FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

HAYRETTİN KARAMAN'IN SÜNNETSİZ EHL-İ SÜNNETÇİLİĞİ VE SAHİH OLMAYAN "SAHİH İSLAM" ANLAYIŞ(SIZLIĞ)I

 



… Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. 

(Sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin 

sözlerine benzetiyorlar. 

Allah onları kahretsin (kahretme hükmü vermiştir)! 

Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!”

(Tevbe, 9/30)

 

Muhyiddin ibn Arabî’nin en başta gelen şeyhi, eski Yunan filozofu Plotin’dir.

Vahdet-i Vücud "felsefe"si (hâl değil, felsefe) ya da zırvasının (evet, bir "felsefe" olarak vahdet-i vücutçuluğun) kökü Plotin’e, onun “sudûr” teorisine dayanır. 

(Bazılarının yaşamış oldukları sübjektif bir "hâl"e vahdet-i vücud adını vermeleri ise bir önem taşımaz.. Eğer sen kendi "hâl"ini delil olarak getirirsen başkası da kendi "hâl"ini delil olarak ortaya sürme hakkı kazanır. Peygamberlerin tebliği ve tasdiği dışında keşf ü keramet, rüya, ilham vs. dinde delil olmaz.)

Prof. Dr. Mahmut Kaya, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Sudûr” maddesinde, bu kavram için şunu söylüyor:

Sözlükte “doğmak, meydana çıkmak, sâdır olmak, zuhur etmek” anlamında masdar olan sudûr kelimesi felsefe terimi olarak kâinatın meydana gelişini yorumlamak üzere tasarlanan, yoktan ve hiçten yaratma (halk) inancından farklı olduğu ileri sürülen teoriyi ifade eder.

Prof. Kaya, Plotin’in İslam dünyasındaki ilk müritlerinin Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozofluk heveslileri olduğunu dile getiriyor.

Dediğine göre,  “Semavî dinler tarafından evrenin Allah’ın mutlak irade ve kudretiyle sonradan ve yoktan yaratıldığına dair verilen bilgilerin birtakım mantıkî açmazlara sebep olduğu gerekçesiyle Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar, evrenin ortaya çıkışını çelişkilerden uzak ve daha anlaşılabilir bir sistemle açıklamak üzere kaynağını Plotin’den alan sudûr teorisini benimsemişlerdir”.

Bu filozofluk meraklılarının işkembeden farksız beyinlerine göre, Mutlak Bir’in (Allahu Teala’nın) “salt akıl olması, kendi zâtını bilmesi ve düşünmesi sayesinde irade ve ihtiyarına gerek kalmadan bu varlık tabii bir zorunlulukla O’ndan çıkarak (sudûr) meydana gelmiştir”.

*

Böylece irade ve ihtiyarı (seçimi, tercihi) Allahu Teala’nın elinden alıyorlar.

Ancak, zorunluluk bahsini bir kelime oyunu ve mugalata ile sözde çözüme kavuşturmayı da ihmal etmiyorlar.

Prof. Kaya şöyle diyor:

“Yalnız buradaki zorunluluk mantık bakımından değil Allah’ın zorunlu varlık oluşundan kaynaklanmaktadır. İlk olanın (Allah) kendi zâtını düşünmesi ve bilmesi bütünüyle varlığı ve varlıktaki muhteşem düzeni bilmesi demektir. Şu halde bilme ve düşünme bir eyleme sebep teşkil etmiştir. Bu bakımdan Fârâbî’ye göre bilme ile yaratma aynı anlama gelmektedir. İbn Sînâ ise irade sıfatını ilim sıfatına indirgediğinden Allah’ın kendi zâtını bilmesinin var oluşun ve varlıktaki düzenin iradeyle gerçekleştiğini belirtmektedir.”

Kaya, bu zırvaların mantıkî sonucunu ise şöyle dile getiriyor:

Şüphesiz bu teori evrenin ezelî olduğu düşüncesini de beraberinde getirir. Çünkü Allah’ın bilgisi zâtı gibi ezelî olduğuna ve O ezelden beri kendini bildiğine göre bu bilmenin sonucunda meydana gelen varlığın da ezelî olması mantıkî bir zorunluluktur.

Dolayısıyla sudûrun semavî dinlerdeki, “Evren Allah’ın mutlak iradesiyle yaratılmıştır” ilkesiyle bağdaşan bir yanı yoktur. Gerçi sudûrcu filozoflar âlemin zaman bakımından ezelî, fakat mertebe yani ontolojik açıdan sonradan olduğunu savunursa da zaman dışı ve müteâl olan o yüce kudreti evrenle zamandaş saymak bir çelişkidir.

