BÜLENT ORAKOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BÜLENT ORAKOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BÜTÜN BUNLAR VARKEN HİÇBİR ŞEY YOKMUŞ GİBİ YAPAMAM!

 

 



Yeni Şafak gazetesi yazarı Bülent Orakoğlu'nun bugünkü yazısı Yazıcıoğlu suikasti ile ilgili.

Orakoğlu sıradan biri değil. 

Emniyet İstihbarat Daire başkanlığı yapmış tecrübeli bir isim.

Yazısının başlığı şöyle: "EGM’den ByLock kayıtlarında Muhsin Yazıcıoğlu’nun aranmasını kim, neden istedi?"

Yazısının bir bölümü şu cümleyle başlıyor:

‘Silahlı terör örgütü adına suç işleme, yalan tanıklık, iftira, suç uydurma, suçu ve suçluyu övme’ suçlarından sabıkası bulunan BBP eski MKYK üyesi Emrullah Önalan en başından beri olayın suikast olduğuna inandığını ifade etti.

Adam yalan tanıklık, iftira, suç uydurma gibi suçlardan sabıkalıysa, bunun ifadelerine nasıl güveneceksiniz?

Birileri buna, "Şu yönde ifade ver, karşılığında da şunu al" dediğinde, bunu hemen yapacak bir adam.

Her neyse.. Orakoğlu sözlerini şöyle sürdürüyor:

Zira Önalan’a göre Yazıcıoğlu’nun düşürülen helikopterin başında iken görüntüsünü izlemişti. Görüntüleri merhum gazeteci Alper Apak’ın kendisine izlettiğini iddia eden Önalan; “Alper ile bir karayolunda buluştuk. Araç içerisinde bana 10-15 saniyelik görüntü izletti. Görüntüde helikopter düşmüş, 3 parkalı adam helikoptere doğru gidiyor, Muhsin Başkan’ın sırtı dönük yeni kalkmış gibi, arkasından biri de bunu kameraya çekiyor. O zaman Mustafa Destici’yi aradım o da ‘Bu işlere savcılık bakıyor’ dedi. 

Adamın şahidi bir ölü (Alper Apak.. Yazının ilerleyen paragraflarında soyadı Akpak'a dönüşecektir).. Savcılık istiyorsa artık öbür dünyaya bir yazı yazarak soruşturmayı derinleştirebilir.

Ancak bu Önalan, önce tek kişiden bahsederken, ardından "izlettiler" diyerek tanıkların sayısını çoğaltıyor.

Dolayısıyla, ondan, sadece ölen Alper Apak'ın değil, diğerlerinin de isimlerinin istenmesi gerekir.

Okuyalım:

Görüntünün devamı ya da öncesi olabilir. Uzun görüntüden bana bir kesit izlettiler. O gün bana bunu izlettiler ama başka bir amaçları var mıydı bilmiyorum. 

Niye başka birine değil de sana izlettiler? Senin özelliğin ne?

Kimler izletti? 

Yazıya dönelim:

Tabii bütün bunlar varken hiçbir şey yokmuş gibi yapamazdım. Avukat arkadaşlarla görüşüp savcılığa anlatmaya karar verdik. O zaman Malatya Savcılığı’na gidip ifade verdik. Savcılığa ifade verdikten sonra Alper Akpak ile görüşüp görüntüleri rica ettik, o da ‘Bana bir hafta süre verin’ dedikten sonra Kasımpaşa’da öldürüldü. 

Böyle birşey için bir hafta süre istenir mi?

Bu tür görüntülerin nakli bir tuşa bakıyor.

Bu, Amerika'dan gelecek bir kargo mu ki bir hafta süre istiyor?

Diyelim ki sendeki kayıt silindi, birilerinden isteyeceksin, ya da izin alacaksın, o zaman da isteyeceğin süre en fazla bir gün olabilir.

*

Adam suç makinası, yalancı, fakat aynı zamanda sorumluluk duygusuna sahip örnek bir vatandaş. "Tabii bütün bunlar varken hiçbir şey yokmuş gibi yapamazdım" diyor.

Adamdaki sorumluluk bilinci göz yaşartıcı boyutlarda.

Ancak, tuhaflık şurada: Madem Malatya Savcılığı'na gidip ifade verdin, Savcılık bu Alper'i zaten ifadeye çağırır. Ondan görüntüleri ister. Sen niye görüntüleri istiyorsun? Sen savcı mısın?

Sonra, böyle bir durumda, o Alper'in öldürülmesinin, senin yalancı şahitliğinin, yalan beyanının ortaya çıkmasını engellemeye yönelik olmadığından da emin olunamaz.

*

Her neyse, bu tecrübeli yalancı şahidin laflarına (yani Orakoğlu'nun yazısına) dönelim:

Biz savcılığa ifade verdikten birkaç gün sonra Alper Akpak öldürülüyor. Alper görüntüyü başka kişilere gösterdi mi bilmiyorum. Alper’in kaynağı babası. Babası, normal bir gazeteci değildi. Çok değişik iltisaklı ilişkileri olan bir kişiydi" dedi.

Derler ki, "Yalancının çok güçlü bir hafızasının olması gerekir". 

Yoksa, "Nasıl bir yalan uydurmuştum" diye düşünürken ipin ucunu kaçırabilir.

Ancak, yalancılar genelde bir iki dakika önce söylediklerini bile unutmaya meyillidirler.

Bu kıdemli yalancı Emrullah'ın durumu da aynı.

Lafının başında "Bana izlettiler" diyor, burada ise "Alper görüntüyü başka kişilere gösterdi mi bilmiyorum" diye konuşuyor.

Başka bir çelişki daha sergiliyor. Alper'in kaynağı babasıymış. O halde, babasının izlemiş olması gerekiyor. 

Çünkü kaynak o.

*

Orakoğlu'nun yazısının devamı şöyle:

YAZICIOĞLU SUİKASTI BYLOCK KAYITLARINDA; ÖRGÜT İMAMLARI ARASINDAKİ İTİRAFLAR

2009’da Muhsin Yazıcıoğlu’nun içerisinde bulunduğu helikopterin kırıma uğraması sonucu Yazıcıoğlu ve 5 kişinin hayatını kaybettiği olay, FETÖ’nün gizli haberleşme ağı ByLock’ta çıkan örgüt imamları arasındaki yazışmalarla da yeni bir boyut kazandı. Yazıcıoğlu suikastı ByLock konuşmalarına yansıyordu. FETÖ’nün ByLock konuşmaları şöyle: “Elazığ İl İmamı Mehmet D. “Benim başıma Yazıcıoğlu hadisesi gelince, hemen İzmir’e gittim. Barbaros abiyle görüştüm. O büyüğümüzle görüştü. İstanbul’da heyet toplandı. Öğlen El Aziz’e geldim noktayı koyduk. Tereyağından kıl çeker gibi iş halloldu. Amerika’ya gittiğimde büyüğümüz, ‘sürecin en sıkıntılı hadisesiydi’ dedi. Doğru yerle istişare. Bizim abilere kalsak ne var ki dedi bazıları. Hızlı hareket edilemedi bana göre.”

