kendisi adına konuşsa “eyiymiş”, herkesi kendi sıkışmışlığı ve “girdap dairesi içindeki çırpınışı”na ortak etmesi kıyas bi’n-nefs kabilinden bir hüsn-ü kuruntu.

Sünen-i Tirmizî’de şöyle bir hadîs yer alıyor:

“Ümmetimden bir taife, mansur ve muzaffer olmakta kıyamete kadar devam eder. Onları yardımsız bırakanların kendilerine bir zararı olmaz.”

Diğer kaynaklarda benzer başka hadîsler de yer alıyor (Bkz. https://dinimizislam.com/detay.asp?Aid=2742).

*

Özcan’ın sözlerinin devamı “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” türküsü söylüyor:

“Bu Tirmizi’nin tahriç ettiği bir hadisin ifadelerine de tekabül ediyor. Şöyle ki, ahir zamanda bir takım insanlar çıkar, din ile dünyayı isterler. Yumuşaklıkta kuzu postuna bürünürler. Kalpleri ise kurt kalbinden katıdır. Allah onlara şöyle hitap eder: Beni mi kandırıyorlar yoksa bana karşı cüret mi ediyorlar? Ahdim olsun ki, onları öyle fitnelere uğratırım ki dini bütün kimseleri bile (keskin görüşlü alimler bile) şaşkına dönerler. Bu fitneler halim kişiyi bile hayrette bırakır!”

Özcan’ın başta söyledikleri ile aktardığı bu hadîs alâkasız..

Bu ümmette her zaman hak üzere mücahede ve mücadele edenler de bulundu.. Bugün de varlar.. Misal, Taliban.

İşin açıkçası bu hadîs akla Fethullah Gülen grubunu getiriyor.. Kalpleri hakkında birşey söyleyemem, onu Allahu Teala bilir, fakat söylemleri, hareket tarzları, ve uğradıkları akıbet bu hadîsle örtüşüyor. (Ancak, kendileri gibi “ılımlı” olmaya rıza göstermeyen müslümanlara karşı sergiledikleri katılık, ılımlılıksızlık, şiddet ve celâlin “kurt kalbi”nden haber vermediği de söylenemez.)

*

Özcan’ın lafları mantıksızlık ve tutarsızlık bakımından istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Yazıya başlarken onlara da değinmeyi düşünmüştüm fakat vazgeçtim.. Çünkü yazı çok uzayacak..

(Bir neden de, fikriyat.com’daki yazıların kopyalanıp yapıştırılamaması.. İlke olarak, birinin ifadelerini tartıştığım zaman, “anladığım gibi” değil, şahsın kendisinin “yazdığı gibi” aktarmayı gerekli görüyorum. Günümüzde birçok kişi, tartıştığı muhatabının ifadelerini aynen aktarmak yerine çarpıtarak aktarıyor. Evet, fikriyat.com’daki ifadeleri kopyalayıp yapıştıramadığımız için yeniden yazmak, bir de ona vakit ayırmak durumundayız. Zahmetli..)

İkinci yazarımız Yeni Şafak gazetesinin köşe sahiplerinden Taha Kılınç..

Mustafa Özcan yaşlı ve tecrübeli bir yazar.. Dolayısıyla, “Cahil cesur olur” kuralından gönlünce yararlanamıyor, yazılarındaki cesaret dozu, yeterince cahil olmadığı için düşük.

Taha efendi öyle değil.. Maşallah cesur.

Kendisine “Herkese lo lo da bize de mi lo lo?” denilebileceğini aklına getirmeden mugalata vadisine destursuz girebiliyor.