*

Plotin bir de akl-ı evvel (ilk akıl) falan icat etmiş durumda. (Ki Plotin’in bu uydurması bizim bazı tasavvuf kitaplarımıza kadar sızmış bulunuyor.)

Bu hurafeye göre, Kaya'nın ifadesiyle, “Allah’ın kendi zâtını düşünmesi ve bilmesi sonucunda O’ndan mânevî bir cevher olan ilk akıl çıkmıştır”.

Daha sonra (birbirinden türeyen) akılların sayısı 10’a kadar ulaşıyor. Kaya’dan dinleyelim:

“İlk aklın Allah’ı düşünmesinden ikinci akıl, kendisinin mümkün varlık oluşunu düşünmesinden birinci göğün (atlas feleği) nefsi ve maddesi meydana gelmiştir. … İkinci akıl da ilk akla göre zorunlu, özü bakımından mümkün olduğundan Allah’ı düşünmesiyle üçüncü akıl, mümkün olduğunu düşünmesiyle sabit yıldızlar küresinin nefsi ve maddesi meydana gelir. Böylece her akıl kendinden sonra bir başka aklı ve nefsiyle birlikte bir gök küresini oluşturur. Bu sistemde nefsin işlevi gök kürelerini dairesel hareket ettirmektir. Böylece sudûr olgusu güneş sistemindeki gezegenlerin sayısınca devam ederek ay küresinin aklı olan faal akılda son bulur. Faal akıl ay altı âlemdeki her çeşit fizikî, kimyevî, biyolojik ve fizyolojik oluş ve bozuluşun ilkesi sayıldığından ona “vâhibü’s-suver” (dünyadaki her varlık türüne belli bir şekil ve sûret veren) denilmektedir. Sudûr hiyerarşisinde bir önceki akıl bir sonrakinden Allah’a yakınlığı ve aldığı feyiz itibariyle daha üstün sayılmaktadır. Faal akıl Allah’a en uzak, dünyaya en yakın akıldır.”

“Bu akla ziyan saçmalık ve zırvalara kim inanır?” demeyin.. Büyük filozof Fârâbî efendi inanmış, iman etmiş.

*

Kaya’nın ifadesiyle, Fârâbî, Allah ile maddî kâinat arasında aracılık işlevi gören akılların sonuncusu olan faal aklın vahiy getiren melek Cebrâil’e tekabül ettiğini iddia etmekteyse de İslâm dininde Cebrâil’e vahyi tebliğ dışında dünyayı yönetme gibi bir görev verilmiş değildir”.

Ha bir de “beşerî akıl” var. 

Kaya’nın dediğine göre, “Fârâbî ve İbn Sînâ gibi Meşşâî filozofların sudûr yorumlamalarındaki çıkış ve yükseliş yayı beşerî aklın faal akılla ittisâliyle tamamlanmaktadır”.

Kaya şu değerlendirmeyi yapıyor:

Plotin’in sudûr teorisi, topyekün varlığı bir sıra düzeni içinde insanın önüne serdiğinden özellikle hıristiyan teolojisi ve teosofik felsefe için ilham kaynağı, dinle felsefeyi uzlaştırmak isteyen Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar açısından ise değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görülmüştür. Ancak bu teorinin Batlamyus astronomisinin içini doldurmak ve onu anlamlandırmak üzere geliştirilmiş olduğu da düşünülebilir.

*

Peki İslam alimleri bu sudûr zırvası için ne demişler?

Kaya bu konuya da değiniyor:

Başta Gazzâlî olmak üzere sudûr teorisi İbn Rüşd, Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî ve Takıyyüddin İbn Teymiyye gibi kelâmcı ve filozoflarca çeşitli açılardan eleştirilmiştir. Şöyle ki:

1. Allah’ın varlığını ve O’nun kendi zâtını bilmesini kâinatın O’ndan taşıp çıkması için yeter sebep saymak, diğer bir ifadeyle sudûr olayının zorunlu olduğunu savunmak Allah’ın irade ve ihtiyarını inkâr veya en azından onu sınırlamak anlamına gelir. Bu da pasif bir tanrı anlayışına yol açtığından teolojik açıdan kabul edilemez.