Adam, "başına Yazıcıoğlu hadisesinin gelmesinden" söz ediyor. Böyle bir hadisede etkin olan, "özne" konumunda bulunan bir adam böyle bir cümle kurmaz. 

Bununla birlikte yapılması gereken şey basit: Bu Mehmet D.'yi, Barbaros abisini, İstanbul'daki heyetin mensuplarını tespit eder, hepsini sorgularsınız. "Bu adamın başına ne geldi, size neyi sordu, mesele nasıl tereyağından kıl çeker gibi halloldu, anlatım bakalım" denilir.

Bunu yapmayıp "Böyle bir yazışma var" diyerek konuyu kapatmak, meseleyi örtbas etmeye çalışmak anlamına gelir.

*

Orakoğlu'nun sözlerinin devamı şöyle:

Yaklaşık 15 saat süren duruşma sonunda mahkeme heyeti; Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’na müzekkere yazılarak ByLock yazışmalarında Muhsin Yazıcıoğlu adının geçip geçmediğinin sorgulanmasının istenmesine, var ise buna ilişkin belgelerin bir suretinin talep edilmesine karar vererek duruşmayı erteledi. Yazıcıoğlu suikastı ancak bu kadar itiraf edilir ne dersiniz?

Tecrübeli bir emniyetçiye, bir istihbaratçıya yakışmayacak bir laf: Yazıcıoğlu suikasti ancak bu kadar itiraf edilir ne dersiniz?

Adam belki de bir iftiraya uğrayacaktı da ondan tereyağından kıl çeker gibi kurtuldu, nerden biliyorsun?

*

Orakoğlu'nun yazısını okumaya devam edelim:

“MAHKEME GÜNÜNE KADAR BAŞIMA BİR ŞEY GELİRSE BİLİN Kİ BU BİR SUİKASTTIR”

Bu sözler Muhsin Yazıcıoğlu’nun yakın koruması Erol Yıldız’a ait. Türk Polis Teşkilatı’nda PM olarak görev yapan Yıldız Kahramanmaraş 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin 19 sanığın yargılandığı davada 23 Mayıs’ta üç polisle birlikte tanık olarak ifade verecekti. Ancak PM Erol Yıldız 17 Mayıs’ta ifade veremeden mahkemeden 5 gün önce kendi arabasının altında kalarak şüpheli bir şekilde kaza süsü verilmiş bir cinayete mi kurban gitmişti? Zira Büyük Birlik Partisi’nin MYK üyesi Ali Karahasanoğlu’nu hem dün hem de ondan önceki gün, bugün kaza ile öldüğü söylenen Erol Yıldız (bizce şehittir) arayarak “Mahkeme gününe kadar başıma bir şey gelirse bilin ki bu bir suikasttır. Çünkü Muhsin Başkan’ın şehit olduğu gün helikoptere binmeden önce son görüştüğü kişi Ünal Kurt isminde FETÖ’den yargılanan kişinin Şehit Muhsin Yazıcıoğlu’na vereceği bir dosya ile ilgili şahitlik yapacağım’’ dediği iddia edilmişti.

Bir FETÖ'cünün Yazıcıoğlu'na dosya verecek olması cinayeti onların işlemiş olduğunu göstermez. Tam aksine, birileri FETÖ'cülerin Yazıcıoğlu'na bir dosya verecek olmasından rahatsız olabilirler.

Ayrıca, böylesi bir dosya, sıradan bir dosya da olamaz.

Muhtemeldir ki, FETÖ'cüler, o dosyanın, bazı kritik konularda Yazıcıoğlu'nun kararlarını etkileyeceğini düşünmüşlerdir.

Böyle bir dosya, ve böyle bir dosyanın içeriği, FETÖ için değil, FETÖ'ye karşı olanlar için rahatsızlık kaynağı olabilir.

*

Yazıya dönelim:

FETÖ’cü Ünal Kurt’un daha önce yargılandığı anlaşıldığından yakalanması ve şehit Muhsin Yazıcıoğlu’na vereceği dosyanın elde edilerek içeriğinin önlenmesi önemli görünüyor sanırım. 

Evet, bu önemli.

Yazar "içeriğinin önlenmesi" diyor, fakat kastı "öğrenilmesi" olmalı.

Ancak, "içeriği önlenebilir" de.. Çünkü söz konusu dosya, birilerini rahatsız edecek türdense, Ünal Kurt'un konuşması şu veya bu şekilde engellenebilir mi diye düşünmek de mümkündür. 

Akla gelebilecek ihtimalleri sıralayalım: Adam ya hiç bulunmaz, ya konuşmamaya veya yanlış bilgi vermeye ikna edilir. Veya belki de "temizlenir", nerden nasıl bilebilirsiniz?. 

Ancak, faraziyeler üzerinden hüküm vermek doğru olmaz.

*

Orakoğlu'nun yazısına dönelim:

Yine gazeteci Alper Akpak’ın savcılığa gittikten sonra öldürüldüğü güne kadar HTS kayıtlarının tespiti BBP eski MKYK üyesi Emrullah Önalan’ın doğru söyleyip söylemediğini ortaya çıkaracak, doğru söylüyorsa gazeteci cinayeti ve Yazıcıoğlu suikastı ile ilgili bize kamuoyuna henüz yansımamış önemli ipuçları verebilecektir sanırım. İnşallah!

Burada Emniyetçi bilgi ve tecrübesi konuşuyor.

Diyelim ki bu Emrullah doğru söylüyor, böyle bir kaydı izledi.. Bu kayıtlar ölen Alper'in eline nasıl ulaşmış olabilir?

Senaryoya göre, görüntüleri kaydeden kişinin ve parkalıların FETÖ'cü olması gerekiyor. Ve bunlar, kaydettikleri görüntüleri belgesel seyrettirir gibi sağa sola dağıtan tipler. Alper'in babasına da "Sen gazetecisin, gazeteciler böyle şeylere meraklıdır, buyur al sana görüntü" diyorlar. O da oğluna veriyor. Oğlu da, Emrullah Önalan'a gösteriyor. 

Doğruysa, böyle..

Yalansa, önümüze şu soru geliyor: Bir insan yalan olduğunu bile bile kalkıp taa Malatya'ya gidip böyle bir ifadeyi niçin verir? Ne karşılığında? 

Bunu bir hobi olarak beleşten yapıyorsa bayağı masraflı ve zahmetli bir hobi.. 

Yok bunu bir meslek, bir gelir kapısı olarak görüyorsa, onu kimler niçin böyle konuşturuyor olabilirler?