Yazısında şunları söylüyor:

“Sizi bilmem, ama ben bir samimiyet ölçüsü olarak, Gazze ve Filistin için sesini yükselten birinin Suriye’de 2011’den bu yana can veren 500 binden fazla Müslüman hakkında ne yorum yaptığına bakıyorum. Yanlış anlaşılmasın: ‘Acı yarıştırmak’ derdinde değilim. Yalnızca ahlâkî bir tutarlılık, erdemli bir çizgi ve kalplerde bir samimiyet arıyorum. Bir coğrafyada katledilen Müslümanlara ağıt yakarken, onun hemen yanı başında katledilen başka Müslümanlara gözlerinizi ve kulaklarınızı tamamen kapatıyorsanız… Bir coğrafyadaki Müslüman katillerini lanetlerken, onun hemen yanı başındaki başka Müslüman katillerini coşkulu bir şekilde destekliyorsanız… Bir bölgedeki Müslüman mazlumları sosyal medyada sürekli paylaşırken, hemen yan bölgedeki başka Müslümanları ‘emperyalistlerin kuklaları’ olarak zemmedip yerin dibine batırıyorsanız… Kusura bakmayınız, derdinizin Filistin, Gazze ve Kudüs olduğuna kimseyi inandıramazsınız.

Dostum, sırça köşkte oturuyorsan, başkalarının evine taş atmaya kalkışmayacaksın. (Çok dert etme, gençsin, zamanla öğrenirsin.)

Sen bu lafları söylediğin zaman birileri çıkıp sana Türkiye’de Kürtler’in (sadece ellerinde olmadan Kürt olarak dünyaya gelmiş olma bahtsızlığına uğradıkları için) yaşadıkları haksızlıkları, zulümleri, aşağılanmaları, yok sayılmaları hatırlatabilirler.

Ve şunu diyebilirler: Gazze ve Filistin konusunda samimi isen, Kürtler konusundaki bu duyarsızlığın ne?

Evet Taha, Türkiye Kürtleri hakkında bugüne kadar ne yazdın?

Hayır, Gazze konusundaki samimiyetinin ölçüsü olarak bunu kendi inisiyatifimle alıyor değilim..

Ölçüyü koyan sensin, dolayısıyla bu ölçü (başkalarını değilse bile) seni kesinlikle bağlıyor..

Seni, senin terazinle tartıyoruz.. Tartmak mecburiyetinde kalıyoruz.

*

İmdi, sen şunu diyebilirsin: Ama her Kürt bunları yaşamadı.

(O “bunlar”ı burada sıralamayalım.. Bunun içinde köylülere insan pisliği yedirme de, saf dindar Kürtler’i Kur’an’daki Hizbullah kavramını oltadaki yem olarak kullanmak suretiyle aldatıp laik Kemalist rejim hesabına “laik fakat Kemalist olmayan” Kürtler’e saldırtmak da var.)

Evet, her Kürt bunları yaşamadı.. Fakat Kürt kimliğinden vazgeçmeyi kabul ettiği, laik Kemalist rejimin dayatmalarına boyun eğdiği için yaşamadı.

İşte, Suriye’de de durum böyle..

Suriye’de rejim karşıtı Müslümanlar şayet Suriye rejiminin dayatmalarına boyun eğselerdi, onlar da “rahat” ederlerdi..

Böyle yapıp rahat edenler vardı.

*

Bir de İslamî hareket açısından olaya bakalım.

Türkiye ile Suriye’de yaşananlar biraz birbirine benziyor.

Mesela Suriye’de 1982 yılında yaşanan bir Hama katliamı var.

Türkiye’de de Şeyh Said isyanı yaşandı.. İsyan (birileri öldürülerek) bastırıldı, Şeyh Said ile bazı arkadaşları da asılarak idam edildiler.

Ancak, Türkiye’de İslam’a karşı yürütülmüş olan dehşetengiz, canavarca ve acımasız yok etme kampanyası Suriye’de yaşanmadı.. Medreseler, tekkeler kapatılmadı.. Alenî bir Şeriat düşmanlığı yapılmadı.. Müslümanlar’ın kılık kıyafetine, örtüsüne dokunulmadı. Şeriat aşağılanmadı.

Bununla birlikte, bazı müslümanlar, Müslüman Kardeşler Teşkilatı gibi örgütler etrafında toplandılar.

Rejim, bu örgütleri yasakladı.. Çünkü bu teşkilatların devleti ele geçirme gayesi taşıdıkları kanaatine sahipti.