2. Bu teoriyi temellendiren filozoflar her ne kadar sudûrun zaman dışı olduğunu söylüyorsa da sudûr bir olgu ve eylem olduğuna göre belli bir süreçte gerçekleşmesi gerekir. Onlar yaratma fiilinde zaman problemini çözemedikleri için bu teoriyi benimsemişlerdir. Halbuki zaman bakımından yaratma ile sudûr arasında herhangi bir fark yoktur.

3. Mânevî, yalın ve salt olan varlığın fiili de bir ve tektir; dolayısıyla, “Birden ancak bir çıkar” hipotezinden hareketle, “Allah’tan ilk sudûr eden bir olan ilk akıldır” derken mânevî birer varlık olan bu akılların göksel varlıkların cismini ve nefsini, faal aklın da heyûlâyı meydana getirdiği iddia edilmektedir ki bu apaçık bir çelişkidir.

4. Bu sistemde Allah sadece kendi zâtını bildiği halde O’ndan sudûr eden akıllar hem Allah’ı hem kendi varlıklarının sonradanlığını bilmektedir. Bu, akılların bilgisinin Allah’ın bilgisinden daha çok ve daha kapsamlı olduğu anlamına gelir ki bu durum ulûhiyyet kavramıyla ve Allah’ın mutlak kemaliyle bağdaşmaz (Gazzâlî, s. 125-130; İbn Rüşd, s. 226-234; Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî, III, 156-158).

Bu sudûr zırvası ya da sapıklığı tasavvufa da bulaşmış. Kaya şöyle diyor:

“Bu sistemle Meşşâî felsefesi yeni Eflâtuncu unsurlarla eklektik bir görünüm arzederken Sühreverdî el-Maktûl ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi mistik ve teosofik düşünürlerin varlığın oluşum ve işleyişini yukarıdan aşağıya, metafizikten fiziğe ya da mânevî ve ruhanî olandan süflî ve maddî olana doğru bir sıra düzeni içinde yorumlamaları farklı isimlerle de olsa âdeta bir gelenek olmuştur. Bu teorideki akl-ı evvel, akl-ı kül, akl-ı küllî, nefs-i kül ve nefs-i küllî kavramları Şiî-bâtınî düşüncesinde, tasavvuf ve edebiyat alanlarında farklı bağlamlarda yaygın biçimde kullanılmaktadır…. (bk. Seyyid Şerîf el-Cürcânî, II, 329-331).”

*

Gelelim Hayrettin Karaman’ın “sahih İslam” anlayışına..

Yeni Şafak gazetesinin 16 Mart 2025 tarihli sayısında yayınlanan “Kitaba ve sünnete sarılmak ne demek?” başlıklı yazısında şöyle diyor:

Kendileri âlim olmayan Müslümanların önünde dört temel yorum (İslam anlayışı) var: 1. Kelam ve fıkıh âlimlerinin (Tefsir buraya dahildir) yorumları, 2. Sûfîlerin yorumları, 3. İslam filozoflarının yorumları, 4. Ehl-i Sünnet dışı yorumlar.

Bu yorumların ilk üçü, “Kitaba, sünnete, ehl-i beyte, hulefâ-i râşidîne” uyduklarını söylüyorlar; şu hâlde bu temel kaynaklara uymak demek, âlimler için ilimlerine, bilmeyenler için bilenlere uymak demek oluyor ve bunların hepsi birden İslam oluyor.

Adamın İslamî ilimlere vukufu işte bu kadar.

Ne İslam filozofu denilen taifenin neyi savunduklarından haberi var, ne Ehl-i Sünnet’ten.

Karşımızda duran, cehl-i mürekkebin tecessüm etmiş hali.


E-KİTAP: FELSEFE, BİLİM VE İMAN (SAF AKILSIZLIĞIN TENKİDİ)

 


https://www.academia.edu/85690137/Felsefe_Bilim_ve_%C4%B0man_Saf_Ak%C4%B1ls%C4%B1zl%C4%B1%C4%9F%C4%B1n_Tenkidi_



FELSEFE, BİLİM VE İMAN

(SAF AKILSIZLIĞIN TENKİDİ)

  

Dr. Seyfi SAY

  

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 4

 

BİRİNCİ BÖLÜM: AKIL, BİLİM VE İMAN

İMANIN ASIL (ESAS) DAYANAĞI AKILDIR 7

AKIL KORKUSU 15

SAF (MAHZA) AKILSIZLIK 25

BİR ATEİSTE CEVAP 36

DEİST OLAN İLAHİYATÇI 77

İMAM MATÜRİDÎ’Yİ ANLAMAK: BİLGİ SORUNSALI VE İMAN 137

AKLIN YETKİ ALANI 152

 