*

Ancak, altı yıl önce, 28 Eylül 2016 tarihinde Milliyet gazetesinde konu çok farklı bir biçimde yer almış:

Milliyet'te yer alan habere göre, Önalan, 13 Haziran 2012 tarihinde Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadesinde, şunları söyledi:

"Yazıcıoğlu vefat ettikten sonra İstanbul'da Ahmet Akbak adlı bir devlet görevlisi ile tanışmıştım. Büyükçekmece’de bir kafede fotoğraf göstermişti. Fotoğrafta düşen helikopterin başında kar maskeli 3 kişi görünüyordu. Bu karenin olayın akabinde çekildiği izlenimi edindim. Hatta helikopterin yanında karlar arasında cesetler olduğunu sandığım bir görüntü hatırlıyorum. Bana bu fotoğrafı gösteren kişi 'Biz ne halt ettik, ben de bu işin içindeyim' dedi. Bu kişinin ifadesinin alınmasını istiyorum. Beni onunla buluşturan Adil Hortooğlu’dur."

"BİRKAÇ SANİYEYDİ"

Önalan, 24 Mayıs 2013’te Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na ikinci kez ifade verdi. Önalan, bu kez, "2013 Nisan sonunda Hortooğlu, Beylikdüzü tarafında bana cep telefonu olmayan ancak elektronik bir cihazdan görüntü izletti. Birkaç saniyeydi. Rahmetli genel başkana doğru arkalarından çekim yapılır vaziyette görülen 3 kişinin başkanımıza yürüdüklerini gördüm. Çekim yapan kişinin de bu şahısların arkadaşlarından biri olup arkadaşlarından habersiz çekim yaptığını anladım" dedi.

"BEN GÖRMEDİM AKPAK GÖRMÜŞ"

Önalan’ın görüntüleri birlikte izlediğini iddia ettiği Adil Hortooğlu ise 9 Ekim 2013’te "şüpheli" sıfatıyla Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade verdi. Yazıcıoğlu’nun kaza yerinde elleri havada dua eder gibi bir görüntüyü gazeteci Ahmet Akpak’tan duyduğunu, Akpak ile aralarında geçen konuşmayı Önalan’a aktardığını belirten Hortooğlu, ifadesinde şunları sıraladı:

"Önalan’ı Erzurum BBP Merkez İlçe Başkanı olduğu dönemde tanıdım. Ancak kendisinin beyanında belirttiği şekilde kendisine görüntü izlettiğim iddiası yalandırÇatalca’da çiftliği bulunan Ahmet Akpak beni ziyarete geldi. Bana görüntüler olduğunu ancak kendisinde olmadığını söyledi. Akpak ile aramdaki bu konuşmayı arkadaşım zannettiğim Önalan’a aktardım. Ancak ben bir görüntüyü bizzat görmedim. Sadece Akpak’ın bana söylediğini aktardım. Akpak, 2010 sonlarında vefat etti."

"BABA-OĞUL HAYATINI KAYBETTİ"

Yazıcıoğlu ailesi avukatlarından Selami Ekici görüntülerin elinde olduğu iddia edilen gazeteci Akpak ile oğlu Alper Akpak’ın kısa zaman aralıklarında yaşamlarını kaybettiğini belirterek, "Görüntülerin sahibi olduğu iddia edilen Ahmet Akpak’a ulaşmak istediğimizde 2010’da şeker komasından öldüğünü öğrendik. Alper Akpak’a ulaştık. Alper Akpak, babasının çeşitli yerlerde eşyalarının olduğunu söyleyip bir hafta süre istedi. Alper Akpak sonrasında telefonlarımıza çıkmayınca suç duyurusunda bulunduk. Akpak’ın ifadesine başvurulacağı sırada Kasımpaşa’da çıkan taraftar kavgasında öldürüldü" dedi.

Ahmet Akpak (Akbak), Alper Akpak'ın babası..

Hem devlet görevlisi, hem gazeteci, hem de çiftlik sahibi..

*

Nedim Şener'in Hürriyet'te yayınlanan 30 Aralık 2020 tarihli yazısı ise, Bülent Orakoğlu'nun habersiz olduğu bazı noktalara ışık tutuyor.

Birincisi, Yazıcıoğlu'na dosya vereceği söylenen Ünal Kurt, suikast davasında gizli tanık olmuş.

İkincisi, sözü edilen Mehmet D., Mehmet Durakoğlu..

Okuyalım:

Geçen 11 yılda göz göre göre “yargı suikastına” uğrayan Yazıcıoğlu dosyası hakkında şimdi beşinci dava açıldı. Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 10 Nisan 2018 tarihinde takipsizlik kararını kaldırdığı 20 kişi ile ilgili dosya kapsamında açılan 17 sanıklı davanın, 11 Aralık 2020 tarihli iddianamesinde, sanıklar davayı takip edenler için tanıdık isimler. Göksun’da açılan davanın sanıklarından 7’si bu davada da sanık oldu. Bunlar, Kayseri İstihbarat Şube Müdürü Ali Orhan Dinçhelikopterden elektronik cihazları söken FETÖ’cü darbeci Davut Uçum ile Aydın Özsıcak ve bunların savunmasını üstlenen FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar. İddianamenin diğer sanıkları, FETÖ’cülerin amaçları doğrultusunda tanıklık yapan Ergenekon soruşturmasında yargılanan Erol Ölmez, soruşturmada daha önce gizli tanık olan Ünal Kurt, kod adı “Erzincan” olan Abdulvahap Güllü oldu. Ayrıca FETÖ’nün üst düzey yönetimiyle irtibatlı olan Mehmet Yaşar Durukan da sanıklar arasında. Sanıklar arasında, “Yazıcıoğlu ölmeden olay yerinde çekilmiş görüntülerini izledim” diye ifade veren BBP üyesi Emrullah Önalan, sahtecilikten kaydı olan gizli tanık Muharrem Tunç, daha önce tanık olan Erkin Çözeli de sanık oldu.

Fetullahçı Terör Örgütü’nün Yazıcıoğlu dosyasının aydınlatılması konusunda en önemli ifadeyi 8 Mayıs 2018  tarihinde itirafçı Abdullah Önder verdi. Bu ifade son iddianamede yer aldı. Önder ifadesinde, 2014 yılında FETÖ’nün Elazığ avukatlar sorumlusu olduğunu, aynı yıl özel yetkili mahkemelerin kapatılması sonrası Kahramanmaraş’a gelen Yazıcıoğlu dosyasında gizlilik kararının kalktığında FETÖ’cü askerler Davut Uçum ile Aydın Özsıcak’ın savunmasını FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar’ın üstlendiğinin ortaya çıkmasının örgütte büyük bir kargaşaya yol açtığını söyledi.