Medrese ve tekkelerde böyle bir gaye görmediği için onlarla uğraşmadı.

Türkiye’de ise İslam tamamen yok edilmeye çalışıldı.

Tarikatlar bugün bile yasak..

Siyaset sahnesinde “Şeriatçı” olarak yer almak mümkün değil.. Şeriatçı olduğunuz anda vatandaşlık haklarınız elinizden otomatikman kayıp gidiyor.

Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmezseniz memur bile olamıyorsunuz. 

Milletvekili hiç olamıyorsunuz.

Bu yemini ederseniz, mevcut Anayasa’nın “kısıtlama ve yasaklama”larına gönüllü biçimde boyun eğerseniz, sorun yok.

Suriye’de de Hafız Esed’in ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeye hazır olan, “devletine bağlı olduğunu” ilan edenlere birşey diyen yoktu.

(İsmailağa Cemaati’nin önde gelenleri bazı gazetecilerle bir toplantı yapmışlar ve orada “devlete bağlı olduklarını” ifade etmişler. Mahmud Efendi’ye halef olabilecek evsafta iki hocaları müphem cinayetlere kurban giden, Cübbeli Ahmet üzerinden terbiye edilmeye çalışılan bir cemaatin [laik (siyasal dinsiz) olduğu halde] devlete bağlılık vurgusu yapması, devletten gözlerinin fena halde korkmuş olduğunu gösteriyor.. Korkmaları doğal, ortada iki şehit var, kim olsa korkar.. “Vallahi billahi bizim devlette gözümüz yok, FETÖ gibi değiliz, devlet sizin olsun, bizim devlet işlerine karışmak ne haddimize efendim, bizim payımıza ancak vesayet altındaki sabi sübyan gibi devlete bağlı kalmak düşer; laik abiler kurbanınız oluruz n’olur bize dokunmayın” modundalar.. Ne yapsınlar?! Her biri merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca gibi evine kapanıp kimseyle biraraya gelmeden ölümü beklemeye nasıl katlanabilir?!)

*

Söz buraya gelmişken FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) bahsi üzerinde durmakta da fayda var.

İmdi sen devlet olarak bir FETÖ tehdidinden hareketle dünya kadar insanı işten atmış, tutuklamış, yargılamış durumdasın.

FETÖ’yü (Latif Erdoğan gibi isimlerin de söylediği gibi) MİT-CIA işbirliği çerçevesinde sen kendin kurmuşsun, dünya genelinde örgütlenmesi, okullar açması için devlet olarak ona yardımcı olmuşsun, onun önünü açmışsın, sonra da gaflete düşüp kontrolünü dış güçlere kaptırmışsın.

Suriye’deki adam da Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nı Mısır kökenli, yurtdışı bağlantıları olan bir hareket olarak görüyor. Tehdit olarak algılıyor. Ve yasaklıyor. Fakat orada durmuyor, ona sempati beslediğini veya üye olduğunu düşündüğü kişileri tutukluyor, onlara işkence yapıyor, vatandaşlık haklarından mahrum ediyor.

Benzer şeyleri FETÖ’cüler de yaşamadı mı?!

Yani adam, sadece, yasal izinle faaliyet gösteren bir bankaya para yatırdı diye örgüt üyeliğiyle suçlanabildi.

Böyle bir şey olabilir mi?!

Oldu.. Gelecek kuşaklar bunu bir zulüm ve gadr olarak hatırlayacaklar.

İmdi, ey Taha efendi, sendeki bu “ahlakî tutarlılık, kalbinden taşıp coşan samimiyet, erdemli çizgi”, “emperyalist Batı’nın kuklaları” diye uyduruk ve kıytırık bahanelerle, sudan gerekçelerle FETÖ torbasına doldurulan yüz binler söz konusu olduğunda nereye gidiyor?

Evet, haklısın, Suriye’de zalim bir rejim hüküm sürüyor. Fakat bölgedeki tek zalim devlet Suriye değil.

Ve tek zalim lider de Esed değil.