İKİNCİ BÖLÜM: AKIL VE EŞ’ARİYYE

İYİ NİYETLİ FAKAT BİLGİSİZ GARAUDY VE DE “TAKLİTÇİ”Sİ HAYRETTİN KARAMAN 158

İMAM EŞ’ARÎ HAKKINDAKİ EZBER HURAFELER 165

AKIL DÜŞMANLIĞI İMANSIZLIK ÇAĞRISIDIR 176

EŞ’ARİYYE İNDİNDE AKLIN KONUMU 179

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: AKIL VE ATATÜRKÇÜLÜK / BATICILIK

AKIL, POZİTİVİZM VE EVRİM 183

AKIL MI ÜSTÜN, ATATÜRKÇÜLÜK MÜ? 192

VAHİY VE İNSAN AKLI, YA DA, ŞERİAT VE LAİKLİK 202

HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT, NE İLİMDİR NE CEVAT AKŞİT, EMRİVAKİLİ ZORDUR, VE KAFA KESMELİ TEHDİT 204

“CAHİL ATATÜRK” 206

ATATÜRK’ÜN MİRASI VE MİRASYEDİLER 228

 

ÖNSÖZ

 

"Bizim dinimiz en tabii ve mâkul dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dînin tabii olmasi için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lâzımdır. Bizim dînimiz bunlara tamamen uygundur."

Bunları söyleyen kişiyi tanıyorsunuz..

Sözünden, bu işlere “kafasının fazla basmadığı” ve ‘moda’ kavramlarla düşündüğü anlaşılıyor. Bir din, (son tahlilde insanın heva ve heveslerinin ürünü sübjektif/öznel bir ideolojiden/zihniyetten başka birşey olarak görülemeyecek) “tabiîlik” (doğallık) kıstası ile değerlendirme konusu yapılamaz.

Tabiî ve makul oluş, “son din” olmanın nedeni de olamaz. İlk din de (Hz. Adem a.s.’ın dini) “tabiî” ve makuldü ve şeriat (toplumsal kurallar) farklılığı bir yana bırakılırsa “son din”le aynı şeydi.

*

Tabiata uygunluk demek olan tabiîliği, insanın doğal yapısına ve ‘doğa’daki canlı yaşamının sürdürülebilirliğine elverişlilik olarak açıklayabiliriz. Mesela insanın, rakı gibi sağlığına zararlı alkollü içecekleri kullanması “tabiî ve makul (akla uygun)” birşey olarak görülemez. Yine, erkeklik ve dişilik biyolojik bir vakıa/realite/gerçeklik olması itibariyle “tabiî” bir durumken, sapık ideolojik safsatalarla bu realiteyi yok sayma eğilimi akla ve insanın tabiatına aykırıdır.

İşte bu noktada, insanların “tabiî” (doğal) ve “makul” (akla uygun) kelimelerine yükledikleri anlam farklılık göstermeye başlıyor. Müslümanlar “tabiî”likten ‘fıtrat’a uygunluğu anlarken, Batılı modernler ve taklitçileri tabiîliği “pratiğe aktarılabilen herşey” olarak görüyorlar.

Böylece, Müslümanlar nazarında fıtrata aykırılık ve sapkınlık olan eylemler, onlar nezdinde “tabiî ve makul” insanlık hallerine dönüşüyor. Meşrulaşıyor.

Birilerinin İslam’ın kavramsal çerçevesinin (ya da paradigmasının) bir parçası olan ‘fıtrat’ kelimesini terk edip Batı’nın ideoloji yüklü ‘doğallık/tabiîlik’ kavramına sarılmalarının nedeni işte bu.

Jürgen Habermas’ın Türkçe’ye Doğalcılık ve Din Arasında adıyla çevrilen bir kitap (Zwischen Naturalismus und Religion) yazmış olması tesadüf değildir. Ona göre, bunlar, günümüzün entelektüel durumunu belirleyen iki karşıt eğilim, ve aralarında sürüp giden bir gerilim ve çatışma var.

Evet, “doğalcılık”, “din” karşıtı “küfr”ün günümüzdeki ideolojik sığınağı, küfür cephesinin ortak paydası.