Bunun üzerine, FETÖ’nün il imamı Mehmet Durakoğlu, Gaziantep il avukatlar sorumlusu Turan Canpolat, Gaziantep bölge avukat sorumlusu Kamil Bakum, Malatya dar bölge avukat sorumlusu Halil Kayış ve başka örgüt üyeleri ile toplantılar yaptıklarını söyledi. Önder ifadesinde, Mehmet Durakoğlu’nun, konunun Amerika’ya aktarıldığını, Fetullah Gülen’in olayın “bomba” olarak nitelendirdiğini ve “ortaya çıkarsa altından kalkamayacaklarını söylediğini” anlattı. Daha sonra konuyu sorduğunda, Durakoğlu’nun “İnşallah tereyağından kıl çeker gibi bu işi halledeceğiz” dediğini ifadesinde söyledi. Önder’in ifadesinde söyledikleri, yalnızca dosya hakkında verilen kararlarla değil, adı geçen FETÖ’cülerle ilgili yapılan HTS analiziyle de kanıtlandı. Ayrıca adı geçenlerin tamamının ByLock kullanıcısı olduğu ortaya çıktı. ByLock içeriklerinde de Yazıcıoğlu dosyasının nasıl karartıldığına dair ifadeler yer aldı.

Bu ifadeler, Orakoğlu'nun yazısında geçen tereyağı ve kıl hikayesine açıklık getiriyor.

Olayın gerisinde bir FETÖ itirafçısının beyanı var. FETÖ'cü Av. Abdullah Önder, itirafçı olmuş.

Ve, Yazıcıoğlu davasında yargılanan Davut Uçum ile Aydın Özsıcak'ın avukatının FETÖ'cü olduğunu haber vermiş.

Ancak onların avukatlığını kendilerinden birinin üstlenmesi FETÖ'cülerin kararı değil, "Bu avukat üzerinden bizi zan altında bırakırlar" diye paniklemişler, olayı Fethullah'a kadar ulaştırmışlar.

Orakoğlu'nun yazısında geçtiğine göre, "bazı abiler", "Ne var ki?" demişler, olayın ciddiyetini anlamamışlar.

Fakat Fethullah işi ciddiye almış, bunun patlamaya hazır bir bomba olduğunu düşünmüş.

Söz konusu askerlerin avukatlığını üstlenen kişinin (askerlerin değil, avukatın) kendileriyle bağlantısının ortaya çıkması durumunda bunun altından kalkamayacaklarını söylemiş.

*

Bu gelişme, 2014'te olmuş.

O sırada Akparti Hükümeti ile FETÖ kanlı bıçaklı hale gelmiş bulunuyordu.

Erdoğan ile Fethullah birbirlerine ağza alınmayacak laflar söylüyorlar ve birbirlerinin açığını arıyorlardı.

Ancak, burada şöyle birşey var: 

Davut Uçum ile Aydın Özsıcak'ın elektronik cihazları sökmüş olmaları önemli değil. Onlar öyle bırakılacak değildi, eninde sonunda sökülecekti. 

Onları kimlere verdiler, akıbetleri ne oldu? Bunun için emir almışlar mıydı? Kim emir vermişti? 

Asıl bunlar önemli. 

*

Bu şahıslar FETÖ'nün talimatıyla suikastin karartılmasında rol aldılarsa, itirafçı olmamaları için FETÖ'nün onlara dolaylı yollardan da olsa sahip çıkması gerekirdi.

Ancak, eldeki verilere göre, onlara sahip çıkmak istemedikleri, kendileriyle bağlantılı birinin avukatlıklarını üstlenmesinden bile rahatsız oldukları ortaya çıkıyor.

Onların, "Örgüt bizi sattıysa biz de onları satarız, kendimizi kurtarmak için itirafçı oluruz" demeleri umurlarında bile değil.

Bu Davut Uçum ile Aydın Özsıcak davada kilit isim gibi görünüyor..

Gerçekten FETÖ'cüler mi, yoksa FETÖ'cü gibi mi gösteriliyorlar, orası bir muamma..

Davanın düğüm noktasını da sanırım elektronik cihazların akıbeti oluşturuyor.


DERİN CİNAYETLER, SUİKASTLER

 






Bülent Orakoğlu'nun 22 Temmuz 2020 tarihli son yazısı "FETÖ Gladyo’sunun hangi derin suikast ve cinayetleri deşifre oldu?" başlığını taşıyor.

İlk cümle, sanki bütün bu cinayetler aydınlanmış gibi bir kesinlik taşıyor.

Gaffar Okkan, Necip Hablemitoğlu , Muhsin Yazıcıoğlu Eşref Bitlis, Dost tarikatı lideri emekli binbaşı İhsan Güven ve eşi Sibel Güven 1993,2001, 2002, 2004 ve 2009 tarihlerinde çeşitli suikast yöntemleriyle FETÖ Gladyosu tarafından şehit edildiler. 

Ancak, ikinci cümlede bu kesin hüküm kayboluyor, yerini "iddialar" alıyor:

Karanlık suikastlarda en önemli ortak nokta FETÖ elebaşı Gülen’in her biri için ölüm emri verdiğine yönelik güçlü iddialardı. 

Gerçekte, güçlü iddialar ile köpürtülmüş delilsiz iddiaları birbirine karıştırmamak gerekir.

Önemli olan iddialar değildir, belgelerdir, delillerdir, (baskı altında kalınmadan ya da "Şu suçu üstlen, falanca suçunu görmezden gelelim" türünden pazarlıklara dayanmadan yapılan) itiraflardır.

*

FETÖ'ye kefil olmam.

Cinayet işleyebilirler mi?

İşleyebilirler..

Ne Fethullah, ne de şakirtleri masum birer peygamberdir.

Fakat, onlardaki günah ve suç işleme potansiyeli, Türkiye'deki neredeyse her siyasî cinayeti onların sırtına yükleme hakkını bize vermez.

Şu anda yasal zeminde ortaya çıkıp kendilerini savunma imkânları bulunmadığı için, birilerinin kendi cinayetlerinin üstünü örtmek için bu en elverişli günah keçisiyle ilgili iddiaları planlı ve sistematik bir biçimde yaymadıklarından emin olunamaz.

Orakoğlu gibi isimlerin bu ihtimali de düşünmeleri gerekir.

*

Nasıl ekonomide "kara para aklama" diye birşey varsa, medyada da "kara bilgi aklama" operasyonları sıkça yapılır.

Kara bilgi, kara propaganda diye adlandırılan uydurma haberlere ve gri propaganda denilen "yanlışlarla doğruların harmanlanmasından" oluşan çarpıtılmış gerçeklere karşılık gelir. 

Bunun bir örneği, iki gün önce, internetteki haber sitelerinde dile getirildi.

"Eski CIA ajanı, Türk medyasına haber yerleştirme taktiğini anlattı" deniliyordu.