İmdi, mesela Alparslan Kuytul’u iyi tanımıyorum, samimiyetine kefil olamam, fakat yaşadıkları, “Beraet-i zimmet asıldır” hukuk ilkesi çerçevesinde makul ve mazur görülebilir mi?!

Hukuk hepimize lazım.

Evet, cesur cahil Taha’nın lafları pek havalı:

“Bir bölgedeki Müslüman mazlumları sosyal medyada sürekli paylaşırken, hemen yan bölgedeki başka Müslümanları “emperyalistlerin kuklaları” olarak zemmedip yerin dibine batırıyorsanız… Kusura bakmayınız, derdinizin Filistin, Gazze ve Kudüs olduğuna kimseyi inandıramazsınız.”

Adresini ver de, doya doya samimiyetsiz yüzü seyretmen için sana bir ayna gönderelim.

Hali buyken bir de tutmuş artistlik yapıyor.. Oturduğu ahır sekisi, söylediği İstanbul türküsü.

*

Gadr kelimesi üzerinde durmak gerekiyor.

Gadr, sözünde durmamak, ahdi/sözleşmeyi çiğnemek, vaadinden dönmektir.

Mağdur (gadre uğrayan), kendisine verilen söz (mesela yasal güvenceler) çiğnenen kişidir.

Tarihten bir örnek verelim.. Taifli Sakif kabilesinden Muğire bin Şube, (Asım Köksal Hoca’nın İslam Tarihi’nde anlattığına göre) aynı kabileden müşrik birkaç arkadaşı ile birlikte Mısır’a gitmişti. Dönerlerken bununla arkadaşları arasında bir gerginlik yaşandı. Tuttu gece, uyurlarken bu arkadaşlarını öldürdü. Sonra da onların mallarını da alıp Medine’ye geldi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e müslüman olduğunu söyledi, yanında getirdiği gasbedilmiş malları da ganimet olarak bağışlamak istedi. 

Peygamber Efendimiz s.a.s. de, müslümanlığının kabul edildiğini, fakat yaptığı şeyin gadr (ahde vefasızlık ve ihanet) olduğunu, bu malı kabul etmeyeceğini bildirdi.

Evet, gadr, sadece müslümanlara karşı yapılan haksızlıklar değildir. Müşriklere ve kâfirlere karşı da sergilenebilir.

İmdi, Türkiye-Suriye ilişkilerine bu çerçevede baktığımızda, Türkiye ile Suriye heyetleri dostça görüşür gelecek planları yaparken (Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere) tutup ABD ile anlaşılarak Suriye’nin içinin karıştırılmış olmasını nasıl yorumlamak gerekir?

Bu bir gadr mıdır, değil midir?..

(O yıllarda gördüğüm bir rüyaya göre, dönemin başbakanı Erdoğan, Esed’e karşı iki kere gadr sergilemiş bulunuyordu. Biri işte bu ABD ile anlaşılarak atılan “kazık”.. İkincisinin ne olduğunu bilmiyorum.. Tabiî bu benim rüyam, sadece beni bağlar, fakat yaşananlar da ortada.. 

Bu arada şunu da söyleyeyim.. 2015 yılında Ulaştırma Bakanlığı’nın Sivas Bölge Müdürlüğü’nde uzman sıfatıyla vazifeliydim.. Orada çalışan bir elektrik-elektronik yüksek mühendisi, bir Türkmen aşiretinden olduğunu, aşiretinin bir kısmının Suriye’de bulunduğunu, onlarla temas halinde olduğunu, ve Suriye olayları sırasında MİT’in onlarla birtakım işler çevirdiğini söylemişti.. Bu arkadaş, geçmişte memuriyeti sırasında MİT’çilerin kendisinden, uhdesindeki görev çerçevesinde bazı taleplerde bulunmuş olduklarını da anlatmıştı.. 

Yine bir ara bana, aile çevresi üzerinden AK Parti hanımlar teşkilatı ile bağlantısının olduğunu, benden onlara bahsettiğini, benim kendilerine bir konuşma yapmamı istediklerini söylemişti. İlke olarak artık hiçbir yerde konuşma yapmadığımı söyleyerek teklifi reddetmiştim.)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...