*

Bu çarpık zihniyetin kilometre taşlarından birini, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Temel İlkeleri adlı kitabının önsözünde yer alan şu ifade oluşturuyor: “Ne ki makuldür, o gerçektir; ve ne ki gerçektir, o makuldür (“Was vernünftig ist das ist wirklich und was wirklich ist das ist vernünftig.” İngilizce’ye farklı ifadelerle aktaranlar var: “What is rational is actual; what is actual is rational.” "What is real is rational, and what is rational is real."The rational is real, and the real is rational,”)

Böylece gerçek, gerçek olmaktan, makul de makul olmaktan çıkıyor.. İnsan için ölümsüzlük de makul bir durumdur, fakat gerçek midir?! Fiilen var olan, vaki olan (gerçek olan) herşey makul karşılanabilir mi?!. Bugün çok tartışılan kadın ve bebek cinayetleri ‘gerçek’ bir olgu olmaları itibariyle makul görülebilir mi?!

Kısacası, bir sözün yaldızlı, parlak ve çarpıcı olması, makul olması için yetmiyor.

İnsan nasıl ki ne yaparsa yapsın ‘kader’inin dışına çıkamazsa, yaptığı herşey tanım gereği ‘kader’in gereğinin ortaya çıkmasından başka bir anlama gelmezse, böylesi bir aklîlik/makuliyet düşüncesi de, insanın gerçekleştirdiği herşeyin “makul” sayılması sonucunu verir. Yani yaptığınız hiçbir şey, artık, ‘yapılmış/gerçekleşmiş’ birşey olduğu için, gayrimakul sayılamaz. Gerçekleştiremediğiniz şeyler ise, gayrimakuldür. Mesela iyi bir insan olmayı tasarlamış fakat kötü şeyler yapmışsanız, yani ‘gerçekleştirdiğiniz’ şeyler kötüyse, bu kötülüğünüz makul, gerçekleşmeyen iyiliğiniz ise gayrimakul olmaktadır.

Doğallık/tabiîlik düşüncesinin durumu da budur. İster ‘fıtrat’a uygun olsun, isterse aykırı, herşey doğada/tabiatta gerçekleştiği için, tanım gereği tabiîdir. Bu yüzdendir ki, insan eylemlerini ‘meşrulaştırmak’ için kullanılan ve her kapıyı açmaya elverişli ‘maymuncuk’ işlevi gören içi boş doğallık hurafesinin insanı götüreceği son nokta, ateist ve Atatürkçü akademisyen Prof. Celal Şengör’ün kendi pisliğini yemesi türünden saf ve pür ‘doğal’ davranışlar olacaktır. Evet, Batı’nın seküler düşüncesinin ve onun bu topraklardaki gayrimeşru çocuğu olan Atatürkçülüğün çarpık ve vahyin irşadından mahrum makuliyet ve tabiîlik düşüncesinin insanları döndürüp dolaştırıp götüreceği son nokta ancak böylesi herzevekillikler ve halt yiyicilik olacaktır. Olmaktadır.

Günümüzde yaşanan, bu.

Sığ bir idrak ve derin bir taklitçilikle böylesi “tabiî” (doğal) ve “makul” gibi moda kelimelerin büyüsüne kapılıp ‘dolmuş’una binenlerin inebilecekleri başka bir durak bulunmamaktadır. Nitekim sözlerimizin başında lafını aktardığımız kişi de sonradan dinimize ve dolayısıyla ona uygun olan “akla, fenne, ilme ve mantığa” aykırı laflar etmiş bulunuyor. Bu savruluş, makul olmasa da tabiî karşılanabilir, çünkü herkes kendi “tabiatına (seciye, karakter ve mizacına)” göre iş yapar: “De ki: Herkes kendi ‘şâkile’sine göre amel eder. Rabbin, kimin daha doğru bir yolda olduğunu en iyi bilendir.” (İsra, 17/84)

Ancak, günümüzde sözde İslam’ı savunma maskesi altında akıl düşmanlığı yapan öyleleri var ki, onları anlamak mümkün değil.. Bunlar, kendi zu’mlarınca akla karşı vahyi savunan mızraksız ve Sanço Panza’sız Don Kişotlar.

İşte elinizdeki kitap, akla karşı vahyi savunduğunu zanneden, ışığın gelmesini engelleyerek gölge yapmaktan başka bir işe yaramayan böylesi kişilerin tutumlarının makul olmadığını göstermek için hazırlanmış bulunuyor.

Onlardan beklenen, İslam’ı akla karşı değil, akılsızlığa karşı savunmalarıdır.

Ve de akıl ile, vahyin değil, Atatürkçülük gibi beşer mamulü ümniyye ve kuruntuların çelişebileceğini artık anlamalarıdır.

*

Allahu Teala’dan bu çalışmanın hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.

 

23 Ağustos 2022, Üsküdar

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...