Şu bilgiler veriliyordu:

Eski CIA ajanı Philip Giraldi, 'Occupy Peace' isimli sivil toplum hareketinin New York'taki toplantısında yaptığı konuşmada,Türkiye'de bulunduğu dönemde medyaya nasıl "haber yerleştirdiklerini" anlattı.

1980'lerin sonunda ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) İstanbul'da görev yapmış ajanlarından olan giraldi Giraldi,  "CIA adına Türkiye’deyken, Türkiye medyasına hiç haber yerleştirmezdik. Fransa’da bizimle çalışan bir gazeteciye bir haber yazdırırdık ve sonra Türkiye medyası o haberi alırdı. Eğer Fransız medyasında yayımlandıysa, haber doğru kabul edilirdi" dedi.

Kısa Dalga'da yer alan habere göre; 18 yıl boyu CIA için terörle mücadele bölümünde çalışan Giraldi, 1986-1989 arasında CIA'in İstanbul saha ofisinin direktör yardımcısıydı. Giraldi son yıllarda, İsrail'le ilgili yorumları nedeniyle ABD'de tartışma yaratmıştı.

On yıl önce, Hürriyet gazetesinde, bu Giraldi ile yapılan bir röportaj yer almıştı.

Orada şöyle diyordu:

İşin içinde bir istihbarat örgütü varsa, misyonu gerçeğin bir versiyonunu yaratmaktır. Yaratılan gerçek olduğu anlamına gelmez. Ben de hep bunu yaptım. O yüzden biliyorum.

Doğal olarak, sadece Fransa'da değil, Türkiye'de de CIA ile çalışan gazeteciler vardır.

Fransa'da yayınlanan haberi öncelikle onlar aktarırlar. Fakat sadece onlarla kalmaz. Aynı masalı hemen herkes tekrarlar.

Buraya nereden gelmiştik?.. 

"İddialar"dan gelmiştik.

Belgelere, delillere, (pazarlık ürünü olmayan gerçek) itiraflara dayanmayan "iddialar"ın, bir istihbarat örgütünün bizim gibi saf vatandaşlar için ustaca bir aşçılıkla itina ile hazırladığı "bol baharatlı ve zeytinyağlı dolmalar" olmadığından emin olunamaz.

*

Orakoğlu'nun bir sonraki cümlesine geçelim:

Necip Hablemitoğlu, Dost tarikatı lideri ve eşi İhsan Güven, Sibel Güven, Muhsin Yazıcıoğlu suikastlarını bizzat FETÖ’cü terör örgütü militanlarının gerçekleştirdiği, Gaffar Okkan suikastında ise HİZBUL KONTRA, JİTEM ve FETÖ iş birliği yapıldığı iddiaları söz konusuydu. 

Orakoğlu'nun sözünü ettiği "şehit"lerden biri, kafasından Atatürkçü bir tarikat kurmuş olan İhsan Güven..

Bu çağdaş şeyh efendinin bir diğer özelliği "Deniz Kuvvetleri istihbarat subayı" olması.

Adam albay rütbesinde istihbaratçı.

Vikipedi'de hakkında şu bilgiler veriliyor:

Güven, kendisi gibi; İslamcı örgütler tarafından öldürülen Necip Hablemitoğlu ile birlikte şeriatçı örgütlerin finans kaynaklarını deşifre etmiştir. Kurmuş olduğu Dost Tarikatı adlı oluşumla gündeme gelen emekli albay olan İhsan Güven 4 Mayıs 2004 tarihinde İstanbul Tuzla'daki evinde öğretmen olan eşi Sibel Güven ile birlikte İbda-c örgütü tarafından vurularak öldürülmüştür.

Demek ki, geçmişin günah keçisi İbda-c imiş.

*

Gaffar Okkan suikastine gelince..

Onunla ilgili "iddialar"da işin içine Hizbul Kontra, JİTEM ve FETÖ konsorsiyumu giriyor.

Ancak, bu iddialar biraz tuhaf.

İmdi, Hizbul Kontra denilen şey, "derin devlet" yapımı, "Made in Turkey" damgalı Türkiye Hizbullahı. (Üstteki belli kişiler devletin adamı, alttaki saflar kalabalığı ise, avcı kekliğine aldanan zavallılar.)

Gerisinde "derin devlet" var.

JİTEM de yine TSK ve devlet demek.

Olayın bir ucunda da FETÖ yer alıyor.

Ancak, bu üç "örgüt"ü bir araya getiren bir "üst akıl", bir organizatör gerekiyor.

Dördüncü bir el.

"İddialar"da bu, eksik.

Dahası, cinayet için, bu üç örgütten tek biri de yeterli olurdu.

Ya da, JİTEM ile, onunla bağlantılı Hizbul Kontra.

Bu ikisi de kâfi gelirdi.

Neden işe FETÖ de dahil olmuş?

Nedeni, olaydaki Hizbul Kontra ve JİTEM izlerinin silinememesi, fakat "iddialar"da FETÖ'den de fedakârlık yapılamaması olabilir mi?

"Gerçeğin bir versiyonu"na duyulan ihtiyaç yani..

*

Orakoğlu'nun bir sonraki cümlesi:

Bu suikastlarda ikinci ortak nokta yargı süreçlerinin çıkmaza girmesi nedeniyle yargılama kararlarının kamuoyunu asla tatmin etmediği hususuydu.

Yıllar önce, şu anda Yargıtay'da görev yapan, daha önce Türkiye'deki sansasyonel bir soruşturmaya ismi karışmış olan bir hakim hemşerim ziyaretime gelmişti.

Sohbet sırasında bana söylediği şeylerden biri şuydu: 

Bir hakim olması hasebiyle kendisini geçmişte FETÖ'cü polisler de, MİT'çiler de ziyaret edip bazı davalar hakkında bilgi vermişlerdi.

Orakoğlu'nun bir sonraki cümlesi, "yargı süreçlerinin çıkmaza girmesi"ni salt FETÖ'ye bağlıyor.

Fakat bana kalırsa, MİT'e haksızlık ediyor, onu aciz ve beceriksiz gösteriyor:

Necip Hablemitoğlu 20 yıl önce bir faili belli olmayan suikast’e kurban gitmişti. Devlet içine sızmış FETÖ mensubu yargı ve güvenlik görevlileri Hablemitoğlu Suikast’ının aydınlatılmaması için karatma ve örtme taktikleri ile suikast’ın tetikçilerinin yakalanmaması adına hukuk dışı her faaliyete yol veriyorlardı. Zira Cemaat kisvesi altında ülkemizi faili meçhuller ile anılan bir ülke yapma peşindeydiler. 

*

Orakoğlu'nun sözlerinin devamı, FETÖ'nün cinayetlerini getirip Albay Levent Göktaş'a bağlıyor:

Geçmiş yıllarda TSK içinde sızdıkları hatta ele geçirdikleri iddia olunan Özel Harp Dairesi’nde FETÖ elebaşı Gülen’in istekleri doğrultusunda devlete ve millete karşı çeteleşen onlarca yıl iç ve dış vesayet merkezlerine hizmet eden FETÖ Gladyosu’nun organize bir şekilde 18 yıl önce işlediği ikinci cinayet dosyası ‘Dost tarikatı lideri’ olarak bilinen emekli Binbaşı İhsan Güveni sol gözünden eşi Sibel Güven’i kafasından vurarak öldürmeleriydi. Hablemitoğlu’nu şehit eden özel harpçiler Tarkan Mumcuoğlu ve Fikret Emek bu kez 3 Mayıs 2004 tarihinde, Tuzla’daki evlerinde İhsan Güveni sol gözünden eşi Sibel Güveni kafasından vurarak şehit etmişlerdi. FETÖ Gladyosu, Deniz Kuvvetleri istihbarat subayı olarak görev yapan İhsan Güven’ ve eşi Sibel Güvenin FETÖ hakkında Hablemitoğluna önemli bilgi ve belgeler verdiğinin tespit edilmesi nedeniyle Mak timi komutanı Levent Göktaş’ın emri ile infaz edilmişlerdi.

Orakoğlu'nu dinlemeye devam edelim:

Böylece Hablemitoğlu suikastının tetikçisi olduğu Nuri Gökhan Bozkır’ın ifadesinin yanı sıra ek delillerle ortaya çıkarılan Mumcuoğlu’nun, geçmişte Deniz Kuvvetleri’nde istihbarat subayı olarak görev yapmış İhsan Güven’in öldürülmesinde de parmağı olduğu anlaşıldı. Mumcuoğlu’nun Fikret Emek’le birlikte karıştığı İhsan Güven suikastı, 2004’ün en önemli faili meçhul cinayetlerinden biriydi. Hablemitoğlu suikastında, tetikçi işi şansa bırakmamıştı. Luger mermilerden ilki, Hablemitoğlu’nun sol gözünden girmişti. İhsan Güven de sol gözünden vurulmuştu. Ancak İhsan Güven’in vuran mermiler MKE yapımıydı. Sol gözden vurma, soruşturma makamları tarafından tetikçisinin imzası olarak değerlendirildi.

Mumcuoğlu’nun Fikret Emek’le birlikte karıştığı İhsan Güven suikastı 2004 yılının en önemli faili meçhul cinayetlerinden biriydi. Dönemin FETÖ’cü polisleri tarafından İBDA-C adlı yapıya yıkılmaya çalışılan bu faili meçhul cinayette öldürülen İhsan Güven, Popçu Çelik’in bir dönem üyesi olduğu Dost Tarikatı’nın lideriydi. Ayrıca Necip Hablemitoğlu, ölümünden bir süre önce İhsan Güven’le Fetullahçı yapılanmanın ne kadar tehlikeli bir örgüt olduğunu konuşmuş ve Köstebek adlı kitabında kullanılmak üzere bazı gizli belgeleri kendisinden edinmişti.

Bundan sonrası daha "somut":

Genelkurmay tercümanı Yıldırım Beğler’den sonra emekli Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Özcan Tozlu da Gaffar Okkan suikastıyla ilgili benzer açıklamalar yaptı. Tozlu, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı, Albay Levent Göktaş yönetimindeki 7 kişilik Muharebe Arama Kurtarma (MAK) timinin öldürdüğünü iddia etti. Suikastın Hizbullahçı kılığında, örgütün kullandığı silahlarla yapıldığını aktaran Tozlu, olaydan 10 gün önce operasyon hazırlığının başladığını, timin bölgede keşif yaptığını ileri sürdü. Suikast yeri olarak Okkan’ın güzergâh olarak kullandığı Sezai Karakoç Caddesi ile Sümer Camii arasının belirlendiğini belirten Tozlu, 7 kişilik timin Ankara Kirazlıdere’deki MAK’ın merkezinden geldiğini vurguladı. Suikastta üs olarak olay yerine 20-30 metre uzaklıktaki Sümer Camii’nin kullanıldığını aktaran eski yüzbaşı, olaya ‘Hizbullah işi’ süsü verilmek istendiğine dikkat çekti.

Tam da bu noktada işler ilginçleşmeye ve sarpa sarmaya başlıyor.

Çünkü, anlatılan hikâye çerçevesinde FETÖ'nün adamı kabul edilmesi gereken Levent Göktaş, FETÖ kumpası olduğu söylenen Ergenekon davasının sanığı olarak karşımıza çıkıyor:

Okkan cinayetinden sonra Ergenekon davası sanığı L.G. [Albay Levent Göktaş] ile üst düzey bir komutanın toplantı yaptığını söyleyen Yıldırım Beğler, Kuzey Irak’tan gelen C Timi’nin önce iki helikopterle Diyarbakır’a, oradan da uçakla Antep’e geçmesi emri verildiğini aktardı. Bu uçak, 16 Mayıs 2001’de Malatya’da düşen CASA tipi askeri uçaktı. Uçakta bulunan 34 kişi hayatını kaybetti. Beğler, “Gaffar Okkan cinayeti faillerinin hepsi, yani C Timi’nin 20 kişilik tüm kadrosu da bu uçaktaydı diyor. Yüzbaşı Tozlu’da CASA tipi askeri uçağın Levent Göktaş tarafından düzenlenen bir sabotajla düşürüldüğünü iddia etmişti.

Olayın aydınlanması için, sözü edilen "üst düzey komutan"ın da araştırılması gerekiyor gibi görünüyor.

İşin gerisinde FETÖ varsa, "itirafçı" olup kendisini kurtarabilecekken Levent Göktaş neden böyle kaçıp saklanıyor ki?

Üstelik, FETÖ "kumpası" Ergenekon davası yüzünden beş yıl hapis yatmış..

"Ben Silivri Cezaevi'ne düştüysem, beni kullanan FETÖ'cüler de düşecek.. İşte tuğlayı çektim, çekiyorum, duvar gümbür gümbür yıkılıyor, altta kalanın canı çıksın" neden dememiş?..

Ve neden hâlâ demiyor?

*

Orakoğlu'nun yazısı şöyle son buluyor: 

Ancak 34 kişinin hayatını kaybettiği CASA uçağını bir sabotajla düşürdüğü, Gaffar Okkan Suikastının planlayarak gerçekleştirdiği iddia edilen Levent Göktaş’ın geçmişte hangi eylemlere karıştığının tespitini de elzem kılıyor sanırım!

Günümüze gelelim..

Üç gün önce, Levent Göktaş'a ait olduğu iddia edilen bir Twitter hesabında bazı iddialara yer verildi.

İlgili bir haberde şu satırlar yer alıyor:

Necip Hablemitoğlu soruşturmasının firari şüphelisi emekli Albay Levent Göktaş adına açılan Twitter hesabından dün bazı paylaşımlar yapıldı. "Güven" sorunu olmaması için belgelerin bugün videolu olarak yayınlanacağı duyurulan hesaptan "Beni Sedat Peker'le karıştırmayın" ifadesi kullanılınca, Sedat Peker de tartışmaya dahil oldu, karşılıklı restleşme yaşandı.

Göktaş'a ait olduğu iddia edilen Twitter hesabından, dün, her şeyi belgeleriyle açıklayacağını söylediği bir paylaşım yapıldı. O paylaşımlar şöyle:

"1-1959 yılında Niksar'da doğdum. 1980 yılında Kara Harp okulundan mezun oldum. 1995 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldum. 25 yıl TSK Özel Kuvvetlerde tim, tabur ve alay komutanlığı yaptım. 2005 yılında kıdemli albay rütbesinden emekli oldum.

2- 1992 yılında Azerbaycan, 1998-2001 yıllarında Suriye, 2000 yıllarında Kırgızistan'da ve 1993 ve 1997 yıllarında Irak'ta görev gereği bulundum. Çalışkan ve başarılı bir subaydım. Kırgın olduğum silah arkadaşlarım var. Kullanıldığım durumlar oldu. Hepsini yavaş yavaş açıklayacağım.

3-Bu akşam saat 22.00'de her şeyi belgeleri ile açıklamaya başlıyorum. Yarından itibaren video çekmeye de başlayacağım."

Twitter hesabından daha sonra Göktaş'ın Silivri Cezaevi'nde çekilmiş bir fotoğrafı paylaşılarak, şu not düşüldü: "Ben oraya bir kere girdim! ikinci kere girmeyeceğim! Oraya girmesi gerekenler girecek! beni kullananlar girecek! Akşam 22.00'de buluşmak üzere. Saygılarımla..."

Ancak, o akşam saat 22:00'de belgeler yerine başka açıklamalara yer veriliyor.

Aynı haberi okumaya devam edelim:

Açıklanacağı söylenen belgelerin paylaşılmadığı hesaptan ilerleyen saatlerde yeni paylaşımlar yapıldı:

"1-Herkese iyi akşamlar. Güven Sorunu olmaması için herhangi bir şüphe olmaması için belgeleri de yarın videolu bir şekilde açıklayacağım. Daha doğru olacağını düşünüyorum. Ayrıca Gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmadım. Kendimi Harp Okulundan mezun olmuş Teğmen gibi hissediyorum.

2-Yarından itibaren videolu anlatımlarım olacak. Net söylüyorum bazıları bu gece uyku uyumasın.Gerçek neymiş yarın görüşeceğiz. Beni Yere göğe sığdıramayıp dar zamanda yanımda olmayanlar k**** kursağında büyüyenler görüşeceğiz. Beni kullanıp bir kenara atanlar kabusunuz olacağım.

3-Siz korunaklı konaklarda kalırken ben sırt çantası ile orada burada geziyordum. K**** kursağında büyüyenler uyumayın lan uyumayın o tuğlayı Yarın çekiyorum. Altta kalanın canı çıksın!

4-Ve şunu aklınızdan çıkarmayın beni Sedat Peker ile karıştırmayın! Devlet denilen aygıtı başınıza geçiririm! Ben yanarsam Siz de yanarsınız net!"

Tuğla lafı, bir zamanlar Emniyetçi Mehmet Ağar'ın Uğur Mumcu cinayetinin perde arkası için yapmış olduğu açıklamaya yapılmış bir gönderme.

Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu şunları söylemişti:

“Avukat Sayın Emin Değer'in de bulunduğu bir gün, bizim eve gelen Mehmet Ağar, cinayetin karmaşıklığını anlatmak için, ‘Öyle bir iş ki, bir duvar gibi… Bir tuğla çekersek duvar yıkılır' dedi. Ben de kendisine çekin o zaman cevabını verdim. ‘Çekemem, yapamam' dedi. O zaman, çekerler, altında kalırsınız dediğimde de yüzünde ‘Bunu yapmaya kimsenin gücü yetmez' der gibi bir ifade belirmişti. Tuğlayı o günlerde kendisi çekebilmeliydi.''

*

Levent Göktaş'la ilgili habere dönelim..

Twitter hesabında kendisiyle ilgili olarak söylenen söz Peker'i kızdırmış, Göktaş hakkında başka iddialar ortaya atılmasına neden olmuştu:

Levent Göktaş'a ait olduğu iddia edilen hesaptan yapılan "Beni Sedat Peker ile karıştırmayın!" cümlesi nedeniyle, Sedat Peker de tartışmaya dahil oldu. Peker, Emre Olur hesabı aracılığıyla şu paylaşımları yaptı:

1- Biraz önce @halktvcomtr’yi seyrederken Levent Göktaş’a ait olduğu söylenen bir açıklamadan bahsediyorlardı. Orda bir kelime canımı sıktı 'Beni Sedat Peker’e benzetmeyin devleti başınıza yıkarım' demiş. Levent abi eğer bu sözü sen söylemediysen şimdi söyleyeceklerimden…

2- …dolayı kusura bakma. Beni Sedat Peker’le karıştırmayın demek ne demek ? Kimsin lan sen y..., Ankara’ya geldiğimde görüşmelerimizde yarım metre arkamdan yürüdüğün gerçekliği ortadayken beni Sedat Peker’le karıştırmayın demek ne demek ? Benim ilgi alanımda…

3- …değildin. Ancak emin ol şimdi radarıma girdin. Yaşar Baba vasıtasıyla bana teklif ettiğin para ile ortadan adam kaldırma tekliflerini de seçimlere 2 ay kala çekeceğim videolarda da konuşacağız. Kimsin lan sen beni Sedat Peker ile karıştırmayın diyorsun?

4- Ulan tüm dünya öğrendi de sen öğrenemedin mi? Dostlarımla eşit olmayı kabul ederim üstünlük taslamam ancak kimsenin beni küçültmesine izin vermem.Kibrit kutusuna girmeye hazır ol. Seni de kibrit kutusuna sokacam. Söz namus göreceksin. Zekaya saygı duymayı sen de öğreneceksin."

Peker'in paylaşımlarının ardından kendisine yanıt veren Göktaş, "Sedat Peker, Bana y***** demişsin! 2 senedir üç beş tane soytarı'nın kasetini yayınlamaktan Başka ne yaptın? Tayyip abi helalleşeceğiz dedin? Ne oldu o mevzu? Madem o kadar cesaretlisin? Evet sen olmadığımı herkes görecek!!! Misli ile iade ediyorum hakaretini!!" dedi.

Göktaş daha sonra iki paylaşım daha yaparak, Özel Kuvvetler dönemini atıf yaptı:

"1-Ayrıca Sedat Peker küfür hakaret sahibini küçültür. Bana klavye delikanlılığı yapma. Elinden geleni de ardına koyma. Sen Ankara koridorlarından bahsediyorsun. Ben 100 defa ölü bölgesinden girdim çıktım Kuzey Irak'ta. Ölü bölgesi ne demektir bilir misin sen?

2-%100 PKK'nın atış hakimiyetinin olduğu noktalardan girdim çıktım ben. Sen bana Ankara koridorlarından bahsediyorsun. Benim görev yaptığım yerleri rüyanda görsen korkarsın. Elinde geleni ardına koyan namerttir. Azdan az çoktan çok gider. Varsa belgen buyur. İftira atmakla olmaz." 

*

Ancak, Levent Göktaş'ın tuğlalı viedolarını izlemek için merakla bekleyen, heyecandan geceyi uykusuz geçirenler ertesi gün hayalkırıklığına uğradılar.

Haberi okuyalım:

Necip Hablemitoğlu suikastının planlayıcısı olduğu gerekçesiyle hakkında yakalama kararı çıkarılan ancak bulunamayan emekli Albay Levent Göktaş’a ait olduğu iddia edilen sosyal medya hesabından bir açıklama yapıldı.

Saat vererek suikasta dair bilgiler paylaşacağını dile getiren hesabın Levent Göktaş'a ait olup olmadığı bilinmiyordu. Tartışmalara Göktaş'ın avukatı Hüseyin Ersöz son noktayı koydu.

Ersöz, açılan hesapların gerçek dışı olduğunu söyleyerek, "Bu sosyal medya hesaplarının gerçek dışı şekilde gündem oluşturmak için yayınlanan videolar ve kurgulanan diyalogların da müvekkilimizin üslubu ve kişilik özellikleriyle taban tabana zıt olduğunu ifade etmek isteriz.

Müvekkilimiz hakkında adli süreç devam etmektedir. Kendisi hakkında yapılan adli işlemlerden basında yer alan yayınlardan haberdar olmuş bulunmaktayız. Kısıtlama kararı bulunan soruşturma dosyasına ilişkin bilgimiz basında yer alan bu bilgilerle sınırlıdır. Kamuoyuna yansıyan bilgi kirliliğine benzer dezenformasyon yöntemlerine sıklıklar başvurulduğu için itibar etmiyoruz.

Ailesinin takdiri ile bu süreçte müvekkilimiz Mustafa Levent Göktaş'ı ve kızlarını bizlerin temsil ettiğimizi, ailesi ve avukatları tarafından yapılanlar dışında açıklamalara itibar edilmemesini rica ederiz.

Levent Göktaş'ın Ailesinin de bilgisi dahilinde, 23 Temmuz, Cumartesi günü söz konusu sahte hesapların kapatılmasına dair bir online başvuru yapılmıştır. Ancak şu zaman kadar bu konuyla ilgili bir ilerleme kaydedilememiştir. Adli süreç ise bugün başlatılacaktır." ifadelerini kullandı.

*

Ne olmuştu?

Hanefi Avcı'ya göre, birileri, tuğla çekilmesin, duvar yıkılmasın, altta kalanların canı çıkmasın diye Levent Göktaş'la anlaşmışlardı.

Haberi okuyalım:

Necip Hablemitoğlu suikastının firari şüphelisi emekli albay Levent Göktaş’a ait olduğu iddia edilen ancak daha sonra askıya alınan Twitter hesabına ilişkin tartışmalar devam ediyor. Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı da tartışmalara katıldı ve “Anlaşma yapılarak kapatılması sağlandı” dedi.

Halk TV’ye konuşan Hanefi Avcı, Necip Hablemitoğlu suikastına ilişkin 2016 yılındaki sürece vurgu yaptı.

Avcı, “Bu olayın bir terör örgütü olayı olmadığını, devlet içerisinden kaynaklanan bir olay olmadığını düşünüyorum. Kişiler devlet memuru olarak görevliler ama bu infazı başka kurdukları irtibatlarla yapmış olabileceğini düşünüyorum. Bu insanlar kendi geliştirdikleri başka ideolojik irtibatlarla bu olayı yapmış olabilirler. Yüzde yüz bunlar yapmış olabilir diyemiyoruz ama eğer bu insanlar bu infazı yaptılarsa bu cinayeti başka insanlar yönetmiş gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.

“Burada en çarpıcı şey her ikisinin de [Hablemitoğlu'nun ve Levent Göktaş'ın] aynı dönemde MİT müsteşarı olma iddiasının yoğunlukta olması” diyen Avcı, şunları söyledi:

“Bu cinayeti [Hablemitoğlu cinayeti] çözmeye çalışırken olaya ön yargıyla bakıldı. Bu olayı çözmeye çalışanlar ilk başlarda cemaate yakın insanlardı. Daha sonra ‘cemaatin elemanları bu işi yapmışlardır’ bakış açısıyla çözme faaliyet izlendi. En sonunda ise tahmin edilmeyen bir boyuta geldi ve tahmin edilmeyen insanlar olayın içinde rol aldı.”

*

MİT'e gelelim..

MİT eski yetkililerinden Mehmet Eymür'e ait bir internet sitesi var: atin.org.

Aşağıdaki satırlar, orada yer alan yazılardan birinde geçiyor:

Oyakbank eski genel müdürü olan Coşkun Ulusoy ve bir siyasi partinin halen başkanı olan birisi ile üvey akrabalıkları olduğu bilinen, İstanbul’un yeraltı kesimiyle karanlık irtibatları olan bir başkanımız [MİT Müsteşarı] Sayın Atasagun ile beraber hareket ederek, illegal operasyonlar planlayıp icra etmişlerdir. Hatta faili meçhul cinayetlerin dahi bu ikili tarafından yapılarak, baraj inşaatları adeta bu ekibin mezar arazisi haline getirilmiştir. Bu operasyonların içerik ve işlenişi hep sır olarak, ne yazık ki hafızalarda kalacaktır. Yakın dönemde olan bu cinayetlerin açığa çıkartılması isteniyorsa, bu şahıs veya şahısların hayatları –yaptıkları irdelenerek ancak açığa çıkartılabilir. 

Yine aynı siteden: 

ATASAGUN ve ekibinin yaptığı kanun dışı faaliyetler, dinlemeler, Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar, teşkilatın paralarının yenmesi, çok büyük zenginlikler, sahte diplomalar, en yakınındaki basın müşaviresiyle bile gönül eğlendirmelerle hayat sürecek kadar pervasızca hareket eden bir üst kademe varken, Başbakanımızın hiçbir şey yokmuş gibi, en uzun kalma rekoruna sahip, çalışmayan, iş üretmeyen, kendi hükümetine bile problemler çıkartan bir müsteşarı görevden almaması veya alamaması altında başka şeyler mi var ?

*

Yorum yok.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."